Son senelerde işin teorisine dalıp çıkmalar yaptığım oldu; ek olarak, ustaların pratikte ne kadar önemli olduğuna dair şu son sene içinde birkaç an yaşadım ve böylece bir işin ustası olan, bir konuda uzmanlığı olan kişilere saygım zirve yaptı. İşin teorisi dediğim, entelektüeller sosyolojisi diye başlayıp bilgi sosyolojisine kadar uzanan bazı okumalar. Türkiye'de üzerine öyle çok fazla düşünülen bir husus değil. Daha doğrusu, entelektüel nedir, toplumla ilişkisi nedir türünden 20. yüzyıl sorularına bulaşmamış ve de (20. yüzyılda hep olageldiği gibi) kendini ideal entelektüel, muarızını da sözde-entelektüel ilan etmemiş kimse yok; fakat bu araştırma alanının son onyıllarda geçirdiği değişimin ucundan kıyısından tutmaya ve biraz daha doğru dürüst düşünmeye kimse niyetlenmemiş. Doğal olarak da uzmanlık sorusu henüz yurdumuza gelmeyi bekliyor. Halbuki uzmanlık, ustalık, pratik bilgi, bunların toplumsal hayata olan etkileri falan gibi konular habire eşeleniyor.
Yok, oradan gidip kafa ütülemeyeceğim. O kafa ütülemeler teze kalsın. İşin pratiğine geçeyim; pratik dediğim, bazı ustalarla olan maceralarım. Ustadan kasıt da elbette ev işleri ustaları. Mesela elektrikçi, kablo TV adamı gibi; evet, o kadar pratik bu sefer! Hemen hemen hiçbir anekdotal değer taşımayan bu ufak epizotlar hep benim ustalara saygı duymamla sonuçlandı. Bu saygıyı usta, seni kendi freymof refrınsına çekerek yapıyor; kendisi yaratıyor. Bu çekilmenin iyice mistik bir hal aldığı bir örnek altı yedi sene önce, Ankara'da olmuştu. Bir gün belki ayrıntılı bir şeyler yazma imkânım olur: hat sanatına karşı bir ilgim var. Boş değilim. Ulus'da, Sulu Han'da bir hattatı söylemişlerdi. Gidip yanına oturdum. Yanında türbanlı bir öğrencisi de vardı, besmele yazıyordu hatta. Adam ne zaman ağzını açtıysa uhreviyattan kodlar saça saça konuşmuştu. Beni ikirciklendiren bir şey; çünkü hatta ilgim var amma dini endoktrinasyonlara, bir üstad tarafından manen-ahlaken adeta kalkındırılmaya hiç gelesim yok. Neyse, hocanın kurs için istediği aylık 50 YTL de fazla gelince ders almayacağım belli olur gibi olmuştu, o noktada hoca bana hiç alakası yokken Zafer Çarşısı'ndaki sergicilerden onun adresini almamın, sonra gelip onu bulmamın değerlendirilmesi gereken bir İKRAM olduğunu söyledi. İkram derken, elbette kalecinin forvete golü adeta ikram etmesindeki veya eve gelen komşuya elma-mandalina tabağı getirmekteki gibi bayağı değil elbette. Büyük i'li İkram (yani yazıyor olsa herhalde büyük harfle yazardı), Allah'tan geliyor. O hattatı hattat yapan anlamlar evreninin içinde kalan bir kavram, orada bazı başka kavramlarla bağlantılı olarak anlamını buluyor. Usta, ondan ders almam söz konusu olduğu için, benim o hana gelene kadarki serüvenimin adını kendine göre koyma hakkını kendinde görüyor ve bunu da başka bir şeye değil Allahın cömertliğine bağlıyor. Dolayısıyla ağzını açtığı anda kendisini usta, karşısındakini çömez olarak adlandıran bir düzenin içinden konuşuyor. Açık oynuyor. Kuralları kabul edersen buyur içeri gir; sana da ufak bir yer tanıyacak (çırak, çömez, vs.); sen oradan başlayıp kendi konumunu yavaş yavaş inşa edeceksin.
İflah olmaz modernlik hastalığından olacak, bu ikram sözü benim üzerimde ilk anda hemen hemen hiç etkili olmadı; ders almadım. Ama bu yukarıdaki lagaluga da (yani hattatın ikram sözüyle beni ağına çekmeye çalışıyor olması da) üzerinden süre geçtikten sonra kafama dank etmişti. Neyse, mistik ustanın mistik otoritesiyle uğraşacak halimiz yok, daha modern, daha seküler ustalık hikayelerine gelelim. Uzmanlık bu sefer itiraz edilemezliğini nereden alıyor? Herkes için işlerliğinden gibi bir şey denebilir mi? Evdeki priz yerinden cörtleyince bir elektrikçi çağırmıştım, orada öyle olmuştu. Adam gelip yaptığı işe (priz değişimi) kıyasla çok fazla gelen bir para (25 miydi 30 muydu ne) almıştı. Demişti ki, şimdi sen bunu anlamazsın, yamuk takarsın, iki ay sonra yine düşer. Öylesi uzun vadede daha pahalıya gelir. Bu işin ustası benim, benim taktığım on sene gider, vs. Ben de bu sözlerin ikna ediciliğinden ziyade okumuş adam condescension'ına girişerek ikna olmuştum bu işin gerçekten bu parayı eder olduğuna. Yoksa yine de fazlaydı bence. Aslında orada da adam biraz trik çekip beni ikna etmiş. Bu sefer baştan ikimizin arasında çırak çömlek ilişkisi yok. Bir hamleyle hem beni sözde yüceltiyor, hem de aramıza nitel bir fark koyuyor. Kendisini dokunulmaz kılan bir fark. Onun ustası o, fiyatını da tartışmayacak, elektrik bilgisini de. Sen de bomboş bir şekilde seni koyduğu tepedeki sandalyene otur dur okumuş adam.
Ben öğrenciye hiçbir uzmanlık kazandırmayan bir bölümde eğitim aldım. Birkaç tane belirgin rota var, KPSS ve memuriyet, veya akademik kariyer gibi. Bizim bölümü bitiren ve bu yollara sapmayan arkadaşlardan herhangi on tanesini mezun olduktan on sene sonra bir araya getirseniz, büyük ihtimalle aynı işi yapan iki kişi bile bulamazsınız. Nerelere nerelere savrulanlar oluyor, böyle saçmalık olur mu? Herkes için standart olan sapmalar hakkaten sapmış birkaç kişinin işi olmalı, geri kalanların da ne yapıp edeceği biraz belli olmalı, öyle değil mi? Belki okul bizi bize pazarda iyi iş görecek şekilde esnek programlanmış eleman taslakları olarak satmaya çalışırdı; ama işin aslı okulu bitirdiğimizde elimizde hiçbir şey yoktu. Ben, tamam sen oldun dendiği anda bana verilmiş olan şeyin yarım yamalaklığının farkına vararak onu yerinde tamamlama arayışına girebilmemi büyük bir şans olarak görüyorum. (Şans diyorum ama, ayrıcalık anlamında değil, rastlantı anlamında; burada bir ayrıcalık olan şey, insanın kendini tamamlama arayışı. Bunu sana birinci yarını veren yerde yapmak olabilir de, olmayabilir de; oranın bunun için en iyi yer olduğunu iddia etmeyeceğim. Hatta tam aksine, kendini açık denizde tamamlamaya çalışanların mücadelesi daha saygın görünüyor bana.) Öyle ki, bana bu skhole'yi sağlayan bursumdan bile tesadüfen haberim olmuştu. Şimdi bir allahın belası olarak sosyal bilimler alanında doktora yapmaya çalışan kişinin şöyle bir enteresanlığı söz konusu: bir uzmanlık edinme şansı var; ama bu uzmanlık, başkasının işine yarayıp yaramayacağı belirsiz olan bir şeylerin peşine iyi düşme uzmanlığı. Burada uzmanlık adını hak eden bir uzmanlık, hayatın bütününe kıyasla çok çok çok dıdısının dıdısı ayrıntılığında kalmaya mahkum. Onu aramaya devam ediyoruz ama ta en başta NET, itiraz edilemez, herkes için geçerli bir uzmanlığımız olsaydı, bir şeyin ustası olsaydık galiba herkes için işler daha kolay olurdu. O kadar yarım halde bırakılmayan pek çok yaşıtımız vardı. Musluk şöyle değiştirilir, şu kabloyu oraya bağlaman gerekir, mastik böyle çekilir, bu ameliyata giren adama şu kadar narkoz verilir, şu kelime şu anlama gelir, senin durumun şu sayılı kanunun şu maddesine tekabül ediyor, karışıma şu maddeden de eklemen gerekir, bu hayvan bu ottan yerse ölür, OK-KADAR! Hem kendin zaten kurulu geliyorsun, hem de karşındakini gönlüne göre kuruyorsun. Öbür türlü şu iki günlük dünyada kendime bir yer edineceğim diye işin yoksa uğraş dur...
Neyse, pek anlamlı olamamış bu yazıya Almancı gençlerle bir kapanış. Aşağıdaki video gerçekten müthiş bir video. Gerçi bu adam gençlere sadece doktor savcı ve avukat olmalarını öneriyor ama eğer meramını yalnızca "okumak" olarak anlatsaydı ve bir şekilde bununla da sosyal içerikli bir şeyler okumayı kastetseydi tam bana göre olacaktı: kendilerine genelcilik, uzmanlıksızlık pompalayan zalim adama karşı meslek ve uzmanlık isteyen zekalı gençler. Olacaktı; şimdi tam öyle değil. Ama yine de gençleri kendi çapımda takdir ediyorum. Uygun gördükleri yollardan yürümek istiyorlar. Bu duruş bir de uzmanlıksız genelciliği lanetleyen bir bilinçle birleşirse ne güzel olur.
"Flights into the imaginary, just like revolutionary declarations, are also ways to seek refuge from powerlessness" P.B.
Akademik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akademik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Haziran 2011
26 Kasım 2010
Akademisyen nedir, nerelerde yaşar?
Bourdieu'ye göre kesin olan bir şey var: öyle mahalle arasında, çarşıda pazarda, merdiven altında akademisyen olunmaz. Bir lojmanınız, bir ofisiniz yoksa kurtarmıyor. Akademisyen denen tiplemenin ve onun üretimlerinin zaten alametifarikası, hayatla bağlantısız olmak. Bu, hem hayatın dertlerinden korunmuş olmak, hem de hayata temas edememek anlamına geliyor; yani hem bir imkân, hem de bir sakatlık. Şeytanla anlaşma yapmak gibi. Bu varoluşun önkoşulu olan skhole durumunun, akademisyenlerin bulundukları mekânlara kadar işlediği birkaç örnekten bahsettiği şöyle bir pasaj var, ki küçük Amerika'nın yeni üniversiteleri için de geçerlidir:
![]() |
| Son paragrafla birlikte: sankim beni... |
Méditations Pascaliennes, Bourdieu'nün son kitaplarından biri (1997). İngilizce baskısı 2000'de yapılmış; henüz Türkçeye çevirilmemiş. Bu kitaptan hemen önceki eserlerinde yavaştan uğraşmaya başladığı akademik bakış açısının kritiği, bu kitapta zirveye çıkıyor. Kitabı, yapı malzemeleri satan dükkânlarla, ikinci el eşya mağazalarıyla dolu; gürültüsü, patırtısı, paket servis motoru vroaarrrrlaması, yol kavgası eksik olmayan bir sokakta çalışıyorum. Durumda biraz ironi var.
Bu yukarıdaki alıntı, kitabın 40. sayfasından. Şanslıyız çünkü Google Kitaplar'dan, bu muhteşem parantezin dahil olduğu kısa yazı tamamen okunabiliyor. Fransız entelektüel hayatının önemli bir döneminin çok boyutlu bir analizi var bu ufak ekte. Felsefenin itibarı, bu itibarın yatağı olarak üniversite öncesi eğitimin son demleri, birbirini takip eden ekoller, yarım devrimler, filozofların "evrensel'i temsil edenler olma" süreci, filan... Yukarıdaki sadece yarım sayfalık bir güzellik, daha pek çok ufak alıntı odağa alınabilir. İşte, aşağıda:
-----
Bu arada geçen gün blog bir yaşını doldurdu. Cafcaflı, komikli, görselli bir şeyler yazacaktım ama kaldı. İlk defa bir blogu bu kadar uzun sürdürebildim. Katkılarıyla şevk verenlere teşekkür ederim. Umarım devamı gelir. (Yani umarım blogun devamı gelir.)

10 Temmuz 2010
Argumentum ad...
Son senelerde giderek artan bir sıklıkta "mantık hataları" konusu fikir tartışmalarında gündeme geliyor. Çok yakın bir zamanda insanların haklı olanın o eşsiz durumunu tatmaları için muarızlarının söylemlerinde birkaç mantık hatası bulması yeterli olacak. Daha şimdiden "Bu direk Ad hominem" türü çıkışlar akan suları durdurmuyorsa da yavaşlatıyor. (Bu tespit cümlesinin bu kadar kısalabilmesi bile söylemin yaygınlığına işaret.) Bense bu hususta tam olarak arada kalmış durumdayım. Bir taraftan içimde bunları öğrenme isteği var (habire şuna benzer siteleri arada uğramak üzere gündeme alıyor ve sonra da hiç geri uğramıyorum); çünkü insanın bir diyalogu değilse bile en azından kendi içindeki düşüncesini bu hatalara bulaşmadan geliştirebilmesinde bir değer olduğunu sanıyorum. Öbür yandan da işin kıymeti harbiyesini biraz anlayamıyorum.
Son zamanlarda okuduğum şeylerde birkaç defa söz bunlara geldi. Birbirinden farklı yazarlar alakasız görünen bağlamlarda bu hatalara değinseler de söylediklerinde bazı benzerlikler vardı. Dikkat çekilen bir husus, yalnızca mantık alanına, üstelik de o alanın tamamını temsil etmeyen bir zümreye ait görünen bu 'profesyonel' yöntemlerin alanların dışına doğru çok fazla taşması. Düşüncenin bu mantık hatalarına düşmemesi gerektiği fikri, başlangıçta yalnızca küçük bir felsefe çevresinin fikri. Belirli başlangıç noktalarıyla uyumlu, belirli bir epistemolojinin tellerini titretiyor. Mantıksal pozitivizm, bilgiye ulaşmada akılcı argümantasyonu baş köşeye koyuyor örneğin. Viyana dolaylarında doğan bu anlayış zamanla anglosakson dünyaya yayılıyor. Bahsettiğim okumalar genellikle neo-liberalizmle ve ekonomik mantalitenin ekonomik olmayan alanlara doğru hücuma kalkışı ile ilgiliydi fakat birbirinden bağımsız yazan iki yazar da, yani Bourdieu de, Foucault da, bir noktada mantığın yayılışı analojisini kullandılar. Amerika ikisinin de görüş alanına girdi, oraya bu anlayışın eldivenin ele oturması gibi oturduğundan ikisi de bahsettiler. Bilhassa da Foucault. Yeni hükümet aklı, hak temelli değil mantık/bilgi temelli devlet eleştirisi, pazar olarak toplum, pazar olarak x, pazar olarak y, rational choice, romantize-idealize dalgalanımlar yok; yerine ilmek ilmek işlenen, mantık hatalarından arındırılmış akılcı argümantasyon var. Bu hatasız akılcı söylem, stilize debate ortamında rakiplerini alt edecek ve atomize birlikler onu uygun bulup benimseyecek. Vesaire vesaire.
Gerçekten de insan şöyle bir bakınca mantık hatalarına hassasiyet ile Amerika ile bağlantılık/Amerika'ya yakınlık arasında bir bağlantı olduğunu düşünebiliyor. Hatırlıyorum, bir iki ay önce bir akademik toplantıya katılmıştım. Amerika'da faaliyet gösteren genç bir konuşmacı (favori akademisyen tipim!), Ermeni soykırımı tartışmaları dahilinde gerçekleşen "Özür diliyorum" kampanyasının metnini inceleyen bir konuşma yapmıştı. Bu mantık hatalarına da değinen sıkı (dar) bir söylem analiziydi. Metnin altından girdi, üstünden çıktı, içindeki bulanıklıkları ve mantık hatalarını bir bir ortaya dökerek sertçe eleştirdi. Metin filanca filanca hataları yüzünden maksadı gerçekleştirmekten çok uzaktı, yetersizdi, filan. Konuşmacının polemikçi tavrı dinleyicileri (dinleyiciler arasında söz konusu metni oluşturanlardan kimseler de vardı) oldukça gerdi. Gelen eleştiriler genelde bu metnin oluşturulması sürecinin hiç dikkate alınmadığı konusunda odaklanmıştı. (Yani o mantık hataları, o belirsizlikler metnin başarısızlığının nedeni değil, metin oluşturma sürecinin iki ucu keskin bıçak niteliğinin sonucuydu.) Yani konuşmacı, söylem analizi yöntemi açısından eleştiriliyordu. Halbuki daha temelde bir uyumsuzluk yok mu? Böyle bir metin argumentum ad'ların süzgecinden geçirilebilir mi? İşte geldim işin kıymeti harbiyesi konusuna.
Bourdieu'nün de bir lafı var; sözünü ettiğim mantık taşmasından bahsederken, bu taşmaya önayak olmuş insanları "mantığa ait şeyleri eşyanın mantığı sanmakla" itham ediyor. Mantığa ait, mantığın kurallarına tabi uzay, hayatın tamamına şamil değil. Pek post-modern görünmek istemiyorum fakat hayatın tamamını akılcı ve mantık kurallarına uygun hâle getirme projelerinin bedeli hep ağır oldu. Başka ilkelere göre işleyen alanlara bir örnek, elbette din alanı; tamamen kişisel karizma üzerine kurulu. Şimdi, örneğin "ilk taşı günahsız olan atsın" söyleminin gücü ve etkisi ortadayken, bu söylemin içinde "ad hominem" avına çıkmanın anlamı olur mu? Dini(n sosyolojisini) Weber'den okumuş Pierre Bourdieu, mantığın, argümantasyon ekonomisinin geçerlilik alanının aslında çok daha küçük olduğunu düşünmemize neden olacak bir dolu çalışma yapmış. Din alanı, sanat alanı, (ilk bakışta akılcılığa daha uygun görünebilmesine rağmen) edebiyat alanı, entelektüel alan; bunların hiçbirisinde söylemler bu açılardan fazlaca incelenemiyor. Hepsinde, akıl fikir hesaplarını boşa çıkarabilecek, söylenenin başka herhangi bir iletişim düzlemine çekilmesine engel bir sembolik boyut bulunuyor. Alandaki oyunun gereklerine göre mantık hatası, defo olarak görülen davranışların hepsi de babalar gibi yapılabilir, failine getiri getirebilir.
Bence özellikle de günümüzdeki haliyle siyasal alan da bu akla mantığa sığmazlığın zirvelerinden biri. Burada da bence doğruya hatasız dizilmiş akılcı argüman yoluyla ulaşma kuralı değil, Talay Erker'in "Hagi sana 40 metreden bir çakar, o istatistikleri ne yapacağını şaşırırsın" kuralı geçerli durumda. Bu siyaset alanının bir defosu da değil üstelik; hatta belki de en büyük erdemlerinden biri olduğu söylenebilir. "Özür diliyorum" metnini yazan adam, çok kaygan bir siyasi zeminde ilerliyordu. Ermeni tarafına yetecek, Türk tarafında da en fazla insanın altına imza koyabileceği şekilde "fazla olmayan" bir şeyler bulmaya çalıştığı için sonuçta öyle bir metinle ortaya çıktı. Sanki yalnızca bir masa, bir kâğıt, bir kalem ve adamın zihni varmış ve başka bir şey yokmuş gibi bu metni mantık hataları çerçevesinden incelemeyi -af buyurun- son derece sikko buluyorum. Önemli olan, ortaya çıkan söylemin akılcılığı, mantıklılığı, "seviyesi", hatta doğruluğu bile değil, ortada (siyasal alanda) dönen oyunun örtük kurallarını algılayabilip ona göre yönünü ayarlayabilme becerisidir bana göre. Bunu yapabilen söylemi, siyasi açıdan başarılı buluruz; bir de, sonradan dünya akla mantığa uygun dönmüyor diye durumdan karamsar havalar çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum.
Geçen gün, televizyonda Anayasa değişiklik paketi referandumuna dair bir program izliyordum. Bir akademisyen, stüdyoya getirdiği ama kadraja girmeyen sihirli küresinden bakarak "oturduğu yerden" "Yani mahkeme kararından sonra mağduriyet söylemi geçersiz hâle geldi. Belki yine kullanılır ama sanmıyorum, halkımız artık çok bilinçlendi, etkilenmeyecektir" gibi bir şeyler diyordu... Konu bir bilinç konusu, bir akıl-mantık konusu değil işte, DEĞİL! (Burada Rıdvan Dilmen'in "Oyuncu değişikliği hakkı doldu, DOULDO"su gibi çıldırdığımı düşününüz lütfen.) Kendi kafasına göre bir akılcı değerlendirme tutturmuş; eğer herkes durumu o çerçeveden görürse ne âlâ, bilinç seviyesi yüksek. Görmezse de halkımız bilinçsiz... Ah akademisyen, vah akademisyen!.. Halbuki önümüzdeki aylarda gerçek siyaset alanının zirvelerinden birini geçeceğiz. Anayasa paketinin içeriği ve anlamından bağımsız olarak, bütün mantık hatalarıyla süslü halde söylemler üretilip havalarda uçuşacak. Birisi herkese veyahut gereği kadar fazla sayıda insana işin doğrusu gibi gelecek, onu destekleyecekler, ondan sonra gelecek ona göre şekillenmeye devam edecek. Mantıkçı da bunalımlardan bunalım beğenecek niye ortalık argumentum ad'lardan geçilmiyor diye.
Son zamanlarda okuduğum şeylerde birkaç defa söz bunlara geldi. Birbirinden farklı yazarlar alakasız görünen bağlamlarda bu hatalara değinseler de söylediklerinde bazı benzerlikler vardı. Dikkat çekilen bir husus, yalnızca mantık alanına, üstelik de o alanın tamamını temsil etmeyen bir zümreye ait görünen bu 'profesyonel' yöntemlerin alanların dışına doğru çok fazla taşması. Düşüncenin bu mantık hatalarına düşmemesi gerektiği fikri, başlangıçta yalnızca küçük bir felsefe çevresinin fikri. Belirli başlangıç noktalarıyla uyumlu, belirli bir epistemolojinin tellerini titretiyor. Mantıksal pozitivizm, bilgiye ulaşmada akılcı argümantasyonu baş köşeye koyuyor örneğin. Viyana dolaylarında doğan bu anlayış zamanla anglosakson dünyaya yayılıyor. Bahsettiğim okumalar genellikle neo-liberalizmle ve ekonomik mantalitenin ekonomik olmayan alanlara doğru hücuma kalkışı ile ilgiliydi fakat birbirinden bağımsız yazan iki yazar da, yani Bourdieu de, Foucault da, bir noktada mantığın yayılışı analojisini kullandılar. Amerika ikisinin de görüş alanına girdi, oraya bu anlayışın eldivenin ele oturması gibi oturduğundan ikisi de bahsettiler. Bilhassa da Foucault. Yeni hükümet aklı, hak temelli değil mantık/bilgi temelli devlet eleştirisi, pazar olarak toplum, pazar olarak x, pazar olarak y, rational choice, romantize-idealize dalgalanımlar yok; yerine ilmek ilmek işlenen, mantık hatalarından arındırılmış akılcı argümantasyon var. Bu hatasız akılcı söylem, stilize debate ortamında rakiplerini alt edecek ve atomize birlikler onu uygun bulup benimseyecek. Vesaire vesaire.
Gerçekten de insan şöyle bir bakınca mantık hatalarına hassasiyet ile Amerika ile bağlantılık/Amerika'ya yakınlık arasında bir bağlantı olduğunu düşünebiliyor. Hatırlıyorum, bir iki ay önce bir akademik toplantıya katılmıştım. Amerika'da faaliyet gösteren genç bir konuşmacı (favori akademisyen tipim!), Ermeni soykırımı tartışmaları dahilinde gerçekleşen "Özür diliyorum" kampanyasının metnini inceleyen bir konuşma yapmıştı. Bu mantık hatalarına da değinen sıkı (dar) bir söylem analiziydi. Metnin altından girdi, üstünden çıktı, içindeki bulanıklıkları ve mantık hatalarını bir bir ortaya dökerek sertçe eleştirdi. Metin filanca filanca hataları yüzünden maksadı gerçekleştirmekten çok uzaktı, yetersizdi, filan. Konuşmacının polemikçi tavrı dinleyicileri (dinleyiciler arasında söz konusu metni oluşturanlardan kimseler de vardı) oldukça gerdi. Gelen eleştiriler genelde bu metnin oluşturulması sürecinin hiç dikkate alınmadığı konusunda odaklanmıştı. (Yani o mantık hataları, o belirsizlikler metnin başarısızlığının nedeni değil, metin oluşturma sürecinin iki ucu keskin bıçak niteliğinin sonucuydu.) Yani konuşmacı, söylem analizi yöntemi açısından eleştiriliyordu. Halbuki daha temelde bir uyumsuzluk yok mu? Böyle bir metin argumentum ad'ların süzgecinden geçirilebilir mi? İşte geldim işin kıymeti harbiyesi konusuna.
Bourdieu'nün de bir lafı var; sözünü ettiğim mantık taşmasından bahsederken, bu taşmaya önayak olmuş insanları "mantığa ait şeyleri eşyanın mantığı sanmakla" itham ediyor. Mantığa ait, mantığın kurallarına tabi uzay, hayatın tamamına şamil değil. Pek post-modern görünmek istemiyorum fakat hayatın tamamını akılcı ve mantık kurallarına uygun hâle getirme projelerinin bedeli hep ağır oldu. Başka ilkelere göre işleyen alanlara bir örnek, elbette din alanı; tamamen kişisel karizma üzerine kurulu. Şimdi, örneğin "ilk taşı günahsız olan atsın" söyleminin gücü ve etkisi ortadayken, bu söylemin içinde "ad hominem" avına çıkmanın anlamı olur mu? Dini(n sosyolojisini) Weber'den okumuş Pierre Bourdieu, mantığın, argümantasyon ekonomisinin geçerlilik alanının aslında çok daha küçük olduğunu düşünmemize neden olacak bir dolu çalışma yapmış. Din alanı, sanat alanı, (ilk bakışta akılcılığa daha uygun görünebilmesine rağmen) edebiyat alanı, entelektüel alan; bunların hiçbirisinde söylemler bu açılardan fazlaca incelenemiyor. Hepsinde, akıl fikir hesaplarını boşa çıkarabilecek, söylenenin başka herhangi bir iletişim düzlemine çekilmesine engel bir sembolik boyut bulunuyor. Alandaki oyunun gereklerine göre mantık hatası, defo olarak görülen davranışların hepsi de babalar gibi yapılabilir, failine getiri getirebilir.
Bence özellikle de günümüzdeki haliyle siyasal alan da bu akla mantığa sığmazlığın zirvelerinden biri. Burada da bence doğruya hatasız dizilmiş akılcı argüman yoluyla ulaşma kuralı değil, Talay Erker'in "Hagi sana 40 metreden bir çakar, o istatistikleri ne yapacağını şaşırırsın" kuralı geçerli durumda. Bu siyaset alanının bir defosu da değil üstelik; hatta belki de en büyük erdemlerinden biri olduğu söylenebilir. "Özür diliyorum" metnini yazan adam, çok kaygan bir siyasi zeminde ilerliyordu. Ermeni tarafına yetecek, Türk tarafında da en fazla insanın altına imza koyabileceği şekilde "fazla olmayan" bir şeyler bulmaya çalıştığı için sonuçta öyle bir metinle ortaya çıktı. Sanki yalnızca bir masa, bir kâğıt, bir kalem ve adamın zihni varmış ve başka bir şey yokmuş gibi bu metni mantık hataları çerçevesinden incelemeyi -af buyurun- son derece sikko buluyorum. Önemli olan, ortaya çıkan söylemin akılcılığı, mantıklılığı, "seviyesi", hatta doğruluğu bile değil, ortada (siyasal alanda) dönen oyunun örtük kurallarını algılayabilip ona göre yönünü ayarlayabilme becerisidir bana göre. Bunu yapabilen söylemi, siyasi açıdan başarılı buluruz; bir de, sonradan dünya akla mantığa uygun dönmüyor diye durumdan karamsar havalar çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum.
Geçen gün, televizyonda Anayasa değişiklik paketi referandumuna dair bir program izliyordum. Bir akademisyen, stüdyoya getirdiği ama kadraja girmeyen sihirli küresinden bakarak "oturduğu yerden" "Yani mahkeme kararından sonra mağduriyet söylemi geçersiz hâle geldi. Belki yine kullanılır ama sanmıyorum, halkımız artık çok bilinçlendi, etkilenmeyecektir" gibi bir şeyler diyordu... Konu bir bilinç konusu, bir akıl-mantık konusu değil işte, DEĞİL! (Burada Rıdvan Dilmen'in "Oyuncu değişikliği hakkı doldu, DOULDO"su gibi çıldırdığımı düşününüz lütfen.) Kendi kafasına göre bir akılcı değerlendirme tutturmuş; eğer herkes durumu o çerçeveden görürse ne âlâ, bilinç seviyesi yüksek. Görmezse de halkımız bilinçsiz... Ah akademisyen, vah akademisyen!.. Halbuki önümüzdeki aylarda gerçek siyaset alanının zirvelerinden birini geçeceğiz. Anayasa paketinin içeriği ve anlamından bağımsız olarak, bütün mantık hatalarıyla süslü halde söylemler üretilip havalarda uçuşacak. Birisi herkese veyahut gereği kadar fazla sayıda insana işin doğrusu gibi gelecek, onu destekleyecekler, ondan sonra gelecek ona göre şekillenmeye devam edecek. Mantıkçı da bunalımlardan bunalım beğenecek niye ortalık argumentum ad'lardan geçilmiyor diye.
07 Temmuz 2010
PhDcomics, komik değil
"Okuma abartılıyor olabilir" temalı bir şey yazmaya çalışıyordum; arada "antiparantezle" geçeceğim bir konu, daha uzun bir süredir gözüme takıldığı için, biraz dallanıp budaklandı ve onu şimdi not etmek isterim.
PhDcomics diye bir çizgi dizi sitesi var. Bilmeyenler için, burada doktora ve/veya asistanlık yapan taze akademik kişiliklerin pek çileli fakat öbür yandan pek de ayrıksı ve eğlenceli şekilde temsil edilen yaşamlarını konu alan karikatürler yayınlanlıyor. Cins huylu, sıkıntı çıkaran profesörler, bir türlü bitmeyen tezler, projeler, inekleşmeden mantarlaşmaya seyahat eden akademisyen adayları, falan filan. Benim de bu işlerle uğraşan çok sayıda tanıdığım olduğu için, Facebook'ta filan düzenli aralıklarla PhDcomics karikatürlerine maruz kalıyorum. Bir patladı mı deli gibi paylaşılıyor. Bendeniz bu sitedeki karikatürleri genelde hiç komik bulmadığım gibi, paylaşılmasından da biraz rahatsız oluyorum; nedeni de, akademik camiaya dahil olmayan/olamamış kişilere karşı bu alanın "lükslerinin" ortaya konulmasında biraz şımarıklık veya görgüsüzlük kokusu almam. Aynı şekilde, geçmişte kendimi biraz bulamış olsam da, bugün "procrastination" edebiyatını da, yani özellikle tezini/ödevini yapmak yerine aylaklık eden öğrencinin bu durumunu bir de allayıp pullamasını da sevmiyorum.
Yukarıda "akademik camiaya dahil olmayan/olamamış" dedim. Benim algıladığım kadarıyla PhDcomics'te kıyaslamalar yapıldığında, genellikle kendi iradesiyle akademik tarik yerine başka bir yolu tercih etmiş kısımla ilgileniliyor. Yani asistanlarımızı, akademik kariyer yapmak yerine, "her türlü zaten tutan" Amerikan rüyasının başka bir tarafından tutmuş, arada tercihen yüksek maaşlı bir işe başlamış, ev-araba döşemiş, evlenmiş, vs. tiplerle kontrast içinde görüyoruz. Ama asistan hâlâ tezidir ödevidir uğraşıyor, vesaire. Akademik yola girmek istediği halde giremeyen kişiler söz konusu edilmiyor; zorlanılsa sırf bu konumlanmaları tercih işiymiş gibi gösteren iğrenç havası için bile bu karikatürlerden hazzedilmezdi fakat işin beni sıkan yönü birazcık başka.
Malûm, bu akademisyen, okuyucu-yazıcı-öğretici 'takımını' tabir eden sözcüklerden biri de, "scholar". Okul sözcüğünün akrabası da olan bu sözcük, skholē şeklindeki bir Yunanca sözcükten geliyor, ki bunun anlamı da "boş zaman ('leisure'), gündelik sıkıntılardan ötede bulunan sakinlik-serbestlik-rahatlık durumu" gibi bir şey. Aradaki bağlantıya değinen çoktur: bilim yapmanın böyle bir maliyetinin söz konusu olduğu; yani bilimsel faaliyetle uğraşmak için, böyle bir skholē'ye sahip olunması, böyle bir bedelin ödenebilmesi önkoşulunun mevcut olduğu vurgulanır. Evet, evrensel geçerliliği olan, herkesi bağlayan, herkesi susturan, höy höy höy konumundaki bilimsel bilgi, yalnızca "kahvehanelerde değil, laboratuvarlarda sabahlayan" insanlar tarafından üretilebiliyor ve o laboratuvarlara da yalnızca o şiirdeki gibi Atatürk sevgisiyle girilmiyor. Her ne kadar burslar ve diğer desteklerle işe biraz eşitlikçi makyajlar sürülmekte ise de, akademisyen olan, akademik yolda olan herkesin toplumsal sınıflar bakımından görece yukarılarda, en kötü orta-üst irtifalarda bulunduğunu hatırlamak gerek. Bu iş, yalnızca kendisine bir şekilde o zamanı yaratma imkânını bulanlara özgü bir iş.
Kendi payıma, hiç kimsenin üniversite sınavı, lisans not ortalaması gibi bu yolun en elementer basamaklarında dahi mevcut olan üretim pozisyonlarının (evrensel'i üreten olma konumlarının), onları objektif olarak en fazla hak eden öğrencilere verildiğini iddia edebileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan, bence lisans seviyesinden öteye giden herkesin bir şekilde bu durumla hesabını kitabını görmesi gerek. Akademide ders veren, gazetelere yazı yazan, televizyonlarda görününen, takdis kurumlarından aldığı güç ve özgüvene yaslanarak "Bu, böyledir" dediği zaman gerçekten de onu öyle yapan ve öyle yapışı yalnızca ve yalnızca alanında faaliyet gösteren bir başka yoldaşı tarafından söz/eleştiri/itiraz konusu edilebilen --ki bu meydan okumalar kendi başına kocaman bir inceleme konusu-- her akademisyen, o anda, bütün gün işyerinde çalıştığı için kafası mantara dönmüş, patron çilesi çeken, elini ayağını bile oynatamayan, düşünemeyen, eleştiremeyen, hatta çalışıp yorulmasa bile düşünceyle işi olmayacak zebil miktar yaşıtının pahasına o konumda. Bilimsel olanın kendisi, bilimsel olmayanın da bir başkası olması, tartışılmaz şekilde meşru değil. Bilim öyle kendi kendine adamın kafasından neşet etmiyor.
Durum böyle böyleyken beni rahatsız eden şey, çalışma'nın içini vida sıkmayla, odun kırmayla, döviz alıp satmayla değil de düşünüp taşınmayla, okumayla yazmayla doldurabilme lüksüne sahip olan ve bu arada da çorbası pişen bireyin çalışamaması, sonra da çalışamamasının parodisini yazması. Oyun bilmeyen gelinin düğün ahalisine dönüp "yerim dar ama en kral yer de burası. Canınızı verirdiniz benim bu darlığından yakındığım yerde olabilmek için ama yine de burada olan ben olacağım" demesi.
Ben PhDcomics'in tembelliğe övgü havasından öteden beri rahatsız oluyordum ama bu rahatsızlığa bu şeklini veren, elbette Pierre Bourdieu. Kendisi evrenseli üretmenin sınıfsal koşullarına dikkat kesildiği anda, bu ayrıcalığa sahip olanlara, önce bir bütün halinde hareket ederek sahip oldukları ayrıcalıklı durumu brütal bir şekilde işgal etmeye hallenen "dış güçlere" karşı mücadele etmeleri, bununla bağlantılı bir esas misyon olarak ise, giderek sahip oldukları koşulları genelleştirmenin, genele yaymanın yollarını aramaları öğüdünü veriyor. Bizim genç scholar adayı ne yapıyor? Tüm listesine karikatürü paylaşarak cicilerini göstermeye çalışıyor. Orada bile -yine Bourdieu'den gidelim- bir distinction peşinde koşuyor.
PhDcomics diye bir çizgi dizi sitesi var. Bilmeyenler için, burada doktora ve/veya asistanlık yapan taze akademik kişiliklerin pek çileli fakat öbür yandan pek de ayrıksı ve eğlenceli şekilde temsil edilen yaşamlarını konu alan karikatürler yayınlanlıyor. Cins huylu, sıkıntı çıkaran profesörler, bir türlü bitmeyen tezler, projeler, inekleşmeden mantarlaşmaya seyahat eden akademisyen adayları, falan filan. Benim de bu işlerle uğraşan çok sayıda tanıdığım olduğu için, Facebook'ta filan düzenli aralıklarla PhDcomics karikatürlerine maruz kalıyorum. Bir patladı mı deli gibi paylaşılıyor. Bendeniz bu sitedeki karikatürleri genelde hiç komik bulmadığım gibi, paylaşılmasından da biraz rahatsız oluyorum; nedeni de, akademik camiaya dahil olmayan/olamamış kişilere karşı bu alanın "lükslerinin" ortaya konulmasında biraz şımarıklık veya görgüsüzlük kokusu almam. Aynı şekilde, geçmişte kendimi biraz bulamış olsam da, bugün "procrastination" edebiyatını da, yani özellikle tezini/ödevini yapmak yerine aylaklık eden öğrencinin bu durumunu bir de allayıp pullamasını da sevmiyorum.
Yukarıda "akademik camiaya dahil olmayan/olamamış" dedim. Benim algıladığım kadarıyla PhDcomics'te kıyaslamalar yapıldığında, genellikle kendi iradesiyle akademik tarik yerine başka bir yolu tercih etmiş kısımla ilgileniliyor. Yani asistanlarımızı, akademik kariyer yapmak yerine, "her türlü zaten tutan" Amerikan rüyasının başka bir tarafından tutmuş, arada tercihen yüksek maaşlı bir işe başlamış, ev-araba döşemiş, evlenmiş, vs. tiplerle kontrast içinde görüyoruz. Ama asistan hâlâ tezidir ödevidir uğraşıyor, vesaire. Akademik yola girmek istediği halde giremeyen kişiler söz konusu edilmiyor; zorlanılsa sırf bu konumlanmaları tercih işiymiş gibi gösteren iğrenç havası için bile bu karikatürlerden hazzedilmezdi fakat işin beni sıkan yönü birazcık başka.
Malûm, bu akademisyen, okuyucu-yazıcı-öğretici 'takımını' tabir eden sözcüklerden biri de, "scholar". Okul sözcüğünün akrabası da olan bu sözcük, skholē şeklindeki bir Yunanca sözcükten geliyor, ki bunun anlamı da "boş zaman ('leisure'), gündelik sıkıntılardan ötede bulunan sakinlik-serbestlik-rahatlık durumu" gibi bir şey. Aradaki bağlantıya değinen çoktur: bilim yapmanın böyle bir maliyetinin söz konusu olduğu; yani bilimsel faaliyetle uğraşmak için, böyle bir skholē'ye sahip olunması, böyle bir bedelin ödenebilmesi önkoşulunun mevcut olduğu vurgulanır. Evet, evrensel geçerliliği olan, herkesi bağlayan, herkesi susturan, höy höy höy konumundaki bilimsel bilgi, yalnızca "kahvehanelerde değil, laboratuvarlarda sabahlayan" insanlar tarafından üretilebiliyor ve o laboratuvarlara da yalnızca o şiirdeki gibi Atatürk sevgisiyle girilmiyor. Her ne kadar burslar ve diğer desteklerle işe biraz eşitlikçi makyajlar sürülmekte ise de, akademisyen olan, akademik yolda olan herkesin toplumsal sınıflar bakımından görece yukarılarda, en kötü orta-üst irtifalarda bulunduğunu hatırlamak gerek. Bu iş, yalnızca kendisine bir şekilde o zamanı yaratma imkânını bulanlara özgü bir iş.
Kendi payıma, hiç kimsenin üniversite sınavı, lisans not ortalaması gibi bu yolun en elementer basamaklarında dahi mevcut olan üretim pozisyonlarının (evrensel'i üreten olma konumlarının), onları objektif olarak en fazla hak eden öğrencilere verildiğini iddia edebileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan, bence lisans seviyesinden öteye giden herkesin bir şekilde bu durumla hesabını kitabını görmesi gerek. Akademide ders veren, gazetelere yazı yazan, televizyonlarda görününen, takdis kurumlarından aldığı güç ve özgüvene yaslanarak "Bu, böyledir" dediği zaman gerçekten de onu öyle yapan ve öyle yapışı yalnızca ve yalnızca alanında faaliyet gösteren bir başka yoldaşı tarafından söz/eleştiri/itiraz konusu edilebilen --ki bu meydan okumalar kendi başına kocaman bir inceleme konusu-- her akademisyen, o anda, bütün gün işyerinde çalıştığı için kafası mantara dönmüş, patron çilesi çeken, elini ayağını bile oynatamayan, düşünemeyen, eleştiremeyen, hatta çalışıp yorulmasa bile düşünceyle işi olmayacak zebil miktar yaşıtının pahasına o konumda. Bilimsel olanın kendisi, bilimsel olmayanın da bir başkası olması, tartışılmaz şekilde meşru değil. Bilim öyle kendi kendine adamın kafasından neşet etmiyor.
Durum böyle böyleyken beni rahatsız eden şey, çalışma'nın içini vida sıkmayla, odun kırmayla, döviz alıp satmayla değil de düşünüp taşınmayla, okumayla yazmayla doldurabilme lüksüne sahip olan ve bu arada da çorbası pişen bireyin çalışamaması, sonra da çalışamamasının parodisini yazması. Oyun bilmeyen gelinin düğün ahalisine dönüp "yerim dar ama en kral yer de burası. Canınızı verirdiniz benim bu darlığından yakındığım yerde olabilmek için ama yine de burada olan ben olacağım" demesi.
Ben PhDcomics'in tembelliğe övgü havasından öteden beri rahatsız oluyordum ama bu rahatsızlığa bu şeklini veren, elbette Pierre Bourdieu. Kendisi evrenseli üretmenin sınıfsal koşullarına dikkat kesildiği anda, bu ayrıcalığa sahip olanlara, önce bir bütün halinde hareket ederek sahip oldukları ayrıcalıklı durumu brütal bir şekilde işgal etmeye hallenen "dış güçlere" karşı mücadele etmeleri, bununla bağlantılı bir esas misyon olarak ise, giderek sahip oldukları koşulları genelleştirmenin, genele yaymanın yollarını aramaları öğüdünü veriyor. Bizim genç scholar adayı ne yapıyor? Tüm listesine karikatürü paylaşarak cicilerini göstermeye çalışıyor. Orada bile -yine Bourdieu'den gidelim- bir distinction peşinde koşuyor.
25 Haziran 2010
'Zaten bunlar ideal tipler' savunması
Bu yukarıdaki, akademik dünyanın meseleleriyle ilgili benim şimdiye kadar gördüğüm en büyük kritiklerden biri. ODTÜ Sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden Hasan Ünal Nalbantoğlu tarafından yazılmış, her büyük akademik dönemeçte yeniden dönülmesi gerektiğini düşündüğüm bir makale. Son okumamın üzerinden epey süre geçtiği için şimdi bu metnin ayrıntısına giremeyeceğim ama ardından gelen şeyin sağlamlığını hissettirmekte tuhaf bir potansiyeli olan giriş satırlarını alıp, başka bir şeye bağlayacağım. Nalbantoğlu'nun burada bahsettiği bile bile lades biçiminde paylaşılan akademik diplomasi dili ve yavansöyleminin pek nadide bir örneğini sunmak istiyorum. Fakat belki önce ortamı biraz daha tarif etmek gerekebilir.
Konuşma, sempozyum, konferans türü toplantılar, konuşmacının tercihen daha tecrübeli ve daha ak saçlı bir başkası tarafından tanıtılmasıyla başlar. Tanıtıcı, bir yandan şöyle süperdir böyle hiperdir diye konuşmacıyı överken, dikkatli şekilde fazla da ileri gitmemeye çalışır; çünkü kendi 'takdis eder'-konuşmasını sağlar-müsaade eder konumunu unutmamalıdır. Bu meyandan olmak üzere, eğer biyografinin parçalarından biriyle ilgili kendi yaşanmışlıkları varsa muhakkak bunları araya serpiştirir; örneğin "Doktorasını güzel New York şehrinde tamamladı" diyerek mekâna izini bulaştırmaya çalışır; ya da "Profesör Steward Jamainko hâlâ orada mı" gibi küçük bir soru sorar. Biyografisinin üstat'tan süzülmüş hali dillendirilirken konuşmacı da utangaç şekilde kendi biyografisini dinler. Sonra konuşmasına başlar. Konuşma mutlaka verilen süreden fazla sürme eğilimindedir. Tanıtıcı-moderatör onu da kibarca hatırlatır; kendi kendine yahut da temsil ettiği kurum, enstitü, seminerler serisi tarzı kurumların olanak sağlayıcı ve belirleyici konumu tahkim edilir. Konuşma bitince önce sunulan bir alkışlanır; sonra soru cevap faslına geçilir. Onun da bir düzeni, izlenmesi gereken bir yapısı vardır. Soru sorucular sorularına küçük bir övgüyle başlarlar; sonra eleştirilerini sıralarlar. (Hep bu noktada ortaya çıkan, bahsettiğimiz yavansöylemin parçalarından biri, ekşi sözlük'ten babaerenler tarafından çok güzel dile getirilmiştir: 'Nerde benim değişkenim' eleştirisi) Bu eleştirilerle sunulan şeyin içeriğinin değiştiği çok fazla görülmez. Soru soran kendini ortaya koyar, konuşmacı kendini tekrar ortaya koyar, bütün bu eleştirilerin sonunda tanıtıcı kılığındaki kurumun kendisini tekrar ortaya koymasıyla tören sonuçlanır. "Tea/coffee break".
Bütün bunların neresinde bir sorun olduğu sorulabilir. Kaldı ki, bütün bunların yerini alacak post-yapısal havalarda bir yaratıcılığı sanıyorum ben de hiç tercih etmezdim. Bununla birlikte, -belki ben hep tuhaf olanlarına denk geldim, bilemem ama- bu ritüeller (ve konuşmacıların kullandıkları küçük retorik oyunları ve daha neler neler) benim kısıtlı tecrübelerimin çoğunda, bir boşluğun kamuflajı niteliğinde oldu -geçenki "program notları" gibi-. Öte yanda, akademik-bilimsel alanın kendisini sıkça yalnızca gerçeğin ve işlenmiş düşüncenin baskın çıkabileceği otonom bir eşitler cumhuriyeti gibi erdemlerle süslü biçimlerde kurgulaması var. Bu yüzden, boş kanaatlerin, mağara duvarlarına vuran yansımaların aksi olarak gerçek ve taze bilgiyi üretme işini kendi üzerine öyle veya böyle almış olan bu alanın parçalarının böyle yavanlıklara dolanıp yumak olması bana komik geliyor. Zaten her hâlükârda rutinleşen, ritüelleşen, o anda üretilmiş olmayan davranışlara dikkat etmek gerek diye düşünüyorum.
İşte 'Zaten bunlar ideal tipler' savunması da, bahsettiğim toplantılarda sıkça kullanılan ezberlerden biri. Genelde şöyle ortaya çıkıyor: konuşmacı, ampirik dünyayla bağlantısı dinleyiciye kuşkulu görünen bir zihinsel araçtan bahsediyor. Sonra konuşma bittiğinde, kuşkulu dinleyici "Bu böyle değil" şeklinde özetleyebileceğimiz bir itirazda bulunuyor. Daha afili formüle ediyor itirazını elbette. Eleştiriye yanıt verme sırası gelen konuşmacı da, zaten Weber'in bahsettiği anlamda ideal tiplerden birinin söz konusu olduğunu belirtiyor. Demek istediği aslında çoğunlukla şundan ibaret: İdeal tip diyorum, Sosyoloji 101'lerin baştacından bahsediyorum, hepimiz okuduk, biliyoruz, ampirik dünyadakiyle aynısı olmak zorunda değil; bu analitik aracı konuşmaya çağırdım, bu bana ampirik dünyayı takmama lüksü veriyor, sen de bir zahmet bu kavramın ve Weber'in ismine itaat edip benim ampirik dünyayla olan alakasızlığımı sorun etmemeye başla. (Kuşkusuz bu tercüme de bir ideal tip.. Weberyen anlamda. Haha!) En alakasız disiplinlerin konuşmalarında bile bu sözde Weberyen çilingirizme başvuruluyor; bütün disiplinlerin Sosyoloji 101 görmesi sonucu sanırım.
Elbette ideal tip böyle bir şey değil. Bir idel tipin ampirik dünyadan kaçmayı haklılaştırıcı bir gerekçe olarak değil, ampirik dünyanın 'akıl sır ermez' karmaşıklığıyla başa çıkabilmenin bir aracı olarak düşünülmesi gerek. Gerçekten de ampirik dünyadan alınabilecek milyarlarca 'doğru' parçasına karşı bir alerji söz konusu; ama onlara bulaşma külfetinden -nasıl olacaksa- kurtulmak için değil, aksine onları 'ham' halden daha işlenmiş hale getirebilmek için ideal tipler inşa edilip kullanılıyor. "Sosyal dünya eğer rasyonel kanunlara göre işleseydi şu durumda nasıl bir aksiyon dizisi meydana gelirdi" şeklinde bir soru söz konusu, buna durumun bütün gerçeklerini sıkıca inceleyerek (ve aynı zamanda kendi zamana-mekâna gömülülüğünüzü de unutmadan) yanıt verdiğinizde, elinizde bir ideal tip oluyor; fakat elinizdeki şey son zamanların popüler deyimiyle bir amaç değil bir araç olduğundan ve dünya ne sizin ideal tipinize, ne de rasyonel kanunlara göre işlediğinden, bu tipin sürekli gerçeklerle denenmesi gerekiyor.
Bilginin yeri ve şekli konusundaki bütün kavgaları bir yana, Weber sanırım hiçbir zaman mutlak olanın ampirik olan değil de ona yaklaşmanın bir yolu olan ideal tip olduğunu iddia etmezdi. Bir ideal tipin ampirik dünyaya aykırı algılanması durumunda, salt onun bir ideal tip olduğu bilgisi, aykırılığın görmezden gelinmesinin gerekçesi olamıyor dolayısıyla. Ama bizim konuşmacıya ne gam! O oturduğu yerden öyle görmüş. itiraz kabul etmediği gibi, reddiyesini de şıklaştırmış, Weber'e havale etmiş. "Bu anahtar bu kapıyı açmayacak galiba" denen birinin anahtarını gururla gösterip "Olur mu oğlum, KALE marka bu" demesi gibi bir şey.
26 Ocak 2010
Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu - Taner Akçam
Taner Akçam'ın ilk olarak 1991'de İletişim tarafından basılan bu kitabı, o etiketle dört baskı yaptıktan sonra, Nisan 2001'de Su Yayınları tarafından basılmış. Yazarın ifadesiyle, kendisinin "ilk göz ağrısı" olan kitap, aynı zamanda da Türkiye'de de Ermeni Soykırımı ve Türk milliyetçiliğinin bağlantılarını araştıran ilk eser olma özelliğini taşıyor Akçam'ın iddiasına göre. Eserde, yazarın deyimiyle "20. yüzyılın ilk planlı, modern kitlesel halk kıyımı" olan "Ermeni kırımı"nın (kitap boyunca böyle anılıyor), gerçekleştiği dönemde, Türk ulusal kimliğine
25 Aralık 2009
Bir intihal tipolojisi
Bir süredir Sabancı Üniversitesi'nde çalışan tarihçi Y. Hakan Erdem'in Tarih-Lenk: Kusursuz Yazarlar, Kâğıttan Metinler (Doğan Kitap, 2008) adlı kitabıyla meşgûldüm. Daha çok romanlarıyla tanınan yazar bu incelemesinde, anlı şanlı tarihçilerin eserlerinde yaptıkları fahiş hataların ve giriştikleri cinliklerin bir çetelesini tutuyor. Eski yazı metinleri yanlış okuyarak çamlar devirenleri mi istersiniz, dilini sadeleştirme bahanesiyle kırpıp yıldız yapanları mı istersiniz; öğrencisi yerindeki adamdan çalan, çırpan hocasını mı ararsınız, hatta düzmece kaynaklar yaratanlara mı bakarsınız, maşallah hepsi var. (Hani itin götüne de sokulmuşlar haklı olarak ama özellikle mim koyup şu andaki durumlarına baktığım kişilerin hemen hiçbirisi, kitabın yayımının ardından statüsünden olmamış. Normalde insan içine çıkamayacak duruma gelmeleri gerekir.)
Kitabın özel olarak intihalleri ele alan bölümünün girişinde, yazar "ülkemiz düşün hayatında tercih edilen" intihal tekniklerinin bir tipolojisini sunmuş; çok da hoş bir üslupla. Ne kadar fazla sayıda kişi farkında olursa o kadar hayırlı olacak bu listeyi buraya koymak istedim. Liste, 235. ile 237. sayfaları arasında uzanıyor; kitabın tamamını da naçizane tavsiye ederim elbette:
Kitabın özel olarak intihalleri ele alan bölümünün girişinde, yazar "ülkemiz düşün hayatında tercih edilen" intihal tekniklerinin bir tipolojisini sunmuş; çok da hoş bir üslupla. Ne kadar fazla sayıda kişi farkında olursa o kadar hayırlı olacak bu listeyi buraya koymak istedim. Liste, 235. ile 237. sayfaları arasında uzanıyor; kitabın tamamını da naçizane tavsiye ederim elbette:
1. Başkasının yazdıklarını referans vermeden kelime kelime aynen almak. Kolay. Kaynağınızı açın, oradan baka baka yazın. Aman dikkat edin, virgül bile atlamayın. Adamın orijinal dil yanlışlarım bile alın. Bir tür kopya çekmek veya istinsah etmek gibi bir şey. Basil ama akıllıca bir yöntemdir. Tabii, yakalanmazsanız. Buna "kürekle çalma" diyelim.Umarım birilerine bir yardımı dokunur. Umarım zalım Tarih-Lenk'lerin aymazlıkları da Hakan Erdem'in usancını taşırmaz da böyle güzel katkılarından mahrum kalmayız ileride.
2. Bir kaynakta yazılanı cümle cümle, hatta paragraf paragraf aynen almak, "tırnak" içine koymamak fakat bir dipnotla durumu geçiştirmeye çalışmak. Anlamı şudur; "bilgiyi şu referans verdiğim yerden aldım, buyurun gidin kontrol edin, ama kelimeler kavramlar benimdir." Kaynağını açıkladığı için kibarca, her an o kaynağa gidilme kapısı açık olduğu için de cesurca bir girişimdir, enselenme olasılığı az da olsa vardır. Buna "Arşen Lüpen" yöntemi diyelim. İlginç olan bunun ülkemizde pek intihalden sayılmamasıdır!
3. Başkasının yazdığını alırken özetlemek, kelimelerini değiştirmek, eşanlamlı veya biraz değişik fakat kendi kelimelerinizi kullanarak yazmak ve hiç referans vermemek. Bunun anlamı, "Burada ne görüyorsanız ya İstanbul’un fetih tarihi kadar ortak bilgidir, referansa gerek yok, ya da benim mamulâtımdır" demek olur. Tabii ki "paraphrase" etme hakkımız var. Ama anlamca alıp, içindeki bilgiyi alıp sahibine referans vermemek olmaz. Dil kullanım yetenekleri gelişmiş ustaların tercih ettiği bir yöntemdir. Ara ki orijinal kaynağı bulasın. Buna "Sülün Osman" veya "söğüş" yöntemi diyelim.
4. Birden fazla kaynağı harfiyen veya özetleme yoluyla tırtıklamak, bunları "tırnak" içine koymamak veya gereği gibi referanslandırmamak, fakat paragrafın en sonundaki cümleye en son kullandığınız kaynağı işaret eder bir dipnot düşmek. Okuyanlar, paragraftaki bütün bilginin o tek kaynaktan geldiğini ve "düzgünce" referans verildiğini sanacaktır. Masumane görüntüsüne karşı ustacadır. "Bir koy üç al" yöntemi diyelim.
5. Metni veya içindeki bilgiyi birinden alıp referansı "filandan aktaran" demeksizin başka bir yazara bilim adamına vermek. Tuhaftır. "Niye ki?" denebilir. Ama var böyle bir şey. İki ayrı nedenden kaynaklanıyor olabilir. O "filan" kaynağı zaten cıcığını çıkarıncaya kadar kullanmışsınızdır, birkaç kez onu aradan çıkarıp başka kaynaklan zikretmek fena bir fikir gibi gelmez size. Daha çok sayıda kaynağı görmüş gibi yapmak, şahsen görmediğiniz kaynaklan ekleyerek kaynak zenginleştirmek istersiniz, bu çocukçadır. Hevesli öğrencilerin yaptığı çok olur. Asıl sömürülen kaynağın gereğinden çok dikkat çekmesini önlemek, şaşırtmaca vermek de bir çıkış noktasıdır. Bu usta işidir. Burada bununla ilgileneceğiz. "Perdeleme" diyelim.
6. Bilgiyi veya veriyi birincil kaynaklardan edinmiş gibi yapıp, bunları ilk kez araştıran, bulan ve kullananı saklamak, zikretmemek, hiç referans vermemek. Kolaydır. Arşivlerin abidik gubidik kısaltmalarına doğrudan gönderme yapılmasından ibarettir. "Niye ki" dedirtmeyecek kadar yararlıdır. Tarih gibi birincil malzemenin değil kullanılmasına "keşfine" bile prim veren bir disiplinde "hava basmanıza" yarar. Yukarıdaki 5 numaraya yöntem açısından benzer, ama derece açısından kabil-i kıyas değildir. Orada nihayetinde Ali'nin külahını Veliye giydiriyorsunuz, burada külahı kafanıza geçirmek ne kelime, "kumaşını ben dokudum" diyorsunuz, "ilk günah" yöntemi diyelim.
7. Başkasının asil metnini parçalamak, cümlelerin, paragrafların yerini değiştirmek, aralara kendi sözcüklerinizi, cümlelerinizi, paragraflarınızı kullanarak kendi orijinal araştırmanızdan parçalar serpiştirmek ve tabii ki referans vermemek. Meşru ile nameşru, siyah ile beyaz aynı anda, aynı yerde, yan yana, koyun koyuna birlikle bulunduğu için buna da Ying Yang" yöntemi diyelim. Yurtdışında "mozaik" dedikleri tür budur işte. Üstatlık ister.
8. Yazdığınızı söylediğiniz metni sizin adınıza başkası yazıyor. Metin kısmen veya tamamen bir başkasının. Birinci yönteme benziyor gibi ama burada "asıl yazar"ın şu veya bu nedenle sizinle işbirliği yapması, durumdan haberdar olması epey bir farklılık yaratıyor. Daha çok tembel öğrenci işidir. Ülkemizde ve dünyada epeyce bir piyasası vardır. "İhale" yöntemi diyelim. Üstelik de unutmayalım ki bu yöntem diğerleriyle çakışabilir veya iç içe geçebilir de. Metin sizin olmadığı gibi sizin için hazırlayanın da olmayabilir. Siz birilerini kandırmaya soyunmuşken başkası sizi niçin avlamasın?
9. Bir de yukarıdakilerin hiçbirine benzemeyen bir intihal (!) çeşidi daha var. Oldukça karmaşık bir süreç. Önce asıl metni muhayyilenizde yaratıyorsunuz sonra tırnak işaretleri içinde veriyorsunuz ve tabii ki referansınız yok! Aslında kendinizden çalıyorsunuz, olmayan karakterlere atfediyorsunuz. Buna da "Thucydides yöntemi" diyelim. Zararsızdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
