Yaman Başkut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaman Başkut etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2010

Başkut Özal'ı anlatıyor

Başkut'un anı kitabından bir anı aktaracağımı söylemiştim. Aşağıya dercediyorum ama önce biraz bağlamdan bahsedeyim. Sovyetler'den çatırtıların gelmeye başlamasını takiben Dışişleri camiası kulaklarını o yöne doğru kabartmaya başlıyor. Bu dönem aynı zamanda, Türkiye'nin de AB'den yıllık raporlar aracılığıyla ayar üstüne ayar yediği bir dönem. Dönemin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz da bürokratların konuya olan ilgisini tespit edip hemen işe girişiyor. Kendisinin himayesinde "SSCB ve Doğu Avrupa'da Ekonomik Gelişmeler ve Türkiye" isimli bir seminer düzenleniyor. Yılmaz'ın ayrıca ANAP liderliği gibi de bir hırsı olduğu için, kendisi bu semineri bir kişisel gövde gösterisine dönüştürüp ne kadar orta-üst düzey işadamı ve bürokrat varsa davet ediyor. İlk başta Özal duruma çok fazla ilgili değil ama seminerin basında övgüler almasını takiben "görüyor ve artırıyor", o da işe girişiyor. Gerisi şöyle:
Fikri benimseyen Özal, hiç vakit geçirmeden Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Romanya devlet başkanlarına önerisini duyurmuş ve ön mutabakatlarını almıştı bile. Bu arada kendilerine pek güvendiği bazı ekonomi bürokratlarına "derhal bir proje hazırlayın" talimatını vermişti. Sonuçtan memnun kalmayınca yine bize döndü. Önce Cumhurbaşkanlığında bir görüşme yapıldı ve vakit geçirmeden bu konuyu derinlemesine incelemek üzere Özal, Genel Sekreterine "Abant'ta bir toplantı yapalım, ilgili kamu kesimi sorumlularını ve özel sektörden katkı yapabilecek önemli işadamlarımızı çağırın," dedi. Hazırlayacağımız proje tarafımızdan o seçkin gruba sunulacak ve enlemesine, boylamasına tartışılacaktı.
Hiç unutmuyorum, Abant Oteli'nin büyük kısmı bu iş için kapatılmıştı ve bizlere 2 Aralık 1990 günü saat 13.00'de Cumhurbaşkanmızı'ı karşılayacak şekilde hazır olun talimatı verilmişti. Koyu renk elbiselerimizi giyip, yollara düştük tabii. Tam saatinde Cumhurbaşkanının elini sıkmak üzere sıraya dizildiğimizde kimler yoktu ki. (İsimleri sayıyor -O.) Ön proje tarafımdan sunulacağından, soruların çoğu da tabii bana yöneltilecekti. Bendeki heyecanı sormayın. Bir an önce şu iş kazasız belasız bitse de kurtulsam diye can atıyordum. Saat 13'ü çoktan geçmişti ama Özal ortalarda yoktu. Ankara'ya sordular, Cumhurbaşkanımız henüz Çankaya'yı terk etmemişti. "En iyisi, gidip yemek yiyelim," dediler. Cümbür cemaat lokantaya doluştuk, çoğumuz ceketleri çıkarıp ünlü alabalığı ve ayva tatlısını yemeye koyulduk. Bir süre sonra "geliyooooor..." diye bir ses duyuldu. Ceketler giyildi ve yeniden sıralara girildi. Bu kere Özal geldi. Göğsünde toprak renkli işlemeleri olan siyah bir mont ve yeşil renkli bir tişörtle. Ellerimizi sıktıktan sonra "hadi yürüyün yemeğe" demesin mi! Kimse de çıkıp "Biz sizi bekleyemedik," diyemedi tabii. Yenided restorana girdik ve bizlere ikinci defa servis yapılmaya başlandı. Neyse ki benim cüssem böyle sık sık birşeyler atıştırmaya alışık. Çaktırmadan kıkır kıkır da gülüyorduk tabii. Özal ise Abant'a gelirken yeni BMW'sini kendisinin kullandığını ve hız denemesi yaptığını anlattı durdu. Yemek bitince hepimiz ayağa fırladık. Tam önümüzden geçerken, "Ne haber, ikinci yemek nasıldı?" demesin mi!
Neyse, brifinge artık başlayabilecektik. Bu iş için ayrılan geniş salonda yerlerimizi aldık. Ben pür heyecan hazırladığımız dosyaların katılanlara dağıtılmasını sağlar ve yararlanabileceğimiz klasörleri önüme dizerken bir de ne göreyim, görevlilerden biri Özal'ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Meğer televizyonda Galatasaray-Fenerbahçe maçı varmış, "Televizyon getirelim mi?" diye soruyorlarmış. "Tabii getirin," dedi ve çalışmamız yine ertelendi. Özal Fenerliydi ve maçta da yenildiler (*). Söylendi durdu. Bu arada hakem de nasibini aldı tabii. 
Toplantı epey geç başladı ve gece yaklaşık üçe kadar da sürdü. Özal usul ve adap alanında bazen vurdumduymazlığın ve "ben yaptım oldu" anlayışının temsilcisi gibiydi ama bilinçli çalışmada da pek ileri düzeydeydi doğrusu. Müthiş dikkatliydi ve pratik zekâsıyla hemen konunun uygulama safhasını içeren sorular soruyor ve bir adım öteye gidilmesini sağlıyordu. Görüşleri bazen aşırılıklara da kaçıyordu. Aşırılıktan amacım, her şeyi hemen istemesiydi. Örneğin benden üye ülke vatandaşlarına diğer ülkelerde sorgusuz sualsiz çalışma hakkı verilmesini öngören bir madde ilave etmemi istiyordu. Ben, öncelikle, Türkiye'de çok sayıda meslek dalının yabancılara kapalı olduğunu hatırlatınca, "Bir yasayla hepsini iptal ederiz," diyordu. Bunun üzerine, "Bazı azınlıklar için aynı kolaylığı sağladık ama şimdi hâlâ çok zorlanıyoruz," dediğimde istemiye-istemiye de olsa, adım adım ilerleyen bir önlem paketini kabulleniyordu. Ama onunla diyalog çok çabuk gelişiyordu ve hemen bir sonuca varmak mümkün olabiliyordu. Karadeniz Ekonomik İşbirliği projesi metni de onun bu tutumu sayesinde tamamlanabildi... (Yaman Başkut, Aferin, İyiydin, sf. 99-101).
Bence her yönüyle gayet güzel bir anekdot. Türk siyasetiyle, özellikle de dönemle ilgilenmiş kişilerin damağında eşsiz bir tat bırakacaktır diye düşünüyorum. Değil mi Mr. Özkan?

--
(*) Özal'ın Fenerli olmasında da bana sorarsanız anahtarın kilide oturması gibi bir münasebet var. Hiç şaşırmadım desem yeridir. Bu arada bu maç Başkut'un bu toplantıyı tarihlediği 2 Aralık'ta değil, 1 Aralık'ta oynanmış. Galatasaray Tanju'nun golleriyle 2-1 kazanmış. Fener'in başında Hiddink, Cimbom'un başında da Denizli var. Maçta 2 kırmızı, 7 sarı kart gösteren, berbat yönetimiyle başta Özal olmak üzere bütün Fenerlileri çileden çıkaran hakem de Erman Toroğlu.

21 Eylül 2010

Aferin, İyiydin - Yaman Başkut

Birkaç gündür emekli büyükelçi Yaman Başkut'un "Aferin, İyiydin...": Bir Diplomatın Anıları (İnkılap Kitabevi, 2004) başlıklı kitabını okuyordum. Oyun yazarı Cevat Fehmi Başkut'un (1905-1971) oğlu olan Yaman Başkut, 1939 doğumlu. 2002'de emekli olmadan önce 43 sene Dışişleri Bakanlığı'nın çeşitli kademelerinde ve çeşitli ülkelerde çalışmış. Özellikle Türkiye'nin uluslararası ekonomik ilişkileri konusunda uzmanlık kazanmış; uluslararası siyasi ve ticari düzenin değiştirilmesini savunan kimselere (Güney-Kuzey ekseni tartışmaları, G77'ler, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen, vb.) yakın görüşleri ve diplomatik temaslarıyla bakanlıkta ses getiren diplomatlardan biri olmuş. Karadeniz İşbirliği Örgütü ve İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) gibi örgütlerin kurulumunda önemli rol sahbi olduğu anlaşılıyor. Kitabı okuduktan sonra internette bakınırken, Galatasaray Lisesi kaynaklı bir haberden Başkut'un Ağustos 2010 başlarında vefat ettiğini öğrendim.Cenazesine dair başka hiçbir haber veya yorum görmedim. Ölüm nedeninin ne olduğu belirtilmiyor.

Başkut'un anı kitabını satın aldığımda, İsrail'le yaşanan gemi krizinden ötürü dış politika en önemli gündem maddesi halindeydi. Bu özel olay aynı zamanda, AKP iktidarının başından beri yerleşik Dışişleri camiası ile hükûmet üyeleri ve başbakan arasında, hatta bazen de sivil kamuoyu arasında iplerin gerilip gerilip gevşediği bir olaylar serisinin halkalarından biri niteliğindeydi. Sivil kamuoyu-dışişleri camiası gerginlikleri bugüne kadar genellikle Ermeni Soykırımı tartışmaları bağlamında cereyan etti. Camia temsilcilerinden Onur Öymen'in Dersim olayı da vardı tabii. Hükûmetle çıkan gerginlikler ise biraz daha sık oluyor. Ta en başından beri dış temasların yer yer bakanlık biraz baypas edilerek parti organlarınca yürütülmesi, bu siyaset tarzının usûl esasa mukaddemdir diyecek kadar sembolik ekonomilerine bağlı dışişleriadamlarında yarattığı tansiyon, emekli büyükelçilerin her sıradışı gelişmenin ardından ekranlardan eleştiriler yürütmeleri, bunlara cevaben çıkarılan monşerler tartışmaları, Berlin büyükelçisini vatandaş önünde azarlamalar, Davos, Mavi Marmara, "eksen kayması", vesaire vesaire. Bütün bu hengâme bir de "teknisyen-uzman olarak entelektüel-bürokrat-siyasetçi-memur-amir ve hepsinin iktidarları" gibi müthiş enteresan bir dekor önünde olup bitiyor. Yani meraklısının ağzını sulandıracak bir vaziyet söz konusu.

İleride belki daha ciddi bir çalışmaya giriş olarak ve gerilimin taraflarından birinin haleti ruhiyesinin genel fotoğrafı olabilir düşüncesiyle aldığım kitap, Dışişleri camiasında ne düşünülür, ne yenir, ne içilir gibi konularda beklediğim kadar giz açığa çıkarıcı olmadı. Bir kere en başta, bir junior diplomat nasıl olur, nasıl yetişir gibi sorulara hiç derman olmayacak şekilde Başkut kitabı Dışişleri'nde çalışmaya başladığı günden başlatıyor. Anı kitabını baştan ne kadar zayıflatan bir tercih! Halbuki öncesi de çok önemliydi benim için. Devamında da, merkezde bulunduğu yıllara ait anlattıkları hadi bir gıdımcık da olsa biraz bazı telleri titretiyor; ama kitabın genelinde Başkut pek "topa girmemiş" diyebilirim. Dış görevlerinden bahsederken hele, çalıştığı ülkenin insanlarından stereotipler çıkarmakla çok fazla meşgûl olmuş. Dönemin medyasına yansıyacak kadar yankı bulmuş işlerinden uzun uzun bahsedip geçiyor. Arada parlayıp sönen birkaç müthiş anı damlacığı var. Tam bunlar biraz ısındırıyordu ve yukarıda bahsettiğim vaziyetlere ucundan kıyısından bulaşan gerçekten enteresan bazı şeylerden bahsetmeye başlamıştı ki, kitap bitti.

Genel olarak, alana ve olaya özel eğilmeler için bile fazla bir katkısı olmayacak bir kitap olduğunu not edeyim son olarak. Yine de o anı damlalarından bir tanesini buraya aktaracağım (ipucu: Özal), ama maalesef zamansızlıktan ötürü, şimdi değil. "Diplomat anıları" etiketi altında yukarıdaki meselelere değinen bir şeyler biliyorsanız ve refere ederseniz de çok makbule geçer.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails