Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kişisel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2013

Richter muamması


Bu, efsane piyanist Sviatoslav Richter hakkında bir film. Yukarıdaki, ilk kısmı. Piyanistin birilerine “Hadi Prokofyev dinleyelim o zaman” demesiyle başlıyor ve artık emekliliğini sürmekte olan bu yaşlı, zayıf ve karamsar adamın hayatında tarihten tarihe, konudan konuya, olaydan olaya atlayarak geziyoruz. Kaçınılmaz olduğu ölçüde birazcık kronolojik gidiliyor; çocukluk-gençlik-sonrası gibisinden; fakat sıralama, sıralılık gittikçe bulanıklaşıyor ve sonunda anlatılar sıra dizi dinlemeden o kadar birbirinin içine giriyor ki “Galiba bu ayrıntılarının üzerine giydirilmiş başka bir hikâye yok” diyebiliyorum. Hikâye hayata galebe çalsaydı böyle olmazdı. Anlatılar, anılar hizaya çekilir, sırayla yürürdü. Belki de kendini hissettirmeyecek kadar sinsiden ilerleyen fazla ustaca bir hikâye var, bilinmez. Ama öbür türlüsüne inanmak daha cazip. Bu filmde birileri Richter’i güdüyormuş, lafın oraya değil de buraya gitmesini sağlıyormuş gibi gelmiyor. Zaten bir anlatıcı da yok. Filmin yönetmeni (aynı zamanda kemancı) Bruno Monsaingeon da hafiften bu konulara değinmiş; Richter gibi biriyle de ancak böyle bir şey yapılabileceğini iddia ediyor. (Nitekim filmin ilerleyen safhalarında Richter de –bir kavgada parmağını kırıp boş kaldığı bir dönem hariç– hiç orkestra şefliği yapmadığını anlatırken “Nefret ettiğim iki şey analiz ve iktidar. Bir şefin bunlardan kaçınması da mümkün değil” diyecek.) Yönetmen biçime dair bir şeyleri ölçüp biçmiş ve en sonunda böyle bir karara varmış. Richter’in de ikna olacağı iyi kötü bir çekim yapısını bulması iki sene sürmüş. Filmin en başında, bir de ikinci yarı başlamadan önce ekrana ufak bir metin düşülmesi uygun görülmüş; ama sonradan çıkarılmış mı, yoksa bizim şansımıza mı öyle olmuş bilemiyorum ama bugün internetlerde bulunan kopyalarda bu yazılar da okunmuyor, ancak başı sonu olmayan birtakım kelimeler seçilebiliyor. Bunun yerine sadece “Hadi Prokofyev dinleyelim o zaman” ve hikâyeler başlıyor.

Bahsettiğim kaçınılmaz olduğu ölçüde izlenilen kronoloji filmin ilk yarısına, Richter’in çocukluğundan Stalin’in öldüğü tarihe kadarki hayatını ele alan kısma daha bir hâkim. İkinci bölüm Richter’in konser vermek üzere hiç hazzetmediği Amerika’ya istemeye istemeye gidişiyle (“Keşke treni kaçırsaydım” diyor) açılmakta. Ama bu bölümleme keyfî gibi; çünkü ne Stalin’in öldüğü tarihte bir şeyler bitmiş, ne de Amerika’ya gidişiyle yeni ve tamamen bambaşka bir safhaya girilmiş. Ortada Richter’in bize anlattıklarından öte bir hikâye olmadığı fikri yine su yüzüne çıkıyor –güven uyandıran bir şey bu. Kendini anlatan ve keyfine göre, hesapsızca anlatan insan; kendi dışındaki bir şeyi, bir de ipe dize dize, malzemesini hizaya soka soka, bir şeyleri hikâye ettiğini hissettire hissettire anlatan anlatıcının beraberinde getirdiği kuşkulardan azade oluyor.

Neyse, Richter’in anlattığı hikâyelere geleyim; bana göre bunların tamamı son derece ilgi çekici hikâyeler. Birkaç tanesini merceğin altına almak isterim.

1) Prokofyev. Şahsen pek aşinalık sahibi olmadığım bu besteci ile ilgili anlattıkları çok ilginçti. Güvenilmezliğini, tekinsizliğini yakınen hissettirdi. En çok hoşuma giden, Richter’in çaldığı bir eserinin seyirciden gördüğü büyük ilgiye şaşırması ve “Niye biliyorum; benim konçerto bittikten sonra bis olarak bir Chopin noktürnü çalarsın diye geliyorlar” demesi oldu. Basitçe tevazu deyip geçmeye içim elvermiyor; buraya ufak bir hikâye dayatmadan edemeyeceğim: burada hoşuma giden, Prokofyev’e sevgi duymamı sağlayan şey kendisi ve yaptığı iş hakkında asla ve kat’a bulşite mahal vermemesi. Kendini aşırı ciddiye almayabilmesi; kıymetinin –kendi kendisi için mutlak olsa da olmasa da–insanların geri kalanı için izafi olduğunun çelebivaricenek farkında olması. Üstelik bunu az buz değil, Prokofyev olarak yapıyor. Ben gene olarak böyle insanlardan yanayım. Fakat ben de oyumu Prokofyev’in eseri yerine bis olacak Chopin noktürnünden yana kullanırdım.

2) Savaş anıları. Burada iki aktarımı bende epey yer etti: sokak hoparlörlerinden Oystrah yorumu ile Çaykovski Keman Konçertosu’nun yayınlandığı harabe olmuş şehir hakkında söyledikleri; ve yine bombardıman altında 1944 yılına giriş yaptığı otel odasından gördüğü Leningrad manzarasını anlatış şekli: “Her şey karanlık, güzel ve gizemliydi.” O yılbaşından birkaç gün sonra konser verdiği, bütün camları aynı günün sabahı yapılan bombardımanla kırılmış Filarmoni Salonu anekdotu da hatırlanabilir.

3) Glenn Gould ve Richter. Richter’in kendi piyanizmini yorumlayışında müthiş güzel bir basitlik var. Hocası Neuhaus’un kendisine olan katkısını “serbest bıraktı; çalışımın açılması gerekiyordu” şeklinde ifade ediyor, ya da “Çalışınızda bir evrilme oldu mu?” sorusuna “Olduysa bile farkında değildim. Ben daima tek bir doğru çalış şekli olduğunu düşündüm. Çünkü notayı okuyordum.” gibi bir cevap veriyor. Bu da bence insanı deli edebilecek bir bulşitsizlik seviyesi. Buna karşılık filmde bir de Kanadalı eksantrik piyanist Glenn Gould’un Richter’i anlattığı kısım var. Önce müzisyenleri ikiye ayırıyor; enstrümanını kötüye kullananlar, enstrümanları ile ilişkilerini gözümüze sokanlar ve sokmayanlar vs; o kadar sıkıcı geliyor ki şimdi filmi yeniden açıp ne dediğini öğrenmek dahi istemiyorum; ezcümle kendisi dışındaki bir şeyi –tamamen kendisinden çıkan keyfi bir hikâyeye bulayarak– anlatan anlatıcı olarak hindi gibi kabarıp ortalığı “analiz ve iktidara” boğmuş. İşin güzel yanı, söylediklerinin Richter’de hiçbir karşılığı yok. İşte buna film yeniden açılıp bakılır: olanca eyvallahsızlığıyla “Schubert’in Gould’un anlattıklarıyla alakası yok” filan diyor. Gould’un analiz patlatması ile Richter’in bu analizlere doğru dürüst bir cevap bile verememesi arasındaki zıtlık keyif verici.

Bir de filmin sonunda işte esas hikâye var. Richter filmin başında “Belki de ilgi çekici olan bu hatıralar artık bana lezzetli gelmiyor” diyerek şaşırtmış; film boyunca özeleştiri kılıcını tavizsiz şekilde kendisine çevirip durmasıyla böyle bir şeyin gelebileceğini biraz hissettirmişti: Aslında kendi arşivinden alınan görüntülerde gülüp milletle şakalaştığını; kendisiyle röportaj yapan gazetecileri kâh alaya aldığını, kâh da –konserleri erteleme konusu konuşulurken ekrana gelen bir görüntüde yarı aralık kapının arkasından “Kapat kapat! Hay Allah cezanızı..” dercesine kovuşu misali terslediğini; envai çeşit muziplikler yaptığını görmüştük. Ama işte kendisine dair beğeniyi hak edilmemiş buluşunu da görmüştük. İşte bu konunun sonu şöyle bağlandı: Haydn-Mozart kıyasından, Mozart’la ilgili yaşadığı sorunlardan birden kendisine geçti. Bütün o tuhaf mizacına karşın serinkanlı tabiatlı olduğunu, yaptığı iş hakkında nesnel bir bakış geliştirebildiğini söyledi. Sinir sistemiyle ya da işitme yetisiyle ilgili bir sorundan ötürü artık notaları doğru algılayıp üretememek gibi bir felâketle karşı karşıya kaldığından, duyuşunun akortunun bozulduğundan, artık piyano çalmaktan korktuğundan, bu yüzden emekliye ayrılmış olduğundan bahsetti. Bu esnada bir Chopin etüdünü çalmaya çalışıp doğru dürüst çalamıyor, kendi deyimiyle “büsbütün başka bir şeye dönüştürüyordu”. Yönetmen incelik edip bu görüntünün görüntüsünü ekrana vermedi, piyano çalan bir fotoğrafının üzerine sesi düşürdü sadece. Ardından da birkaç sene öncesine ait bir resital kaydından aynı etüdü izlettirdi. Kendisinin beğendiği, fakat eleştirmenlerin beğenmediği bir performansmış o resitaldeki. Bence gayet güzeldi.

Filmin en sonuna denk gelen dakikalarda mutsuzluğu iyice yüzünden okunuyordu. Devam etti: Rahatsız olduğu bir çok şey varmış. Müzikten değil, genel olarak hayattan rahatsızmış. Dikkat dağıtan şeylerden, yüzeysel şeylerden. Bunları söylerken önce çok hafifçe gülüyordu, sonra yavaş yavaş bu istihzalı gülüşü kayboldu. Filmin en son repliği olarak defterinden her şeyin gelip dayandığı mevzuu okudu: “‘Kendimi sevmiyorum.’ Evet, bu.

Burada bence "Her ağacın kurdu özünden olur" gibi bir olay var. Belli ki, ömrü boyunca sanatını sürekli en tepeye doğru itecek, etrafında dolanıp duran envai çeşit bulşite bulaştırmadan saf haliyle koruyabilmesini sağlayacak şekilde "muayyen bir hadde" tutmayı başardığı bu temel özelliği, elinde olmayan nedenlerle sanatını yitirmesini takiben Richter'i içinden çıkamadığı bir depresyona itmiş. Bileği taşı en nihayet sivrilttiği kılıcı kırıp işe yaramaz hale getirmiş.  

--
Bruno Monsaingeon, internet sitesine, "Filmin çekimlerinin en sonunda" notuyla beraber Richter'le bir fotoğraflarını koymuş. Bu, her şeyin gelip dayandığı mevzuu defterinden okuduğu ana değil, filmde onun hemen peşinde gördüğümüz ve Richter'in çökmüş halde eliyle yüzünü kapadığı ana ait bir görüntü (kıyafet farkından anlaşılabilir). Herhalde kendisini teselli etmek için yanına gelen Monsaingeon'a çok değişik bir şekilde; bendeki aksini, bakınca "görüp işittiklerimi" dile getirmeye çalışıp da sakatlamaya içimin elvermediği çok değişik bir ifadeyle bakıyor:




--
Bir not: Yazıyı tamamladıktan sonra internette biraz daha dolandığımda Monsaingeon'u bu filmin genelinde, bilhassa da bahsettiğim şekildeki finalinde Richter'i doğru şekilde yansıtmamakla suçlayanlar olduğunu gördüm. Örneğin "Kendimi sevmiyorum" şeklindeki yargının aslında genel bir yargı olmayıp tek bir konserden, özel bir durumdan bahsediyor olabileceğini söyleyenler var. Yine başkaları da, Richter'i tanımış olanlar içinde, filmdeki Richter ile kendi bildikleri Richter'in epey farklı olduğunu söyleyenler olduğunu kaydetmiş. Buna göre Monsaingeon haksızlık ederek asıl Richter'e böyle memnuniyetsiz, tuhaf, eksantrik, depresif bir kılık giydirmiş, yani yukarıda ifade ettiğim parametrelere uyarlayacak olursak, insafsızcasına hikayeye katık etmiş. Hangisi doğru? Bilemiyorum doğal olarak. Belki de filmde gösterileni sanatını yitirmiş, ömrünün son yılı içindeki bir adamın geriye dönüp bütün hayatını o andaki özel umutsuzluk hissi penceresinden bakarak anlatması şeklinde değerlendirmek gerekir. Öbür türlüsü, üstelik bu kadar da filmde hikaye yok diye sevinmişken, aslında hikayelerin en sinsisinin iş başında olduğunu öğrenmek gibi bir şey oluyor. Bu seçenek doğruysa bu yazıyı da aksi yöndeki bütün çabalara karşın her seferinde su yüzüne çıkan hikâyelere kanma inadının diğer bir nişanesi olarak değerlendirebiliriz.

07 Ocak 2013

Roboskililerin edebiyata intikalleri


Bazı konuların içinden çıkılamıyor. İnsan bir şeyden rahatsız oluyor, onu didikledikçe rahatsızlığının haklılığını tespit ediyor, bir düşünce atılımı yapmayı becerebiliyorsa o şeyi aşıyor, arkasında bırakıyor, yok bunu beceremiyorsa da oturduğu dalı kestiğiyle, “kendi kendini ayağından vurduğuyla” öylece kalıyor. Siyasal içerikli metinlerde dolaylama, dolaylı anlatım dediğim şey de benim için böyle bir konu.
Ümit Kıvanç’ın Roboski katliamıyla ilgili belgeselini izliyorum. Öldürülen çocuklardan birinin annesi konuşmakta. Konuşmasının bir yerinde, çocuğunun kaçaktan mazot getirmek için kullandığı bidonların hâlâ evde, gözünün önünde olduğundan bahsediyor. Anlattıklarını dinlerken birden kendimi düşünür halde yakalıyorum: her gün o bidonlarla karşı karşıya gelen kadının hikâyesinde bir hikâye çekirdeği görür gibi oluyorum. Bir plot ya da; bir dramatik çatı. Bu çatının altında bidonların hâli, ağzına geleni anlatan kadının konuşmasında olduğu gibi değil. Belirli bir merdivenin belirli bir basamağı olarak sağdan giriyorlar. Her şey hesaplı, yerli yerine dizili. Bir iş görüp, bir şeyi bir yerden bir yere getirip sonra soldan çıkacaklar. Kreşendo! En sonunda bu bidonlarla hesabını görüyor kadın, filan. Tabii kendimi böyle şeyler düşünür bulmak beni çok rahatsız ediyor; yapmamam gereken bir şey yapmış, kadına saygısızlık etmiş gibi hissediyorum. O bana ne anlatıyor, ben ne yapıyorum!
Sonra aklıma geçen sene, katliamdan bir süre sonra, bianet’te, her güne öldürülenlerden birinin hikâyesi denk gelecek şekilde yayınlanan ve katliamın yıldönümünde de toplu halde tekrar hatırlatılan ve yaratıcılarının “Roboskiye Adalet Platformu” adlı kolektif bir gizli özne olduğunu bildiğimiz “Roboski mektupları” geldi. Her mektup önce “konu edindiği” kişinin hikâyesini onun ağzından anlatıyor (“Ben Servet Encü’yüm” gibi); kişiye özgü içerik bitince de, diğer mektuplarda da tekrarlanan bir adalet çağrısıyla sonlanıyor. (Mektupların adalet çağrısı kısmı alışılmış “aydınlar dilekçesi” örneklerini hatırlatıyor. Talep beyanı, dolaylı olarak itham, otoriteye hitap, aynı zamanda da kitleye hitap, evrensel bir ses, dolaylama, vs.: “Belki kızacaksınız ama bir çift sözüm var; | Eğer beni öldüren bombalar adalet'i de öldürmediyse, | Adalet talep ediyorum... | Herkesin hakkı değil mi adalet? | Yoksa | O kocaman, pahalı bombalarını beni öldürmekte harcadığı için devletten özür dilemeli, | Hedefi şaşırmayıp beni öldürdüğü için Genelkurmay'a teşekkür mü etmeliyim!?”) Kişilerle ilgili anlatılan biyografik ayrıntılar hakiki; pek çoğunu ilgili kişilerin yakınlarının belgeselde anlattıklarından teyit etmek mümkün. Ancak belki de bu hakikatler mektuptan mektuba, mektup yazarının üslubuna, “konu edinilen” kişiye göre değişen (örneğin yaşı küçük köylüler tabiatıyla daha çocuksu, daha naif bir şekilde konuşturuluyor) kurgusal içeriklere batırıldığı, estetize edilerek aktarıldığı için; her mektubun sonunda küçük bir de hatırlatma bulunuyor: “Hikayeler bombardımanda katledilen köylülerin gerçek bilgileri kullanılarak yazılmıştır...” (Kullanılarak’ı fesatlığımdan ben italikledim.)
Bu mektuplar, silkindirip kendine getirttirerekten bilinçlendirme maksatlı metinlerin ezici çoğunluğu gibi bana iç sıkıntısı veriyor. Canımı sıkan şey, okurken, yanıtını bulamadığım şöyle şöyle soruların ortaya çıkması: Neden bu yaşantılar hikâye edilir? Neden doğrudan doğruya ifade edilmez, aktarılmaz da hep bir dolaylı hale koyulur? Okuduklarımız neden doğrudan doğruya aklımızın düşünen, tefekkür eden kısmına atabileceğimiz, orada bir çeşit işlemlere sokup çıkaracağımız hammaddeler şekilde sunulmazlar da; önce illâ bir estetik hisler/hazlar diyarına uğratılır, öncelikle (bazen de sadece) gönül tellerimizi titretecekleri edebi bir kılığa büründürülürler? (Böyle bir ayrım varsa tabii!) “Vurgun yemiş bir dalgıç gibi kalakaldım karanlık denizinde, ölümün kıyısına uzandım, usulca... ‘Otuz dördümüzün’ kanı döküldü, ‘otuz dört’ can ırmağı olduk, karıştık toprağa... Güller geceleyin açar diyordu annem, kan çiçekleri gibi al al olduk hepimiz...” Neden vurgun yemiş dalgıçlar, neden karanlık denizleri, neden ölümün kıyılarına uzanmalar, neden gece açan güller? Bütün bunların Roboski’ye adalet ile nasıl bir ilgisi, bu konuda nasıl bir geçerliliği var? Kamuoyuna sunulmanın yanı sıra “Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Adalet bakanlığı ve İçişleri Bakanlığına faks ve mail yoluyla gönderil[en]” bu mektuplarda doğrudan doğruya sadede gelmek yerine söz bu şekilde tatlı tatlı çevrildiğinde fazladan nasıl bir etki yaratıldığı düşünülüyor? İşte bunları anlayamıyorum.
Burada oyuncularla ilgili rahatsızlığım da nüksediyor tabii. Dalgıççı karanlıkdenizci geceaçangülcü ile hayatını hikâye ettiği kaçakçı arasındaki ilişki sıkıntılı geliyor. Güç bu iki özneye o kadar asimetrik şekilde dağılmış ki iki özneden söz edebilmek dahi mümkün değil. Hikâyeci de alanlar, daireler arasında serbestçe dolaşıyor. Gidiyor biraz dinleyerek kaçakçının esrarına vakıf oluyor; ve hemen onu hikâyematiğinden geçirerek, hikâyeleşmemiş halinin eksikliklerinden arındırarak ifade ediyor. Kimi biyografik ayrıntıların belgeselde gördüğümüz kopuk, yanlışça dizili, anlatım bozukluklarıyla malûl hali ile bu mektuplarda gördüğümüz parıltılı hali arasındaki fark, bu hikâyematiğin hüneri işte. (Yeri gelmişken, hikâyecinin gidip adamın hayatının esrarını çekmesi olayının Roboski olayı özelindeki etkilerine değinen şu yazıyı da dikkatinize sunarım.) 
Üstelik bana kalırsa, bu ilişki oyuncu ile oynadığı hamal arasındaki ilişkiden daha da sıkıntılı. Çünkü bu sefer işin içindeki siyasal boyut çok daha acil, çok daha gerekli, çok daha somut, çok daha doğrudan, çok daha belirgin. Oyuncunun yapması gerekenlerden daha aciliyetli "yapılması gerekenler" söz konusu. Bu mektuplar yalnızca edebiyat dairesinin içinde kalan bir şeyler olsaydı, çok sorun olmazdı (tiyatronun kimi kısımları daha bir bu daire içinde). Anlatırdı hikâyesini, dinlerdik. Fakat Roboski olayı edebi bir soyutlama veya bir kurgu değil. Gerçek ölüler, gerçek acılar. Hakkında bir şeyler yapılması gereken, o kusturan tabirle “üzerinden siyaset” yapılması gereken bir olay. Edebiyatı bilemediğim kimi gerekçelerle, kimi iddialarla siyaset deplasmanında sahaya sürüyorsunuz. Bu nedenle aklıma gelen şu şeyi de yazacak gibi oluyorum: ‘Olayın genel vaziyet şeklinde’ bir tür “kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik” havası var.
Hikâyeci ile ilgili bir hususu not etmeden geçemeyeceğim. Roboskiye Adalet Platformu’nun kolektif bir özne olması; bizim bu ekibin kimlerden müteşekkil olduğunu bilmememiz bir bakıma yeni bir şey. Özneyi geçmişte gördüğümüz yazar, entelektüel, düşünce üstadı, kutup yıldızı feylesof tiplemelerinin egoizminden kurtaran bir şey. Aynı mektupları bir de altlarında imzalarıyla, o imzaların getireceği envai çeşit anlamla birlikte de sunabilirlerdi. Bunu yapmamaları entelektüeller sosyolojisi bakımından dikkat çekici, “yeni davranışlar” kafilesinden bir tür davranış. Gelgelelim bu ne kadar düşünülmüş, ne şekilde düşünülmüş, Platform içinde ne şekillerde anlamlandırılan bir şey bilemiyoruz. Ayrıca esas tartışmamız bakımından çok kayda değer farklılıklar yaratan bir davranış da değil bu maalesef.    
Belgesel görüntülerinin dolaysız olduğunu söyleyecek değilim; orada da asgari de olsa bir kurgunun, bir çatının bulunduğunun farkındayım; fakat konuşanların kendilerini anlatması ve ezici kısmında da edebiyat şehvetinden edebileştirme hevesinden pek eser olmaması benim üzerimde çok daha etkili oldu. Ben belgeseli mektuplardan daha önemli gördüm, daha değerli buldum.
Sonuç olarak, kendisinden aşağıda birinin edebiyatını yapmayı, kendi başına bile allahlık bir durum olan kendi kendinin edebiyatını yapmaktan daha aşağıda görüyorum galiba. Şöyle uzaktan alakalı bir alıntı ile bitirelim, Turgut Özben diyor ki:
Evet! Diyorum ki; meselelerimizi çözmek için edebi değil teknik bir üslup seçersek, kendimize verdiğimiz serbestliği iyi kullanmış oluruz ve demokrasi gibi bunu da kendimize benzetmeyiz. Teknik bir üslup seçmeliyiz; çünkü bizler teknisyeniz. Duygularını ifade edebilmek için bakkal, bakkal gibi, bahçıvan da bahçıvan gibi düşünebilseler; kendilerine yakışacak bir ifade coşkunluğuna kavuşacak zamanı bulabilselerdi; bütün şehir, gereksiz edebiyattan temizlenmiş olurdu. Yazık ki her zaman birinci sınıf bir bakkal, dördüncü sınıf bir edebiyatçının üslubuna özendiği için, onu kullanmak zorunda kaldığı için, edebiyatçılar tarafından edebi bakımdan hor görülmektedir. Biz, yani bu dünyanın iki sahibi sen ve ben, bu oyuna gelmeyecek kadar yeterliyiz. Birinci sınıf matematikçi olma yolunda bulunan bu iki müstesna genç, lisede matematikten belge almış bir edebiyatçının hakimiyetine boyun eğemez. Napolyon gibi gururla söyleyebiliriz: 'Bizim asaletimiz, bizimle başlar.' Anlaşılmamak korkusuna gelince: bir edebiyatçının meseleleri de -günlük yaşantının nakledilmesi dışında- halk için, bir matematikçinin denklemleri kadar, belki daha da soyut kalır.

16 Kasım 2012

Açlık grevi

Hani envai çeşit insan, bu konuyla ilgili fikir belirtirken “bu onayladığım bir yöntem değil ama” diye cümleye başladıktan sonra açlık grevcilerine olan desteğini ifade ediyor ya; işte ben bu insanların onaylamadıkları bir şeyi onaylamak için neden bu kadar istekli olduğunu anlayamıyor, formülün “bu onayladığım bir yöntem değil” kısmından ileriye geçemiyorum. Hatta dahası, “Kendi payıma, talep olunan şeylerle ilgili kategorik bir sıkıntı yaşamıyorum ama bu taleplerin ucuna insanların hayatlarını iliştirmiş olması, bu taleplerin karşılanmaması halinde birilerinin ölümüyle sonuçlanacak olması bana ters geliyor” filan gibi bir şey diyesim geliyor. Bunun öncelikle kişisel bir nedeni var: bir kişi neyi hayatı pahasına isteyebilir, hangi talebin bedeli talibin hayatı olabilir, türü sorulara bir cevap veremiyorum. Ne bir dil, ne de hele bir liderin vaziyeti bu terazinin iki kefesini denkleştirmeye yetecek ağırlıkta bence. Ama bu, dediğim gibi, kişisel bir yaklaşım. Başkaları böyle görmek zorunda değil, dünya mutlaksız kaypak rölativistlerden oluşmuyor. (Bununla birlikte, benden, şahsımdan herhangi bir tavır almam, herhangi bir davranışta bulunmam beklenseydi herhalde bu görüşüm uyarınca davranırdım.) Bir kişi talepleri için böyle bir irade sergileyecekse sergiler. Fakat açlık grevi bana sırf kişisel eğilimlerime ters geldiği için ters gelmiyor. Bana göre bir tarafa taleplerini, bir tarafa da hayatını koyup teraziyi başkalarına teslim etme eylemi, iletişimi ve siyaseti bitiren bir eylem; bu bakımdan tehlikeli buluyorum. Kamuoyunda işin bu kısmı “şantaj” terimi etrafında dönen tartışma tarafından yutulup soğuruluyor. Bu bir şantaj mı? Bilmiyorum. Ama çok liberal-demokratik-ılımlı görünmeyecekse şöyle bir resim tasvir etmek isterim: Bir iletişim alanı var, bu alanda bir şeylere karar verilecek, kişilerden biri aniden iletişim alanının dışına çıkıyor, kendisini muhatabından gelecek sözlere kapatarak dışarıdan tek bir söz gönderiyor ve bu sözünün onun istediği gibi alınıp alınmayacağına göre bu kişi ölecek ya da yaşayacak. Ya da bir iletişim alanı yok, alanın kurulması ve işlemesi için böyle bir başlangıç deneniyor. Hiçbir talep tamamen karşılanmaz, hiçbir söz aynen alınmaz, sen talep karşılayıcılardan olsan sen de öyle yapacaksın, bu alan bir at pazarıdır, kim kime, dum duma; at izi, it izi; gücü yeten gücünü yetirdiğine kemendi atar, bu böyledir, diyemiyoruz ona; soru tek, şık iki tane, ya yaşayacak ya ölecek. Ne taraflarından biri olmak (ve aslında) ne de karşımda görmek isteyeceğim bir tartım bu. Bir adım ötesine gidip açlık grevcisine bir de fatura kestiğim, kimsenin böyle bir iletişim tarzını getirip kendi halinde duran insanın önüne bırakma, onu afallatma hakkına sahip olmadığını düşündüğüm de oluyor ama görüşüm budur diye bunu yazamayacağım şu anda. Çünkü bu afallatmayı zaten açlık grevcisi yapmıyor büyük ölçüde. Onun dıdısının dıdısının goygoycusunun çeribaşısı yapıyor.

Gördüğüm bazı metinlerde sözün bittiği yer, bütün çarelerin tükendiği an, geriye kalan son enstrüman laflarıdır dönüyor. Buna göre, bahsettiğimiz alanın dışına çıkma, oradan buyurma anının hemen öncesinde bulunan sözün bittiği yer durağında, artık geriye bir tek bu çare kalmış. Çok büyük bir ihtimalle ben daha iradesiz çıkar, öyle bir yere bu insanların tamamından çok daha önce ulaşırdım; amma şu gün şu durumda, bana, bir ilke olacaksa, bu ilke öyle bir yerin olmadığını, sözün hiçbir zaman bitmediğini, bitemeyeceğini kabul etmek olmalı gibi geliyor. Bunu kendi kendime tekrarlaya tekrarlaya dilimde tüy bitti; buraya bir vesileyle de bu düşüncemi not düşmüştüm diye hatırlıyorum: Sözün dışı yok, söz dışında bir mecra, bir araç yok. (Çünkü ayrı bir kulvarda da beden üzerine, bedenin açlık grevine girilerek kullanılması üzerine de beyin fırtınaları kopup duruyor; ama hiçbiriniz sandığınız kadar dolaysız değilsiniz. Hatta açlık grevcisi öyle olmasa bile siz tamamen sözden ibaretsiniz.) Yanı başımda en yalın haliyle bir beden ölmüyor, çıplak gerçek bu filan değil. Yanı başımda “kendi gündemim” haline getirmeye çalıştığım somut bir şeyler var; bir de, sözler uçuşuyor. Kendimi öldürüyorum sözü, kendini öldürüyor sözü, hayır öldürmüyor sözü, bırak öldürsün sözü, hayır öldürmesin sözü, elbette BEN de öldürmesin diyenlerdenim sözü, vesaire. Söz olunca, açlık grevi eyleminin farkı, alameti farikası da bulanıp gidiyor. Eylemlerden bir eylem, sözlerden bir söz. Açlık grevi benim için dolaysız, doğrudan, söz ile ilgili alavere dalaverelerden ötede duran, benimle çok başka bir frekanstan bağlantı kuran bir şey değil. “Yani tamam ama bu da açlık grevi artık!” gibi bir şey değil. Ben ne açlık grevi yapanım, ne de kendisi ile iletişim kesilerek açlık grevi başlatılan ya da açlık grevi ile kendisiyle iletişim kurmaya çalışılan muhatap. Ben, hakkında şu da bu söz için harekete geçsin de, o muhataba dünya dar olsun denilen kişi oluyorum. Açlık grevini de bir haber, bir tvit, bir manşet, bir öfkeli j’accuse’lü yazı gibi bir şey olarak tecrübe ediyorum. Yani yine bir söz ile.

[[Yani, açlık grevcisi geriye tek enstrümanı bedeni kalmış bir kişi değil. Hadi madem bu parantezin içine hapsedip geçeyim: bütün bu hikâyenin, bütün bu eylemin, söze dayalı olmak; aktarılan, taşınan, yayılan söze dayalı olmak; yani direksiyonu medyaya bırakmış, kendisini medyanın insafına terk etmiş olmak; bedenin ve bedeni öldürmeye karar veren iradenin yanı sıra daha bir dolu enstrüman ve irade gerektirmek gibi bir çetrefil yönü var.]]

Lafı açlık grevinden açlık grevi hakkında düşünüp konuşanlara getirmeye çalışmam bu yüzden.

Bu sanıyorum diğer insanlar için de böyle olacaktır; yani diğer insanlar da açlık grevini çıplak gerçeği ile doğrudan değil, sözü-söylemleri ile dolaylı olarak tecrübe edecektir. Burada açlık grevlerine karşı göstermeleri gereken duyarlılığı göstermedikleri için, harekete geçmedikleri için; duyarlılık gösterseler, harekete geçseler ne yapabilecekleri düşünülmeden yüklenilen insanları kastediyorum. J’accuse’cüler bu kişilere kızıyorlar; ölümün doğrudan doğruya kapıda beklediği şu anda dahi, normalde grevcilerle aralarına ayrımlar koyan, farklarını yaratan ve her biri de önünde sonunda sözlerden kaynaklanan envai çeşit ıvır zıvırı bir yana koyamadıkları; "böyle uç bir durumda" insan vicdanının emredeceği yegâne karşılığı bulup veremedikleri için. J’accuse’cü gibi yapsalar, onun gibi olabilseler ya? Ama yapamıyorlar ya da yapmıyorlar ve ithamları hak ediyorlar! Ama j’accuse’cü yanılıyor. Kızdığı insanlar da tabiatıyla açlık grevini sözler olarak tecrübe ediyor, sözlere verdikleri tepkiler ile ele alıp değerlendiriyorlar. Lütfen j’accuse’cü, kimseden, hiçbir zaman sözün ötesine geçip/ıvırı zıvırı bırakıp/kendi olmaktan çıkıp Vicdan'ının sesini dinlemesini ve bu yolla çabucak sizin söylediğinizi kabul etmesini istemeyin. Böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak, hiç kimse tarafından pürüzsüz şekilde böyle yapılmayacak. Duyargaları –atıyorum- sadece (veya öncelikle) Silivri zulmü tabir ettiği bir şeye açık olan kişi, 65. değil 650. günde de bu konuda ölü taklidi yapacak; ya da bir AKP'linin konuya yaklaşımı limit vakalarında bile daima bir parçalı bulutlu, bir başka türlü olacak, vesaire. Bu kişilerin İnsaniyetsizliği sonucu olmayacak bu, tam tersine insaniyet hiçbir zaman o beklediğiniz gibi olmadığı için olacak. Siz de öyle değilsiniz zaten. Ne kadar yüce gönüllü olursanız olun, herkesin ölü taklidi yaptığı bir “kainatın en fena zulmü” vardır. Yapacak bir şey yok, böyle bu. Bir yerlerde bizi birleştiren bir damar olduğu yalan çünkü. İnsaniyet de yalan, vicdan da.

Onayladığım bir yöntem değil ama tarzı desteğe ilk takıldığım günler, son yıllarda iyiden iyiye zamanın ruhu haline gelen trollük müessesesine doğru bir sapma da yaşadım. Kendi kendime şu soruyu soruyordum: gerçekten ayırt edilebilir hiçbir aidiyeti, hiçbir kimliği olmayan, bütün etnik, dini, siyasi ayrımların ötesinde insan gibi insan olan jenerik, soyut bir insan (nasıl olacaksa artık öyle biri), sadece ve sadece şu anda Türkiye’de süren açlık grevlerinin sonlandırılması talebiyle, ciddi şekilde, gerçekten açlık grevine başlasa acaba nasıl olurdu? Çağrısına karşılık “Bu adam münasebetsizin biri, biliyoruz, yaptığını onaylamıyoruz, ama sonuçta söz konusu olan insan hayatı, durdurun bu işi” denmezdi herhalde. Ciddiye alınmayacağı aşikâr; fakat böyle biri, şu onayladığım bir şey değil ama artisliğini biraz sarsardı diye düşünüyorum. En azından ortada bütün sözleri, siyasi ayrımları, mevzileri bir kenara atıp sadece ve sadece insaniyet namına Vicdanının ona emrettiğini dile getiren, olaya “önce insan” falan gibisinden evrensel bir ilkeyle yaklaşan hiç kimsenin olmadığını görmüş olurduk.

Toparlayacak olursam, galiba şöyle: açlık grevcilerin açlık grevlerine çıkarkenki taleplerinin içeriklerine kategorik bir itiraz getiremiyorum, bunları tartışmalı-tartışılabilir-konuşulabilir buluyorum ama işte tam da öyle buluyorum, o sulara ait görüyorum; kişinin hayatını mematını ucuna iliştirip muhatabına postalayabileceği mutlaklar olarak görmüyorum. Açlık grevcilerinin yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Bu yanlıştan kaçınmak istiyorum. Bu, bize ne yapılması gerektiğine dair ne söylüyor? Hiçbir şey söylemiyor. “Hadi al, gündemin bu, bir karar vereceksin, bir şey yapacaksın, seç bakalım” durumundan şikâyetçiyim zaten, bu şekilde bir bir şeyler yapmak/yapmamak seçimine çekilmek istemiyorum.

Bir de, açlık grevi eyleminin etrafındaki sözlerin çok büyük kısmından başka nedenlerle rahatsızım. Bu sözlerin rahatsız ediciliği, sözün, eylemin merkezine olan uzaklığı arttıkça artıyor. En son bir Facebook paylaşımında “Sizin için ölüyorlar! Sizin yüzünüzden ölüyorlar! Siz böyle duyarsız kaldığınız için ölüyorlar!” gibi bir sarsıp-kendine getirip-duyarlı hale getirme denemesi gördüm. Çok rahatsız ediciydi ama rahatsız edip davaya katılmayı sağlamıyordu. Rahatsız edip uzaklaştırıyordu, görüldüğü üzere.

17 Haziran 2011

Ustalara ve uzmanlara saygı kuşağı

Son senelerde işin teorisine dalıp çıkmalar yaptığım oldu; ek olarak, ustaların pratikte ne kadar önemli olduğuna dair şu son sene içinde birkaç an yaşadım ve böylece bir işin ustası olan, bir konuda uzmanlığı olan kişilere saygım zirve yaptı. İşin teorisi dediğim, entelektüeller sosyolojisi diye başlayıp bilgi sosyolojisine kadar uzanan bazı okumalar. Türkiye'de üzerine öyle çok fazla düşünülen bir husus değil. Daha doğrusu, entelektüel nedir, toplumla ilişkisi nedir türünden 20. yüzyıl sorularına bulaşmamış ve de (20. yüzyılda hep olageldiği gibi) kendini ideal entelektüel, muarızını da sözde-entelektüel ilan etmemiş kimse yok; fakat bu araştırma alanının son onyıllarda geçirdiği değişimin ucundan kıyısından tutmaya ve biraz daha doğru dürüst düşünmeye kimse niyetlenmemiş. Doğal olarak da uzmanlık sorusu henüz yurdumuza gelmeyi bekliyor. Halbuki uzmanlık, ustalık, pratik bilgi, bunların toplumsal hayata olan etkileri falan gibi konular habire eşeleniyor.

Yok, oradan gidip kafa ütülemeyeceğim. O kafa ütülemeler teze kalsın. İşin pratiğine geçeyim; pratik dediğim, bazı ustalarla olan maceralarım. Ustadan kasıt da elbette ev işleri ustaları. Mesela elektrikçi, kablo TV adamı gibi; evet, o kadar pratik bu sefer! Hemen hemen hiçbir anekdotal değer taşımayan bu ufak epizotlar hep benim ustalara saygı duymamla sonuçlandı. Bu saygıyı usta, seni kendi freymof refrınsına çekerek yapıyor; kendisi yaratıyor. Bu çekilmenin iyice mistik bir hal aldığı bir örnek altı yedi sene önce, Ankara'da olmuştu. Bir gün belki ayrıntılı bir şeyler yazma imkânım olur: hat sanatına karşı bir ilgim var. Boş değilim. Ulus'da, Sulu Han'da bir hattatı söylemişlerdi. Gidip yanına oturdum. Yanında türbanlı bir öğrencisi de vardı, besmele yazıyordu hatta. Adam ne zaman ağzını açtıysa uhreviyattan kodlar saça saça konuşmuştu. Beni ikirciklendiren bir şey; çünkü hatta ilgim var amma dini endoktrinasyonlara, bir üstad tarafından manen-ahlaken adeta kalkındırılmaya hiç gelesim yok. Neyse, hocanın kurs için istediği aylık 50 YTL de fazla gelince ders almayacağım belli olur gibi olmuştu, o noktada hoca bana hiç alakası yokken Zafer Çarşısı'ndaki sergicilerden onun adresini almamın, sonra gelip onu bulmamın değerlendirilmesi gereken bir İKRAM olduğunu söyledi. İkram derken, elbette kalecinin forvete golü adeta ikram etmesindeki veya eve gelen komşuya elma-mandalina tabağı getirmekteki gibi bayağı değil elbette. Büyük i'li İkram (yani yazıyor olsa herhalde büyük harfle yazardı), Allah'tan geliyor. O hattatı hattat yapan anlamlar evreninin içinde kalan bir kavram, orada bazı başka kavramlarla bağlantılı olarak anlamını buluyor. Usta, ondan ders almam söz konusu olduğu için, benim o hana gelene kadarki serüvenimin adını kendine göre koyma hakkını kendinde görüyor ve bunu da başka bir şeye değil Allahın cömertliğine bağlıyor. Dolayısıyla ağzını açtığı anda kendisini usta, karşısındakini çömez olarak adlandıran bir düzenin içinden konuşuyor. Açık oynuyor. Kuralları kabul edersen buyur içeri gir; sana da ufak bir yer tanıyacak (çırak, çömez, vs.); sen oradan başlayıp kendi konumunu yavaş yavaş inşa edeceksin.

İflah olmaz modernlik hastalığından olacak, bu ikram sözü benim üzerimde ilk anda hemen hemen hiç etkili olmadı; ders almadım. Ama bu yukarıdaki lagaluga da (yani hattatın ikram sözüyle beni ağına çekmeye çalışıyor olması da) üzerinden süre geçtikten sonra kafama dank etmişti. Neyse, mistik ustanın mistik otoritesiyle uğraşacak halimiz yok, daha modern, daha seküler ustalık hikayelerine gelelim. Uzmanlık bu sefer itiraz edilemezliğini nereden alıyor? Herkes için işlerliğinden gibi bir şey denebilir mi? Evdeki priz yerinden cörtleyince bir elektrikçi çağırmıştım, orada öyle olmuştu. Adam gelip yaptığı işe (priz değişimi) kıyasla çok fazla gelen bir para (25 miydi 30 muydu ne) almıştı. Demişti ki, şimdi sen bunu anlamazsın, yamuk takarsın, iki ay sonra yine düşer. Öylesi uzun vadede daha pahalıya gelir. Bu işin ustası benim, benim taktığım on sene gider, vs. Ben de bu sözlerin ikna ediciliğinden ziyade okumuş adam condescension'ına girişerek ikna olmuştum bu işin gerçekten bu parayı eder olduğuna. Yoksa yine de fazlaydı bence. Aslında orada da adam biraz trik çekip beni ikna etmiş. Bu sefer baştan ikimizin arasında çırak çömlek ilişkisi yok. Bir hamleyle hem beni sözde yüceltiyor, hem de aramıza nitel bir fark koyuyor. Kendisini dokunulmaz kılan bir fark. Onun ustası o, fiyatını da tartışmayacak, elektrik bilgisini de. Sen de bomboş bir şekilde seni koyduğu tepedeki sandalyene otur dur okumuş adam.

Ben öğrenciye hiçbir uzmanlık kazandırmayan bir bölümde eğitim aldım. Birkaç tane belirgin rota var, KPSS ve memuriyet, veya akademik kariyer gibi. Bizim bölümü bitiren ve bu yollara sapmayan arkadaşlardan herhangi on tanesini mezun olduktan on sene sonra bir araya getirseniz, büyük ihtimalle aynı işi yapan iki kişi bile bulamazsınız. Nerelere nerelere savrulanlar oluyor, böyle saçmalık olur mu? Herkes için standart olan sapmalar hakkaten sapmış birkaç kişinin işi olmalı, geri kalanların da ne yapıp edeceği biraz belli olmalı, öyle değil mi? Belki okul bizi bize pazarda iyi iş görecek şekilde esnek programlanmış eleman taslakları olarak satmaya çalışırdı; ama işin aslı okulu bitirdiğimizde elimizde hiçbir şey yoktu. Ben, tamam sen oldun dendiği anda bana verilmiş olan şeyin yarım yamalaklığının farkına vararak onu yerinde tamamlama arayışına girebilmemi büyük bir şans olarak görüyorum. (Şans diyorum ama, ayrıcalık anlamında değil, rastlantı anlamında; burada bir ayrıcalık olan şey, insanın kendini tamamlama arayışı. Bunu sana birinci yarını veren yerde yapmak olabilir de, olmayabilir de; oranın bunun için en iyi yer olduğunu iddia etmeyeceğim. Hatta tam aksine, kendini açık denizde tamamlamaya çalışanların mücadelesi daha saygın görünüyor bana.) Öyle ki, bana bu skhole'yi sağlayan bursumdan bile tesadüfen haberim olmuştu. Şimdi bir allahın belası olarak sosyal bilimler alanında doktora yapmaya çalışan kişinin şöyle bir enteresanlığı söz konusu: bir uzmanlık edinme şansı var; ama bu uzmanlık, başkasının işine yarayıp yaramayacağı belirsiz olan bir şeylerin peşine iyi düşme uzmanlığı. Burada uzmanlık adını hak eden bir uzmanlık, hayatın bütününe kıyasla çok çok çok dıdısının dıdısı ayrıntılığında kalmaya mahkum. Onu aramaya devam ediyoruz ama ta en başta NET, itiraz edilemez, herkes için geçerli bir uzmanlığımız olsaydı, bir şeyin ustası olsaydık galiba herkes için işler daha kolay olurdu. O kadar yarım halde bırakılmayan pek çok yaşıtımız vardı. Musluk şöyle değiştirilir, şu kabloyu oraya bağlaman gerekir, mastik böyle çekilir, bu ameliyata giren adama şu kadar narkoz verilir, şu kelime şu anlama gelir, senin durumun şu sayılı kanunun şu maddesine tekabül ediyor, karışıma şu maddeden de eklemen gerekir, bu hayvan bu ottan yerse ölür, OK-KADAR! Hem kendin zaten kurulu geliyorsun, hem de karşındakini gönlüne göre kuruyorsun. Öbür türlü şu iki günlük dünyada kendime bir yer edineceğim diye işin yoksa uğraş dur...

Neyse, pek anlamlı olamamış bu yazıya Almancı gençlerle bir kapanış. Aşağıdaki video gerçekten müthiş bir video. Gerçi bu adam gençlere sadece doktor savcı ve avukat olmalarını öneriyor ama eğer meramını yalnızca "okumak" olarak anlatsaydı ve bir şekilde bununla da sosyal içerikli bir şeyler okumayı kastetseydi tam bana göre olacaktı: kendilerine genelcilik, uzmanlıksızlık pompalayan zalim adama karşı meslek ve uzmanlık isteyen zekalı gençler. Olacaktı; şimdi tam öyle değil. Ama yine de gençleri kendi çapımda takdir ediyorum. Uygun gördükleri yollardan yürümek istiyorlar. Bu duruş bir de uzmanlıksız genelciliği lanetleyen bir bilinçle birleşirse ne güzel olur.

12 Haziran 2011

Seçimler ve ben

Oy verme davranışım hakkında açıkça mertçe Türkçe bir açıklama yapmak istiyorum:

Efendim; bu sabah, takriben 08:01'de, traşımı olmuş, losyonumu sürmüş, takım elbisemi ve papiyonumu takmış bir vaziyette başka zamanlarda korsan CD ve DVD (oyun, proğram, PC, PS, müzik, Avrupa sineması, festival filmleri [-Bunlar festival filmi mi? -Yok, festivaller şu (ta)rafta] ve alelade Hollywood filmleri) menbağı olarak vatandaşlara hizmet vermekte olup seçim günlerinde ise 1945'ten beri çok partili formda cereyan eden 125 senelik şanlı demokrasimizin yüksek mabedlerinden biri haline gelen Sinanpaşa İş Merkezi'nde yerimi aldım ve Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu'nun (diyenler var; bence Bloku'nun) adaylarından sayın Sırrı Süreyya Önder beyefendiye bir oy kast ettim. Geçen seçimlerde, bulunduğumuz bölgede sadece en fazla 1 MV çıkarabilecek kadar oya karşılık, bugün "Bloğu" olan siyaset, aday sayısını ikiden bire indiremeyince, iki aday da seçilememişti. Toplam oyları 75 bini bulan bu iki aday avuçlarını yalarken, bölgenin son milletvekili, CHP'ye gitti 417000/7=59 bin oyla (Birer MV çıkarabilecek durumda olan Genç Parti ve Saadet'in barajı aşamaması da son MV barajının 59 bine düşmesinde pay sahibi idi.)[2]    Bugün bu bölgede resmi rakamlara göre 2.485.425 tane seçmen bulunuyor. Ortalama %85 katılım, %47-%27-%12 gibi bir dağılım düşünüldüğünde geçen seçimdeki iki adayın toplamı bu seçimde de bir bağımsız adayın seçilmesini sağlayacak ve SSÖ de milletvekili olacak. Bir önceki seçimde Ankara'dan İstanbul 1. bölgede oy kullanıp Ufuk Uras'ın seçilmesini sağlayan sevgili arkadaşım Muhip'e kendisine ait bir vekili olduğu için gıpta etmiştim; önümüzdeki dört sene boyunca ben de aynı konumda olacağım.

...
.

AMA
..

Bununla birlikte bu seçimime dair bazı şerhler düşmek istiyorum. Kayıtsız şartsız bir evet şanımıza yakışmayacağından, bir tane oy verip ondan sonra o oyu adayın burnundan getirene kadar itirazlarda, şerhlerde, yorumlarda, böbürlenmelerde bulunmamız gerekir. SSÖ'nün koltuğunda ~80 binde bir hisse sahibi biri olarak evet'imin anlamını anlatıyorum:

Sevgili SSÖ, ben "Yeni anayasa yapılacak, bu insanların masada olması lazım" fikriyle oy vermedim. Öncelikle, yeni anayasa yapılacağını sanmıyorum. Yeni anayasa gerektiği iddiası son zamanlarda herkesin üzerinde boşça mutabakat ettiği bir şeye dönüştü, farkındayım; fakat yine de ben herkesin bunu istemediğini, en azından herkesin fikrine göre, ülkenin müreffeh yarınlara ulaşmasını engelleyen Anayasa maddelerinin başka başka maddeler olduğunu düşünüyorum. Yani iktidar partisi bu Anayasanın ayrı bir kısmından hoşnutsuz, muhalefet ayrı bir kısmından, kurumsal-siyaset dışı eşitlik ve özgürlük savunucusu odaklar ayrı bir kısmından ve bunlar da neredeyse tamamen temassız. Aradaki iktidar dengesizliklerinden ötürü (ama sadece ondan ötürü değil) Habermasçı bir herkes-meydana-gelir-içini-döker-asgari-müştereklerde-buluşulur sürecinin [3] yaşanacağına inanasım gelmiyor: AB havucunun peşinden koşulan 2004'lerde falan biraz buna uzaktan benzeyen şeyler oldu ama öbür türlü bu hiç olmadı ki? Bu yüzden 8.5 yıldır kazanan formül işlemeye devam eder sanki? Bu TBMM heyeti de sırasını savar, gider.

Sevgili SSÖ, yeni anayasa yapılacağına, birilerinin buna bir katkı verebileceğine inansam zaten sana değil, CHP'ye oy verirdim. Bunun nedeni, aday olduğun bölgede Sezgin Tanrıkulu'nun da aday olması. İkinizi de medyadan tanıyorum ama onun credential'ları bana daha makbul geliyor. Burada benim uzmanlığa olan saygım ve sevgim ön planda: bir anayasa komisyonu sandalyesinde yıllarca hak ihlalleri konusunda alanda çalışmış bir uzmanın oturmasını, kendime daha yakın bulduğum, sözleri çoğunlukla içimin yağlarını eriten başka birinin oturmasına tercih ederim. Çünkü orada başka hesaplar dönecek: rakibin yasaya, tüzüğe, teamüle dayanan salvolarını alt etmek ve oralardan halkçı sonuçlar çıkarabilmek için vicdanın sesi, yürekten gelen çığlık gibi modası geçmiş laflar değil, aynı kaynaklardan beslenen, benzeri noktalara atıflar yapan, rakibin dilini konuşan, onun söylemine yuvalanan başka türlü bir sözler gerekecek. Daha güzel sözler değil, daha doğru sözler gerekiyor ve bu doğru da asla mutlak veya soyut değil, hukuk-siyaset söyleminin yerleşmiş kurallarına göre doğru. Eğer bu doğru'lar doğru zaman ve yerde dispose edilip gerekli etkileri yaratmazsa, dört sene sonra vatandaşlar olarak bize kalan "sadre şifa verse" de, gönlü hoş etse de, YouTube'u çınlatsa da, aslında hiçbir işe yaramamış, somut sonuçlar hasıl edememiş lafla alt etmeler, "ayarlar" olacak.

Bağlantılı olarak sevgili SS abi, şunu da demezsem olmaz: medyadan sana yapılan yatırımı sevmiyorum. Yani medyanın siyasi yatırımlarını genel olarak sevmiyorum. Kampanyanı elden geldiğince izledim, Allahı var, her güne bir gezi, bir çarşı-pazar toplantısı koydun, ama aşağı yukarı her güne bir TV canlı yayınını da sığdırdın sayılır[4]. Gezileri, toplantıları büyük ölçüde parti il örgütünün (örgütlerinin) koordine ettiği fikrindeyim; bu durumda sen kabaca medya aracılığıyla gelmiş, medya aracılığıyla kampanya yürütmüş, medya aracılığıyla seçilmiş biri olacaksın. Senin oturacağın sandalye, meclisin alelade sandalyeleri içinde üzerine en uzun süre canlı yayın yapılmış sandalye, sana verilecek her oy pusulası da belki ikna edilmesi için en uzun gazete yazılarının yazıldığı pusula olacak. Bunu sağlıklı bulmuyorum. Seçim sürecindeki başka büyük adaletsizliklerin farkındayım ama yine de bir tek bağımsız adayın bu kadar görülmesi bence aslında adil bile değil. Medyanın bu kadar manipülatif olmasına, insanların değerleriyle bu kadar oynayabilmesine, birkaç senede birilerini hiç kimsenin tanımadığı insanlardan "kanaat önderlerine", söz ustalarına çevirmesine ve bu birilerinin seçimini de tamamen tesadüfi/afaki şekilde yapmasına tamamen karşıyım. Bir sefer eğrisi doğrusuna denk geldi ve sen benim "iyi biri" diyebileceğim biri olarak, köşe sahibi oldun, yazılar yazdın, aldın yürüdün ve şimdi de milletvekili oluyorsun. Bundan sonrası için ben medya içindeki "iyi polislerin" iyi birilerini bulup önümüze çıkarması ihtimaline dua falan edecek değilim, bunu istemiyorum. Çünkü bu büyük mekanizma, dönemden döneme önümüze bir Sırrı Süreyya çıkarıyorsa, ona karşılık her dakika bir kifayetsizler ordusunu büyütmeye devam ediyor. İyi polisler kırk yılın başı iyi ereklere adanmış bir köşe yazısı yazıyor, bir saat yayın yapıyorsa geri kalan 364 gün ve 23 saatte kötü işlere bilerek veya düzeltilmesi için hiçbir şey yapmayarak alet olmaya devam ediyor.

İşte bunlar da böyle ama'lar oldu. Ama sonuca etki etmedi. Bu son ama ile, yine de sana oy verdim. Çünkü oy kullanmamaktan daha değerli göründü. İkinci çekincemde dediğimin aksine, çok küçük bir grubun ferdi olarak birkaç fırsat bulup genel kurulu karıştırmanı da istiyorum açıkçası. Çok şeyler değişmeyecek olsa da insan gönlünün okşanmasına ihtiyaç duyuyor. Neyse, hayırlı uğurlu olsun.

-----
[1]: Seçimden önceki güne Taraf yazarı Emre Uslu'nun katakullisiyle uyandık. Sanki tamamen açık uçlu bir sürecin sonunda, gerçekten eline programı alıp, konuşmaları, adayları filan izleyip oyunun rengine karar veriyormuş gibi CHP'ye neden oy vermeyeceğini anlatmış. Ayol 1. Sen CHP'ye oy versen ne olur, vermesen ne olur; 2. Sen CHP'nin önüne çektiğin o kriterleri gerçekten kaale alıyor olsan tüm partileri onlara göre hakkaniyetiyle bir değerlendirirsin; o zaman da o barajı hiçbir parti geçemez. Neyse.

[2]: Burada MV sayısının nasıl belirlendiğini hatırlatayım: Ulusal barajı geçerek seçim çevresinden MV çıkarmaya hak kazanan tüm partilerin oyları yazılıyor. Sonra o oy sayıları sırayla bire, ikiye, üçe, dörde ve ne kadar koltuk varsa o kadara (X'e) bölünüyor. Bu bölünmeden sonra ortaya çıkan sayılar büyükten küçüğe sıralanıyor ve ilk X sayı milletvekilini kapıyor. Basitleştirerek şöyle bir örnek verebilirim: 300 bin oylu, 5 milletvekili veren bir seçim çevresinde seçime giren ve ulusal barajı geçen partilerden X partisi: 140 bin, Y partisi: 80 bin, Z partisi 50 bin, bağımsız bir aday da 20 bin oy almış olsun. Oyları sırasıyla 1'den 5'e kadar bölelim. XP: 140, 70, 46.6, 35, 28. YP: 80, 40, 26.6, .... ZP: 50, 25, .... Bölmeler sonucu ortaya çıkan sayıların ilk 5'i 14080705046.6 olduğu için, XP 3 tane, YP ve ZP ise birer tane MV çıkarırlar. Ama bağımsız aday 20 bin yerine 46 bin 700 oy alsaydı beşinci sandalyeye XP'nin üçüncü sıradaki adayı değil, kendisi oturacaktı.

[3]: Demokrasi teorilerinin gözbebeği olan bu süreci ülkemizdeki "Maape barajı aşarsa Anayasa süreci çıkmaza girer" köşeyazarlarıyla yan yana koyuyorum, süper kontrast alıyorum. Zaten hiçbir şekilde çıkmaza girmemiş, yağ gibi ilerlemiş ("Anayasa oylanacak, oyla!") bir süreç sonucu oluşturulmuş bir anayasanın üzerinde oturuyoruz; paşam o zaman nedir, nasıl yapalım bu işi? O çıkmazı erteleyerek, onun etrafından dolanarak yazacağın anayasa seni ne kadar götürecek ki?

[4]: Mesela seni konuk eden bu medya mensuplarının kaçta kaçı seni konuk alarak vicdan bile değil alenen VİJDAN yapıyordu; kaçı senin üzerinden suret-i haktan görünmeye çalışıyordu?

07 Ağustos 2010

Zeytinburnu'nda bir küçük Fazıl Say?

Şurada, sevgili Ara Nubaryan'ın kaleme aldığı bir yazı bulunuyor. "Faşist, cahil, atgözlüklü bir anne babaya sahibim. Sanattan anladıkları Seda Sayan & Nihat Doğan düetidir sadece. Tiyatronun t’sinden bihaberlerdir" diye başlayan bu yazıda, bilincinin ötelerine doğru uzanıp kendi durumunu Ara'nın kendisine sağladığı dil araçlarıyla ifade eden bir gencimizin ibret dolu serüvenini okuyoruz. Gencimiz bir gün belediyenin dağıttığı biletlere takılarak tesadüfen bir tiyatroya gidiveriyor. Yine Ara'nın sağladığı dil araçlarıyla ilk kez tiyatroya gidişini "Ne oturmasını biliriz ne kalkmasını… Hiç verilmeyecek yerlerde reaksiyonlar gösteririz, semtimizin entel dantel aydınları dönüp ters ters bakarlar" diye anıyor. Genç adam daha sonra yavaş yavaş tiyatroya alışıyor, sürekli gitmeye başlıyor, ve en nihayet kendisini "sanat bir ihtiyaçmış ve olanaksızlıkların olduğu yerde sanat için bir zorlama değil ama teşvik şartmış. Bunu ama devlet yapar ama başka bir kurum; bazen de bir kişi. Ama sanat olmazsa olmazmış. Yemekten, sevişmekten ya da sıçmaktan bir farkı yokmuş; ve evet, en az onlar kadar bir ihtiyaçmış" derken buluyoruz. Daha sonra Ara'cığım bana (evet, bana) şöyle bir çakıyor gencimiz aracılığıyla ve hikâye son buluyor.

Profesyonel, İstanbul DT
Bu hikâye ve bağlantısı olan çakış, Zeytinburnu'nda hep beraber gittiğimiz bir oyunda ben seyircileri beğenmediğim için ortaya çıktı. İhtimal ki hikâyedeki gibi belediye sponsorluğunda oyuna gelen seyirciler, oyunu acemi tiyatro seyircisinin alametifarikası yersiz gülüşlerle ve alkışlarla filan izlemişlerdi. Bense oyunu daha "tiyatro müdavimi" insanlarla birlikte izlemeyi tercih edeceğimi söyledim. Devamında gelen sağanak yağmurlu tartışma sonucunda, dörde karşı bir oyla elitist ilan edildim ve dönüş yolu boyunca neşeli arkadaşlarımın çeşitli şakacılıklarıyla sarıp sarmalandım. O gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlayamadığımı belirterek kıvırmaya doğru potansiyel bir adım attıktan sonra, meramı yeniden ifade etmeyi deneyeyim. Fazıl Say olmadığımı savunmayı planlıyorum.

Aydın Boysan
Benim daha tiyatro izleyicisi gibi bir kitle ile oyun izleme tercihim, temelde, yukarıda Ara'nın ifade ettiği sanat anlayışı ile tabandan zıtlaşan bir görüşe dayanıyor. Bence tiyatro, olmazsa olmaz değildir. Hatta sanat da değildir. (Bu olmazsa olmazlık iddiası, sanat alanının söylemidir; kültür ürünü tüketicisi de bunun böyle olduğuna ikna edilmiş olduğundan, bu yargıyı kendisi için ve herkes için evrensel bir hakikat olarak benimser). Tiyatro konusunda, sanırım diğer bütün toplu insan etkinliklerine genellenebilecek şöyle bir durum söz konusu: durumun ancak ve ancak ortada dolanan ürünü uygun şekilde tüketecek, ilgili bağlamın sembolik alfabesini sökebilecek şekilde dispoze olmuş kişilerle paylaşıldığı zaman, o şekilde dispoze olmuş diğer katılımcılara lezzet vermesi. Bir örnek vereyim. Kısa bir süre alkolle temas kurmuş, onda da hiçbir zaman rakı içmemiş olan bendenizi alıp Aydın Boysan'ın filan bir "rakı-balık" sofrasına koyduğunuzda, bu sofranın bilmediğim-bilemeyeceğim örtülü kurallarına uyamayacağım için, o topluluğun içinde yerimi yurdumu bulamam. Bunun benim üzerime bir baskı olarak gelip gelmeyeceği, ortamın resmiyetine göre değişir. Durumun resmiyeti arttıkça, doğru olan davranışın, grubun tamamında en baskın olan'ın insiyakı tarafından belirlenme olasılığı da artar. Yeni gelenin, işi bilmeyenin, yerini bulmamış olanın, ezilenin kafasını şöyle bir çıkarabilmesi, baskın olan tarafından buyurulan kuralları tersine çevirebilmesi için resmiliğin, kurumsallığın azalması, artı bir faktördür. (Genel anlamda, yeni gelenin "devrimci", orada olup kazanmakta olanın "statükocu, muhafazakâr" olması biraz da bu yüzdendir.)

Bu çerçeveden bakınca benim durumum biraz daha açık hâle geliyor. Benim buradaki hatam basit bir şekilde "elitist" olmak ve halktan iğrenmek filan değil. Burada, yeni gelen'e karşı her yerleşik alan sakininin refleks olarak gösterdiği, o alanda biriktirilen sembolik sermayeyi bir "ayırmaç" (farika, distinc-tive/-tion) olarak ortaya dökme davranışı söz konusudur. Eh, buna biraz sembolik hakimiyet kurma hamleleri de bulaştırdım elbette. Yalnızca bu Zeytinburnu macerasında değil. Distinction kurma içgüdüsü benim için çok daha "steril" tiyatro ortamlarında da baş gösterdi. Tiyatro izlemeye Ankara'da başlamış, orada bir süre sürdürmüş, sonra bu ateşi küllendirmiş, sonra da İstanbul'a gelmiş biri olarak bu Ankara referansını da sıkça sıkça kullandığımı da hatırlıyorum. Neden? Çünkü tiyatro alanında Ankaralı tiyatro izleyicisi olmanın rayici oldukça yüksektir. Daha bir "bilinçli" olduğu söylenir. Tiyatrocular bile çoğunlukla İstanbul'daki izleyiciden şikâyetçidir. Bu yüzden bu özellik her durumda sahaya sürülüp sahibine maç kazandıracak niteliktedir. Tıpkı elitist olmamanın MÜTHİŞ yüksek rayiçli olması gibi.    

Kendimi ayırma içgüdüme hakim olamadığım için özür dilerim. Fakat yine de kendimi savunabileceğim bir konu var. Şimdi, böyle bir "ayırmaççılık" tespitinin ardından ne yapılabilir? Bourdieu'ye sıklıkla mükemmel bir yeniden üretim tespiti düşünürü olduğu, fakat değişim konusunda çok faydalı olamadığı eleştirisi getirilir. Normalde katılabilir miyim emin değilim ama bu örneğin devamında söyleyeceklerim için onun yolundan biraz sapacağım. Ben bu durumun yukarıdaki noktadan sonrası için, sahip olduğu "ayrıcalığı" herkesle paylaşan insan konumuna zıplamak istemiyorum. Çünkü, ne yukarıda dediğim gibi sanatı veya tiyatroyu olmazsa olmaz buluyorum, ne de onu izlemeyi, izleyebilmeyi bir ayrıcalık olarak görüyorum. Ara'nın hikâyesindeki muhafazakâr belediye başkanı da, Ara da, Fazıl Say da sanatın olmazsa olmaz olduğunu düşünüyor. (Böyle düşünenlerden bazıları, yalnızca, kendi içtiği pınardan "kendisinin aşağısında" bulunanların da içmesi gerektiğini düşünecek kadar yüce gönüllü. Bunu da atlamayalım. Bu türden olanların paylaşımcılığı da bir yerde gelir durur.) Ben bu olmazsa olmazlığı sevmiyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayıp etkili bir sima olsaydım ve şimdiki aklım olsaydı da muhtemelen tarladan eve dönüşte radyodan önce bir radyo oyunu, sonra da Brahms Keman Konçertosu dinleyen köylü hayalleri kurmazdım. Bu amaçla katılımcılığı dışlayan, ortada olaya katılma niyeti var mı yok mu ona bile bakmayan büyük kültürel projeler üretmezdim. Projeler tutmayınca hayal kırıklığı içinde acılığı giderek artan bir fikriyat eksik olmuş olurdu ve hiç de fena olmazdı. Çünkü bütün toplum açısından bakınca hakikaten tiyatro da Brahms da birilerinin tasarrufunda bulunan ve bu birileri tarafından kendisine sahip olamayan zavallılarla paylaşılan ya da paylaşılmayan mutlak değerler değil. Geçmişte Brahms benim için Serdar Ortaç'la mukayeseli olarak değil, mutlak olarak bir değer demiştim, faka o benim için'di. Benim için olanın herkes için olmadığına aymak gerek bu noktada. O yüzden Serdar Ortaç da bir, Brahms da bir diyemesem de, Brahms'ın değeri kültürel projelerle ve sivil fetih hareketleriyle ortaya çıkmasın, kendiliğinden bulunsun diyeceğim. Kendiliğindenlik en önemli şey. Peki büyük projeler, devlet teşvikleri filan olmazsa bu değer nasıl bulunacak? Bulunmasın işte, şart değil. Brahms'ın, tiyatronun kıymeti bilinmiyor diye sızlanmak yersiz. Hem projeler sonucunda bu tarz değerler bulunmuş filan da değil üstelik. Yüksek sanat eserlerine bakınca o kodları dekode edemiyoruz, boyanmış tuval görüyoruz diye ölmüyoruz. Ölmemiz gerektiğini, anlayamadığımızı Pikassoperver sanatolmazsaolmazdırcı söylüyor. Sözü onun elinden özgüvenle alabilmeliyiz.    

Özet: şu halde ben yalnızca Okan'ı kenara çekip "Söyle bakalım, neden bir şekilde edindiğin bu ayrıcalığı kimseyle paylaşmıyorsun?" demezdim diye düşünüyorum. Ben daha eşitlikçi bakınca, olayın belki yalnızca bir kısmı düzelecek. Ara'cığım devrim arıyorsa bir zahmet sadece beni devirip geçmesin, tiyatronun, sanatın kıymeti harbiyesini de bir deviriversin. Tiyatrobileni yukarı, tiyatrobilmeyeni aşağı koyan ben değilim. Ben yalnızca genel düzeneğin o söyleme karşı uyanık olamamış bir parçasıyım.

07 Temmuz 2010

PhDcomics, komik değil

"Okuma abartılıyor olabilir" temalı bir şey yazmaya çalışıyordum; arada "antiparantezle" geçeceğim bir konu, daha uzun bir süredir gözüme takıldığı için, biraz dallanıp budaklandı ve onu şimdi not etmek isterim.

PhDcomics diye bir çizgi dizi sitesi var. Bilmeyenler için, burada doktora ve/veya asistanlık yapan taze akademik kişiliklerin pek çileli fakat öbür yandan pek de ayrıksı ve eğlenceli şekilde temsil edilen yaşamlarını konu alan karikatürler yayınlanlıyor. Cins huylu, sıkıntı çıkaran profesörler, bir türlü bitmeyen tezler, projeler, inekleşmeden mantarlaşmaya seyahat eden akademisyen adayları, falan filan. Benim de bu işlerle uğraşan çok sayıda tanıdığım olduğu için, Facebook'ta filan düzenli aralıklarla PhDcomics karikatürlerine maruz kalıyorum. Bir patladı mı deli gibi paylaşılıyor. Bendeniz bu sitedeki karikatürleri genelde hiç komik bulmadığım gibi, paylaşılmasından da biraz rahatsız oluyorum; nedeni de, akademik camiaya dahil olmayan/olamamış kişilere karşı bu alanın "lükslerinin" ortaya konulmasında biraz şımarıklık veya görgüsüzlük kokusu almam. Aynı şekilde, geçmişte kendimi biraz bulamış olsam da, bugün "procrastination" edebiyatını da, yani özellikle tezini/ödevini yapmak yerine aylaklık eden öğrencinin bu durumunu bir de allayıp pullamasını da sevmiyorum.

Yukarıda "akademik camiaya dahil olmayan/olamamış" dedim. Benim algıladığım kadarıyla PhDcomics'te kıyaslamalar yapıldığında, genellikle kendi iradesiyle akademik tarik yerine başka bir yolu tercih etmiş kısımla ilgileniliyor. Yani asistanlarımızı, akademik kariyer yapmak yerine, "her türlü zaten tutan" Amerikan rüyasının başka bir tarafından tutmuş, arada tercihen yüksek maaşlı bir işe başlamış, ev-araba döşemiş, evlenmiş, vs. tiplerle kontrast içinde görüyoruz. Ama asistan hâlâ tezidir ödevidir uğraşıyor, vesaire. Akademik yola girmek istediği halde giremeyen kişiler söz konusu edilmiyor; zorlanılsa sırf bu konumlanmaları tercih işiymiş gibi gösteren iğrenç havası için bile bu karikatürlerden hazzedilmezdi fakat işin beni sıkan yönü birazcık başka.

Malûm, bu akademisyen, okuyucu-yazıcı-öğretici 'takımını' tabir eden sözcüklerden biri de, "scholar". Okul sözcüğünün akrabası da olan bu sözcük, skholē şeklindeki bir Yunanca sözcükten geliyor, ki bunun anlamı da "boş zaman ('leisure'), gündelik sıkıntılardan ötede bulunan sakinlik-serbestlik-rahatlık durumu" gibi bir şey. Aradaki bağlantıya değinen çoktur: bilim yapmanın böyle bir maliyetinin söz konusu olduğu; yani bilimsel faaliyetle uğraşmak için, böyle bir skholē'ye sahip olunması, böyle bir bedelin ödenebilmesi önkoşulunun mevcut olduğu vurgulanır. Evet, evrensel geçerliliği olan, herkesi bağlayan, herkesi susturan, höy höy höy konumundaki bilimsel bilgi, yalnızca "kahvehanelerde değil, laboratuvarlarda sabahlayan" insanlar tarafından üretilebiliyor ve o laboratuvarlara da yalnızca o şiirdeki gibi Atatürk sevgisiyle girilmiyor. Her ne kadar burslar ve diğer desteklerle işe biraz eşitlikçi makyajlar sürülmekte ise de, akademisyen olan, akademik yolda olan herkesin toplumsal sınıflar bakımından görece yukarılarda, en kötü orta-üst irtifalarda bulunduğunu hatırlamak gerek. Bu iş, yalnızca kendisine bir şekilde o zamanı yaratma imkânını bulanlara özgü bir iş.  

Kendi payıma, hiç kimsenin üniversite sınavı, lisans not ortalaması gibi bu yolun en elementer basamaklarında dahi mevcut olan üretim pozisyonlarının (evrensel'i üreten olma konumlarının), onları objektif olarak en fazla hak eden öğrencilere verildiğini iddia edebileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan, bence lisans seviyesinden öteye giden herkesin bir şekilde bu durumla hesabını kitabını görmesi gerek. Akademide ders veren, gazetelere yazı yazan, televizyonlarda görününen, takdis kurumlarından aldığı güç ve özgüvene yaslanarak "Bu, böyledir" dediği zaman gerçekten de onu öyle yapan ve öyle yapışı yalnızca ve yalnızca alanında faaliyet gösteren bir başka yoldaşı tarafından söz/eleştiri/itiraz konusu edilebilen --ki bu meydan okumalar kendi başına kocaman bir inceleme konusu-- her akademisyen, o anda, bütün gün işyerinde çalıştığı için kafası mantara dönmüş, patron çilesi çeken, elini ayağını bile oynatamayan, düşünemeyen, eleştiremeyen, hatta çalışıp yorulmasa bile düşünceyle işi olmayacak zebil miktar yaşıtının pahasına o konumda. Bilimsel olanın kendisi, bilimsel olmayanın da bir başkası olması, tartışılmaz şekilde meşru değil. Bilim öyle kendi kendine adamın kafasından neşet etmiyor.

Durum böyle böyleyken beni rahatsız eden şey, çalışma'nın içini vida sıkmayla, odun kırmayla, döviz alıp satmayla değil de düşünüp taşınmayla, okumayla yazmayla doldurabilme lüksüne sahip olan ve bu arada da çorbası pişen bireyin çalışamaması, sonra da çalışamamasının parodisini yazması. Oyun bilmeyen gelinin düğün ahalisine dönüp "yerim dar ama en kral yer de burası. Canınızı verirdiniz benim bu darlığından yakındığım yerde olabilmek için ama yine de burada olan ben olacağım" demesi.  

Ben PhDcomics'in tembelliğe övgü havasından öteden beri rahatsız oluyordum ama bu rahatsızlığa bu şeklini veren, elbette Pierre Bourdieu. Kendisi evrenseli üretmenin sınıfsal koşullarına dikkat kesildiği anda, bu ayrıcalığa sahip olanlara, önce bir bütün halinde hareket ederek sahip oldukları ayrıcalıklı durumu brütal bir şekilde işgal etmeye hallenen "dış güçlere" karşı mücadele etmeleri, bununla bağlantılı bir esas misyon olarak ise, giderek sahip oldukları koşulları genelleştirmenin, genele yaymanın yollarını aramaları öğüdünü veriyor. Bizim genç scholar adayı ne yapıyor? Tüm listesine karikatürü paylaşarak cicilerini göstermeye çalışıyor. Orada bile -yine Bourdieu'den gidelim- bir distinction peşinde koşuyor.

15 Haziran 2010

Sosyal medya kuşu

İki kelam edip içeriksiz post için de özür dileyip kenara çekileceğim. İki sosyal medya medyumuna kayıtlar oldum, gelip giderken yolunuz oralara da düşerse beklerim: Twitter hesabım bu. Burada da formspring sayfası var. Bilmiyorsanız, bu ikincisi milletin birbirine sorular sorduğu bir ortam. Patlayalı çok oldu, hatta belki modası bile geçti ama ben yeni kaydoldum. Bir de "konumla ilgili" çok gizli bir profesyonel sorumluluk sayfam var ama onu kamusallaştırmaya içim el vermedi, sadece eş dost haberdar.

(Henüz tam sosyal medya kuşluğuna adapte olamamış bünyem, bu küstahlığa en güzel yanıt, her iki profilde de bu postun ardından yaprak bile kıpırdamaması olur diye düşünüyor.)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails