Bu kitapçık, Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim'in (orijinal ismi aynen böyle) projelerinden biriymiş. Projede maksat, sivil toplumun istek ve eğilimlerini, sivil toplumun bir üst katında oturan yönetenlere çıkarıp sunmak. Bu maksada nasıl yaklaşılıyor? Klasik kamusal alanın, küçük fakat "toplumun her kesimini temsil edebilecek yaygınlı[kta]" bir örneklemi oluşturularak. Önce Türkiye'nin altı bölgesindeki STK temsilcileriyle "arama toplantıları" yapılmış. Bunlar bildiğimiz toplantılardan değilmiş. Bu toplantıların, "insanların oturup pasif olarak dinlediği, kürsüye çıkanların ise görüşlerini anlatıp indikleri alışılmış modelden çok farklı bir yöntemi var. Bir kere, katılanların sayısı 20-25'ten fazla olmuyor. Demek ki farklı kesimlerin görüşlerinin dile getirilebilmesi için katılımcıları seçerek çağırmak gerek. Aynen öyle yapıldı. Farklı kesimlerin seslerini duyurabilmeleri için özen gösterildi." Daha sonra, bu toplantıların kararları, bugün var olmayan bir foruma (internet forumu) girilmiş. Bu toplantılara katılmayan kişiler de bu foruma görüşlerini yazmışlar. Son aşamada şu meşhur "Alevisi-Sünnisi" söylemini hatırlatır şekilde, "her kesimden, her inançtan, her meslekten" gelen, "her biri kendi dalında tanınmış" 24 kişilik bir Siyasi Kanaatler A.Ş. heyeti [1] de işin içine girmiş. Bu heyetin dahlinin ne olduğu net olarak belirtilmiyor. Önce her biri kendi görüşlerini de katarak bu görüşleri yorumladı deniyor, ki evet, bu insanlar yorumcu'dur; daha sonra da biraz daha eşitlikçi bir benzetme yapılarak, herkes görüşlerini şeffaf kâğıtlara yazdı, sonra hepsini üst üste ışığa tuttuk ve en koyu (kesişen) alanlar ortak paydayı oluşturdu deniyor. 2004 Türkiye'sinin ortak paydası bu şekilde bulunmuş.
Kitabın önerdiği ortak payda'nın içeriğine ilişkin çok fazla şeyler söyleyebileceğimi sanmıyorum. Ortak payda, günümüzün Türkiye'sinin nasıl bir devlet örgütlenmesine sahip olması gerektiğine dair kamusal alanda dolaşıp duran belli başlı bazı fikirlerin derli toplu bir sıralaması niteliğinde. Bence de doğru olan, fakat hayatta olmayan, hayata geçmeyen, biraz laçkalaşmış, öyle çok büyük heyecanlarla sahiplenilip karşı çıkılmayan, artık ne getirip ne götürdüğünün hesaplanması bile gereksiz addedilen, herkesin artık üzerinde mutabık olduğu, normalleşmiş, common sense'leşmiş, canım tabii ki yahu'laşmış, o konuda hiç tereddüt yok'laşmış, aktif siyasi tartışma/mücadele alanından çıkıp siyasi kültüre perçinlenmiş bazı normatif cümlecikler var ya, işte onlardan bahsediyorum. Karşı çıkmak için düşünce emeği sarfiyatı gereken, benimseyip ifade etmek içinse fazla emek gerekmeyen şeyler: "YÖK üniversitelerin her şeyine karışıyor; bunun yerine daha az yetkili, ama üniversiteler arası ilişkileri düzenleyecek bir koordinasyon kuruluna dönüşmeli", "Devlet ekonomiden elini ayağını çekmeli! Emzik bile üretiyor. Ne o öyle, ne kadar verimsiz!", "Ordumuza canımız feda, anketlerde birinci çıkıyor ama çok siyasete karışıyor", "Diyanet işleri kaldırılmalı", vesaire. Nasıl gerçekleştirilecekleri meçhûl, ama o akil adamlardan mürekkep heyet, bu külliyatı zaman içinde televizyonlardaki tartışma programlarında, köşe-yazarları-arası polemiklerde ısıtıp ısıtıp servis ederek bize benimsetmiş. Bu kitapçıkta da Kanaat AŞ şöyle bir özet geçiyor.
Kitabın maksadının naif ve iyiliksever olduğunun farkındayım, ama bütün bu liberal demokratik kurgu yerin dibine batsın çünkü su götürmüyor. Daha da ileri gideyim, bu çalışmanın sivil toplumun ortak paydasını temsiliyet iddiasını 'komik' derecesinde sıkıntılı buluyorum. Kanaat AŞ, objektif bir biçimde tuttuğunu iddia ettiği nabzı zaten bizzat kendisi inşa ediyor -bir de bunun farkında değilmiş gibi yapıyor üstelik. Allah aşkına, yıllarca medyanın dolayımıyla önce bir toplum yaratmış, sonra da ona (kâh suret-i haktan görünen bilimci mümessilleriyle, kâh ise kendi konumu hakkında bir meşrulaştırma dillendirmeye gerek bile duymayan genel-söylemcileriyle) "Şu şöyledir" fikrini pompalayan bir örgütlenmenin, sonra sözde mikrofonu sesi işitilmeyene tutup ondan da "Şu şöyledir" diye eko alması şaşırtıcı mı? Peki sonra bunu geri körüğe basıp "Bu, şunun şöyle olduğunu düşünüyor; ben de bütün bu olayda hiçbir rolüm yokmuş gibi onu temsil ediyorum" diye yayması komik değil mi?
Bağlantılı: Kanaat AŞ kendini her ne kadar alt kata yerleştirse de siyasetin tellerini titretiyor; çünkü yukarıdaki pompalama esnasında doğrudan doğruya insanların üzerinde iktidar tasarruflarında bulunuyor -bunun da farkında değilmiş gibi yapıyor elbette. Çalışmanın girizgâhındaki yöntemsel konular arasında naifliğini pek sevdiğim bir 'akla takılan sorular ve yanıtları' kısmı var; orada diyor ki, bu girişimin politik çizgisi YOKTUR (kendileri büyük harflerle yazmışlar). Halbuki elbette vardır. Bu çalışma, Kanaat AŞ'nin diğer çalışmaları gibi, geometrik olarak "ortanın malı"nda bulunup herkese her şeyin en makulü gibi gelen şeyi tanımlama çalışmasıdır. Bu bok da öyle havayla çalışmıyor, yakıtı iktidar. Ama ona sorsan, Kanaat AŞ iktidarın tamamen dışında, iktidar hep başka yerde, başkalarının elinde. İktidar toparlanıp birilerine dört beş yıllığına tevdi edilir ve bu kendisine iktidar tevdi edilen, tamamen başka bir göynek giyerek toplumun bir üst katına taşınır. Bu arada alt katta olup bitenler iktidar teknikleri açısından her türlü sorgulamanın dışındadır. Bu kurguya o kadar çok yerde rastlıyoruz ki, iktidar hakkında şimdiden 'yıllanmış' diyebileceğimiz yeni kavramsallaştırmalar bu konularda atıp tutan hiç kimsenin mi kapısına uğramamış, insan merak ediyor. Hâlâ Edward Said usûlü speaking truth to power... O orda, biz burdayız. Değiştirmek veya yeniden üretmek hassaten onun işi, bizse sadece kendiliğinden var olanı temsil ederiz. Kanaat AŞ'nin işine geldiği için kendine bakmıyor, görmezden geliyor fikri, bende uzun süredir daha baskın. O yüzden bilmiyor değil, bilmezden geliyor. (Bir diğer bilmezden gelme örneği: akla takılan sorular kısmında bir soru da "Sizin çalışma yönteminiz (toplantı gündemlerinin önceden belirlenmesi) belli bir şemanın dayatılması anlamına gelmiyor mu, diye soruluyor. El-cevap: Plansız olunca da insan bir yerlere varamıyor canım, bu pratik açıdan gerekli. "Tabii ki eksikler fazlalar olacaktır. Zaman içinde düzeltilirler.")
Bütün bu kurgu içinde pek hoşlaştığım bir diğer ufak ayrıntı da, "ortanın malı" olduğu için geçerli olan fikrin gerçekten de hep geometrik ortaya denk gelmesi. Yukarıda kitapçığın kapağı var ya, ortak paydanın armonisini görüyorsunuz değil mi? Üç tane değişik renkte küme ve kesişim noktaları tam ortada, uçlarda değil, beyaz. Bize doğru olanı kabak gibi işaret ediyor. Toplumda fikirler mükemmel çan eğrisi gibi yayılırlar, diyor. En makul olup aynı zamanda da en doğru olan, tabii ki aşırıların ortasında bulunandır; ki bunun en fazla sayıda insan tarafından benimsenen fikir olmasında da bir hikmet vardır. Uçlara isabet ediyorsan, kendini budamalısın. Ağırlık merkezine doğru yol almalısın. Bu uçta bulunanın ağırlık merkezine doğru kaymasının güzel yolları var. Kanaat AŞ'nin prodüksiyonları da zaten hep bu ortaya yönelme programını içeriyor. Gazete-dergi-televizyon tartışmaları bazen öyle bize ayrılan sürenin sonuna geldik'lerle, ama lütfen çok kısa reklama gidicez'lerle kesilse de hep iki kişinin karşılıklı gelip medeni medeni tartışmasına, birbirini ortaya doğru çekip makul'ü bulmasına dayanıyor. Barlas-Kongar komedyası artık medeniyetin, medeni tartışma kültürünün paçalardan aktığı bir zirve noktası. Onlar pek mesafe kat etmiyor olabilir ama Kanaat AŞ'nin ideali herkesin beyaz alanda toplanması. Böyle böyle bir bakmışsın, görünmez el seni ortaya doğru getirmiş.
Neyse, her zaman olduğu gibi beğenmeme böyle bölük pörçük devam edip gidecek. Yazıyı bitirmek lazım. Bu kitapçığa ben sivil toplumun aynası olarak değil, Kanaat AŞ'nin gizli tarihinin yapraklarından biri gözüyle baktım. Bir birim zamanda bir dilim çekip alınca Kanaat AŞ'nin vaazları her ne kadar öncesiz sonrasız kutsal yasalar gibi görünüyorsa da uzun vadede hepsi başka başka şekillere bürünüyor, başka insanlar tarafından temsil ediliyor. Kitapçığın bugünden bakınca o değişimi vurgulamak gibi bir önemi var işte, yoksa gerisi fasa fiso. Mesela Kıbrıs meselesi tartışılırken Ortak Payda'ya şerh düşen bir kişi "Kıbrıs bir milli meselemiz, kanla ödenmiş kırmızı çizgilerimizden birisi. Üstelik ulusal onurumuz da söz konusu. Bu konuda taviz verilemez" yazmış. Bugün (2011) bu kanaatin şerhler arasında bile olsa dillendirilmesi, böyle düşünen birinin toplumun taleplerini temsil eden altın adamlar arasında bulunması mümkün mü? Böyle bir tipleme ve fikirleri artık yalnızca çarpıştırmalı-kızıştırmalı TARTIŞMA PROGRAMLARI açısından bir kıymet ifade edebilir. Yüzüne ciddi ciddi "Hee, hee" ayağı çekilip arkasından dalga geçilen cins konuk olarak, emekli paşa Ramiz İlker gibi tıpkı. Veya bugünün bir altın adamlar kadrosu, örneğin sosyalist şair-köşe yazarı-kanaatmatik RONİ MARGULİES'i es geçebilir mi? Geçemez, kendisine ortada kocaman ev yaptı adamcağız. Sırf kendisi de değil, mensubu olduğu siyasi hareket sivil toplumun en başat temsilcisi şu anda. Bu yüzden değinmeyi bırak, ancak o klik tarafından bugün böyle bir çalışma hazırlanabilir. İşte böyle böyle, hegemonik söylemlerin rüzgârları her devirde farklı yerden esiyor. Bugünün ortak paydasının aa, gerçekten tam da ortada olan ağırlık merkezi daha başörtüsü dostu, daha asker karşıtı olurdu. Memleketten Ergenekon geçti yahu, sivilleşme konusunu ancak kısa bir değiniyle geçen 2004 ortak paydasının artık bir hükmü olabilir mi?
Bu son söylediklerimden lütfen bir durumu olumsuzlama, değişime hayıflanma almayın. Değişime hayıflanılmaz, değişim esastır. Tam ortada olanın içeriğinin bugün şu veya bu olması hiç önemli değil. Onun kendi kendisine dair iddialarına karşı uyanık olabilirsek bence yeterli olur[2].
-----
[1]: Hüsnü Öndül (eski İHD başkanı), Baskın Oran, Fikret Başkaya, Salim Uslu (HAK-İŞ), Melda Keskin (Greenpeace), Mustafa Erdoğan (Ankara Üni.), Mehmet Elkatmış (TBMM İnsan Hakları Komisyonu Bşk.), Murat Belge, Hrant Dink, James Logan (Amnesty Int'l), Nuray Mert, Yılmaz Ensaroğlu (Mazlumder), Atilla Yayla, Akın Birdal, Ece Temelkuran, Jonathan Sugden (Human Rights Watch), Sami Selçuk, Ergin Cinmen (Avukat), Mehmet Bekaroğlu, Mebuse Tekay, Aydın Engin, Hüseyin Hatemi. Alsında Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak da varmış ama onlar sonradan heyetten ayrılıp kendi kitaplarını yazmışlar.
[2]: Bu yazı 13 Ağustos 2010'dan beri taslaklar arasında. Hala pek memnun değilim, bu kitapçıkla ilgili çok daha önemli bir şeyler varmış da görememişim, bakamamışım gibi geliyor ama bloga yazma alışkanlığının silinmesi riskine karşı da bir harekette bulunmak gerek.
"Flights into the imaginary, just like revolutionary declarations, are also ways to seek refuge from powerlessness" P.B.
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
04 Ocak 2011
26 Kasım 2010
Akademisyen nedir, nerelerde yaşar?
Bourdieu'ye göre kesin olan bir şey var: öyle mahalle arasında, çarşıda pazarda, merdiven altında akademisyen olunmaz. Bir lojmanınız, bir ofisiniz yoksa kurtarmıyor. Akademisyen denen tiplemenin ve onun üretimlerinin zaten alametifarikası, hayatla bağlantısız olmak. Bu, hem hayatın dertlerinden korunmuş olmak, hem de hayata temas edememek anlamına geliyor; yani hem bir imkân, hem de bir sakatlık. Şeytanla anlaşma yapmak gibi. Bu varoluşun önkoşulu olan skhole durumunun, akademisyenlerin bulundukları mekânlara kadar işlediği birkaç örnekten bahsettiği şöyle bir pasaj var, ki küçük Amerika'nın yeni üniversiteleri için de geçerlidir:
![]() |
| Son paragrafla birlikte: sankim beni... |
Méditations Pascaliennes, Bourdieu'nün son kitaplarından biri (1997). İngilizce baskısı 2000'de yapılmış; henüz Türkçeye çevirilmemiş. Bu kitaptan hemen önceki eserlerinde yavaştan uğraşmaya başladığı akademik bakış açısının kritiği, bu kitapta zirveye çıkıyor. Kitabı, yapı malzemeleri satan dükkânlarla, ikinci el eşya mağazalarıyla dolu; gürültüsü, patırtısı, paket servis motoru vroaarrrrlaması, yol kavgası eksik olmayan bir sokakta çalışıyorum. Durumda biraz ironi var.
Bu yukarıdaki alıntı, kitabın 40. sayfasından. Şanslıyız çünkü Google Kitaplar'dan, bu muhteşem parantezin dahil olduğu kısa yazı tamamen okunabiliyor. Fransız entelektüel hayatının önemli bir döneminin çok boyutlu bir analizi var bu ufak ekte. Felsefenin itibarı, bu itibarın yatağı olarak üniversite öncesi eğitimin son demleri, birbirini takip eden ekoller, yarım devrimler, filozofların "evrensel'i temsil edenler olma" süreci, filan... Yukarıdaki sadece yarım sayfalık bir güzellik, daha pek çok ufak alıntı odağa alınabilir. İşte, aşağıda:
-----
Bu arada geçen gün blog bir yaşını doldurdu. Cafcaflı, komikli, görselli bir şeyler yazacaktım ama kaldı. İlk defa bir blogu bu kadar uzun sürdürebildim. Katkılarıyla şevk verenlere teşekkür ederim. Umarım devamı gelir. (Yani umarım blogun devamı gelir.)

21 Eylül 2010
Aferin, İyiydin - Yaman Başkut
Birkaç gündür emekli büyükelçi Yaman Başkut'un "Aferin, İyiydin...": Bir Diplomatın Anıları (İnkılap Kitabevi, 2004) başlıklı kitabını okuyordum. Oyun yazarı Cevat Fehmi Başkut'un (1905-1971) oğlu olan Yaman Başkut, 1939 doğumlu. 2002'de emekli olmadan önce 43 sene Dışişleri Bakanlığı'nın çeşitli kademelerinde ve çeşitli ülkelerde çalışmış. Özellikle Türkiye'nin uluslararası ekonomik ilişkileri konusunda uzmanlık kazanmış; uluslararası siyasi ve ticari düzenin değiştirilmesini savunan kimselere (Güney-Kuzey ekseni tartışmaları, G77'ler, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen, vb.) yakın görüşleri ve diplomatik temaslarıyla bakanlıkta ses getiren diplomatlardan biri olmuş. Karadeniz İşbirliği Örgütü ve İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) gibi örgütlerin kurulumunda önemli rol sahbi olduğu anlaşılıyor. Kitabı okuduktan sonra internette bakınırken, Galatasaray Lisesi kaynaklı bir haberden Başkut'un Ağustos 2010 başlarında vefat ettiğini öğrendim.Cenazesine dair başka hiçbir haber veya yorum görmedim. Ölüm nedeninin ne olduğu belirtilmiyor.
Başkut'un anı kitabını satın aldığımda, İsrail'le yaşanan gemi krizinden ötürü dış politika en önemli gündem maddesi halindeydi. Bu özel olay aynı zamanda, AKP iktidarının başından beri yerleşik Dışişleri camiası ile hükûmet üyeleri ve başbakan arasında, hatta bazen de sivil kamuoyu arasında iplerin gerilip gerilip gevşediği bir olaylar serisinin halkalarından biri niteliğindeydi. Sivil kamuoyu-dışişleri camiası gerginlikleri bugüne kadar genellikle Ermeni Soykırımı tartışmaları bağlamında cereyan etti. Camia temsilcilerinden Onur Öymen'in Dersim olayı da vardı tabii. Hükûmetle çıkan gerginlikler ise biraz daha sık oluyor. Ta en başından beri dış temasların yer yer bakanlık biraz baypas edilerek parti organlarınca yürütülmesi, bu siyaset tarzının usûl esasa mukaddemdir diyecek kadar sembolik ekonomilerine bağlı dışişleriadamlarında yarattığı tansiyon, emekli büyükelçilerin her sıradışı gelişmenin ardından ekranlardan eleştiriler yürütmeleri, bunlara cevaben çıkarılan monşerler tartışmaları, Berlin büyükelçisini vatandaş önünde azarlamalar, Davos, Mavi Marmara, "eksen kayması", vesaire vesaire. Bütün bu hengâme bir de "teknisyen-uzman olarak entelektüel-bürokrat-siyasetçi-memur-amir ve hepsinin iktidarları" gibi müthiş enteresan bir dekor önünde olup bitiyor. Yani meraklısının ağzını sulandıracak bir vaziyet söz konusu.
İleride belki daha ciddi bir çalışmaya giriş olarak ve gerilimin taraflarından birinin haleti ruhiyesinin genel fotoğrafı olabilir düşüncesiyle aldığım kitap, Dışişleri camiasında ne düşünülür, ne yenir, ne içilir gibi konularda beklediğim kadar giz açığa çıkarıcı olmadı. Bir kere en başta, bir junior diplomat nasıl olur, nasıl yetişir gibi sorulara hiç derman olmayacak şekilde Başkut kitabı Dışişleri'nde çalışmaya başladığı günden başlatıyor. Anı kitabını baştan ne kadar zayıflatan bir tercih! Halbuki öncesi de çok önemliydi benim için. Devamında da, merkezde bulunduğu yıllara ait anlattıkları hadi bir gıdımcık da olsa biraz bazı telleri titretiyor; ama kitabın genelinde Başkut pek "topa girmemiş" diyebilirim. Dış görevlerinden bahsederken hele, çalıştığı ülkenin insanlarından stereotipler çıkarmakla çok fazla meşgûl olmuş. Dönemin medyasına yansıyacak kadar yankı bulmuş işlerinden uzun uzun bahsedip geçiyor. Arada parlayıp sönen birkaç müthiş anı damlacığı var. Tam bunlar biraz ısındırıyordu ve yukarıda bahsettiğim vaziyetlere ucundan kıyısından bulaşan gerçekten enteresan bazı şeylerden bahsetmeye başlamıştı ki, kitap bitti.
Genel olarak, alana ve olaya özel eğilmeler için bile fazla bir katkısı olmayacak bir kitap olduğunu not edeyim son olarak. Yine de o anı damlalarından bir tanesini buraya aktaracağım (ipucu: Özal), ama maalesef zamansızlıktan ötürü, şimdi değil. "Diplomat anıları" etiketi altında yukarıdaki meselelere değinen bir şeyler biliyorsanız ve refere ederseniz de çok makbule geçer.
Başkut'un anı kitabını satın aldığımda, İsrail'le yaşanan gemi krizinden ötürü dış politika en önemli gündem maddesi halindeydi. Bu özel olay aynı zamanda, AKP iktidarının başından beri yerleşik Dışişleri camiası ile hükûmet üyeleri ve başbakan arasında, hatta bazen de sivil kamuoyu arasında iplerin gerilip gerilip gevşediği bir olaylar serisinin halkalarından biri niteliğindeydi. Sivil kamuoyu-dışişleri camiası gerginlikleri bugüne kadar genellikle Ermeni Soykırımı tartışmaları bağlamında cereyan etti. Camia temsilcilerinden Onur Öymen'in Dersim olayı da vardı tabii. Hükûmetle çıkan gerginlikler ise biraz daha sık oluyor. Ta en başından beri dış temasların yer yer bakanlık biraz baypas edilerek parti organlarınca yürütülmesi, bu siyaset tarzının usûl esasa mukaddemdir diyecek kadar sembolik ekonomilerine bağlı dışişleriadamlarında yarattığı tansiyon, emekli büyükelçilerin her sıradışı gelişmenin ardından ekranlardan eleştiriler yürütmeleri, bunlara cevaben çıkarılan monşerler tartışmaları, Berlin büyükelçisini vatandaş önünde azarlamalar, Davos, Mavi Marmara, "eksen kayması", vesaire vesaire. Bütün bu hengâme bir de "teknisyen-uzman olarak entelektüel-bürokrat-siyasetçi-memur-amir ve hepsinin iktidarları" gibi müthiş enteresan bir dekor önünde olup bitiyor. Yani meraklısının ağzını sulandıracak bir vaziyet söz konusu.
İleride belki daha ciddi bir çalışmaya giriş olarak ve gerilimin taraflarından birinin haleti ruhiyesinin genel fotoğrafı olabilir düşüncesiyle aldığım kitap, Dışişleri camiasında ne düşünülür, ne yenir, ne içilir gibi konularda beklediğim kadar giz açığa çıkarıcı olmadı. Bir kere en başta, bir junior diplomat nasıl olur, nasıl yetişir gibi sorulara hiç derman olmayacak şekilde Başkut kitabı Dışişleri'nde çalışmaya başladığı günden başlatıyor. Anı kitabını baştan ne kadar zayıflatan bir tercih! Halbuki öncesi de çok önemliydi benim için. Devamında da, merkezde bulunduğu yıllara ait anlattıkları hadi bir gıdımcık da olsa biraz bazı telleri titretiyor; ama kitabın genelinde Başkut pek "topa girmemiş" diyebilirim. Dış görevlerinden bahsederken hele, çalıştığı ülkenin insanlarından stereotipler çıkarmakla çok fazla meşgûl olmuş. Dönemin medyasına yansıyacak kadar yankı bulmuş işlerinden uzun uzun bahsedip geçiyor. Arada parlayıp sönen birkaç müthiş anı damlacığı var. Tam bunlar biraz ısındırıyordu ve yukarıda bahsettiğim vaziyetlere ucundan kıyısından bulaşan gerçekten enteresan bazı şeylerden bahsetmeye başlamıştı ki, kitap bitti.
Genel olarak, alana ve olaya özel eğilmeler için bile fazla bir katkısı olmayacak bir kitap olduğunu not edeyim son olarak. Yine de o anı damlalarından bir tanesini buraya aktaracağım (ipucu: Özal), ama maalesef zamansızlıktan ötürü, şimdi değil. "Diplomat anıları" etiketi altında yukarıdaki meselelere değinen bir şeyler biliyorsanız ve refere ederseniz de çok makbule geçer.
29 Temmuz 2010
Kışladan Anayasaya Ordu: Siyasi Kültürde TSK'nin Yeri - Hıdır Göktaş, Metin Gülbay
| Kışladan Anayasaya Ordu: Siyasi Kültürde TSK'nin Yeri - Hıdır Göktaş, Metin Gülbay |
Metis'in Siyah-Beyaz serisinden çıkan kitap, bir kısmı orduya, ordunun siyasetteki yerine dair yaptıkları çalışmalarla ve/ya da popüler görüşleriyle bilinen isimlerle, bir kısmı da doğrudan ordu konusuyla ilgilenmemekle birlikte olayın alternatif yüzlerini bulup çıkarabileceği düşünülen "feminist yazar", "Türkiye'de yaşayan yabancı gazeteci", "bürokrat" gibi kimselerle yapılmış on altı röportajdan oluşuyor. Bu kişiler, Ahmet Altan, Handan Koç, Andrew Finkel, Tomris Özden, Murat Belge, İsmet Akça, Serdar Şen, Sönmez Köksal, Ömer Laçiner, Nadir Devlet, Ümit Özdağ, Yalçın Akdoğan, Mehmet Ali Kışlalı, Ümit Cizre, Zafer Üskül ve Mustafa Erdoğan. Röportajlar, 2003 yılı sonu-2004 başı gibi yapılmış. AKP iktidarının ilk yılları, 2002'nin sonunda AB tarafından verilen vaat uyarınca, üyelik müzakerelerinin başlatılması için kayda değer şekilde çalışmalar yürütülüyor; güneydoğu cephesinde çok fazla hareketli günler yaşanmıyor, Irak'ın karışık durumları haricinde; daha Ergenekon yok, açılımlar yok, genel olarak sakin bir ülke durumunda Türkiye.
Röportajlar kaçınılmaz olarak TSK'nın siyasetteki konumuna doğru kaymış fakat aslında editörlerin başka dertleri de var. Her röportajda, konuyu bir şekilde uluslararası siyaset ve strateji alanına doğru ittirmeye gayret etmişler: Türkiye'nin günümüzde ve gelecekte bölgesindeki yeri ve ağırlığı nasıl bir ordu yapısını gerektiriyor, TSK bunu karşılıyor mu, bu anlamda güçlü bir ordu mu, ülkenin askeri gücü AB sürecini nasıl etkiler, öbür yanda ABD, filan gibi sorular havada uçuşuyor. Örneğin her konuşmacıya "TSK bir marka mı?" sorusunu sormuşlar. Bana tanıdık bir soru gibi gelmedi ama anladığıma göre 2003-2004'te güncel bir soruymuş bu. Bu stratejik yönelim 2010'dan bakınca insana hayli tuhaf geliyor. Sanki ordu-siyaset konularında koca bir dönem kapanmış da bu röportajlarda sıradaki dönem tartışılıyormuş gibi bir hava var kitapta; fakat o dönemin aslında hiç kapanmadığı arada geçen sürede tanıklık ettiğimiz olaylarla kanıtlanmış gibi.
Röportajlardan "kısa kısa" bahsedeyim: Ahmet Altan, kitabın en dağınık röportajlarından birini vermiş, sorulardan en bağımsız giden konuşmacı. Söylediklerinde biraz işlenmemiş, mecraını bulamamış gibi görünen bir öfke hali var. İçerik bakımından da bana biraz ezber okuyormuş gibi geldi. Bir sayfada "İnsan gücüne dayalı ordu bitti, çünkü yüz yüze savaş devri kapanıyor" diyor, iki sayfa sonra "Sınırları korusun, ordunun başımızın üstünde yeri var, görevi o çünkü, onu yapıp güven versin" buyuruyor. Sonra "ordu olunca öyle oluyor, öyle olunca böyle oluyor, böyle olunca da şöyle oluyor" diye kaptırıp öyle bir anlatıyor ki, hukuktaki çarpıklıktan medyanın hâline istisnasız her şey, ordunun siyasetteki yerinden kaynaklanıyor sanıyorsunuz. Bir orduyu aradan çeksen her şey düzelecek. Ordunun siyasetteki mevcudiyetinin, böyle alanlardaki çarpıklıkları besleyici katkısını inkâr edemem fakat bu alanların kendi içindeki çarpıklık üretici mekanizmaları gözden kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum. Neyse ki bu röportajdan sonra Taraf gazetesi açılmış da Altan -daha düzenli ve spesifik veri beslemesinin de etkisiyle- kendisini daha makbûl bir mecraya doğru yönlendirebilmiş diyorum.
Handan Koç, TSK'ya bir feministin nasıl bakabileceği sorusundan hareketle kitaba konmuş; çok fazla bir şey demeyeceğim. Andrew Finkel röportajında da batılı (ama o Türkiye'yi de tanıyan) biri olaya nasıl bakar sorusu başrolde. Fazla enteresan bir şey yok fakat Finkel sivillerin de askerin varlığını içselleştirdiğini ve otoriter eğilimlere sahip olduğunu anlatmak isterken "Türkiye'de herkesin kafasında küçük bir orgeneral var" diyerek kitabın "manşetini atmış". (Bu paragraf hazır böyle gidiyorken kitaptaki sıralamayı bırakıp bahsetmeyeceğim diğer röportajları da anayım: Murat Belge, tipik Murat Belge, dönem itibarıyla "avro-optimizmi" biraz daha yoğun. Serdar Şen, kitabın strateji eğilimine en uygun röportajı vermiş ama NATO, AB, Avrasya taraklarında hiç bezim yok. Sönmez Köksal, formasyonu gereği tam devletin bakış açısından konuşmuş; donuk, heyecansız, temassız, atlatmacı, soruların etrafından dolanıcı... Nadir Devlet ve Mehmet Ali Kışlalı, direkt "karşı yakanın" sözcüleri konumunda. Yalçın Akdoğan da yine her zamanki gibi AKP'nin sesi. Ümit Cizre, Zafer Üskül ve Mustafa Erdoğan üçlüsünün röportajları, bu işlere Türk akademiasında genel olarak nasıl bakılıyor, neler soruluyor, yanıtlar nasıl veriliyor türünden sorulara özet yanıtlar niteliğinde.)
Benim için en sıradışı röportajlardan birisi, "Eşi Jandarma Albay Rıdvan Özden'in 1985'te Güneydoğu'da muammalı bir biçimde ölümünden sonra cesur bir çıkış yaparak eşinin ölümünü sorgulayan" Tomris Özden'e ait olanı idi. Röportaj, asker ailelerinin ve asker ailelerinden oluşan lojman topluluklarının kendine özgü hayatını masaya yatırıyor. Toplumdan soyutlanmış olmakla birlikte, toplumun örf ve adetlerini, tabularını kendi merceğinden geçirdiği halleriyle sıkı biçimde yaşayan bir minik sosyal evrenden bahsediyor Tomris Hanım. Subay eşlerinin arasındaki hiyerarşiyi anlattığı satırlar çok enteresandı. Çalışan eşe çok fazla iyi gözle bakılmıyor, eşi dışarıda çalışan subayın aile siciline bir çarpı atılıyor, subay hak ettiği takdirini alamıyor. Subay eşi, ne kadar rütbeli bir subayın eşiyse, o kadar sözü geçer hale geliyor -hatta kantine gelen erzaktan bütün aileler rütbe sırasına göre yararlanıyor-; bu sıkı hiyerarşilere karşı çıkanlar barındırılmıyor, dışlanıyor. Bu da geri dönüp subayın kariyerini etkiliyor. Böyle işleyen müthiş bir kontrol mekanizması...
İsmet Akça röportajı, her TSK-siyaset konuşmasında ve yazısında üstünkörü dillendirilen OYAK konusunu güzelce ayrıntılandırdığı için önemli. 1960 darbesi sonrasında kurulan bu kurum aracılığıyla TSK'nın rejimin bekasına yönelik ilgisini, ekonomik hayata da teşmil ettirdiğinden; hukuk laik olacak, eğitim Atatürkçüler yetiştirecek, dış politika Batı ekseninde olacak gibi kırmızı çizgilerin arasına bir de ekonomik örgütlenme kapitalist olacak'ın eklendiğinden, dediğim gibi, sıkça bahsedilir. Ama bu hasıl olan sonuç nasıl oldu, neler sayesinde oldu, bu pek bilinmez. Akça, bu konuda doktora yapmış ve büyük bir ehliyetle konuyu açımlıyor. Kitabın içerik olarak en dolu röportajı bence kesinlikle bu.
Son olarak, Ümit Özdağ'ın röportajından bahsetmek isterim. Evet, Ümit Özdağ. Tuhaf bir biçimde, hiçbir siyasi yönelimini paylaşmamama rağmen, hiçbir siyasi söyleminin de etki alanına girmememe rağmen Özdağ her seferinde bir şekilde bana kendisini dinletiyor veya okutuyor. O Kanaltürk'teki Rasim'li programda bile bazen durup dinliyorum. Bu röportajında da askerlerden ziyade odağı biraz sivillere doğru kırıyor. Türkiye'de sivillerin, özellikle de siyasetçilerin, güvenlik ve strateji konusunda büyük bir bilgisizlik içinde olduğundan bahsediyor. Dolayısıyla, benim kendisinden hareketle kurduğum bağlantı şu: evet, yasal düzenlemeler ve kültürel unsurlar TSK'ya çok çok büyük bir alan tahsis ediyor; fakat bu bir ölçüde de, sivillerin bu alanın sınırlarını negotiate etme yeteneğinden tamamen yoksun olmalarından kaynaklanıyor. Belki bir adım ötede bütün aktörlerin zaten her türlü politik konunun ordu tarafından "güvenlikleştirildiği", veyahut da bu konulardaki bilgilerin tekelinin ordunun elinde olduğu bir ortamda yetişip büyümesine götürüp oraya yaslayabiliriz, fakat ben bu tespitin kendi başına da gayet önemli olduğunu düşünüyorum.
Bilgi eksikliğinden ötürü, sivil siyasetin ordunun siyasetteki yerinin sınırlarını çizme kudretinden tamamen yoksun olması belki de kapatmak için iyi bir nokta. Aslında ben kitabın başına dönüyorum ve Ahmet Altan'ın röportajında direkt olarak bu donanım eksikliğini görüyorum. Kendisi MSB bütçesinin sorgulanamadığından yakınıyor. O bütçeyi eline alsa ne yapacağı, neyini beğenip beğenmeyeceği, neyini neye göre uygun görüp görmeyeceği meçhul. "Bir ara uçak gemisi almaktan söz etti Türkiye. Uçak gemisini neden alacağız ki mesela, bunu tartışabildik mi hiç?" diye hayıflanıyor; ben medya aracılığıyla yürütülen olası bir uçak gemisi gerekli mi tartışmasını gözümün önüne getirip gülüyorum. Duyarlı entelektüel Fazıl Say'ın genelkurmay başkanına "Var mı militaristik iktisadi gerçekçi planlarınız ve projeleriniz???" diye dönüp dönüp sorduğu açık mektuplar filan hayal ediyorum. Korkunç.
16 Nisan 2010
Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yakup Kadri gerçi erken dönem Cumhuriyet tarihinde hiç sözü edilmeyen bir yazar değil. Fakat genelde söz kendisine ancak iki vesileyle geliyor: birincisi, "Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu" ile birlikte çalışırken yaptığı gözlemlerle yazdığı Yaban (1932) romanı; ikincisi de önde gelen simalarından olduğu Kadro dergisi (1932-34). Birkaç yazıdır gündemde olan 'değerlendirmelerin klişeleşmesi' konusu elbette bu iki Yakup Kadri bahsi için de geçerli. Erken cumhuriyet döneminin ana unsurlarından olan modernleşmeci elit-halk ikileminden bahsederken mutlaka ve yalnızca Yaban'dan, devrimlerin yeterince kökleşmediğinin düşünüldüğü bunalımlı bir dönemin kimlik arayışlarından bahsederken de mutlaka ve yalnızca -Ülkü dergisiyle birlikte- Kadro'dan bahseder siyaset bilimcilerimiz. Oysa Yakup Kadri'nin düşünce ve siyaset alanlarındaki etkinliği çok daha uzun bir süreyi ve çok daha derin bir angajmanı kapsıyor. Ayrıca kendisi bu sürecin hemen hemen her evresine dair bir şeyler yazıp çizmiş, değerlendirmelerde bulunmuş ve ayrıntılar açıklamış. Böyle zengin bir kaynaktan herkesin yalnızca iki bardak su içebilmesi yine üzücü bir durum.
Bu zengin kaynaktan olmak üzere bu kitapta da, Yakup Kadri'nin 1920'lerin başından 1960'ların başına kadar süren formal siyaset ve gazetecilik kariyerini konu ediliyor. Yakup Kadri kitabın çerçevesini formal politika ile sınırlamak gibi bir stratejiye başvurarak o tarihten önce olup bitenler hakkında konuşmamayı tercih etmiş; 1922 bölümünde işgal altındaki İstanbul'daki genel durum hakkında zengin gözlemleri bulunsa da bence bu bir eksiklik. Formal politikanın içinde bulunmasa da dönemin nabzını iyi tuttuğu ve ayrıntılarına vakıf olduğu her halinden belli; ama pek konuşmamayı tercih etmiş. (Belki Sodom ve Gomore kitabında daha ayrıntılı değiniyordur, onu bilemeyeceğim.)
Kitabın başrolünde aslında Yakup Kadri'nin kendisi değil, İsmet İnönü var. Yazar anılarını aktardığı süre boyunca sürekli siyaset sahnesinin orta yerine gelip kurulan İSMET PAŞA MESELESİ'ni tahlil ediyor. 1923'te, 1930'ların başında, 1938'de, 1951-52'de ve son olarak 27 Mayıs 1960'tan hemen sonra hep mesele İsmet Paşa'nın ne olacağı, nasıl davranacağı, ne diyeceği. Kitabın hiçbir yerinde açıktan açığa tanımlanmamış olmakla birlikte, hem bu kırılma noktalarına, hem de genel olarak Yakup Kadri'nin söz konusu 45 yıla bakışını temelden belirleyen bir ayrım var: küçük politika/büyük politika. Yakup Kadri büyük devrim davasını büyük bir politika misyonu olarak, bu davanın -bazen Atatürk de dahil olmak üzere- başta gelenlerinin birbirleriyle olan iktidar kavgasının epizotlarını ise küçük politika oyunları olarak görüyor. Belki söylemek bile gereksiz ama "küçük politika" olarak nitelediği şeyleri küçümsüyor, hayal kırıcı buluyor. Gençlik yıllarının büyük kahramanlarının bir bir küçük politika yollarına saptığı anekdotları hayıflanır bir tonla yâdediyor. Bu "küçük politika" konuları içinde günümüzde akçalı işler diye nitelediğimiz kısmı (milletvekilliği, bakanlık yapmış önemli siyasi simaların kurulan şirketlerde yönetim kurullarına gelmeleri ve siyasi nüfuzlarını kullanarak ekonomik çıkar birikimi sağlamaları, arsa kapatmalar vesaire) bir kenara bırakalım. Geri kalan kısım, erken cumhuriyet dönemine dair bize hazine değerinde bazı "insight"lar sunuyor. Bu kitabın kıymet-i harbiyesi de burada.
Yakup Kadri'nin "küçük siyaset" diye niteleyip 'kadro'sunun bireylerine yakıştıramadığı şeyler, genel olarak siyasetin ve özel olarak da Türkiye tarihinin esas gerçeği. Bu gerçeğin içinde çok büyük, çok derinlikli, çok verimli düşüncelere, sonuna kadar peşinde koşulan ideallere ve bunların faili mitolojik kahramanlara pek yer yok. Bu gerçek bunların yerine, güç mücadelelerini, çetin çekişmeleri, yalanları/dolanları/kandırmaları, hatta ayak oyunlarını kapsıyor. Siyaset hep 'küçük politika', burada ve her yerde. Üzerindeki büyük politika kılıfı, söylemden ibaret ve küçük politikayı gizleme amacıyla olaya giydiriliyor. Örneğin Serbest Fırka'nın kurulmasıyla sonuçlanan süreçte, Namık Kemal'den ilhamla benimsenmiş "fikir tartışmalarından hakikatın şimşeğinin ışığı parlar" gibi aşkın bir prensibe bağlılıktan ziyade, Takrir-i Sükûn ortamında otoritesini sağlamlaşıp politikasını şahsileştiren İsmet Paşa'nın frenlenmesi gibi bir maksat söz konusu. Benzeri şekilde, bugün Nutuk ilhamlı resmi mitolojide gericilikle, ihanetle suçlanan cumhuriyet karşıtı İstanbul gazetecilerinin bu karşıtlıktaki derdi ilmî bir karşılaştırmalı siyaset tartışmasına girmek değil, cumhuriyet ilan edilince iktidar alanını genişletecek olan belirli bir kadroya karşı çıkmak. Döneme dair çoğu konu "iki-yüzlü".
Fakat Yakup Kadri bunları ve benzeri ayrıntıları anlatırken sürekli yukarıda bahsettiğim büyük-küçük politika ikilisini aklının bir yanında tuttuğu için, sonuçta kitaba bir pesimizm hakim olmuş. İşte Yakup Kadri'nin büyük politika ideallerinden kaynaklı hayal kırıklıklarını ayıkladığımız zaman, geriye dönemin gerçekçi bir tasviri kalıyor ki, bu gerçekçi tasvir, 1908'den beri buralarda aslında nelerin olup bittiğine dair giderek artan toplumsal bilgi talebinin bir kısmına olsun yanıt verebilecektir. Kitabın arkasındaki kısa tanıtım paragrafında Atilla Özkırımlı'nın dediği gibi, "Bu değerlendirme, Yakup Kadri'nin olaylara bakışıyla biçimlenmiş olsa bile, onun sormadığı başka sorulara yol açmakta, hattâ bu soruların yanıtlarının ipuçlarını da vermektedir."
06 Nisan 2010
Yanlış Cumhuriyet - Sevan Nişanyan
Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru - Sevan Nişanyan
Kitabı bitirince aklıma önce Emre Kongar'ın Tarihimizle Yüzleşmek (Remzi Kitabevi, 2006) adlı sade suya tirit kitabı geldi. Bir kitapçıda, bu kitabın ya "Abdülhamit Ulu Hakan mıydı, Kızıl Sultan mıydı?" kısmını, ya da "Ermeni olayları soykırım mıydı?" kısmını okuyup eğlenmiştim. Abdülhamit ile ilgili sorunun soruluşu şekli, seçilen kelimeler bile yaklaşık yüz senelik. (Yanıtını da hatırlatayım: "Abdülhamit ne Ulu Hakan'dır, ne de Kızıl Sultan'dır. İkisinin de ötesinde bir bakışla bakmak gerekir" gibi bir şey. O bakış hiç gelmez ama! Tarihle yüzleşme iddiasındaki Kongar, kitabında en bayat klişeleri böyle art arda dizip geçiyordu.) Zaten tarihle değil, tarihimizle yüzleşiliyorsa, anlayacaksın ki apology apology üstüne binmiş geliyor; her hikayenin sonunda hep Türkler iyi güzel doğru oluyor. Neyse, o da öyle bir kitaptı işte. (Kongar konuyla ilgisiz ama daha beterini söyleyeyim: Nişanyan'ın kitabının en azından bir kısmını, mega Kemalist Sina Akşin'in Türkiye'nin Önünde Üç Model (Telos Yayınları, 1997) kitabıyla birlikte okudum; elim ayağım birbirine dolandı.)
Nişanyan'ın kitabı ise, en azından, onunla kıyaslanamayacak kadar derin bir "tarihimizle" yüzleşme sürecine davet niteliğinde. Kitap, -hepimizin alışkın olduğu 'Türk devrimi'nin istisnailiği iddiasına karşı- Türkiye Cumhuriyeti'ni, içine doğduğu uluslararası bağlama oturtan bir bölümü izleyen ve yedi ana başlık altında (Demokrasi ve Cumhuriyet, Kul Kültürü, İnkılaplar, Batılılaşma, Laiklik, Ulusçuluk ve Milli Mücadele) soruşturulan sorulardan oluşuyor. Aşağıdaki belgede bu soruları görebilirsiniz Soruları taratmayı ben de düşünmüştüm ama zaten TBMM Kütüphanesinin internet sitesinde bulunuyormuş. Her sorunun, resmi "tarihimiz"in ilk anda çağrıştırdığı yanıtların tam aksi istikamette yanıtlandığını söylersem herhalde kitabın genel havası meydana çıkar.
Kitabın ana duruşunu da, kitabı kuşa çevirme pahasına özetlemeye çalışayım: Cumhuriyet'in iddiasının aksine, Osmanlı Devleti'nin ömrünün son yüzyılına damga vurmuş olan Batılılaşma hareketi, birtakım somut yararları görünen ve ağır aksak da olsa kendi yolunda ilerleyen bir süreçti. Eğitim, sağlık, altyapı, devlet teşkilatlanması gibi temel göstergelerde gerçekleştirilen atılımların yanı sıra, özellikle de İkinci Meşrutiyet'in ilanından İttihatçıların sistemin başına geçmelerine kadar olan evrede, Batı uygarlığının siyasi kültürüne ait kurum ve idealler de kör topal da olsa kurulmaya başlamıştı. (Bu sonuncuların meyanında şunları sayıyor: "hukukun üstünlüğü, güçler ayrımı, mülkiyetin dokunulmazlığı, dinin ve bilim kurumlarının devlet müdahalesinden masuniyeti, [...] basın özgürlüğü, parlamenter yönetim, serbest seçimler, demokrasi" [sf. 291]). Ancak İttihat ve Terakki'nin siyaset sahnesine çıkıp hakimiyeti ele geçirmesiyle başlayan, savaşlardan ve envai çeşit badirelerden geçip Mustafa Kemal'in iktidarını tahkim etmesiyle biten sürecin sonunda, bu yüz yıllık yolculuk durdurulmuş oldu. Dahası, Mustafa Kemal'in kurduğu rejim, aksi yöndeki bütün o tumturaklı propagandaya rağmen, hemen hemen her bakımdan, bu sürecin "kazanımlarını" tahrip etti. Bu rejimin, hem kendi hakkındaki, hem de kendisinden önce olup bitenler hakkındaki iddiaları neredeyse tamamen yanlıştır ve bugün (hem Kemalist cumhuriyet, hem de onun öncesi, sonrası, sağı-solu hakkındaki) bu iddialar hâlâ hakim söylem durumunda olduğu için, günümüzde yaşanan birtakım sosyal ve siyasi sorunların da kökenini teşkil etmektedirler.
Yazmaya başlamadan önce tahmin ettiğimden de kötü bir kuşa çevirme oldu. Kalıptan çıkmış Cumhuriyet çocuğu olmayan herkes için az çok tanıdık gelebilecek bir program gibi görünüyor yaptığım özetten; fakat iş o kadar basit değil. Hem bu savların ayrıntılanması gayet eli yüzü düzgün olmuş; hem de bu kitabı önemli kılan çok başka bir durum var: paradigma-dışılık. Böylelikle kitabın sunduğu içerik, gayrıresmi tarih literatürüne aşina olmayanların yanında, bu literatürden az çok parçalar görmüş olanlara da yeni açılımlar vadetmiş oluyor.
Kitabın sıradışılığı konusunu bir örnekle açıklayayım. Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi herkesin malûmudur. Bugün kimse bu iki fikri ciddiye almak, içeriğini samimiyetle savunmak pozisyonunda değildir. Ama üniversitelerin ilgili bölümlerinde verilen siyasi tarih dersleri esnasında söz bu fikirlere geldiğinde yapılan ve ilk bakışta göze biraz eleştirel düşünce mahsulüymüş gibi gelen değerlendirme, klişeleşmiştir. Bu değerlendirmenin çok kabaca özeti "Evet, bunların iler-tutar yanı olmadığını biliyoruz, fakat yine de bu teorileri, savaşlardan yeni çıkmış bir millete moral aşılamak ve onun medeni dünyanın bir parçası olduğu iddiasında bulunmak için düşünülmüş söylemler olarak değerlendirmeliyiz" şeklinde. Bendeniz üniversite eğitimim boyunca çeşitli siyasi yönelimlere ve tarihi-değerlendiriş-tarzlarına sahip en az üç farklı hocadan bu söylemi dinlemişimdir. Kamuoyundaki profili bu hocaların hepsinden daha 'farklı' bir yerde bulunan Baskın Oran'ın da bu klişe değerlendirmeyi işlediği bir metni, Nişanyan tarafından kitapta ilgili sorunun başına epigraf olarak konulmuştur. Bütün bunları düşününce insan, zaman zaman "işte eleştirel düşünce örneği böyle olur" sosuyla sunulan bu söylemin, aslında tam tersine, körleştirici etkiye sahip paradigma durumuna geldiği kanaatine varıyor. Bugün Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi'ni değerlendirmenin maalesef tek bir yolu var gibi görünüyor. Akademik alanda meskûn değerlendiricilerin eleştirelliğinden bağımsız bir şekilde bu böyle. Nereyi açıp bakarsanız millete moral verme apology'sini görürsünüz; çünkü bu konuyu düşünce biçimi, kemikleşmiştir. Akademik çalışmaların "devlerin omzunda yükselme" şeklinde özetlenen tavrının, tembellikle birleşerek insanın önüne duvarlar çekmesi, söylenenleri kapalıdevreleştirmesi söz konusudur ve bu da bunun bir örneğidir.
Nişanyan bu noktada soldan girer ve şöyle sorar: Millete moral vermek, onu medeniyet yolunda motive etmek için bilimin böyle ayaklar altına alınması ahlakî midir? Millete moral vermek amacıyla siyasi otoritenin buyruğuna giren bir bilim, ne kadar bilimsel olabilir? Ve siyasi programına bilimi böyle kul köle eden bir otorite, nasıl olur da akılcılığın, bilimselliğin tek yerel bayii sayılabilir? Bu örnek konuda bu sorulara, bilip gördüğüm kadarıyla başka bir yerde rastlamak mümkün değil. İşte bu durum, bu kitabı özel yapıyor. Yanlış Cumhuriyet bende böyle bir açılım yarattı. Kitapta bunun gibi gayrıresmi olmakla birlikte klişeleşmemiş ve kemikleşmemiş sürüyle düşünce bulunduğunu, üstelik bu düşüncelerin "gidiş yollarının" da ilginç olduğunu (yani söylemlerin, refahın konut inşasıyla ölçülmesi örneğinde olduğu gibi, tartışmalı bulunabilecek olsa da yine de gayet ilgi çekici şekillerde kurulduğunu) rahatlıkla söyleyebilirim. Daha önceden düşünülmüşse bile hiç bu şekilde düşünülmediği kesin olan düşüncelerden oluşan bir kitap Yanlış Cumhuriyet.
Yazmaya başlamadan önce tahmin ettiğimden de kötü bir kuşa çevirme oldu. Kalıptan çıkmış Cumhuriyet çocuğu olmayan herkes için az çok tanıdık gelebilecek bir program gibi görünüyor yaptığım özetten; fakat iş o kadar basit değil. Hem bu savların ayrıntılanması gayet eli yüzü düzgün olmuş; hem de bu kitabı önemli kılan çok başka bir durum var: paradigma-dışılık. Böylelikle kitabın sunduğu içerik, gayrıresmi tarih literatürüne aşina olmayanların yanında, bu literatürden az çok parçalar görmüş olanlara da yeni açılımlar vadetmiş oluyor.
Kitabın sıradışılığı konusunu bir örnekle açıklayayım. Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi herkesin malûmudur. Bugün kimse bu iki fikri ciddiye almak, içeriğini samimiyetle savunmak pozisyonunda değildir. Ama üniversitelerin ilgili bölümlerinde verilen siyasi tarih dersleri esnasında söz bu fikirlere geldiğinde yapılan ve ilk bakışta göze biraz eleştirel düşünce mahsulüymüş gibi gelen değerlendirme, klişeleşmiştir. Bu değerlendirmenin çok kabaca özeti "Evet, bunların iler-tutar yanı olmadığını biliyoruz, fakat yine de bu teorileri, savaşlardan yeni çıkmış bir millete moral aşılamak ve onun medeni dünyanın bir parçası olduğu iddiasında bulunmak için düşünülmüş söylemler olarak değerlendirmeliyiz" şeklinde. Bendeniz üniversite eğitimim boyunca çeşitli siyasi yönelimlere ve tarihi-değerlendiriş-tarzlarına sahip en az üç farklı hocadan bu söylemi dinlemişimdir. Kamuoyundaki profili bu hocaların hepsinden daha 'farklı' bir yerde bulunan Baskın Oran'ın da bu klişe değerlendirmeyi işlediği bir metni, Nişanyan tarafından kitapta ilgili sorunun başına epigraf olarak konulmuştur. Bütün bunları düşününce insan, zaman zaman "işte eleştirel düşünce örneği böyle olur" sosuyla sunulan bu söylemin, aslında tam tersine, körleştirici etkiye sahip paradigma durumuna geldiği kanaatine varıyor. Bugün Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi'ni değerlendirmenin maalesef tek bir yolu var gibi görünüyor. Akademik alanda meskûn değerlendiricilerin eleştirelliğinden bağımsız bir şekilde bu böyle. Nereyi açıp bakarsanız millete moral verme apology'sini görürsünüz; çünkü bu konuyu düşünce biçimi, kemikleşmiştir. Akademik çalışmaların "devlerin omzunda yükselme" şeklinde özetlenen tavrının, tembellikle birleşerek insanın önüne duvarlar çekmesi, söylenenleri kapalıdevreleştirmesi söz konusudur ve bu da bunun bir örneğidir.
22 Mart 2010
Bora diyor ki:
"Zararlı", "tehlikeli" sayılan hareketlere, kişilere, gruplara karşı "milli refleksi" seferber etmek, bir gayrınizami asayiş tedbiri olarak iş görüyor. Devletin şiddet tekelini bir süreliğine askıya alarak "millete" (şimdilerde "sivil toplum" da diyorlar) devredebileceğini ima etmesi, açık bir tehdit olarak kullanılıyor.
02 Şubat 2010
Reemtsma diyor ki:
(Okunduğunda vay dedirten, düşünceyi tetikleyen, zihni işleten, o malum eşiği aştığını düşündüğüm alıntılardan böyle bir seri yapmaya çalışacağım. Malum, serisi olmayan blog olmaz. İlk parça da bu olsun.)
"Kurumsal görevlerini, izinli ile izinsiz arasındaki sınırı belirsizleştirmeksizin sürdüremeyen kurumlar da vardır, bunlar, bütün şiddet kurumlarına ait sorunun neredeyse bir paradoksa
31 Ocak 2010
Ermeni Soykırımı ve Toplumsal Hafıza - Verjine Svazlian
"Sakıncalı" kitapları okumaya devam ediyorum. Bu çalışma da, techiri yahut Soykırım'ı yaşamış Ermenilerin tanıklıklarını aktaran ve araştırmacı Svazlian'ın 1955'ten bu yana gerçekleştirdiği röportajlardan yapılmış bir derleme niteliğinde. Svazlian'ın biyografisinde, o tarihte bu çalışmalara kendi inisiyatifiyle başladığı belirtilse de 1980'lerden beri Ermenistan Cumhuriyeti Ulusal Bilimler Akademisi'ne bağlı Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü'nde çalıştığı da belirtiliyor. Bu bağlamda, ortaya koyduğu çalışmanın biraz bizim devlet güdümünde
26 Ocak 2010
Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu - Taner Akçam
Taner Akçam'ın ilk olarak 1991'de İletişim tarafından basılan bu kitabı, o etiketle dört baskı yaptıktan sonra, Nisan 2001'de Su Yayınları tarafından basılmış. Yazarın ifadesiyle, kendisinin "ilk göz ağrısı" olan kitap, aynı zamanda da Türkiye'de de Ermeni Soykırımı ve Türk milliyetçiliğinin bağlantılarını araştıran ilk eser olma özelliğini taşıyor Akçam'ın iddiasına göre. Eserde, yazarın deyimiyle "20. yüzyılın ilk planlı, modern kitlesel halk kıyımı" olan "Ermeni kırımı"nın (kitap boyunca böyle anılıyor), gerçekleştiği dönemde, Türk ulusal kimliğine
13 Ocak 2010
Ermeni Meselesi Hallolunmuştur - Taner Akçam
Taner Akçam'ın bu kitabın bütünü ile (yani kitabı yazarak) sunduğu tez, Soykırım'ın soykırım olduğunun, yalnızca o güvenilmeyen Osmanlı belgelerine dayanılarak dahi kanıtlanabileceği yönünde. Yani bir tarafın tezini, diğer tarafın kaynaklarıyla temasa getiriyor; ki aslında öteden beri bu konunun "diyalojik" biçimde ele alınmamasından şikâyetlenen bir tarihçi olduğunu düşünürsek, şaşırtıcı da değil yaptığı. Fakat bu temasa getirme işini yaparken, ilginç bir şey daha yapıyor: biraz paradoksal bir şekilde, Osmanlı belgelerinin itibarını, Türk arşivlerinin inandırıcılığını artırmak gibi bir sonucu hedeflediğini söyleyebiliriz yazarın. Evet Türk tezlerinin biraz olsun inandırıcılık ve itibar kazanabilmesi için, aslında, Akçam'ın kitabı gibi, bu belgelere dayanan ve Ermeni Soykırımı'nın gerçek olduğunu ortaya koyan eserlerin de yazılabilmesi gerekiyor.
Bu tuhaf durumu Ermeni tezlerinin bilimsel literatürde ve uluslarası siyaset alanında sahip olduğu hegemonik konumla filan açıklayabilirsiniz. Gerçekten de Türkiye'nin "Biz arşivleri açtık, Ermeniler de, herkes de kendine güveniyorsa arşivlerini açsın, öyle konuşalım" cümlesiyle özetleyebileceğimiz resmi tezine ve onun doğrultusunda ortaya koyulan "bilgi"lere, konuya dair uluslararası camia de pek itibar etmiyor. Ama bu, Ermenilerin olduğu kadar Türkiye'nin de sorumlusu olduğu bir sonuç. Çünkü ne arşivler iddia edildiği kadar açık ve serbest, ne de o arşivlere dayanılarak üretilen eserler bilimsel açıdan tatmin edici nitelikte. Siz, yalnızca küçük bir örnek olarak, Osmanlı döneminde İç Anadolu'ya dair yazışmaların toplandığı Konya'dan 76 kamyon belgeyi tasnif etmeden SEKA'ya yollamışsanız; onyıllarca altın makaslar belgelerin üzerinde dolanıp durmuşsa; kalan arşivlerin önemli kısmını kontrol eden Genelkurmay'ınız, içeri girecek araştırmacıların kısıtlı içeriğe ulaşmaması için bin dereden su getiriyorsa; en tepe noktaları işgal eden araştırmacılarınızın konu hakkında yazdığı kitaplarda belgeler tahrif ediliyor, içerikleri açıklanmıyor, çarpıtılıyorsa; hatta işin siyasi boyutunu idare eden yöneticileriniz Soykırım'ın gerçek olmadığını inanç sisteminden argümanla "kanıtlıyorsa", yapacak bir şey yok. Birisi gelip yalnızca 7 sayfasının altında dipnot olmayan ve göndermelerinin %90'ı sizin arşivlerinizdeki belgeleri işaret eden bir eserle sizi yanlışlayabilmeli ki sizin çağrınız biraz kaale alınma olasılığı kazansın.
Arşivlerin durumuna dair bir girişin ardından, Akçam kitabını başlatıyor. Önce genel olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti idarecilerinin Anadolu'yu homojenleştirme planını açıyor. Ülkenin her bir yanından titizlikle nüfus bilgileri toplanması, bunlara dayanılarak etnik yapı haritalarının oluşturulması, bu verileri sosyoekonomik boyut ile destekleyen defterlerin tutulması, Müslüman ama "gayrı-Türk" unsurların asimile edilmesine yönelik emirlerin oradan oraya uçuşması gibi, yapılan işlerin, yıllara yayılan bir süreçte oluşturulup uygulanmış kapsamlı bir nüfus ve iskan programının aşamalarına tekabül ettiğini gösteren pek çok uygulama ortaya koyuluyor. Planla ilgili çok önemli bir ayrıntı, planın bir tür çifte mekanizma ile işletilmesi: bir yandan resmi bürokratik kanallardan bilgi ve emir alışverişi sürerken; öte yandan, hukukun dışına taşılan uygulamalar, parti kanalıyla, gayrıresmi ve gizli bir aygıt (Teşkilat-ı Mahsusa) eliyle yürütülüyor. Hukuki işler ile pis işleri ayrı giderlere akıtan, ama her iki mekanizmanın imkanlarını da sonuna kadar kullanan bir örgütlenme ile karşı karşıyayız.
Akçam, Balkan Savaşları sonrasında yasal (diplomatik) ve teröristik yollarla Ege'nin Rumlardan temizlenmesi sürecine önemli yer ayırıyor kitapta. İddiasına göre bu süreç, her anlamda Ermeni Soykırımı'nın stajı niteliğini taşıyor. Bir yandan devlet aygıtı aracılığıyla bir mübadele anlaşması aranırken, bir yandan da parti aygıtı aracılığıyla hem yerleşik Rumları terörize ederek yerlerinden çıkarma, hem de yola dökülmüş kafilelere saldırıp katletme amaçlarını güden çete örgütlenmelerinin oluşturulması; sürgün edilen nüfusun, sayıca, gidecekleri yerlerin %5-10'undan fazlasını oluşturmayacak şekilde sürgün edilmesi; gidenlerin yerine derhal (neredeyse eşzamanlı biçimde) Balkanlardan gelen müslüman muhacirlerin iskan ettirilmesi gibi İttihat ve Terakki'nin 1915-16'da da "yararlandığı" uygulamaların alanda ilk defa sınanmasına tekabül eden Ege'nin boşaltılması süreci, kitabın üçte birine yakın bir yer kaplıyor.
Ermeni "Tehcir ve Katliamı" ise, kalan üçte ikilik kısımda ele alınıyor. Akçam olayların bir dökümünü yaptığı gibi, olaylarla ilgili Türkiye'de dolaşımda olan pek çok teze güçlü itirazlarda bulunuyor. Ermenilerin tehcirinin "savaş sırasında doğmuş bir ihtiyaca" karşılık yapıldığı fikrine karşı, hem önceden ortaya serdiği planlılık boyutunu hatırlatıyor, hem de kararın uzun sürmüş, derin erimli müzakereler sonucu alındığını. Bu durum, "Ruslarla ittifak ve ihanet" söylemini de yanıtlıyor: arkasında önceki bölümlerde ayrıntıları anlatılan bir program olmasaydı, Ermenilerin karıştığı olayların bu karşılığı bu kadar kapsamlı bir imha planı olmazdı, diyor yazar. "İmha kastı yoktu, onlar kazara oldu" itirazı ise, yerlerinden edilen Ermenilerin ne olacağına dair bir şeyin çok fazla düşünülmemiş olması gerçeğine çarpıyor. Bunun yerine mallarının müsadere edilmesi, yerlerine hemen müslüman muhacirlerin yerleştirilmesi gibi, tehcirin isyanlara tepki olarak savaş koşullarında öngörülmüş bir önlem olmayıp kalıcı bir imha hamlesi olduğu ve "çok sıkı kontrol altında" yürütüldüğü kapısına çıkan sağlam veriler sunuluyor bize. Kitap büyük ölçüde başta verdiği vaatleri yerine getirerek kapanıyor.
Taner Akçam'ın kitabın planında da göze çarpan bir yazım ve fikir işleme stratejisini enteresan buldum. Temel olarak, belirttiğim gibi, Soykırım'ın Osmanlı belgeleriyle de kanıtlanabileceği fikrini işliyor kitap boyunca. Ama yine belirttiğim gibi, başlangıçta, "Belge bulmak olanaksıza yakın" fikrine çok sıkı yatırım yaparak, kitabın kalan kısmında giriştiği angajmanın önemini artırıyor. Bu, retorik açıdan, "Bütün engellemelere rağmen yine de ortaya çıkan gerçek" etkisini iyice belirginleştirmek için girişilen bir hamle gibi göründü gözüme. Yalnızca "Belgelere dayanarak olanların soykırım olduğunu kanıtlıyorum" demek başka bir şey; "Belgeler kesildi, kırpıldı, yakıldı, yıkıldı; ortada bir şey kalmadı. Fakat ben yine de kalanlarla bile olanların soykırım olduğunu kanıtlıyorum" demek başka bir şey. İşte ikisinin arasında yatan fark, başlangıçtaki yoğun yatırıma, yatırımın kendisinden ayrı ikinci işlev, ikinci bir anlam kazandırıyor. Burada Akçam'ın belgelerin ortadan kaldırılması ile ilgili söylediklerine hiçbir itiraz yöneltmiyorum; yalnızca bir söylem, şu retorik taktiklerden yararlanılarak kurulmuş diyorum. Böyle de görülebilir yaptığı diyorum.
Belge bulmak olanaksıza yakın fikrinin bir diğer işlevi de var: kitapta gayet önemli bir yer tutan çifte mekanizma argümanının altını doldururken de Akçam başta yaptığı yatırımdan yararlanıyor. Var olan ve yok edilen belgeler, çifte mekanizma üzerine rastgele dağılmıyor: İşin devlet aygıtı aracılığıyla yürütülen kısmı, var olan belgelerle belgeleniyor; işin parti teşkilatı aracılığıyla yürütülen kısmı ise çoğunlukla yok edilen belgelerin alanına giriyor. Akçam, işin bu kısmıyla ilgili söylediklerinde yer yer dolaylamalara, ipuçlarından çıkarımlara, karineden gitmelere, tarihi "belge" statüsü muarızlarınca tartışmalı addedilebilecek hatıralara, Ermeni kaynaklarına salınımlara tevessül etmek durumunda kalıyor. Açıklama soran olursa da, başta "belge bulmak olanaksıza yakın" diye anlattı iki saat... Tekrar edeyim: ben edineceğim fikri o çifte mekanizmanın yalnızca bir kanadından çıkanlarla edindim; ama ikna olmayabilecekler için, bu çifte mekanizma argümanına sanki baştaki "belge bulmak olanaksız" kısmından daha güçlü bir dayanak noktası gerekir gibi. Bilemedim.
Ermeni kaynaklarına tevessül demişken, büsbütün başarısız bulduğum bir şeyi aktararak bitireyim. Yukarıda %90 Osmanlı belgelerine yaslanıldığını söylemiştim. Kalan %10 arasında Akçam'ın sıkça başvurduğu bir kaynak, Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivi. Kitabın içinde birden fazla sefer, bu kaynaklara başvurduğunda sözün en can alıcı noktasında bulunduğu oldu. Yani hani "hepsi zayıflatır, sonuncusu öldürür" derler ya, işte o sonuncu darbe bir iki yerde Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivinden geldi. Örneğin İttihat ve Terakki çizgisindeki yerel memurların gaddarlıklarını, ettikleri zulümleri ayrıntılandırıyordu Akçam bunları kullanarak. Yer yer yapılan mezalimin görsel ayrıntılarını tasvir de eden alıntılar, yabancı dilden çevirildiği için, Akçam'ın dilinde günümüz Türkçesiyle yer alıyordu ve dolayısıyla okuyucuların çoğuna, örneğin Talat Paşa'nın telgraflarındaki ağdalı dilden daha yakın bir dağarcığa sahipti. (Son darbe etkisi sırf bundan kaynaklanıyor bile olabilir. Okuyucunun o alıntıda geçen kişilerle empati kurması çok daha olası sonuçta...) Tek sorun, bu son darbe etkisi yaratan Patrikhane arşivinin halihazırda araştırmacılara kapalı olması (yazar da bundan şikayetçi) ve Akçam'ın kullandığı buraya ait belgelerin kendisine Vahakn N. Dadrian tarafından verilmiş olması. Gerçi girişte Akçam birkaç örnekle bu belgelerin "authenticity" sahibi belgeler olduğunu belirtiyor ama yine de bu büsbütün şüphe uyandıracak bir araştırma yöntemi; ve buradan elde edilen verilerin o kilit taşı konumunda olması da beni biraz rahatsız etti. Yine dikkat: komplo sularında kesinlikle değilim. Yalnızca bu durumu biraz başarısız buldum.
Ermeni Soykırımı konusunun gerçeklik statüsü bu kitapta yetkin bir şekilde tartışılıyordu; bugüne yansımaları ise bu kitabın sınırlarının biraz dışında. Akçam'ın özel olarak konunun o boyutuyla ilgilendiği yapıtlarını da gördükten sonra biraz da oralara dair bir şeyler yazacağım.
Taner Akçam'ın kitabın planında da göze çarpan bir yazım ve fikir işleme stratejisini enteresan buldum. Temel olarak, belirttiğim gibi, Soykırım'ın Osmanlı belgeleriyle de kanıtlanabileceği fikrini işliyor kitap boyunca. Ama yine belirttiğim gibi, başlangıçta, "Belge bulmak olanaksıza yakın" fikrine çok sıkı yatırım yaparak, kitabın kalan kısmında giriştiği angajmanın önemini artırıyor. Bu, retorik açıdan, "Bütün engellemelere rağmen yine de ortaya çıkan gerçek" etkisini iyice belirginleştirmek için girişilen bir hamle gibi göründü gözüme. Yalnızca "Belgelere dayanarak olanların soykırım olduğunu kanıtlıyorum" demek başka bir şey; "Belgeler kesildi, kırpıldı, yakıldı, yıkıldı; ortada bir şey kalmadı. Fakat ben yine de kalanlarla bile olanların soykırım olduğunu kanıtlıyorum" demek başka bir şey. İşte ikisinin arasında yatan fark, başlangıçtaki yoğun yatırıma, yatırımın kendisinden ayrı ikinci işlev, ikinci bir anlam kazandırıyor. Burada Akçam'ın belgelerin ortadan kaldırılması ile ilgili söylediklerine hiçbir itiraz yöneltmiyorum; yalnızca bir söylem, şu retorik taktiklerden yararlanılarak kurulmuş diyorum. Böyle de görülebilir yaptığı diyorum.
Belge bulmak olanaksıza yakın fikrinin bir diğer işlevi de var: kitapta gayet önemli bir yer tutan çifte mekanizma argümanının altını doldururken de Akçam başta yaptığı yatırımdan yararlanıyor. Var olan ve yok edilen belgeler, çifte mekanizma üzerine rastgele dağılmıyor: İşin devlet aygıtı aracılığıyla yürütülen kısmı, var olan belgelerle belgeleniyor; işin parti teşkilatı aracılığıyla yürütülen kısmı ise çoğunlukla yok edilen belgelerin alanına giriyor. Akçam, işin bu kısmıyla ilgili söylediklerinde yer yer dolaylamalara, ipuçlarından çıkarımlara, karineden gitmelere, tarihi "belge" statüsü muarızlarınca tartışmalı addedilebilecek hatıralara, Ermeni kaynaklarına salınımlara tevessül etmek durumunda kalıyor. Açıklama soran olursa da, başta "belge bulmak olanaksıza yakın" diye anlattı iki saat... Tekrar edeyim: ben edineceğim fikri o çifte mekanizmanın yalnızca bir kanadından çıkanlarla edindim; ama ikna olmayabilecekler için, bu çifte mekanizma argümanına sanki baştaki "belge bulmak olanaksız" kısmından daha güçlü bir dayanak noktası gerekir gibi. Bilemedim.
Ermeni kaynaklarına tevessül demişken, büsbütün başarısız bulduğum bir şeyi aktararak bitireyim. Yukarıda %90 Osmanlı belgelerine yaslanıldığını söylemiştim. Kalan %10 arasında Akçam'ın sıkça başvurduğu bir kaynak, Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivi. Kitabın içinde birden fazla sefer, bu kaynaklara başvurduğunda sözün en can alıcı noktasında bulunduğu oldu. Yani hani "hepsi zayıflatır, sonuncusu öldürür" derler ya, işte o sonuncu darbe bir iki yerde Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivinden geldi. Örneğin İttihat ve Terakki çizgisindeki yerel memurların gaddarlıklarını, ettikleri zulümleri ayrıntılandırıyordu Akçam bunları kullanarak. Yer yer yapılan mezalimin görsel ayrıntılarını tasvir de eden alıntılar, yabancı dilden çevirildiği için, Akçam'ın dilinde günümüz Türkçesiyle yer alıyordu ve dolayısıyla okuyucuların çoğuna, örneğin Talat Paşa'nın telgraflarındaki ağdalı dilden daha yakın bir dağarcığa sahipti. (Son darbe etkisi sırf bundan kaynaklanıyor bile olabilir. Okuyucunun o alıntıda geçen kişilerle empati kurması çok daha olası sonuçta...) Tek sorun, bu son darbe etkisi yaratan Patrikhane arşivinin halihazırda araştırmacılara kapalı olması (yazar da bundan şikayetçi) ve Akçam'ın kullandığı buraya ait belgelerin kendisine Vahakn N. Dadrian tarafından verilmiş olması. Gerçi girişte Akçam birkaç örnekle bu belgelerin "authenticity" sahibi belgeler olduğunu belirtiyor ama yine de bu büsbütün şüphe uyandıracak bir araştırma yöntemi; ve buradan elde edilen verilerin o kilit taşı konumunda olması da beni biraz rahatsız etti. Yine dikkat: komplo sularında kesinlikle değilim. Yalnızca bu durumu biraz başarısız buldum.
Ermeni Soykırımı konusunun gerçeklik statüsü bu kitapta yetkin bir şekilde tartışılıyordu; bugüne yansımaları ise bu kitabın sınırlarının biraz dışında. Akçam'ın özel olarak konunun o boyutuyla ilgilendiği yapıtlarını da gördükten sonra biraz da oralara dair bir şeyler yazacağım.
25 Aralık 2009
Bir intihal tipolojisi
Bir süredir Sabancı Üniversitesi'nde çalışan tarihçi Y. Hakan Erdem'in Tarih-Lenk: Kusursuz Yazarlar, Kâğıttan Metinler (Doğan Kitap, 2008) adlı kitabıyla meşgûldüm. Daha çok romanlarıyla tanınan yazar bu incelemesinde, anlı şanlı tarihçilerin eserlerinde yaptıkları fahiş hataların ve giriştikleri cinliklerin bir çetelesini tutuyor. Eski yazı metinleri yanlış okuyarak çamlar devirenleri mi istersiniz, dilini sadeleştirme bahanesiyle kırpıp yıldız yapanları mı istersiniz; öğrencisi yerindeki adamdan çalan, çırpan hocasını mı ararsınız, hatta düzmece kaynaklar yaratanlara mı bakarsınız, maşallah hepsi var. (Hani itin götüne de sokulmuşlar haklı olarak ama özellikle mim koyup şu andaki durumlarına baktığım kişilerin hemen hiçbirisi, kitabın yayımının ardından statüsünden olmamış. Normalde insan içine çıkamayacak duruma gelmeleri gerekir.)
Kitabın özel olarak intihalleri ele alan bölümünün girişinde, yazar "ülkemiz düşün hayatında tercih edilen" intihal tekniklerinin bir tipolojisini sunmuş; çok da hoş bir üslupla. Ne kadar fazla sayıda kişi farkında olursa o kadar hayırlı olacak bu listeyi buraya koymak istedim. Liste, 235. ile 237. sayfaları arasında uzanıyor; kitabın tamamını da naçizane tavsiye ederim elbette:
Kitabın özel olarak intihalleri ele alan bölümünün girişinde, yazar "ülkemiz düşün hayatında tercih edilen" intihal tekniklerinin bir tipolojisini sunmuş; çok da hoş bir üslupla. Ne kadar fazla sayıda kişi farkında olursa o kadar hayırlı olacak bu listeyi buraya koymak istedim. Liste, 235. ile 237. sayfaları arasında uzanıyor; kitabın tamamını da naçizane tavsiye ederim elbette:
1. Başkasının yazdıklarını referans vermeden kelime kelime aynen almak. Kolay. Kaynağınızı açın, oradan baka baka yazın. Aman dikkat edin, virgül bile atlamayın. Adamın orijinal dil yanlışlarım bile alın. Bir tür kopya çekmek veya istinsah etmek gibi bir şey. Basil ama akıllıca bir yöntemdir. Tabii, yakalanmazsanız. Buna "kürekle çalma" diyelim.Umarım birilerine bir yardımı dokunur. Umarım zalım Tarih-Lenk'lerin aymazlıkları da Hakan Erdem'in usancını taşırmaz da böyle güzel katkılarından mahrum kalmayız ileride.
2. Bir kaynakta yazılanı cümle cümle, hatta paragraf paragraf aynen almak, "tırnak" içine koymamak fakat bir dipnotla durumu geçiştirmeye çalışmak. Anlamı şudur; "bilgiyi şu referans verdiğim yerden aldım, buyurun gidin kontrol edin, ama kelimeler kavramlar benimdir." Kaynağını açıkladığı için kibarca, her an o kaynağa gidilme kapısı açık olduğu için de cesurca bir girişimdir, enselenme olasılığı az da olsa vardır. Buna "Arşen Lüpen" yöntemi diyelim. İlginç olan bunun ülkemizde pek intihalden sayılmamasıdır!
3. Başkasının yazdığını alırken özetlemek, kelimelerini değiştirmek, eşanlamlı veya biraz değişik fakat kendi kelimelerinizi kullanarak yazmak ve hiç referans vermemek. Bunun anlamı, "Burada ne görüyorsanız ya İstanbul’un fetih tarihi kadar ortak bilgidir, referansa gerek yok, ya da benim mamulâtımdır" demek olur. Tabii ki "paraphrase" etme hakkımız var. Ama anlamca alıp, içindeki bilgiyi alıp sahibine referans vermemek olmaz. Dil kullanım yetenekleri gelişmiş ustaların tercih ettiği bir yöntemdir. Ara ki orijinal kaynağı bulasın. Buna "Sülün Osman" veya "söğüş" yöntemi diyelim.
4. Birden fazla kaynağı harfiyen veya özetleme yoluyla tırtıklamak, bunları "tırnak" içine koymamak veya gereği gibi referanslandırmamak, fakat paragrafın en sonundaki cümleye en son kullandığınız kaynağı işaret eder bir dipnot düşmek. Okuyanlar, paragraftaki bütün bilginin o tek kaynaktan geldiğini ve "düzgünce" referans verildiğini sanacaktır. Masumane görüntüsüne karşı ustacadır. "Bir koy üç al" yöntemi diyelim.
5. Metni veya içindeki bilgiyi birinden alıp referansı "filandan aktaran" demeksizin başka bir yazara bilim adamına vermek. Tuhaftır. "Niye ki?" denebilir. Ama var böyle bir şey. İki ayrı nedenden kaynaklanıyor olabilir. O "filan" kaynağı zaten cıcığını çıkarıncaya kadar kullanmışsınızdır, birkaç kez onu aradan çıkarıp başka kaynaklan zikretmek fena bir fikir gibi gelmez size. Daha çok sayıda kaynağı görmüş gibi yapmak, şahsen görmediğiniz kaynaklan ekleyerek kaynak zenginleştirmek istersiniz, bu çocukçadır. Hevesli öğrencilerin yaptığı çok olur. Asıl sömürülen kaynağın gereğinden çok dikkat çekmesini önlemek, şaşırtmaca vermek de bir çıkış noktasıdır. Bu usta işidir. Burada bununla ilgileneceğiz. "Perdeleme" diyelim.
6. Bilgiyi veya veriyi birincil kaynaklardan edinmiş gibi yapıp, bunları ilk kez araştıran, bulan ve kullananı saklamak, zikretmemek, hiç referans vermemek. Kolaydır. Arşivlerin abidik gubidik kısaltmalarına doğrudan gönderme yapılmasından ibarettir. "Niye ki" dedirtmeyecek kadar yararlıdır. Tarih gibi birincil malzemenin değil kullanılmasına "keşfine" bile prim veren bir disiplinde "hava basmanıza" yarar. Yukarıdaki 5 numaraya yöntem açısından benzer, ama derece açısından kabil-i kıyas değildir. Orada nihayetinde Ali'nin külahını Veliye giydiriyorsunuz, burada külahı kafanıza geçirmek ne kelime, "kumaşını ben dokudum" diyorsunuz, "ilk günah" yöntemi diyelim.
7. Başkasının asil metnini parçalamak, cümlelerin, paragrafların yerini değiştirmek, aralara kendi sözcüklerinizi, cümlelerinizi, paragraflarınızı kullanarak kendi orijinal araştırmanızdan parçalar serpiştirmek ve tabii ki referans vermemek. Meşru ile nameşru, siyah ile beyaz aynı anda, aynı yerde, yan yana, koyun koyuna birlikle bulunduğu için buna da Ying Yang" yöntemi diyelim. Yurtdışında "mozaik" dedikleri tür budur işte. Üstatlık ister.
8. Yazdığınızı söylediğiniz metni sizin adınıza başkası yazıyor. Metin kısmen veya tamamen bir başkasının. Birinci yönteme benziyor gibi ama burada "asıl yazar"ın şu veya bu nedenle sizinle işbirliği yapması, durumdan haberdar olması epey bir farklılık yaratıyor. Daha çok tembel öğrenci işidir. Ülkemizde ve dünyada epeyce bir piyasası vardır. "İhale" yöntemi diyelim. Üstelik de unutmayalım ki bu yöntem diğerleriyle çakışabilir veya iç içe geçebilir de. Metin sizin olmadığı gibi sizin için hazırlayanın da olmayabilir. Siz birilerini kandırmaya soyunmuşken başkası sizi niçin avlamasın?
9. Bir de yukarıdakilerin hiçbirine benzemeyen bir intihal (!) çeşidi daha var. Oldukça karmaşık bir süreç. Önce asıl metni muhayyilenizde yaratıyorsunuz sonra tırnak işaretleri içinde veriyorsunuz ve tabii ki referansınız yok! Aslında kendinizden çalıyorsunuz, olmayan karakterlere atfediyorsunuz. Buna da "Thucydides yöntemi" diyelim. Zararsızdır.
08 Aralık 2009
Wiener Riesenrad İzlenimleri

Yukarıdaki fotoğrafta, Viyana'nın meşhur (olduğu söylenen) dönmedolabı Wiener Riesenrad'ı görüyoruz. 1897 senesinde, bizim birinci Dünya Savaşı'ndan müttefik olan Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph'in tahta geçişinin 50. yılı vesilesiyle yapılmış. Bir iki hafta arayla iki türdeş kitapta kendisine rastlayınca nedir ne değildir diye bir bakayım dedim.
Bu iki kitap, Mustafa Sait Bey'in Avrupa Seyahatnamesi (1898) (YKY, 2004) ile, Şehzade Ali Vasıb Efendi tarafından kaleme alınmış olan Bir Şehzadenin Hâtırâtı: Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve İşittiklerim (YKY, 2004). Dönmedolabı 1898 yılında görmüş olan Mustafa Sait Bey, şöyle tarif ediyor:
"Badehu Mazhar Beyefendi'nin delaleti ile Viyana'nın mahut tekerleğini döndüren makineler dairesini dolaştık ki bu daire serginin yanıbaşında olup yalnız bir makinist binlerce makineyi tedvir etmekte ve koskoca bir tekerleği döndürerek vagonlar dolusu ahaliyi yüz metre irtifaa kadar çıkarıp kuşbakışı koca Viyana'yı temaşa ettirmekte idi. Bayram günleri Fatih Cami-i Şerifi avlusunda çocuklara mahsus olmak üzere kurulan dönmedolapların muntazamcasından ibaret olan bu tekerlek yüz metre irtifaında idi. Bizim çocukların bindikleri mahaller dört beş çocuğu ancak istiab edecek derecede olduğu halde bu tekerleğin yüz metre irtifaına kadar çıkardığı seyircilerin rakib oldukları adeta bir şömendöfer vagonu kadar cesim ve muntazam olup vagon şeklinde ve müteaddid pencereleri havi idi." (s. 167-8).Ali Vasıb Efendi ise, 1924 yılında Meclis kararıyla Türkiye'den çıkarılmalarının birkaç hafta ardından gördüğü dönmedolabı şöyle anlatıyor:
"Prater'deki lunapark da pek eğlencelidir. Burada Paris'in Eyfel kulesine teşbih edilebilecek, müteharrik bir daire üstünde muhtelif camekânlı odalardan mürekkep bir kule vardır. Bu camekânlı odaların içine binen insanlar bu müteharrik dairenin en üstüne kadar çıkarlar ve öbür taraftan aşağı inerler ve en yükseğe çıktıklarında bütün Viyana şehrini kuşbakışı olarak görürler. Buna da bir iki kere bindim." (s. 153).İki betimlemeye baksak hangisi bir şehzade tarafından, hangisi Gümrükler Genel Müdürlüğü bünyesinde çalışan bir müfettişe ait, emin olamayız. Mustafa Sait Bey'in anlatımı çok daha ayrıntılı ve canlı. Gerçi Ali Vasıb Efendi'nin de hanesine yazılabilecek birkaç mazeret var. Bir kere bir seyahatname kaleme almıyor, gördüklerini olabildiğince canlı anlatmak gibi bir kaygısı yok. Viyana'nın gezilip görülecek yerleri doğal olarak anılarında fazla yer tutmuyor. Sonra, bu tasvir bir de aslında 1960larda kaleme alınmış, Şehzade'nin bu ayrıntıyı yüzeyselce geçmesi bu açıdan da anlaşılır. Ama yine de dönmedolabı olabilecek en kötü şekillerden birinde anlatmış gibi geliyor bana. Türkiye'de çok eskiden beri dönmedolap olduğunu bilmeyip Mustafa Sait Bey'in aksine o odur diye atıf yapamaması da cabası. Bu, bayramları ve diğer bütün günleri saray ortamında geçirmiş olmasıyla ilgili olabilir.
Dönmedolap hikâyesi, bu iki enteresan metnin arasında bağlantı kurulabilecek en tırışka noktalardan biri; daha neler neler var: Mustafa Sait Bey'in Avrupa karşısında ezilmeme, süngüyü dik tutma kaygıları, karşısındaki somut üstünlüğe karşı ahlâkta galip gelme çabasıyla Paris'in fahişelerini, yoksullarını uzun uzun anlatışı; öte yanda Ali Vasıb Efendi'nin gamsızlığı, sefahat düşkünlüğü, işgörmezliğine, kaderciliğine karşı, sonra Cumhuriyet idaresine karşı ikircikli tavırları; her iki metnin arka planındaki portreler (ki Şehzade'nin aktardıkları, Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki personel temelli mecburi devamlılığı açması bakımından önemli)... Değinilebilecek bir sürü sağlam konu var. Ama hem henüz Ali Vasıb Efendi'nin hatıratını bitiremedim; hem de bir şekilde, daha derinlikli yazılar yazabilmeyi filan beklemeden blogu sürdürmem gerek. O yüzden şimdilik bu iki tanıklığa değinmekle yetineyim. (Kötü post için neredeyse özür dileyesi olmak?)
Ek: Bir de şunu belirteyim. Mustafa Sait Bey'in seyahatnamesi, asker emeklisi, 'amatör' tarih araştırmacısı Burhan Günaysu tarafından, Şehzade'nin hatıratı ise, oğlu Osman Selahaddin Osmanoğlu tarafından yayına hazırlanmış. Şehzade'nin hatıratında gerçek bir tarihçinin editörlüğünün eksikliği ciddi biçimde hissediliyor. Anlattığı şeyler, tamamıyla kişisel anılar değil; siyasi tarihe ilişkin pek çok önemli kişi ve olaydan bahsediyor ama nasıl bahsettiğini, doğruyu mu yanlışı mı söylediğini tam sağlıklı şekilde tartamıyoruz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
