Sivil Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sivil Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ekim 2011

Tıpkı

Muhsin bey [Ertuğrul] Küçük Sahne'de Hamlet'i sahneliyor... Sadri de [Alışık] "Rozenkrantz", "Guildenstern" ya da "Horatio"ya, bu üç rolden birine çalışıyor. Bütün oyuncular taytları çekmiş, iyice İngilizliğe sıvanmışlar. Daha doğrusu vücutlarının her zerresine sinmiş alaturkalıkla Danimarkalı taklidi yapmaya çalışıyorlar. Muhsin bey Sadri'den hiç memnun değil. Bir gün prova öncesi Sadri'yi bir köşeye çekiyor, onu çok alaturka olmakla suçluyor. Tavrı inandırıcılıktan çok uzak. Sadri "Hocam, hiçbirimizin bu kılıkları taşıyacak vücut yapımız yok zaten" diyor. "İngiliz oyuncuları taklit etmekten öteye geçmiyoruz. Sen bana bir Kasımpaşalı kahveci oynat, ocağa 'Şekerli bir' diye bir sesleneyim, nasıl inandırıcı olduğumu o zaman göreceksin." (Atıf Yılmaz, Söylemek Güzeldir, s. 128)
Aşağıda bahsettiğim oyunculuk metodunun yegâne metot olmadığının, böyle bir temsil ilişkisi kurma iddiasında olmayan oyunculukların da olduğunun farkındayım. O diğer yaklaşımların teorisinin de, pratiğinin de pek hakkını veremediğim için özür dilerim (belki de benzer şeyler dert edinilmiş, hatta bunlar çözülmüştür de bu esnada). Fakat bu, biraz daha genel geçer bir tarz gibi görünüyor. Genel geçer olmasa bile, daha sorunlu bir yaklaşım eninde sonunda. (Okan, Bloglama Meşgalesinde İstikrar Tutturmak Zordur, s. 129)   

Geçen sezon bir oyun izlemiştik; başarılı bir şekilde yerelleştirilmiş bir Brezilya oyunuydu. Bilmesen, oyunun yabancı bir metine sahip olduğunu anlamayabilirdin. Artık orijinalinde nasıldılar bilinmez, bizimkinde oyunun iki kişisinden bir tanesi bitirim, açıkgözlü bir İstanbul çocuğuna, diğeri de koyu şiveli bir Kürt'e dönüştürülmüştü. Oyunun bitiminde Kürt hamalı (diğer oyun kişisi de hamaldı yanlış hatırlamıyorsam; ya da ipsiz sapsız bir tipti) oynayan oyuncu, ilk oyununu sahneye koyan toplulukları hakkında seyircilere kısa bir şeyler söyledi ve oyundan sonra isteyenlerin oyuncularla sohbet edebileceği duyurusunu yaptı. Ama bunları tabii kendi sesiyle duyurdu, Kürt hamal olarak değil. Duyuruları duyduğumuzda, oyuncunun hünerine dair yeni bir ayma (geriye dönük, esas sesini Kürt hamalkenki sesiyle kıyaslayaraktan), bir takdir hissi oluştu --yani bende oluştu ama bana sorarsanız salonun genelinde de oluşmuştu. Takdiri hissettim. "Vay be, adam aslında senin benim gibiymiş, konuşması düzgünmüş. Halbuki az önceki canlandırması ne kadar canlıydı, gerçekten Kürt hamal gibiydi, meğer ne yetenekli adammış!" gibilerinden. Oyuncu elbette oyun bittikten sonra da Kürt hamal olmayı sürdürecek değil ama şimdi düşününce biraz da şeytan dürtüyor ve oyuncunun oyundan sonra kendi sesiyle konuşmasına -evet art niyetle, oyun olsun diye- birtakım maksatlar iliştiriyorum. Diyorum ki: bir saat boyunca Kürt hamal olarak bize seslenen bu oyuncu elbette oyunun sonunda bize bir kere de kendi olarak seslenecek ki, gerçekte ne kadar da o Kürt hamal olmadığını, Kürt hamalı yalnızca geçici bir süreliğine canlandırdığını, aslında senin benim gibi olduğunu anlayalım ve o retrospektif takdir meydana gelsin.

(Bu arada, ben aynı şeyi Ahmet Mümtaz Taylan'da da hep hissediyorum. Bir Zamanlar Anadolu'da filmi, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, filmdeki o manda yoğurdu muhabbeti filan... Rolün içindeyken vay be, ne kadar da gerçekçi yaptı, tıpkı şu iddaa bayiine gelen polisler gibiydi diyorsun. (Bunda tam bir amcanın dış görünüşüne sahip olmasının payı yadsınamaz.) Sonra o filmin galasında falan çekilen haber ve röportajlarda, veya sanatçılar arası birtakım örgütlülük-duyarlılık davalarında gerçek kendisi olarak, kendi incelikli ve eğitimli sesiyle konuşuyor. Bana da her kendisi olduğunda, temsil ettiğiyle kendisi arasındaki zıtlıktan parçalı bulutlu bir gurur duyuyormuş gibi geliyor; hani şu ecnebi lafta olduğu gibi "(/tıka basa) kendisiyle dolu"ymuş gibi... "Ne kadar da öyle" diyoruz ama bunu derken de bize gururla verdiği "Ne kadar da öyle değilim" verisini referans alıyoruz.)

Burada hemen can sıkan şey şu: merak ediyorum; mesela AMT'yi tam bir polis memuru gibi bulurken ya da oyundaki oyuncunun hamallığına tam not verirken gerçekten tam olarak ne biliyoruz da konuşuyoruz? Oyuncu (ve yönetmen, yazar vs.), sanat tüketicisi ve hamal, toplumsal uzayın ayrı gayrı köşelerinde birtakım noktaları işgal eden, bütün hayatı bu noktalarca belirlenen üç ayrı tiplemeyiz. Neredeyse bilinen tüm kuvvetler noktalarımız arasındaki mesafe artsın, noktalarımızı birleştiren bir doğru olmasın diye uğraşıyor; normal koşullar altında, bu noktalardan birinin serbestçe bir diğerine gidip onun esrarına vakıf olabileceğini, sonra da geri dönüp bunu üçüncüye aynen aktarabileceğine neden inanalım? Anormal koşullar altında, kimi oyuncularda insanı estetik dalga boylarından dağlayan bir hüner, bir "x faktörü" oluyor; fakat genel olarak oyuncunun hünerleri arasında, doğrudan doğruya bu "uzaktaki noktanın esrarına nüfuz etme ve onu gelip anlatma" işinin başarısını garanti altına alan bir  hüner göremiyorum -şahsen. Çünkü bana göre toplum evrenindeki o noktaların belirleyiciliği düşüncesi, beraberinde, o noktalar arasında ha deyince oradan oraya geçişler yapılamayacağı düşüncesini getiriyor; bu kişisel hünerlerin ya da sihirlerin biraz ötesinde bir düşünce. Yani bir anda kendin olmaktan ötelere uzanıp hamal olmayı bilemiyor, sonra da gelip izleyiciye bunu anlatamıyorsun. Öyle hemen neyi bilip nereye kadar anlatacaksın?

Fazla mı kötü niyetli olacak bilmiyorum ama, bu açıdan bakınca, yıllardır orada burada okuduğumuz "Akıl hastası rolünü daha iyi oynayabilmek için bir sene akıl hastanesinde kaldı!", "Daha iyi gözlem yapabilmek için kılık değiştirip belediye otobüsüne bindi!" türü cümleler de çok çok ters geliyor. Bunlarda, oyuncunun kendine hamlettiği hünere bulanmış halde, başka insanların hayatlarını tırıvırılaştırıcı bir yan var. Senin hayatının esrarı ne olabilir ki? Oyuncu gelir, sınırlı bir süre boyunca sana bakar, --eh, hayatının öyle anlaşılamayacak bir esrarı olacak değil ya-- olayını çözer, sonra gider senden aldığını, kendi oyununu oluştururken bir hammadde olarak kullanır. Bu serbestlikten, bu her şeye kadirlik duygusundan hoşlanmıyorum. Bir insan topluluğuna baktığında "canlandırılabilecek binler (veya milyonlar veya her neyse)" görmek nasıl bir şey, pek anlayamıyorum. Hem o insanların her birinin biricikliğinin hakkını verememiş oluyorsun, hem de kendini onların dışına ve tepesine atıyorsun. Bu da zaten senin en baştaki iddianı sakatlıyor. Düzlemdaşın bile görmediğin birileri ile nasıl bir temsil ilişkisi kuracaksın ki?   

Bu beni, "Ne biliyoruz da konuşuyoruz, takdir ediyoruz?" sorusuna şöyle bir yanıt vermeye doğru götürüyor: getirip bize aktaran kişideki işin esrarına vakıf olma hünerini, kendimiz o esrara vakıf olmadığımız ölçüde biliyoruz. Yani oyuncu bildiği şeyi, bizim bilmediğimiz kadar biliyor, veya bizim de ona dair öyle pek bir şey bilmememiz sayesinde biliyor, gibi. Örneğin hamal. Adam bize bir hamal hazırlıyor, sahneye çıkıyor, elindekini bize gösteriyor. "Ah ne kadar da hamaldı" diye hisleniyoruz, ama aslında sahnedeki hamalın gerçekten bir hamalı ifade edip edemediğini değerlendirebilecek ölçütlerden yoksunuz. Bunun karar mercii belki o hamal olabilir/olmalı. Ama o da, bir değerlendirme yapabilecek ve değerlendirmesini bize aktarabilecek araçlardan yoksun bırakılmış durumda. Bir anda dünya tersine dönse, "dünyanın ağırlığı"nı bir şekilde hamalın sırtından kaldırıp bütün topluma paylaştırsak, hamal gelip salona otursa, olağan sanatseverler o esnada oradan kaçıp gitmeseler; hamal o salonun ağırlığını da hissetmese, yani o salon ve içindekiler hamalı elini ayağını nereye koyacağını bilemez hale getirmeseler, hamal da bir sanat tüketicisine dönüşüp sahnede kendi temsilini izlese, belki o zaman bize o hünerin gerçek bir değerlendirmesini sunabilirdi. Ona kalsa belki de oyuncunun hamal tarifi, görmeyen adamların fil tarihlerinden biri gibi. Fakat "gerçek tiyatro izleyicisi" de temelli bir hamal esası vukufundan yoksun olduğu için, oyuncunun hamal esası vukufu diye sunduğu şeyi kendi yüzeysel hamal vukufuna kıyaslayıp alıyor. Bütün bu ilişkide koca dünya farkları yutulup gidiyor  (Elbette Feriha Yılmaz arkadaşımız olsa bu son senaryo için "Hamal oyun izlemeye geliyor, ona da laf ediyorsun, yavşaksın" derdi; fakat o zaman da ima ettiğim üzere, böylesi ufak ama belirleyici ayrıntılara itibar etmeyen, hayır hasenatçı bir sanatseverliğin, bu mesafeleri aradan kaldırma olasılığına sahip olmadığını düşünüyorum. Bana göre burada esas olan şey sanatçılık da değil, sanatseverlik de; burada esas olan, o mesafelerle ilgili yaklaşım. Ve işte cari oyunculuk (yönetmenlik, yazarlık) modelini hiç bu mesafeleri azaltıyor gibi görememem bir yana, bana doğrudan doğruya o mesafe üzerine tutturmuşuz bir düzen, öyle yuvarlanıp gidiyoruz gibi geliyor. 

İnsanı insana insanla vıdıvıdı... işini insanın hünerli temsilcisi değil, kendisi yapacak sanki. Biraz spekülatif olacak, fakat bence resim şöyle: Bir başkasının hayatına dair esrara vukuf işinin bir çemberi var. Çemberin merkez noktasında, o başkası bulunuyor. Kendi payıma ben, o kişiye olan saygımdan ötürü, geri kalan insanlar ile o merkez noktası arasında bir boşluk koyuyorum. Oyuncu da, yazar da, yönetmen de, sanatsever de o çemberin en fazla yaylarını oluşturan noktalar olabiliyorlar. Çemberin üzerinde, yani merkezdeki bir başkası'na eşit uzaklıkta değiller, ama en az çemberin yarıçapı kadar uzaktalar. Öyle çemberden çembere uçan, bir çemberin merkezini kesip başka çembere iliştiren cambazlar, sihirli özneler pek yok. Bir şato ile etrafındaki hendek gibi. Yukarıda toplum üzerine etki eden kuvvetlerin bu hendekleri derinleştirmeye, genişletmeye çalıştığını söylemiştim; fakat öyle bir hendeğin hiç bulunmadığını, şato sahibinin rızası hilafına tamamen doldurulması gerektiğini düşünüyor değilim. Hatta, dediğim gibi, bunu saygısızlık addediyorum. O hendeklerin ulaşımı engelleyici boşluklar, temassızlıklar, iletişimsizlikler, ayrı gayrılıklar olarak yaşanmasını istemiyorum; fakat aynı zamanda bu mesafeler, onları sonsuza dek artırmaya çalışan kuvvetler ortadan kalksa, her insan için birer özgürlük ve özgünlük alanı olarak korunabilir. Şatodan şatoya elbette kesintisiz yollar gitmeli, öğretici ve özgürleştirici temaslar olmalı. Ama bu yolları şato sahipleri adına birileri açmaya kalkmasın. Şatodan şatoya birtakım deli dumrulların köprüleriyle gitmek zorunda kalmayalım --ki öyle gitmek mümkün olmuyor da. O Deli Dumrul bizi kafasına göre bir yere götürüp "Aradığınız şato burası" diye bırakıyor. Temsili olmayan bir biçim olmalı ve insan insanın karşısına geçip kendisini kullanarak kendisini anlatabilmeli. Önümüze köprüyü indirip bizi şatosuna davet etmeli. Bizi esrarına vakıf etmesi gereken kendisi, o pek bir başkasının işi değil. Gibi.         


Yazının en tepesindeki Sadri Alışık alıntısı, çemberlerin çapının biraz daha küçük olduğu bir zamana ait. Yani en fazla, Kasımpaşalı kahveci hem izleyenin, hem oynayanın hayatında biraz daha yakın bir anlam ifade ediyor olabilir. Sahneye koyulan o kadar oyun, bu mesafeyi azalmak içindi sözde. Fakat artık bana göre kahveci, oyuncu, sanatsever iyice ayrıgayrılaşmış durumda. Bu ayrıgayrılığı, oyuncu ile seyirci arasındaki, bin bir tanesi zaten denenmiş oyunların daha da geliştirilmesiyle azaltmak pek mümkün değil. Belki de artık herkesin sadece kendi namına konuşacağı bir sahne düzenine geçilmeli.  

Aşağıda da, ntvmsnbc'nin "Yılların Öğrettiği" serisindeki Yıldız Kenter ve Serra Yılmaz röportajlarından ortaya karışık bazı beyanatlar var. İşte insanla insanın arasına giren oyuncu, işi buralara, bu iddialara kadar getirmiş:

Y.K.

S.Y.

S.Y.

Y.K.

Y.K.

04 Ocak 2011

Toplumsal Bir Ortak Payda'ya Doğru Sivil Önermeler - 2004

Bu kitapçık, Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim'in (orijinal ismi aynen böyle) projelerinden biriymiş. Projede maksat, sivil toplumun istek ve eğilimlerini, sivil toplumun bir üst katında oturan yönetenlere çıkarıp sunmak. Bu maksada nasıl yaklaşılıyor? Klasik kamusal alanın, küçük fakat "toplumun her kesimini  temsil edebilecek yaygınlı[kta]" bir örneklemi oluşturularak. Önce Türkiye'nin altı bölgesindeki STK temsilcileriyle "arama toplantıları" yapılmış. Bunlar bildiğimiz toplantılardan değilmiş. Bu toplantıların, "insanların oturup pasif olarak dinlediği, kürsüye çıkanların ise görüşlerini anlatıp indikleri alışılmış modelden çok farklı bir yöntemi var. Bir kere, katılanların sayısı 20-25'ten fazla olmuyor. Demek ki farklı kesimlerin görüşlerinin dile getirilebilmesi için katılımcıları seçerek çağırmak gerek. Aynen öyle yapıldı. Farklı kesimlerin seslerini duyurabilmeleri için özen gösterildi." Daha sonra, bu toplantıların kararları, bugün var olmayan bir foruma (internet forumu) girilmiş. Bu toplantılara katılmayan kişiler de bu foruma görüşlerini yazmışlar. Son aşamada şu meşhur "Alevisi-Sünnisi" söylemini hatırlatır şekilde, "her kesimden, her inançtan, her meslekten" gelen, "her biri kendi dalında tanınmış" 24 kişilik bir Siyasi Kanaatler A.Ş. heyeti [1] de işin içine girmiş. Bu heyetin dahlinin ne olduğu net olarak belirtilmiyor. Önce her biri kendi görüşlerini de katarak bu görüşleri yorumladı deniyor, ki evet, bu insanlar yorumcu'dur; daha sonra da biraz daha eşitlikçi bir benzetme yapılarak, herkes görüşlerini şeffaf kâğıtlara yazdı, sonra hepsini üst üste ışığa tuttuk ve en koyu (kesişen) alanlar ortak paydayı oluşturdu deniyor. 2004 Türkiye'sinin ortak paydası bu şekilde bulunmuş.

Kitabın önerdiği ortak payda'nın içeriğine ilişkin çok fazla şeyler söyleyebileceğimi sanmıyorum. Ortak payda, günümüzün Türkiye'sinin nasıl bir devlet örgütlenmesine sahip olması gerektiğine dair kamusal alanda dolaşıp duran belli başlı bazı fikirlerin derli toplu bir sıralaması niteliğinde. Bence de doğru olan, fakat hayatta olmayan, hayata geçmeyen, biraz laçkalaşmış, öyle çok büyük heyecanlarla sahiplenilip karşı çıkılmayan, artık ne getirip ne götürdüğünün hesaplanması bile gereksiz addedilen, herkesin artık üzerinde mutabık olduğu, normalleşmiş, common sense'leşmiş, canım tabii ki yahu'laşmış, o konuda hiç tereddüt yok'laşmış, aktif siyasi tartışma/mücadele alanından çıkıp siyasi kültüre perçinlenmiş bazı normatif cümlecikler var ya, işte onlardan bahsediyorum. Karşı çıkmak için düşünce emeği sarfiyatı gereken, benimseyip ifade etmek içinse fazla emek gerekmeyen şeyler: "YÖK üniversitelerin her şeyine karışıyor; bunun yerine daha az yetkili, ama üniversiteler arası ilişkileri düzenleyecek bir koordinasyon kuruluna dönüşmeli", "Devlet ekonomiden elini ayağını çekmeli! Emzik bile üretiyor. Ne o öyle, ne kadar verimsiz!", "Ordumuza canımız feda, anketlerde birinci çıkıyor ama çok siyasete karışıyor", "Diyanet işleri kaldırılmalı", vesaire. Nasıl gerçekleştirilecekleri meçhûl, ama o akil adamlardan mürekkep heyet, bu külliyatı zaman içinde televizyonlardaki tartışma programlarında, köşe-yazarları-arası polemiklerde ısıtıp ısıtıp servis ederek bize benimsetmiş. Bu kitapçıkta da Kanaat AŞ şöyle bir özet geçiyor.

Kitabın maksadının naif ve iyiliksever olduğunun farkındayım, ama bütün bu liberal demokratik kurgu yerin dibine batsın çünkü su götürmüyor. Daha da ileri gideyim, bu çalışmanın sivil toplumun ortak paydasını temsiliyet iddiasını 'komik' derecesinde sıkıntılı buluyorum. Kanaat AŞ, objektif bir biçimde tuttuğunu iddia ettiği nabzı zaten bizzat kendisi inşa ediyor -bir de bunun farkında değilmiş gibi yapıyor üstelik. Allah aşkına, yıllarca medyanın dolayımıyla önce bir toplum yaratmış, sonra da ona (kâh suret-i haktan görünen bilimci mümessilleriyle, kâh ise kendi konumu hakkında bir meşrulaştırma dillendirmeye gerek bile duymayan genel-söylemcileriyle) "Şu şöyledir" fikrini pompalayan bir örgütlenmenin, sonra sözde mikrofonu sesi işitilmeyene tutup ondan da "Şu şöyledir" diye eko alması şaşırtıcı mı? Peki sonra bunu geri körüğe basıp "Bu, şunun şöyle olduğunu düşünüyor; ben de bütün bu olayda hiçbir rolüm yokmuş gibi onu temsil ediyorum" diye yayması komik değil mi?

Bağlantılı: Kanaat AŞ kendini her ne kadar alt kata yerleştirse de siyasetin tellerini titretiyor; çünkü yukarıdaki pompalama esnasında doğrudan doğruya insanların üzerinde iktidar tasarruflarında bulunuyor -bunun da farkında değilmiş gibi yapıyor elbette. Çalışmanın girizgâhındaki yöntemsel konular arasında naifliğini pek sevdiğim bir 'akla takılan sorular ve yanıtları' kısmı var; orada diyor ki, bu girişimin politik çizgisi YOKTUR (kendileri büyük harflerle yazmışlar). Halbuki elbette vardır. Bu çalışma, Kanaat AŞ'nin diğer çalışmaları gibi, geometrik olarak "ortanın malı"nda bulunup herkese her şeyin en makulü gibi gelen şeyi tanımlama çalışmasıdır. Bu bok da öyle havayla çalışmıyor, yakıtı iktidar. Ama ona sorsan, Kanaat AŞ iktidarın tamamen dışında, iktidar hep başka yerde, başkalarının elinde. İktidar toparlanıp birilerine dört beş yıllığına tevdi edilir ve bu kendisine iktidar tevdi edilen, tamamen başka bir göynek giyerek toplumun bir üst katına taşınır. Bu arada alt katta olup bitenler iktidar teknikleri açısından her türlü sorgulamanın dışındadır. Bu kurguya o kadar çok yerde rastlıyoruz ki, iktidar hakkında şimdiden 'yıllanmış' diyebileceğimiz yeni kavramsallaştırmalar bu konularda atıp tutan hiç kimsenin mi kapısına uğramamış, insan merak ediyor. Hâlâ Edward Said usûlü speaking truth to power... O orda, biz burdayız. Değiştirmek veya yeniden üretmek hassaten onun işi, bizse sadece kendiliğinden var olanı temsil ederiz. Kanaat AŞ'nin işine geldiği için kendine bakmıyor, görmezden geliyor fikri, bende uzun süredir daha baskın. O yüzden bilmiyor değil, bilmezden geliyor. (Bir diğer bilmezden gelme örneği: akla takılan sorular kısmında bir soru da "Sizin çalışma yönteminiz (toplantı gündemlerinin önceden belirlenmesi) belli bir şemanın dayatılması anlamına gelmiyor mu, diye soruluyor. El-cevap: Plansız olunca da insan bir yerlere varamıyor canım, bu pratik açıdan gerekli. "Tabii ki eksikler fazlalar olacaktır. Zaman içinde düzeltilirler.")

Bütün bu kurgu içinde pek hoşlaştığım bir diğer ufak ayrıntı da, "ortanın malı" olduğu için geçerli olan fikrin gerçekten de hep geometrik ortaya denk gelmesi. Yukarıda kitapçığın kapağı var ya, ortak paydanın armonisini görüyorsunuz değil mi? Üç tane değişik renkte küme ve kesişim noktaları tam ortada, uçlarda değil, beyaz. Bize doğru olanı kabak gibi işaret ediyor. Toplumda fikirler mükemmel çan eğrisi gibi yayılırlar, diyor. En makul olup aynı zamanda da en doğru olan, tabii ki aşırıların ortasında bulunandır; ki bunun en fazla sayıda insan tarafından benimsenen fikir olmasında da bir hikmet vardır. Uçlara isabet ediyorsan, kendini budamalısın. Ağırlık merkezine doğru yol almalısın. Bu uçta bulunanın ağırlık merkezine doğru kaymasının güzel yolları var. Kanaat AŞ'nin prodüksiyonları da zaten hep bu ortaya yönelme programını içeriyor. Gazete-dergi-televizyon tartışmaları bazen öyle bize ayrılan sürenin sonuna geldik'lerle, ama lütfen çok kısa reklama gidicez'lerle kesilse de hep iki kişinin karşılıklı gelip medeni medeni tartışmasına, birbirini ortaya doğru çekip makul'ü bulmasına dayanıyor. Barlas-Kongar komedyası artık medeniyetin, medeni tartışma kültürünün paçalardan aktığı bir zirve noktası. Onlar pek mesafe kat etmiyor olabilir ama Kanaat AŞ'nin ideali herkesin beyaz alanda toplanması. Böyle böyle bir bakmışsın, görünmez el seni ortaya doğru getirmiş.

Neyse, her zaman olduğu gibi beğenmeme böyle bölük pörçük devam edip gidecek. Yazıyı bitirmek lazım. Bu kitapçığa ben sivil toplumun aynası olarak değil, Kanaat AŞ'nin gizli tarihinin yapraklarından biri gözüyle baktım. Bir birim zamanda bir dilim çekip alınca Kanaat AŞ'nin vaazları her ne kadar öncesiz sonrasız kutsal yasalar gibi görünüyorsa da uzun vadede hepsi başka başka şekillere bürünüyor, başka insanlar tarafından temsil ediliyor. Kitapçığın bugünden bakınca o değişimi vurgulamak gibi bir önemi var işte, yoksa gerisi fasa fiso. Mesela Kıbrıs meselesi tartışılırken Ortak Payda'ya şerh düşen bir kişi "Kıbrıs bir milli meselemiz, kanla ödenmiş kırmızı çizgilerimizden birisi. Üstelik ulusal onurumuz da söz konusu. Bu konuda taviz verilemez" yazmış. Bugün (2011) bu kanaatin şerhler arasında bile olsa dillendirilmesi, böyle düşünen birinin toplumun taleplerini temsil eden altın adamlar arasında bulunması mümkün mü? Böyle bir tipleme ve fikirleri artık yalnızca çarpıştırmalı-kızıştırmalı TARTIŞMA PROGRAMLARI açısından bir kıymet ifade edebilir. Yüzüne ciddi ciddi "Hee, hee" ayağı çekilip arkasından dalga geçilen cins konuk olarak, emekli paşa Ramiz İlker gibi tıpkı. Veya bugünün bir altın adamlar kadrosu, örneğin sosyalist şair-köşe yazarı-kanaatmatik RONİ MARGULİES'i es geçebilir mi? Geçemez, kendisine ortada kocaman ev yaptı adamcağız. Sırf kendisi de değil, mensubu olduğu siyasi hareket sivil toplumun en başat temsilcisi şu anda. Bu yüzden değinmeyi bırak, ancak o klik tarafından bugün böyle bir çalışma hazırlanabilir. İşte böyle böyle, hegemonik söylemlerin rüzgârları her devirde farklı yerden esiyor. Bugünün ortak paydasının aa, gerçekten tam da ortada olan ağırlık merkezi daha başörtüsü dostu, daha asker karşıtı olurdu. Memleketten Ergenekon geçti yahu, sivilleşme konusunu ancak kısa bir değiniyle geçen 2004 ortak paydasının artık bir hükmü olabilir mi?

Bu son söylediklerimden lütfen bir durumu olumsuzlama, değişime hayıflanma almayın. Değişime hayıflanılmaz, değişim esastır. Tam ortada olanın içeriğinin bugün şu veya bu olması hiç önemli değil. Onun kendi kendisine dair iddialarına karşı uyanık olabilirsek bence yeterli olur[2].

-----
[1]: Hüsnü Öndül (eski İHD başkanı), Baskın Oran, Fikret Başkaya, Salim Uslu (HAK-İŞ), Melda Keskin (Greenpeace), Mustafa Erdoğan (Ankara Üni.), Mehmet Elkatmış (TBMM İnsan Hakları Komisyonu Bşk.), Murat Belge, Hrant Dink, James Logan (Amnesty Int'l), Nuray Mert, Yılmaz Ensaroğlu (Mazlumder), Atilla Yayla, Akın Birdal, Ece Temelkuran, Jonathan Sugden (Human Rights Watch), Sami Selçuk, Ergin Cinmen (Avukat), Mehmet Bekaroğlu, Mebuse Tekay, Aydın Engin, Hüseyin Hatemi. Alsında Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak da varmış ama onlar sonradan heyetten ayrılıp kendi kitaplarını yazmışlar.
[2]: Bu yazı 13 Ağustos 2010'dan beri taslaklar arasında. Hala pek memnun değilim, bu kitapçıkla ilgili çok daha önemli bir şeyler varmış da görememişim, bakamamışım gibi geliyor ama bloga yazma alışkanlığının silinmesi riskine karşı da bir harekette bulunmak gerek.

02 Eylül 2010

Kürt kökenli'nin yükselişi ve düşüşüne dair karmaşık notlar

Bugün Beyoğlu'nun herhangi bir yerinde düzenlenen sivil-toplumsal bir etkinlikte söz alıp Kürtlere "Kürt kökenli" biçiminde bir atıfta bulunmanız durumunda, ciddiye alınmayacağınız gibi, tepki de çekersiniz. Bu imleyen artık tamamen tasfiye olmuştur ve sivil toplum alanında da, loser konumunda olan, daha doğrusu, sivil toplum alanında hakim olan kesimlerin, söylemlerini "rahatça ihmal edilebilir" statüsünde değerlendirdiği birtakım başka kişiler tarafından dile getirilir. Bugünün şartlarında bu kavramdan ("Kürt kökenli") yola çıkan yeni kavramsallaştırmaların, söylemsel hamlelerin "tutma" şansı sıfırdır. Sahaya çıktığınız anda muhtemelen rezil edilirsiniz. Büyük ihtimalle "Kürt kökenli", Kürtlüğün inkârı, silinmesi, reddedilmesi olarak algılanır ve söyleyecekleriniz, aranızda düşünsel farklar olsa da sivil toplumda loser olmak ortak paydasında buluştuğunuz kişilerin irili ufaklı pek çok başka sözleriyle bulamaç edilerek susturulur. Bir anda kendinizi "kart-kurt", "Güneydoğu'daki vatandaşlar" türü mimlerin içinde, söylemediğiniz şeylerin söyleyicisi olarak bulursunuz. Kısmet, belki faşist bile olursunuz.

Bu, bugünkü durum. Elbette ki bu durum hep böyle değildi. Düşündüğüm veya bildiğim değil, sandığım bir şey var, oturulan yerden buyurulan bir işkembe-i kübra mahsûlü olarak, onu ifade edeyim: Bu söz Kürt sözcüğünün telaffuz edilemediği bir ortama doğmakla birlikte, Kürt kelimesinin muadili olarak değil, başka bir şey olarak doğdu; ama sonrasında Kürt'ün muadili olarak algılanıp yerleşti. Daha da sonrasında Kürt, telaffuz edilebilir hale gelince, "Kürt kökenli", onu Kürt'ün muadili olarak görenlerin bir kısmınca terk edilerek Kürt'ün telaffuz edilemediği devr-i sabıkın bir öğesi addedildi. Belki komik gelecek ama bu kanaate yine Milliyet arşivi aracılığıyla vardım. Şöyle ki:


Burada Kürt kökenli'nin aynen bu haliyle bu gazetede söz konusu edilme sayılarını görüyoruz. 1950'den 1989 sonuna kadar, büyük çoğunluğu da bu dönemin son on yılına tekabül eden yalnızca 47 kullanım var. Daha sonra 1990'ların ilk 4-5 yılında gazetede sıklıkla Kürt kökenli sözünün geçtiği görülüyor. Fakat ondan sonra, 1999 yılı dışında sözün o canlılık kazandığı bir yol yok ve kullanım sıklığı giderek düşüyor.

Bu kullanımların hepsi için açıklamalar getirmem mümkün değil tabii ki, fakat gördüğüm manşetlerden şöyle birkaç genel izlenim aktarabilirim.

  • SHP'nin 1990 tarihli "Güneydoğu Raporu", Kürt kökenli sözünün tedavüle girişinde önemli bir durak. Fakat o raporda Kürt kökenli lafı, Kürt sözü dillendirilemediği için dile getirilmiş bir alternatif, bir "ara çözüm" değil; bir tespit olarak, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir" deniyor. Kürt demenin hâlâ sakıncalı olduğu (rapor jet hızıyla bir DGM soruşturmasına tabi tutuluyor) bir dönemde yazılmış olmakla birlikte, bu tespit, SHP'nin raporun geneline sinmiş söylem değişikliği hamlesinin bir parçası olarak anlamlı. "Etnik açıdan Kürt kökenli" deniyor ama bununla birlikte etnik çoğulculuk anlayışı yerleştirilmeye, yürürlükte olan yurttaşlık anlayışına alternatif getirilmeye çalışılıyor. 
  • 1991 seçimlerinin ardından DYP-SHP hükûmetinin kurulmasıyla ve HEP'li milletvekillerinin parlamentoya girmesiyle beraber bu kimlik tartışmaları gündemde uzun süre kalıyor. Bu dönemde henüz birkaç haftalık başbakan olan Demirel'in çıktığı bir Güneydoğu gezisi sonrası meşhur Kürt realitesini tanımak durumundayız konusu da var. Ve tabii terör olaylarını da unutmamak lazım.
  • 1994 sonunda ve 1995'in ilk günlerinde önce Demirel'in anayasal vatandaşlık tartışması açması, akabinde de Tansu Çiller'in "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü "Ne mutlu Türkiyeliyim diyene!" şeklinde ifade etmesiyle alevlenen bir tartışma var. Bu tartışma dahilinde de Kürt kökenli'lerin durumu hayli tartışılıyor. Peki Demirel ve Çiller durduk yere mi böyle ufak çalı bir açılım gerçekleştiriyorlar? Hayır. Cem Boyner'in dönem için ezber bozucu Yeni Demokrasi Hareketi aynı haftalarda gündeme bomba gibi düşüyor.
  • Demirel'in anayasal vatandaşlık vurguları enteresan. 1990'ların başında, başbakanken SHP ile çokça etkileşim halinde görünüyor. Ama cumhurbaşkanı ikenki konumu farklı, biraz daha devlete angaje durumda. Malûm, "Ne mutlu Türk'üm diyene!"deki Türk'ün etnik Türk'ü betimlemediği, Türkiye vatandaşı olanların tümünü kapsadığı şeklindeki bayat ötesi söylemin ana yayıcılarından Bozkurt Güvenç, kendisinin danışmanı filan oluyor Çankaya'da. Devlet sanki bu dönemde Kürt kökenli'yi Kürt realitesini yarım ağızla tanıma amaçlı, --Şerif Mardin'in deyişiyle-- bir kompromi olarak benimsiyor gibi. 
  • 1995'ten sonralara doğru Kürt kökenli etiketiyle sürdürülen kimlik tartışmaları kâh terör eylemlerinin artışı nedeniyle, kâh da gündemin başka konularca işgali (Refah Partisi, "irtica", vs.) nedeniyle yavaşlamaya başlıyor.
  • 1999-2000'deki ani popülerlik Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile ilgili olabilir.
Eğer bu izlenimler doğruysa, Kürt kökenli sözünün, Kürt'ün avatarı olarak değil, ülkede geçerli yurttaşlık anlayışına karşı bir alternatif getiren bir söylemin bir unsuru olarak ortaya çıktığı, devletin karşı duruşuna rağmen sol-sosyal demokrat çevrede popülerlik kazandığı izlenimine kapılınabilir. Bir süre sonra, daha doğrusu devlet yeterli derecede zorlandıktan sonra, Kürt kökenli, devletin elinde "kart-kurt" inkârcılığından ileriye titrek bir adım olarak genel kabul görüyor. Kürt kökenli'yi sözü tedavüle sokup popülerleştirenler değil de onu sonradan zor bela benimseyenler kullandığında, ben şahsen "Tamam, böyle birileri var, biliyoruz, yok değiller, o kadar da değil artık; ama bunlar eskiden Kürtmüş/Kürttü, şimdi artık başkalaşmış, başka bir şeye dönüşmüşlerdir veya da biz bunun böyle olmasını tercih ederdik" gibi bir hava alıyorum. İlk paragrafta bahsettiğim sivil-toplumsal öfke, tabirin bence bu aşamasına ait (veya öyle olmalı). Zor bela Kart-Kurttan Kürt kökenli'ye gelenlerin aldıkları yolun kısalığını, 2010'da bile daha başka mesafe almamış olmalarını vurgulamak için bu tabirin tasfiyesi anlaşılabilir. Ama bir zamanlar Kürt kökenli diye bir sözü kullananların kafasında bu mızmızlıktan daha başka şeyler vardı. Nitekim bugün Kürt kökenli'yi terk etmiş olup daha ziyade Türkiyeli(lik) kavramını işlemeye çalışan kimselerle örtüşen fikirlerdi bunlar. Bunun hakkının bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, sivil toplumun hakimlerinin aslında Kürt milliyetçiliğinin etki alanında olduğunu da düşünüyorum bir yandan, o yüzden bu beklenti pek gerçekçi değil biliyorum.

Çok uzadı ama Türkiyelilikle ilgili ilginç bir husus var, onu yazıp kapatayım: Yine Milliyet arşivinin bütün tarihi boyunca, Türkiyelilik'ten ilk söz eden, bizim Coşkun Kırca! 1989 yılında yazdığı ve Bulgaristan-Türkiye krizlerine değindiği bir yazıda, Bulgaristan Türklerini Türk saymayan bir tek Marksist-Leninistlerdir diyor tepkiyle, çünkü onlara göre Türklük yokmuş, Türkiyelilik varmış. Bundan iki sene sonra Melih Aşık, Bülent Ecevit'in 1969'da yazdığı şiiri alıntılamış. Şu "Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu" diye başlayıp "Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim" diye biten meşhur şiir. Bundan sonra, 1995 tarihli bir Çağlar Keyder röportajı, 96'lardan ve 98'lerden birkaç Ali Haydar Veziroğlu haberi. 2000'lere kadar Türkiyeli'lerin hepsi bu kadar.

Ve son bir cümle, bir hatırlatma: Söylediklerimin spekülatif olduğunun, Milliyet arşivinin tek başına yeterli bir kaynak olmadığının farkındayım; zaten "budur, böyledir, doğrusu şudur" diye ahkâm da kesmiyorum, sadece izlenimler.

24 Ağustos 2010

Yerindelik denetimi?

12 Eylül günü halkoyuna sunulacak olan anayasa değişiklik paketinin maddelerinden biri, yürürlükteki 1982 Anayasası'nın 125. maddesine şöyle bir not düşülmesini öngörüyor: "Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz". Bu yerindelik denetimi denen olay, Özal'dan Melih Gökçek'e kadar, girişimcililer girişimcisi muhafazakâr-sağ iktidar sahiplerinin hepsinin baş belası olagelmiş bir olay. Yasama organının hamleleri hakkında Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlar gündemi işgal ediyorken bu maddede bahsedilen olayın bir benzeri tartışılıyor. "Anayasa değişikliğini sadece usûl bakımından incelersin, içeriğine karışamazsın" görüşünü al, idarenin hamlelerine ve bunların karşısında idari yargı organlarının verdiği kararların bağlamına doğru çek uzat, işte karşında bir yerindelik denetimi karşıtı söylem var. Burada da "İdarenin eylemlerini sadece hukuka uygunluk açısından denetleyebilirsin, yerindelik denetimi yapamazsın" deniyor. Önceki durumda olduğu gibi bu da yasalarda yer bulmuş; İdari Yargılama Usûlü Kanunu'nun 2. maddesinde yerindelik denetimi yapılamayacağı, idarenin takdir hakkının (Roni Margulies'çesi: "hükûmetlerin hükûmet etme hakkı". biraz ağız yayılarak, biraz umursamaz bir tavırla, en önemlisi de "Bunlar çok karmaşık mevzular ama ben yine de halkın anlayacağı şekilde anlatayım" havasıya söylenecek) ortadan kaldırılamayacağı belirtiliyor. Fakat yine yasamanın denetlenmesinde olduğu gibi, kanunda yazılı olanın aksi yönüne bakıyormuş gibi görünen bir fiili durum var. İşte bu anayasa değişikliği paketi ile birlikte, yerindelik denetimi karşıtı söylem anayasal düzeye çekiliyor, idareye bu düzeyde bir koruma getiriliyor.

Yerindelik denetimi neden kaçınılası bir şey? Burada teori devreye giriyor. Şimdi idare belli bir karar veriyor, bir şey yapmak istiyor. Buna karşılık da yargının aynı işin öyle değil de şöyle yapılırsa daha iyi olacağına dair bir kararı var, deniyor. Devamında da ekleniyor:
İdarenin yaptığı nitelendirmenin yanlış, mahkemenin yaptığı nitelendirmenin doğru olacağını kimse söyleyemez. O nedenle demokratik hukuk devletinde idari işlemlerin sebep unsuru konusunda nitelendirme yapma yetkisi, kural olarak, mahkemelere değil, idareye aittir.
Çünkü niye, çünkü idare (yine) teoride insanlara bir doğru önerisi sunarak ve bu kendi doğru'sunu onlara onaylatarak işbaşına geliyor. Onun doğrusunun arkasında halkın desteği var; yargının heybesinde ise böyle bir şey yok. Yeşiller.org'daki yazının alıntıladığı metnin atladığı unsur şu: yargı'nın doğru ve yerinde olan'a dair görüşünü yargıçlar af buyurun bir taraflarından kıl-tüy söküp tek mi çift mi diye sayarak belirlemiyorlar. Arada bilirkişi denen bir kurumun dolayımı var. Teoride, bilirkişi'nin, doğru ve yerinde olan'ı belirleme konusunda herkesten daha avantajlı bir konumda olması lazım (şu konu da ennihaye gelip bilgi sosyolojisine dayandı ya...). Seçilmişin de, atanmışın da onun karşısında el pençe divan durması lazım. Mahkemelerde bilirkişinin dediğinin hilafına karar alınması Yargıtay için karar bozma nedeni diyorlar; seçilmiş olan için ise bir şey denmiyor. Ama yine de teoriyi bilirkişi'ye kapattığında, böyle bir nedenden ötürü yerindelik denetimi gördüğünüzde kaçınız durumu hasıl oluyor.

Bu kadar teori yeter. Yerindelik denetimi konusunun pratiğinde, idare-mahkeme-bilirkişi gibi soyut kişiler değil, somut kişilikler bulunuyor. Melih Gökçek 267 metrelik semazen heykeli projesi çizdiriyor mesela, inşaat için bazı düzenlemelere girişiyor, sonra birileri (kimler yetkili buna?) konuyu mahkemeye götürüyor, sonra Melih'in belalısı ODTÜ'den bilirkişi tayin ediliyor, o da projeyi kamu yararına, şehircilik ilkelerine uygun bulmuyor ve sonra ya plan tadil ediliyor, ya proje rafa kaldırılıyor --seçim döneminde CHP ZİHNİYETİ TARAFINDAN ENGELLENEN HİZMETLER diye afişlere ve internet banner'larına dönüşmek üzere. İş öylesine ölüm çekici sıkıcılıkta bir rutine binmiş ki, Melih Gökçek'in dan dun bir proje ortaya çıkaracağı da baştan belli, ODTÜ'lü bilirkişinin ne olursa olsun projenin reddedilmesini önereceği de. Mahkeme de geri kalmıyor: ona düşen çarpıklık da, örneğin, 2003'te yapılan otobüs bileti zammını kamu yararına, sosyal devlet ilkesine filan uygunsuz bulup iptal etme işini 2010 yılında yapmak gibi bir şey oluyor. Daha küçük yerlerde ne dalgalar dönüyor bilemiyoruz.

Belki yine argumentum ad'lara girecek fakat konunun, bu somut kişilerin somut kavgalarını gözardı ederek tartışılamayacağını düşünüyorum. Çünkü teoride tartışıldığında bir erkin başka bir erkin alanına tecavüzü olarak görünen bu fiili durum, pratikte, bu somut kişiliklerin ve onların faaliyet gösterdiği hukuki bağlamın onulmaz çarpıklıkları sonucu bambaşka görünümlere bürünüyor, örneğin bir hak arama aracına dönüşüyor. Metrobüs zammına, usûlsüz özelleştirmeye, dediğim dedik çaldığım düdük kent içi "mutenalaştırma" projelerine karşı insanların elinde iki tür "silah" var: birincisi, dört yılda bir gelen sandık (AK Parti kendi elementer demokrasi anlayışı uyarınca çoğunlukla bunu yeterli buluyor), ikincisi de, idari yargı ve onun tepesindeki Danıştay. Bunu, "Son kale yargı, onu da ele geçirmeye çalışıyorlar" filan gibi anlamayın lütfen. Yargı sistemini genel olarak bir utanç kaynağı olarak görüyorum, kendimi onlar sayesinde güvende filan hissetmiyorum ve bazen gazlara geldiğimde "Bunların burnunu ne kadar sürtsen iyi" gibi şeyler bile diyorum. Ama burada demek istediğim, işin eğrisi doğrusuna denk gelmiş ve bu çarpıklıklar yumağında böyle bir imkân ortaya çıkmış. Çeksenbelınsıs o yea hesabı. Tıpkı aslında devlet tarafından büyük ihtimalle kontrol aygıtları olarak tasarlanmış olan meslek odalarının, belirli bazı insanlar tarafından mesken edinilerek, bu potansiyel imkânın "halkçı" sonuçlar yaratmasında gerekli dolayımı sağlıyor olması gibi.

Böyle düşününce anayasa değişikliği paketindeki yerindelik denetimi karşıtı düzenlemenin doğrudan doğruya Melih Gökçek ve Kadir Topbaş tarafından önerildiği izlenimine kapıldım. Böyle bir imkânın anayasa aracılığıyla kırpılması bana pek "elbette ideal, yeterli değil ama neticede ileri doğru atılmış bir adım" gibi gelmedi, pek razı olmadım açıkçası. Sandık yetmiyor ve sandık olsa bile, idarenin bir kontrole tabi olması, olmamasından -benim için- sanırım her şartta daha iyidir. Galataport normal, ideolojik-olmayan, tarihin sonu, dünyanın eksikliğiyle yüzyılları heba ettiği pırıl pırıl evrensel hakikat; fakat tek onu engelleme çabaları idoolojik bazı yaklaşımlardır diyemiyorum. Bu durum "fiili" nitelikteyse, doğru dürüst işlemiyorsa, bilirkişiler yetkilerini kötüye kullanıyorsa onun çaresine bakarsın, düzenlemesini yaparsın. Bilirkişi seçimlerine sıkı bir usûl getirirsin, yerindeliğe hem bu imkânı ortadan kaldırmayacak hem de idarenin iş görmesini sağlayacak bir yol ararsın. Ama bir kontrol unsuruna karşı sağcı bir partinin millet ile kaldırmak'tan başka bir yönelimi söz konusu olamayacağı için bu varsayımsal kısma bir son vermenin vaktidir.

Öte yandan, yukarıda alıntıladığım Yeşiller.org yazısının sonunda enteresan bir argüman var. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde yürürlükte olan bütün çevreci davaların düşeceği görüşüne karşı bir sav geliştirilmiş. Deniyor ki, bu davalar düşmeyecek, zira halihazırda kimse "Bu özelleştirme yerinde değil, buna bir yerindelik denetimi attır hoca" diye mahkemeye gitmiyor ve mahkemeler de kararlarında "Evet ben yerindelik denetimi yaptım ve bunu yerinde değil buldum" demiyor. Bunun yerine, örneğin bir HES projesinin hukuka uygunluğu değerlendirilirken, "hukukilik denetimi", yalnızca ihale uygunluğu, nizamnamelere uygunluk, işçileri sigortalı çalıştırma gibi şekil ve usûl kısımlarını kapsayacak şekilde dar tarifeden değil, başka insanların yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, devletin çevreyi koruma-yaşam kalitesini artırma-sosyal devlet olma gibi bazı Anayasal ve yasal ödevleri de işin içine katılarak, daha geniş şekilde yorumlanıyor. Bu sebepten, Anayasa değişikliği şu andaki hukuki aracı teğet geçecek ve sürdürülen mücadeleler baltalanmayacak. Bu görüş biraz aklımı bulandırdı ama öbür yandan şunu da sormak lazım: Eğer durum gerçekten böyleyse, yani yapılan şeyin adı zaten yerindelik denetimi değilse ve mesele hukukilik denetiminin geniş yorumlanması ise neden özellikle yerindelik denetimini yasaklayan ama hukukiliğe bir ses çıkarmayan bu Anayasa değişikliğine ihtiyaç duyuluyor? Zaten mevcut olan ve işlediği belirtilen yasal korumayı anayasal düzeye taşımanın anlamı ne? Siz belki hukukilik denetimi sınırları içinde kalma iddiasındasınız ama durumu yerindelik denetimi olarak adlandıran, önü kesiliyormuş hisseden de bir irade var ve belli ki bu durumu ortadan kaldırmaya bilenmiş, kozlarını ortaya koymuş durumda.

Belki de değişikliklerin kabul edilmesi durumunda bir vaka Anayasa Mahkemesi'ne kadar taşınacak; o zaman durumun adı tam koyulacak ve ondan sonrasında Melih Gökçek mi, ODTÜ mü wins perfect, belirlenecek. AYM hem kendi alanında bu yerindelik denetimiyle pek hoşlaşıyor, hem de geçmişte (1990'ların başı) Danıştay'ın elini kararlarıyla güçlendirmişliği mevcut. Fakat gelecekte yapısı değişecek bir Anayasa Mahkemesi'nin yönelimi nasıl olur sorusu bir yana, şu gün şu saatte bile hukuka dair siyasal kamuoyunda yerindelik yandaşı bir söylemin yaygınlık bulması bence mümkün değil. Her hâlükârda böyle bir imkânın yok edilmesi riskini barındıran bu değişiklik önerisi beni hoşnutsuz ediyor. Hele de bunun ne şekilde "ileri bir adım" olabileceğini hiç anlayamıyorum. Kişisel olarak referanduma dair elediğim, yapmam dediğim ilk seçenek Hayır seçeneği idi ama konu öyle basit değil, onu anlamış oldum kendi payıma.

19 Ağustos 2010

İslam deplasmanına puan ya da puanlar için gidenler

Eskiden insanlar yalnızca AKP'nin icraatlarını filan eleştirirken bahsedeceğim havalara bürünürlerdi. Normalde dinle diyanetle pek bir arada anılmayan kişiler ve "kesimler", dinden kaynaklanan söylemlerin adresi konumundaki AKP'ye eleştiri getirirken din-diyanet deplasmanına gider, örneğin "Müslüman çalmaz, Allah celle celaluhû ne diyor, bana bir tek kul hakkıyla gelme diyor, bunlar ne biçim müslüman?" filan derlerdi. Bu sorgulama mantığını benimsemeye aslında çok daha fazla sayıda insan teşneymiş. Son günlerde patlayan KPSS skandalları sonucu bunu anladım. Bir cemaatin merkezi bir sınavın sorularını ele geçirdiğiyle ilgili şaibeler ortaya çıkıyor, (cemaat kısmını bilmem de şaibe kısmı epey ikna edici), buna tepki koyanların hepsinin ağzında beddualar, lanetler, bunlar nasıl Müslümanlar'lar...  

Bana tepeden tırnağa yanlış gelen bir sorgulama. Bir kere, biz, hepimiz, Allah'ın nizamına tabi değiliz. Eleştiriciler zaten kafadan değiller; eleştirilenler de güya o nizama tabi olma iddiasındalar. Dünya da o nizama göre dönmüyor. Yani eleştirilen eylemi seküler hukuki ve ahlâki normlara göre tanımlayıp, anlamdırıp -örneğin- "yolsuzluk" (AKP eleştirisi örneği) veya "hırsızlık" (KPSS örneği) olarak da kodlamak, söylemi oradan döndürmek varken, niçin buna "kul hakkı yemek" filan diyelim ki? Bir fail hırsızsa hırsızdır, yolsuzsa yolsuzdur; niye her ikisinde de onu SÜPER MÜMİNLİK MEGA MÜSLÜMANLIK'a atfen, ona kıyasla tartışmak durumunda olalım? Süper mümin olsa ne yazar, sahte müslüman olsa ne yazar?

Siyasetten gelen örnekte, soruların yanıt belki söylemin sekülerleştirilince, hukukileştirilince "gitmemesi" olabilir. Çünkü AHLAK ŞURASI toplayıp sonuç bildirgesine "ahlakı dinden ayırmak mümkün olmadığına göre..." yazan insanların titrinin profesör olabildiği bir ülkede yaşıyoruz. (Bu şuranın bildirisini ararken karşıma çıkan benzeri pseudo-akademik gerizekâlılıklar yüzünden kendimi jiletleyecek noktaya geldim.) Bu şartlar altında söylemin peynir-ekmek gibi gitmesi için böyle bir maneviyat ayarı çekiliyor denebilir, ama ama'sı var işte. Siyasi başarı için bir söylemcinin kendine bu kadar uzak bir deplasmana gitmesi, çalışmadığı, işlemediği, kayda değmediği ayan beyan ortada olan böyle bir söyleme teslim bayrağı çekmesi bence kötü bir şey. Sırf önemli gördüğüm "dilde, fikirde, işte kendiliğindenlik" ilkesine karşılıktan ötürü bile böyle bir seçenek şahsen benim için kaçınılası olurdu.

KPSS örneğini düşününce ortaya alternatif bir yanıt daha çıkıyor. Facebook'ta veya Memurla.net'te kendi kendine ilenen insanların siyasetçi olmadıkları, bir siyasi söylem kurmaya çalışmadıkları çok açık. Burada din-diyanet söylemine teslimiyet (veya tevessül diyelim, çünkü böyle ilenenlerin bir kısmı gerçekten de din söyleminin içinde yaşıyan ve fakat cemaatle bağlantısız kimseler olabilir), seküler-hukuki söylemin sadece söylemde kalması, bu insanları koruyamaması yüzünden meydana geliyor. Karşılarında böyle bir haksız durum duruyorken ve ellerinde hukuki bir araç pratikte pek bulunmuyorken, insanların bu dünyadan cayıp hukuklarını ötekine cirolamaları beklenebilecek bir şey. Dilekçeler, Danıştaylar, kanun maddeleri, iptal istemleri, Bakanlıklar, yürütmeyi durdurmalar vesairelerin arasında kaybolunsa dahi ortaya bir şey çıkmayacak. Maykıl Ceksın olsalardı belki "Ma'in Lu'er yaşasaydı KPSS'yi iptal ettirirdi" diyebilirlerdi, fakat bu alanda verilmiş ve somut sonuçlar hasıl etmiş bir hukuki mücadele örneği bulunmuyor. (Gerçi ben "Sesimizi duyuralım, basına haber verelim, bu işi takip edelim, gösteri düzenleyelim" gibi söz konusu örnekleri kurma çabalarını da gördüm ama ilk elde çoğunluğun tercihi "deplase olmak" oluyor. Sivil toplum iyi hoş ama o da öldürücü şekilde dolaylı.) Dolayısıyla gelsin kul hakkı söylemi. Bu somut hukuki sonuç elde etme çabalarına göre dolaylı bile değil ama benim anlayamadığım bir şekilde mağdurun o gadrin ağırlığını azaltmasına yardımcı oluyor. Ruhsuz dünyanın ruhu işte.

---
Bir de bu yazı süresince aklıma gelen birkaç alakasız şeyi buraya not edeyim:
1. Tayyip Erdoğan'ın Ermeni Soykırımı'nın olmadığını "müslüman soykırım yapmaz" diye kanıtlayıp geçmesi! Dünyada "iş gören", dünyada eyleyen ve bunları da --eğer herhangi bir düşünce doğrultusunda yapıyorsa-- bu dünyanın koşullarında şekillenmiş bir düşünce doğrultusunda yapan insanları "kendi sahasına" aldırması. (Din-diyanet Tayyip Erdoğan'ın sahası değil ki itirazı kabulüm olmakla birlikte bu konuda bir şey demeyeceğim.)
2. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i eleştirirken Yahudi şeriatı deplasmanına gidip "Yu şel nat kil" demesi. Yine dünyada olup biteni başka nizamlarla tartıp biçme umutsuz-çabası. İsrail askeri de öldürme-öldürmeme kararını verecekken dönüp "Öldür mü diyor, öldürme mi diyor" diye on emre bakıyordu zaten.
3. Eşcinsellik konusundaki süperliklerinden hatırladığımız Taraf yazarı Hilal Kaplan: "Kürt meselesi oldukça hassas bir mesele. Çok canlar yandı. Bu mesele üzerine düşünürken aklımdan çıkarmadığım bir ayet-i kerime var: "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." Bence bu ayet, Kürt olsun ya da olmasın tüm ülke Müslümanlarının feyz alması ve öfke, intikam, gurur gibi nefsî duygularla baş ederken her dâim hatırlaması gereken bir ortak zemin sağlayabilir. Bu ayet-i kerimeyi her tür eylemliliğimizde baş köşede ağırlamamız gerekiyor diye inanıyorum." Burada bir deplasman söz konusu değil elbette. Aksine, Hilal Kaplan 100 bin kişilik yeni stadının açılış maçına hepimizi davet ediyor. Koca Kürt sorununu, barışın diye buyuran bir ayeti eylemliliklerde baş köşede ağırlayarak çözecekmişiz. Yazı boyunca bahsettiğim sığlığın dip noktası. Bu "ayet-i kerime" ortalarda olduğu bin küsür yıl boyunca bir tek toplumsal krizi çözmüş, veya bir tek siyasi aktörün eylemliliklerinde baş köşede ağırlanmış mıdır acaba?

13 Temmuz 2010

Laçiner diyor ki:

Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu kitabının, Ömer Laçiner tarafından yazılmış bir sunuş yazısı var. 10-12 sayfalık bu kısa metin gerçekten çok güzel ve orijinal bir erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği anlatısı sunuyor. Bu yazıda bu sunuşun tamamını paylaşmak isterdim fakat kitap yanımda bulunmuyor. Laçiner sunuşunda Cumhuriyet'in (2010'ların başında yavaş yavaş sarsılmakla birlikte) halen aşağı yukarı tabu statüsünde bulunan, milliyetçilik modelinin temelini oluşturan bazı önkabullerin arkasını epeyce eşeliyor. Bu anlayışların tabular haline gelmesinin, aslında, Balkan Savaşları'ndan Cumhuriyet'in kurulmasına kadarki dönemde bir cadı kazanına dönen Anadolu'da gerçekleşen bazı başka süreçlerdeki (Anadolu'nun Hırstiyan nüfustan arındırılması, o arındırılma esnasında işlenen katliamların ve büyük çaplı kapital değişiminin yeni çıkar ilişkileri, yeni dengeler, yeni işbirlikleri yaratması...) parçalı bulutlu durumun verdiği özgüvensizliğın sonucu olduğunu iddia ediyor. Zaten Akçam'ın kitabının önemli tezlerinden biri de buydu, bu bağlantı idi. Laçiner'in tabulaştırılan Büyük Milli Doğuş/Diriliş Anlatısı'na alternatif bir fikir cimnastiği yaptığı şu satırlar ise alıntılanmaya değer:
"Oysa, eğer 1923 Anadolu'sundaki halklar, devletin iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişki kanallarını açmakla yetinen faaliyetinin yardımıyla doğal bir etkileşim sürecine sokulabilmiş olsalardı ve toplumun ortak kimliği her unsurun kendi katkılarını da taşıyacağının bilgi ve güveniyle yaşanacak bir sürece "emanet edilmiş" olsaydı; yeterince felaket, kan ve yıkım yaşamış, hangi eksikliklerinin onu "geri bıraktırdığı"nı, hangi eğilimlerin halkları boğazlaşmaya ittiğini savaşların ateşinde -kamu bilincinde değilse bile- görmüş, sezmiş bu halklar topluluğu, çok daha sağlam, çok daha yürekten sahiplenilmiş bir kimlik oluşturabilirlerdi."

Bana pek mümkün gelmedi ama hayâl hayâldir.
   

10 Temmuz 2010

Argumentum ad...

Son senelerde giderek artan bir sıklıkta "mantık hataları" konusu fikir tartışmalarında gündeme geliyor. Çok yakın bir zamanda insanların haklı olanın o eşsiz durumunu tatmaları için muarızlarının söylemlerinde birkaç mantık hatası bulması yeterli olacak. Daha şimdiden "Bu direk Ad hominem" türü çıkışlar akan suları durdurmuyorsa da yavaşlatıyor. (Bu tespit cümlesinin bu kadar kısalabilmesi bile söylemin yaygınlığına işaret.) Bense bu hususta tam olarak arada kalmış durumdayım. Bir taraftan içimde bunları öğrenme isteği var (habire şuna benzer siteleri arada uğramak üzere gündeme alıyor ve sonra da hiç geri uğramıyorum); çünkü insanın bir diyalogu değilse bile en azından kendi içindeki düşüncesini bu hatalara bulaşmadan geliştirebilmesinde bir değer olduğunu sanıyorum. Öbür yandan da işin kıymeti harbiyesini biraz anlayamıyorum.

Son zamanlarda okuduğum şeylerde birkaç defa söz bunlara geldi. Birbirinden farklı yazarlar alakasız görünen bağlamlarda bu hatalara değinseler de söylediklerinde bazı benzerlikler vardı. Dikkat çekilen bir husus, yalnızca mantık alanına, üstelik de o alanın tamamını temsil etmeyen bir zümreye ait görünen bu 'profesyonel' yöntemlerin alanların dışına doğru çok fazla taşması. Düşüncenin bu mantık hatalarına düşmemesi gerektiği fikri, başlangıçta yalnızca küçük bir felsefe çevresinin fikri. Belirli başlangıç noktalarıyla uyumlu, belirli bir epistemolojinin tellerini titretiyor. Mantıksal pozitivizm, bilgiye ulaşmada akılcı argümantasyonu baş köşeye koyuyor örneğin. Viyana dolaylarında doğan bu anlayış zamanla anglosakson dünyaya yayılıyor. Bahsettiğim okumalar genellikle neo-liberalizmle ve ekonomik mantalitenin ekonomik olmayan alanlara doğru hücuma kalkışı ile ilgiliydi fakat birbirinden bağımsız yazan iki yazar da, yani Bourdieu de, Foucault da, bir noktada mantığın yayılışı analojisini kullandılar. Amerika ikisinin de görüş alanına girdi, oraya bu anlayışın eldivenin ele oturması gibi oturduğundan ikisi de bahsettiler. Bilhassa da Foucault. Yeni hükümet aklı, hak temelli değil mantık/bilgi temelli devlet eleştirisi, pazar olarak toplum, pazar olarak x, pazar olarak y, rational choice, romantize-idealize dalgalanımlar yok; yerine ilmek ilmek işlenen, mantık hatalarından arındırılmış akılcı argümantasyon var. Bu hatasız akılcı söylem, stilize debate ortamında rakiplerini alt edecek ve atomize birlikler onu uygun bulup benimseyecek. Vesaire vesaire.

Gerçekten de insan şöyle bir bakınca mantık hatalarına hassasiyet ile Amerika ile bağlantılık/Amerika'ya yakınlık arasında bir bağlantı olduğunu düşünebiliyor. Hatırlıyorum, bir iki ay önce bir akademik toplantıya katılmıştım. Amerika'da faaliyet gösteren genç bir konuşmacı (favori akademisyen tipim!), Ermeni soykırımı tartışmaları dahilinde gerçekleşen "Özür diliyorum" kampanyasının metnini inceleyen bir konuşma yapmıştı. Bu mantık hatalarına da değinen sıkı (dar) bir söylem analiziydi. Metnin altından girdi, üstünden çıktı, içindeki bulanıklıkları ve mantık hatalarını bir bir ortaya dökerek sertçe eleştirdi. Metin filanca filanca hataları yüzünden maksadı gerçekleştirmekten çok uzaktı, yetersizdi, filan. Konuşmacının polemikçi tavrı dinleyicileri (dinleyiciler arasında söz konusu metni oluşturanlardan kimseler de vardı) oldukça gerdi. Gelen eleştiriler genelde bu metnin oluşturulması sürecinin hiç dikkate alınmadığı konusunda odaklanmıştı. (Yani o mantık hataları, o belirsizlikler metnin başarısızlığının nedeni değil, metin oluşturma sürecinin iki ucu keskin bıçak niteliğinin sonucuydu.) Yani konuşmacı, söylem analizi yöntemi açısından eleştiriliyordu. Halbuki daha temelde bir uyumsuzluk yok mu? Böyle bir metin argumentum ad'ların süzgecinden geçirilebilir mi? İşte geldim işin kıymeti harbiyesi konusuna.

Bourdieu'nün de bir lafı var; sözünü ettiğim mantık taşmasından bahsederken, bu taşmaya önayak olmuş insanları "mantığa ait şeyleri eşyanın mantığı sanmakla" itham ediyor. Mantığa ait, mantığın kurallarına tabi uzay, hayatın tamamına şamil değil. Pek post-modern görünmek istemiyorum fakat hayatın tamamını akılcı ve mantık kurallarına uygun hâle getirme projelerinin bedeli hep ağır oldu. Başka ilkelere göre işleyen alanlara bir örnek, elbette din alanı; tamamen kişisel karizma üzerine kurulu. Şimdi, örneğin "ilk taşı günahsız olan atsın" söyleminin gücü ve etkisi ortadayken, bu söylemin içinde "ad hominem" avına çıkmanın anlamı olur mu? Dini(n sosyolojisini) Weber'den okumuş Pierre Bourdieu, mantığın, argümantasyon ekonomisinin geçerlilik alanının aslında çok daha küçük olduğunu düşünmemize neden olacak bir dolu çalışma yapmış. Din alanı, sanat alanı, (ilk bakışta akılcılığa daha uygun görünebilmesine rağmen) edebiyat alanı, entelektüel alan; bunların hiçbirisinde söylemler bu açılardan fazlaca incelenemiyor. Hepsinde, akıl fikir hesaplarını boşa çıkarabilecek, söylenenin başka herhangi bir iletişim düzlemine çekilmesine engel bir sembolik boyut bulunuyor. Alandaki oyunun gereklerine göre mantık hatası, defo olarak görülen davranışların hepsi de babalar gibi yapılabilir, failine getiri getirebilir.

Bence özellikle de günümüzdeki haliyle siyasal alan da bu akla mantığa sığmazlığın zirvelerinden biri. Burada da bence doğruya hatasız dizilmiş akılcı argüman yoluyla ulaşma kuralı değil, Talay Erker'in "Hagi sana 40 metreden bir çakar, o istatistikleri ne yapacağını şaşırırsın" kuralı geçerli durumda. Bu siyaset alanının bir defosu da değil üstelik; hatta belki de en büyük erdemlerinden biri olduğu söylenebilir. "Özür diliyorum" metnini yazan adam, çok kaygan bir siyasi zeminde ilerliyordu. Ermeni tarafına yetecek, Türk tarafında da en fazla insanın altına imza koyabileceği şekilde "fazla olmayan" bir şeyler bulmaya çalıştığı için sonuçta öyle bir metinle ortaya çıktı. Sanki yalnızca bir masa, bir kâğıt, bir kalem ve adamın zihni varmış ve başka bir şey yokmuş gibi bu metni mantık hataları çerçevesinden incelemeyi -af buyurun- son derece sikko buluyorum. Önemli olan, ortaya çıkan söylemin akılcılığı, mantıklılığı, "seviyesi", hatta doğruluğu bile değil, ortada (siyasal alanda) dönen oyunun örtük kurallarını algılayabilip ona göre yönünü ayarlayabilme becerisidir bana göre.  Bunu yapabilen söylemi, siyasi açıdan başarılı buluruz; bir de, sonradan dünya akla mantığa uygun dönmüyor diye durumdan karamsar havalar çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum.    

Geçen gün, televizyonda Anayasa değişiklik paketi referandumuna dair bir program izliyordum. Bir akademisyen, stüdyoya getirdiği ama kadraja girmeyen sihirli küresinden bakarak "oturduğu yerden" "Yani mahkeme kararından sonra mağduriyet söylemi geçersiz hâle geldi. Belki yine kullanılır ama sanmıyorum, halkımız artık çok bilinçlendi, etkilenmeyecektir" gibi bir şeyler diyordu... Konu bir bilinç konusu, bir akıl-mantık konusu değil işte, DEĞİL! (Burada Rıdvan Dilmen'in "Oyuncu değişikliği hakkı doldu, DOULDO"su gibi çıldırdığımı düşününüz lütfen.) Kendi kafasına göre bir akılcı değerlendirme tutturmuş; eğer herkes durumu o çerçeveden görürse ne âlâ, bilinç seviyesi yüksek. Görmezse de halkımız bilinçsiz... Ah akademisyen, vah akademisyen!.. Halbuki önümüzdeki aylarda gerçek siyaset alanının zirvelerinden birini geçeceğiz. Anayasa paketinin içeriği ve anlamından bağımsız olarak, bütün mantık hatalarıyla süslü halde söylemler üretilip havalarda uçuşacak. Birisi herkese veyahut gereği kadar fazla sayıda insana işin doğrusu gibi gelecek, onu destekleyecekler, ondan sonra gelecek ona göre şekillenmeye devam edecek. Mantıkçı da bunalımlardan bunalım beğenecek niye ortalık argumentum ad'lardan geçilmiyor diye.

26 Mayıs 2010

Gambetti'nin yazısı

Bugün Taraf'ta yayımlanan, Zeynep Gambetti (Boğaziçi Üni.) imzalı bir yazı yine beni düşünceden düşünceye zıplattı. Arkadaşlarınız henüz Facebook ana sayfanıza düşürmediyse şuradan bu yazıya ulaşabilirsiniz. Müslüman demokratlardan umudu olan yazar, yazısında usulca onları yanlış davrandıklarını düşündüğü bir konuda "düşünümselliğe" davet ediyor (reflexivity böyle karşılanıyordu diye hatırlıyorum). Bunu yaparken öne sürdüğü düşüncelerden biri, eşcinselliğin indirgenemeyecek varoluşsal bir durum olduğu, sapıklık, günah yahut da iradevi bir yönelim olmadığı itirazı. Bu esnada giriştiği içki kıyası, benim en çok ilgimi çeken ve biraz beni rahatsız eden kısım oldu:

Resimdeki ikinci yanlış, eşcinselliğin içki içmek ve serbestçe yaşanan cinsellik ayarında bir günah olduğu fikridir. Oysa içki içmek veya içmemek bir kişinin kimliğini ve benliğini değiştirmez. “İçki içici” türünden bir benlik kategorisi yoktur çünkü. Ben içkiyi hayatıma dahil edebilirim, ama benim hayatımı anlamlı kılan, merkezine oturan, arzularımı yönlendiren bir faaliyet değildir. Alkolik olmadığım sürece içkiden mahrum kalmayı bir benlik yarılması olarak yaşamam. İçkinin yasaklandığı bir rejimde inadına içme arzusu duyabilirim, bunu bir direniş olarak bile görebilir, içmeyeceğim varsa bile içmeye başlayabilirim. Ama içkinin serbest olması, sürekli içeceğim anlamına gelmez, beni vareden bir faaliyet değildir zira. Arada sırada keyif verir, o kadar.
Hiç eşcinsel tanıdığınız olmasa bile, eşcinselliğin hayatı renkli kılan bir “keyif faktörü” olarak yaşanamayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek. Kamusal alanda verilen mücadeleler açısından bir kimlik kategorisi olması boşuna değildir. Eşcinsellik sadece özel hayata, yatak odasına indirgenebilecek bir “günah” olarak tahayyül edilemez. Hayatın tümüne damgasını vuran, ilk gençlik heyecanını, korku ve arzuları, hayatı kiminle paylaşacağınızı, kiminle aynı yastıkta kocamak istediğinizi belirleyen, benliğinizin ve bedeninizin en merkezi konumunda olan bir “günah”tır
Bana göre bir insanlık durumunun, o durumu yaşayan insanın kimliğinin temel direği olup olmayacağı hakkında kesin bir şey söylemek imkânsızdır. Eğer dünya kurulurken ya da bugünkü halini almaktayken biri bana sormuş olsaydı, belki bir insanın cinsel yaşantısının birbirinden ayrı gruplar, kimlikler, varoluşlar yaratacak kadar önemli bir ayrıntı olarak görülmemesi gerektiğini söylerdim; böylece eşcinsellik diye bir kimlik olmazdı ve ben de başka herhangi bir kimliğin varoluşsallığını vurgulamak isterken "Bunu örneğin hemcinsine yönelmek veya yönelmemek basitliğinde bir konu olarak göremeyiz. Çünkü bu, bir kişinin kimliğini ve benliğini değiştirmez. "Hemcinsine-yönelici" türünden bir benlik kategorisi yoktur çünkü. Bugün kandili bir kadının yanındayken söndürürüm, yarın bir erkeğin; bu ne benim hayatımı anlamlı kılar, hayatımın merkezine oturur, ne de bunu bir benlik yarılması olarak görürüm (...)" yazabilirdim. Ama kimse bunu bana sormadı, kimse bunu kimseye soracak da değil ve ben bunun farkındayım. Bir durumu belirli bir şekilde yaşadığını iddia eden insanlara karşı onun öyle olmadığını veya olamayacağını iddia etmeye hakkım yok. Aksi takdirde, Gambetti'nin yazısında bahsettiği Papa Benediktus gibi kötü adamlara benzemiş oluyorum.

Yani benim o hayali yazıda varoluşsallığını savunduğum kimliğe yönelik tavrımın 'ilerici' (başka sıfat bulamadım) olup olmadığını belirleyen çok önemli bir unsur, kimliklerin kristalize olma sürecinin kimsenin kontrolünde olmadığını, bir özelliğin potansiyel bakımından bir kimliği taşıyacak ağırlıkta olup olmadığını kimsenin tayin edemeyeceğini kabul edip etmememdir. Bu yüzden Gambetti'nin içki içmekten bahsederken bu kadar serbest çeşitlemeler yapmasını yanlış buluyorum. İçkinin benlik oluşturup oluşturmayacağına ilişkin sözlerine örneğin bir "şimdilik" kaydı düşebilseydi keşke. Böylece "içki-içiciler" diye bir grubun ortaya çıkması durumunda 'gericilerin' safına düşecek olmazdı. Bir durumun kimlikleşmesi, "varoluşsallaşması" gerçekten bir miktar insanın onu benimsemesine, kendini öyle tanımlamasına ve kamusal alanda öyle tanıtmasına bağlı. Arkasından bugün nasıl olacağını, nelere dayanacağını  kestiremesek de iyi kötü fikriyatı-söylemi de gelir, bir şekilde oluşur. Bu kadar kolay olmayabilir, sorunsuz tasasız papatya tarlasında yürüyor gibi gerçekleşmeyebilir, ama temelde böyle olur. Bütün kimlikler sonradan oluşmadı mı? Unutmayalım, dünya üzerinde cinsel yönelimin varoluşsal bir durum addedilmediği zamanlar ve yerler de vardı. Bahsettiğimiz varoluşsal durum, aynı zamanda "tarihsel" de bir durum; aşkın bir şey değil ve varoluşsallık statüsünün tarihi de görece kısa bir tarih.

Eşcinselliğin varoluşsal bir durum olduğunu anlatmak, bana göre onu bir nevi aşkınlaştırmayı, onun "tarihsel" bir olgu olup kendisini bir benlik olarak benimsemeye karar veren yahut da zorlanan (onunla etiketlenen) insanlar tarafından oluşturulduğunu, geliştirildiğini ve bütün kimliklerin de böyle olduğunu görmezden gelmeyi gerektirmemeli.

04 Mart 2010

Mukayeseli mağduriyet!

Yukarıdaki videonun "eşcinsellik meselesi"nden itibaren başlaması lazım; olmamışsa da 02:08'e kadar ilerleyebilirsiniz. (Zaten ilgili tartışma da birkaç dakika sürüyor; ondan sonraki yazılarla ilgilenmiyorum) Videonun oraya kadarki kısmında "Kemalistleri" temsil ettiği düşünülen kızın dağılışı görülüyor; ki bana kalırsa, "türbanlıları" temsil ettiği düşünülen özgürlük savunucusu arkadaşın, programdakiler sırf onu sıkıştırmak için eşcinseller konusunu açtıklarındaki dağılışı, çok daha vahim. Çünkü arkadaşımız bence olabilecek en kötü hak

02 Mart 2010

Ölü Doğum: Türkiye İnsan Hakları Kurumu

Şu anda temel insan haklarının devletçe ihlalleri ile uğraşan en üst düzeydeki resmi kuruluşlardan biri, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı. 2001 yılında, kuvvetle muhtemel ki AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan bir kanuna dayanılarak oluşturulmuş bu kuruluşun internet sayfası, şu adreste bulunuyor. Hakkımızda kısmına tıkladım, karşıma Word'de yapılmış izlenimi veren bir tasarım ve ilköğretim okulu sitelerinin kanayan yarası "Misyonumuz-Vizyonumuz" ikilisi geldi. Sayın İnsan Hakları Başkanımızın fotoğrafına bakınca ister

18 Ocak 2010

Genel Söylemler, Özel Söylemler

"Hak terimi, iki farklı anlamı taşır. Öncelikle, "objektif" anlamda haklardan bahsederiz, yani bizim olması ya da yapılması gerektiğini düşündüğümüz şey hakçadır; ikinci olarak da, "subjektif" haklar gelir, yani eğer etkili uygulama mekanizmalarıyla güçlendirilmiş bir iddiam varsa hakkım vardır. İnsan hakları söyleminde hep yapıldığı gibi, bu iki anlamı aynı anda, aralarında ayrım yapmadan kullanırsak, işi iyice çorbaya çevirmiş oluruz. Eğer "X'in Y hakkı, insan haklarındandır" dediğimizde, fiili olarak "Eğer X'in Y yapma iddiasını koruyacak güvenilir bir etkin güç sistemi olsaydı (ki böyle bir sistem yoktur) iyi olurdu" cümlesinden başka bir şey söylemiyorsak, bu yalnızca bir ahlaki inanış hükmünde olur. Bu noktada siyaset evreninin iki temel özelliğini hatırlamak durumundayız: birincisi, ahlaki inanışlarımız bütün insanlar tarafından paylaşılmamaktadır. İkincisi, diğer insanlar bu ahlaki inanışları paylaşıyor olsa veya paylaşır hale getirilse bile, ahlaki bir argüman kendi başına eyleme geçileceğini garanti etmeyecektir. Tabii ki geçmişte ahlaki inanışlar temelinde siyasal eylem şekillendiği olmuştur ve ileride de olacaktır; ayrıca geniş kitlelerce paylaşılan ahlaki değerlerin bazen kayda değer siyasi sonuçları meydana getirdiği de bir gerçektir. Fakat "ahlaki inanışların hiçbir hükmü olmaz" görüşünde şekillenen realist siyasal kuramı reddediyoruz diye, insanlarca paylaşılan ahlaki inanışlarının güvenilir, uygun, kestirilebilir eylemi doğrudan meydana getireceğini düşünmek durumunda da değiliz. Bu itirazımız, doğal insan hakkı fikrinin bütününü açısından yıkıcı niteliktedir." Raymond Geuss, History and Illusion in Politics (2001).

Bir keresinde bizim James yerinde bir tespitte bulunmuştu: haklar ve özgürlükler konusunda kuşkucu bir duruşu olan metinler çoğunlukla haklara ve özgürlüklere güzelleme düzen metinlere göre daha ilgi çekici ve tahrik edici oluyor. Raymond Geuss'un yukarıdaki sözlerle giriş yaptığı argümanı da bu birinci türden addedmek gerek. Kuşkuyla yaklaşanlar idman yurduna mensup yani Geuss. Bildiğim kadarıyla Türkçeye iki tane kitabı çevrilmiş olan bu Cambridge amcası, siyasi hayatta işlerin oluş-bitiş şeklini -bana göre- son derece isabetli şekilde değerlendirmiş bir insandır.

Burada "Bir hak," diyor; "ancak meşru bir siyasi organ tarafından tanındığı, tanımlandığı, ihlal edilmesi durumunda ne olacağı açıkça belirtildiği ve bu beyanatlara uygun şekilde davranıldığı ölçüde siyasi açıdan kayda değer, gerçek bir haktır." Evet, realist bir bakış açısı bu: hak arama söylemlerinin genelinde gördüğümüz çağrışımların aksine, hakların siyasetçisiyle, milletvekiliyle, hükûmetiyle, bürokratlarıyla, polisiyle, savcısıyla, yargıcıyla bütün bir siyasal aygıta rağmen değil, bu aygıt sayesinde, onun unsurları ölçüsünde gerçektiğini öne sürüyor. Geçen günkü Michael Jackson'lı postta da sözün ucu buraya kadar gelmişti; herkes bağlamı kadar konuşabilir demiştik.

Konu dağıtmak gibi olamsın da, kamusal hayatta sıkça birilerinin dert edindiğine şahit olduğumuz, yasalar ile onların uygulamaları arasında bulunan büyük farkların kapısı da bu noktaya açılmıyor mu? Kara kaplı kitapta yazılı olanların, onları yorumlayanların niyetlerine göre içerik kazanması durumundan bahsediyorum. Bu gerçek en fazla yargıçlara kapsamlı özlük hakları tanınması gereğini meşrulaştırırken dile getirilir: "Vicdanıyla cüzdanı arasında sıkışmış yargıç" klişesini iyi biliyoruz. Adamı kafasını bulandıracak gailelerden uzak tut ki rahat karar verebilsin, yorumuna gölge düşmesin. Ama yargıçlara güvenceler sağlanınca sanki sorun tamamen bitiyor ve yargıçların yasaları yorumlama biçimleri ilgilenilen bir şey olmaktan çıkıyor. Halbuki bu yukarıdaki hak anlayışına göre, bu konu sıradan vatandaş için her zaman yaşamsal düzeyde önemli. Çünkü pratikte sahip olduğu hakların temeli, siyasi-hukuki mekanizmanın yorum sarahetine bağlı. Roman karakterlerine dava açan savcılardan, o davaları kabul eden hakimlerden oluşan bir yapının önüne en geniş özgürlük yorumunu koysak ne çıkar? Okuduğunu anlamamakta ısrar eden yasa yorumlayıcılarının nelere mâl olabileceğini, Hrant Dink'in, "zehirli kan" benzetmesinden ötürü yargılanıp hedef gösterildiği abuk davalardan bilmiyor muyuz? Sırf bu insan malzemesi faktörü bile bize, aslında bir açıdan mülkün adaletin temeli olduğunu anlatıyor. Adalet maalesef ötelerde duran ama her yerde hükmü geçen aşkın bir ilke olmaktan uzak; siyasi aygıta gırtlağına kadar gömülü.

Bir gün bir hak arama davasına doğrudan, bir vatandaş'lık bir katkı koymaya çalışacak olursam, herhalde benden çıkacak ilk şey, bu düşünce biçimini benimseme önerisi olur. Devamında da, bu bakış açısının işaret ettiği ilk davranış olarak, karşısına bir hak arama söylemiyle çıkacağımız siyasi aygıtın bilgisini edinme yoluna sapma gelir. Çünkü Büyük Mekanizma'nın ucuna bucağına dair en ufak bir bilgi parçası bile, davaya önemsenmesi gereken bir güç katar. Ben kendi payıma, özellikle 2000'li yılların başından beri Türkiye sivil toplumu alanında giderek hacim ve ivme kazanan bu tarz davaların, çok az örnekte kendisini karmaşık kurumsal hukuki ağın içine bulaştırdığını gözlemliyorum. (Belki söz konusu kurumsal ağın hiç de "kullancıı dostu" olmadığı, ona nüfuz etme yollarının fena halde kapalı olduğu söylenebilir; çok doğrudur; fakat bu, ismini hak eden bir mücadele'nin o alanda verilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.) Bunun yerine, ilgili hak arama davasının savunucularının arasında başlayıp biten, daha ötelere nüfuz edemeyen, ahlaki temelli, genel ölçekli bazı söylemlerin tellendirildiğini söyleyebiliriz sanıyorum. Vicdanlarıyla, yüksek ahlaklarıyla parlayan aktivizm starları söz konusu. Herkes onların anlattığı büyük anlatıları dinliyor ve sözlerin büyüsüyle kendinden geçiyor. İşin nasılına dair pek etraflı bilgisi yok ama katilleri, faşistleri diliyle çok güzel mahkûm ediyor; duruşu, "yüreği yeter"!

Genel söylemler işin tek geçer akçesi olunca, kaçınılmaz olarak, elimizde pek özel söylemlerin gücüyle edinilmiş somut kazanımlar kalmıyor. Dahası, elde edilen mikroskobik kazanımlar da, Michael Jackson'ın Ma'in Lu'er'ı gibi, bir sonraki aktivizm dalgalarında cephane olarak kullanılacakları yerde, bir tür böbürlenme ve kendini kahramanlaştırma havasına meze ediliyorlar. Hem hak hukuk aktivizmi alanında, hem de genel aktivizm deryasında işin özeti biraz şöyle: cılız, güçsüz, sınırlı sayıda fiil ve bunların kahraman, her şeye kadir, kibirli failleri. Değil mi?

30 Aralık 2009

Vatandaş kavramı üzerine çeşitlemeler

Şu "halk sahillere hücum etti, vatandaş denize giremiyor" meselesi malûm. Tek parti döneminin (1923-45) seçkinci kafasını yansıtır. Klişedir. Her bir kelimesinin, her bir harfinin posası çıkmış durumdadır. Ama siyasi arenada bir söylem direği olarak hala (sene olmuş 2010) bir geçer akçe halindedir filan. Bu sözdeki "vatandaş", bir süredir epey ilgimi çekiyor; bu yazıda da bu konuyla ilgili gelecekte yürütülebilecek ciddi bir çalışma için bazı notlar niteliğinde bir şeyler olacak.

İlk dönemlerin vatandaş'ı, yalnızca siyasi elite mensup olanlara has bir statüyü ifade eder şekilde kullanılıyor. Bunu tespit etmeyi bile zûl addediyorum yukarıdaki klişelik durumundan ötürü. Bunu belki bir başlangıç noktası olarak alabiliriz. İkinci uğrak, "Vatandaş, Türkçe konuş!". Bu kampanyanın özel olarak 1950'lere denk gelmesi anlamlandırılabilir mi? Belki de Demokrat Parti'nin tam olarak devletin sahibi olmayıp devlet makamında kiracı olarak oturduğu zamanlarda ev sahibine karşı dayandığı noktanın bu sözdeki "vatandaş"lardan oluşan şekliyle "millet" olduğu söylenebilir. DP de onlara dönüp diyor ki: Türkçe konuşunca direkt siyasi seçkinlere mensup olmayacaksın; fakat yine de o seçkinlerle aynı hiyerarşiyi paylaşan (dikkat: o hiyerarşide onlarla aynı noktayı paylaşan değil!) biri olabilirsin. Buradaki vatandaş artık bir nebze de olsa siyasi seçkinlerden daha kapsamlı bir topluluğu ifade etmeye başlamış.
Bu vatandaş'a seçkinlerden gelen bir yanıt, 12 Mart dönemindeki "muhbir vatandaş". Devletin ev sahipleriyle kiracılarının, ihtilafları ne kadar kapsamlı olursa olsun, komünizm karşısında kurdukları ittifakın bir ifadesi. Bu övgü sözüyle, ittifaka eklemlenen "millet" mensuplarının ağzına da bir parmak bal çalıyorlar. O vatandaş'ın o hiyerarşideki yeri sağlamlaşıyor. Bu son iki durakta ispiyon ve azınlıkları tedhiş gibi pis işlerin vatandaş'a havale edilmesi de ilgi çekici.
Devletin kendisinden birazcık uzakta ama kontrol altında konumlandırageldiği vatandaş, bir noktada kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıyor. Vatandaş'ın devletin elinden alınması sanırım 1980'lerin sonlarında doğru bir noktaya tekabül ediyor. ANAP'ın ne mal olduğunun ortaya çıkması, bitmek bilmeyen ekonomik sorunlar, idarenin yozlaşması... Bütün bunlara karşı bir tutunacak dal olarak, sivil dayanışmayı vurgulayan bir vatandaşlık algısı var. Kime ne kadar kayda değer gelir bilemeyeceğim ama aklıma hemen Bizimkiler dizisindeki Katil Yavuz tiplemesi geliyor. Gıcık yönetici tiplemesine, Halil Pazarlama sahtekârlığına, hatta yer yer Kapıcı Cafer'in kurnazlığına karşı, vatandaşın hakkını gözeten bir tip. Aykut Oray'ın canlandırdığı bu tipleme, hem de ülkedeki tek televizyon kanalı olan TRT'de, yani devletin kucağında, bu değişik vatandaşlık söylemini üretiyordu; ki daha sonradan, Gözcü gazetesi reklamlarına da taşmıştır: "Vatandaşa cart-curt yok!"
Bu vatandaşın 1990'lara taşmış bir biçimi de, Ahmet Vardar'da bulunuyor. Kendi bilgisayarımdan uzakta olduğumdan görsel destek sağlayamıyorum; ama kendisinin 92-93'lerden itibaren köşe yazılarında neredeyse aynı söylemi ürettiğini görüyoruz. Katil'de televizyon ekranında donuk bir görüntü düzeyinde kalan bu hak koruyucu tipleme, Ahmet Vardar'ın gazete köşesinde, somut ve etkileşimli bir şikâyet merciine dönüşmüş durumda. Vatandaş'ın hakkını yiyen, işini yapmayan kurumlara, memurlara, son derece de eğlenceli bir üslupla, "Gelirsem oraya sizi kulaklarınızdan tavana asarım" filan diye hesap soruyor. Ahmet Vardar'ın kendi televizyon programı, Fatma Girik'in Söz Fato'da'sı ve Uğur Dündar'ın vatandaşa kazık atan pastanecileri rezil ettiği Arena'sıyla bu çizgi günümüze kadar ulaşıyor.
2000'li yıllar bu sivilleşme çizgisini nereden alıp nereye götürüyor, o da önemli bir soru. Bu dönemde ivme kazanan AB'ye katılım süreciyle birlikte, çok daha kurumsal bir sivil toplum söylemi ülkeye giriş yapıyor. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan ve sürekli gelişen sistemli bir aktivizm geleneği var iyi kötü. Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi doğrudan bu vatandaşa atıfta bulunan örgütler, eşit vatandaşlık'ın Kürt siyasetinin bir kısmının üzerine söylem bina ettiği bir temel olması... Burası oldukça karmaşıklaşıyor. Çeşitlenme anlamında karmaşıklıktan bahsediyorum, yoksa bu örgütlenmelerin hiçbir biçimiyle bir sorunum yok elbette.

İşte vatandaş konusunda böyle böyle uğrakları olduğu savunulabilecek bir sivilleşme süreci var bana göre: Başlangıçta devletin otoriter bir çerçevede "elinin altında" bulundurduğu, gerektiğinde kullandığı minik bir aktörden ibaret iken, vatandaş giderek devletin dışındaki konumunu devletin karşısına doğru alıyor. Günümüzde başlangıçtaki durumu absürd sayıyoruz; çünkü vatandaşın böyle bir sürecin ardından sivilleştiği bir ortamda yaşıyoruz. Vatandaş dendiğinde aklımıza bir dayanışmacı yol arkadaşı, haklarımızın-özgürlüklerimizin dolu olduğu hukuki bir torba filan geliyor ama gerektiğinde Rum komşusuna saldıracak bir "örgüt mensubu" gelmiyor. Daha iyi bir vatandaşlık yaşıyoruz diyebiliriz genel olarak. Bu kavrayışın tam olarak hissedilebilmesi için, hem baştaki konum, hem sürecin kırılma noktaları, hem de son durum net şekilde ortaya konulmalı bu hayali çalışmada.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails