Haklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2012

Açlık grevi

Hani envai çeşit insan, bu konuyla ilgili fikir belirtirken “bu onayladığım bir yöntem değil ama” diye cümleye başladıktan sonra açlık grevcilerine olan desteğini ifade ediyor ya; işte ben bu insanların onaylamadıkları bir şeyi onaylamak için neden bu kadar istekli olduğunu anlayamıyor, formülün “bu onayladığım bir yöntem değil” kısmından ileriye geçemiyorum. Hatta dahası, “Kendi payıma, talep olunan şeylerle ilgili kategorik bir sıkıntı yaşamıyorum ama bu taleplerin ucuna insanların hayatlarını iliştirmiş olması, bu taleplerin karşılanmaması halinde birilerinin ölümüyle sonuçlanacak olması bana ters geliyor” filan gibi bir şey diyesim geliyor. Bunun öncelikle kişisel bir nedeni var: bir kişi neyi hayatı pahasına isteyebilir, hangi talebin bedeli talibin hayatı olabilir, türü sorulara bir cevap veremiyorum. Ne bir dil, ne de hele bir liderin vaziyeti bu terazinin iki kefesini denkleştirmeye yetecek ağırlıkta bence. Ama bu, dediğim gibi, kişisel bir yaklaşım. Başkaları böyle görmek zorunda değil, dünya mutlaksız kaypak rölativistlerden oluşmuyor. (Bununla birlikte, benden, şahsımdan herhangi bir tavır almam, herhangi bir davranışta bulunmam beklenseydi herhalde bu görüşüm uyarınca davranırdım.) Bir kişi talepleri için böyle bir irade sergileyecekse sergiler. Fakat açlık grevi bana sırf kişisel eğilimlerime ters geldiği için ters gelmiyor. Bana göre bir tarafa taleplerini, bir tarafa da hayatını koyup teraziyi başkalarına teslim etme eylemi, iletişimi ve siyaseti bitiren bir eylem; bu bakımdan tehlikeli buluyorum. Kamuoyunda işin bu kısmı “şantaj” terimi etrafında dönen tartışma tarafından yutulup soğuruluyor. Bu bir şantaj mı? Bilmiyorum. Ama çok liberal-demokratik-ılımlı görünmeyecekse şöyle bir resim tasvir etmek isterim: Bir iletişim alanı var, bu alanda bir şeylere karar verilecek, kişilerden biri aniden iletişim alanının dışına çıkıyor, kendisini muhatabından gelecek sözlere kapatarak dışarıdan tek bir söz gönderiyor ve bu sözünün onun istediği gibi alınıp alınmayacağına göre bu kişi ölecek ya da yaşayacak. Ya da bir iletişim alanı yok, alanın kurulması ve işlemesi için böyle bir başlangıç deneniyor. Hiçbir talep tamamen karşılanmaz, hiçbir söz aynen alınmaz, sen talep karşılayıcılardan olsan sen de öyle yapacaksın, bu alan bir at pazarıdır, kim kime, dum duma; at izi, it izi; gücü yeten gücünü yetirdiğine kemendi atar, bu böyledir, diyemiyoruz ona; soru tek, şık iki tane, ya yaşayacak ya ölecek. Ne taraflarından biri olmak (ve aslında) ne de karşımda görmek isteyeceğim bir tartım bu. Bir adım ötesine gidip açlık grevcisine bir de fatura kestiğim, kimsenin böyle bir iletişim tarzını getirip kendi halinde duran insanın önüne bırakma, onu afallatma hakkına sahip olmadığını düşündüğüm de oluyor ama görüşüm budur diye bunu yazamayacağım şu anda. Çünkü bu afallatmayı zaten açlık grevcisi yapmıyor büyük ölçüde. Onun dıdısının dıdısının goygoycusunun çeribaşısı yapıyor.

Gördüğüm bazı metinlerde sözün bittiği yer, bütün çarelerin tükendiği an, geriye kalan son enstrüman laflarıdır dönüyor. Buna göre, bahsettiğimiz alanın dışına çıkma, oradan buyurma anının hemen öncesinde bulunan sözün bittiği yer durağında, artık geriye bir tek bu çare kalmış. Çok büyük bir ihtimalle ben daha iradesiz çıkar, öyle bir yere bu insanların tamamından çok daha önce ulaşırdım; amma şu gün şu durumda, bana, bir ilke olacaksa, bu ilke öyle bir yerin olmadığını, sözün hiçbir zaman bitmediğini, bitemeyeceğini kabul etmek olmalı gibi geliyor. Bunu kendi kendime tekrarlaya tekrarlaya dilimde tüy bitti; buraya bir vesileyle de bu düşüncemi not düşmüştüm diye hatırlıyorum: Sözün dışı yok, söz dışında bir mecra, bir araç yok. (Çünkü ayrı bir kulvarda da beden üzerine, bedenin açlık grevine girilerek kullanılması üzerine de beyin fırtınaları kopup duruyor; ama hiçbiriniz sandığınız kadar dolaysız değilsiniz. Hatta açlık grevcisi öyle olmasa bile siz tamamen sözden ibaretsiniz.) Yanı başımda en yalın haliyle bir beden ölmüyor, çıplak gerçek bu filan değil. Yanı başımda “kendi gündemim” haline getirmeye çalıştığım somut bir şeyler var; bir de, sözler uçuşuyor. Kendimi öldürüyorum sözü, kendini öldürüyor sözü, hayır öldürmüyor sözü, bırak öldürsün sözü, hayır öldürmesin sözü, elbette BEN de öldürmesin diyenlerdenim sözü, vesaire. Söz olunca, açlık grevi eyleminin farkı, alameti farikası da bulanıp gidiyor. Eylemlerden bir eylem, sözlerden bir söz. Açlık grevi benim için dolaysız, doğrudan, söz ile ilgili alavere dalaverelerden ötede duran, benimle çok başka bir frekanstan bağlantı kuran bir şey değil. “Yani tamam ama bu da açlık grevi artık!” gibi bir şey değil. Ben ne açlık grevi yapanım, ne de kendisi ile iletişim kesilerek açlık grevi başlatılan ya da açlık grevi ile kendisiyle iletişim kurmaya çalışılan muhatap. Ben, hakkında şu da bu söz için harekete geçsin de, o muhataba dünya dar olsun denilen kişi oluyorum. Açlık grevini de bir haber, bir tvit, bir manşet, bir öfkeli j’accuse’lü yazı gibi bir şey olarak tecrübe ediyorum. Yani yine bir söz ile.

[[Yani, açlık grevcisi geriye tek enstrümanı bedeni kalmış bir kişi değil. Hadi madem bu parantezin içine hapsedip geçeyim: bütün bu hikâyenin, bütün bu eylemin, söze dayalı olmak; aktarılan, taşınan, yayılan söze dayalı olmak; yani direksiyonu medyaya bırakmış, kendisini medyanın insafına terk etmiş olmak; bedenin ve bedeni öldürmeye karar veren iradenin yanı sıra daha bir dolu enstrüman ve irade gerektirmek gibi bir çetrefil yönü var.]]

Lafı açlık grevinden açlık grevi hakkında düşünüp konuşanlara getirmeye çalışmam bu yüzden.

Bu sanıyorum diğer insanlar için de böyle olacaktır; yani diğer insanlar da açlık grevini çıplak gerçeği ile doğrudan değil, sözü-söylemleri ile dolaylı olarak tecrübe edecektir. Burada açlık grevlerine karşı göstermeleri gereken duyarlılığı göstermedikleri için, harekete geçmedikleri için; duyarlılık gösterseler, harekete geçseler ne yapabilecekleri düşünülmeden yüklenilen insanları kastediyorum. J’accuse’cüler bu kişilere kızıyorlar; ölümün doğrudan doğruya kapıda beklediği şu anda dahi, normalde grevcilerle aralarına ayrımlar koyan, farklarını yaratan ve her biri de önünde sonunda sözlerden kaynaklanan envai çeşit ıvır zıvırı bir yana koyamadıkları; "böyle uç bir durumda" insan vicdanının emredeceği yegâne karşılığı bulup veremedikleri için. J’accuse’cü gibi yapsalar, onun gibi olabilseler ya? Ama yapamıyorlar ya da yapmıyorlar ve ithamları hak ediyorlar! Ama j’accuse’cü yanılıyor. Kızdığı insanlar da tabiatıyla açlık grevini sözler olarak tecrübe ediyor, sözlere verdikleri tepkiler ile ele alıp değerlendiriyorlar. Lütfen j’accuse’cü, kimseden, hiçbir zaman sözün ötesine geçip/ıvırı zıvırı bırakıp/kendi olmaktan çıkıp Vicdan'ının sesini dinlemesini ve bu yolla çabucak sizin söylediğinizi kabul etmesini istemeyin. Böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak, hiç kimse tarafından pürüzsüz şekilde böyle yapılmayacak. Duyargaları –atıyorum- sadece (veya öncelikle) Silivri zulmü tabir ettiği bir şeye açık olan kişi, 65. değil 650. günde de bu konuda ölü taklidi yapacak; ya da bir AKP'linin konuya yaklaşımı limit vakalarında bile daima bir parçalı bulutlu, bir başka türlü olacak, vesaire. Bu kişilerin İnsaniyetsizliği sonucu olmayacak bu, tam tersine insaniyet hiçbir zaman o beklediğiniz gibi olmadığı için olacak. Siz de öyle değilsiniz zaten. Ne kadar yüce gönüllü olursanız olun, herkesin ölü taklidi yaptığı bir “kainatın en fena zulmü” vardır. Yapacak bir şey yok, böyle bu. Bir yerlerde bizi birleştiren bir damar olduğu yalan çünkü. İnsaniyet de yalan, vicdan da.

Onayladığım bir yöntem değil ama tarzı desteğe ilk takıldığım günler, son yıllarda iyiden iyiye zamanın ruhu haline gelen trollük müessesesine doğru bir sapma da yaşadım. Kendi kendime şu soruyu soruyordum: gerçekten ayırt edilebilir hiçbir aidiyeti, hiçbir kimliği olmayan, bütün etnik, dini, siyasi ayrımların ötesinde insan gibi insan olan jenerik, soyut bir insan (nasıl olacaksa artık öyle biri), sadece ve sadece şu anda Türkiye’de süren açlık grevlerinin sonlandırılması talebiyle, ciddi şekilde, gerçekten açlık grevine başlasa acaba nasıl olurdu? Çağrısına karşılık “Bu adam münasebetsizin biri, biliyoruz, yaptığını onaylamıyoruz, ama sonuçta söz konusu olan insan hayatı, durdurun bu işi” denmezdi herhalde. Ciddiye alınmayacağı aşikâr; fakat böyle biri, şu onayladığım bir şey değil ama artisliğini biraz sarsardı diye düşünüyorum. En azından ortada bütün sözleri, siyasi ayrımları, mevzileri bir kenara atıp sadece ve sadece insaniyet namına Vicdanının ona emrettiğini dile getiren, olaya “önce insan” falan gibisinden evrensel bir ilkeyle yaklaşan hiç kimsenin olmadığını görmüş olurduk.

Toparlayacak olursam, galiba şöyle: açlık grevcilerin açlık grevlerine çıkarkenki taleplerinin içeriklerine kategorik bir itiraz getiremiyorum, bunları tartışmalı-tartışılabilir-konuşulabilir buluyorum ama işte tam da öyle buluyorum, o sulara ait görüyorum; kişinin hayatını mematını ucuna iliştirip muhatabına postalayabileceği mutlaklar olarak görmüyorum. Açlık grevcilerinin yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Bu yanlıştan kaçınmak istiyorum. Bu, bize ne yapılması gerektiğine dair ne söylüyor? Hiçbir şey söylemiyor. “Hadi al, gündemin bu, bir karar vereceksin, bir şey yapacaksın, seç bakalım” durumundan şikâyetçiyim zaten, bu şekilde bir bir şeyler yapmak/yapmamak seçimine çekilmek istemiyorum.

Bir de, açlık grevi eyleminin etrafındaki sözlerin çok büyük kısmından başka nedenlerle rahatsızım. Bu sözlerin rahatsız ediciliği, sözün, eylemin merkezine olan uzaklığı arttıkça artıyor. En son bir Facebook paylaşımında “Sizin için ölüyorlar! Sizin yüzünüzden ölüyorlar! Siz böyle duyarsız kaldığınız için ölüyorlar!” gibi bir sarsıp-kendine getirip-duyarlı hale getirme denemesi gördüm. Çok rahatsız ediciydi ama rahatsız edip davaya katılmayı sağlamıyordu. Rahatsız edip uzaklaştırıyordu, görüldüğü üzere.

29 Ekim 2012

Bobby Sands diyor ki



D- Neyse, ne diyecektin bana? Hangi noktadasınız? O müdür çıldırttı mı seni sonunda?
B- Görüştüğünü, pazarlık üstünde olduğunu söylüyor. Laf işte...
D- Ama neden o görüşmeleri yapmak zorunda olduğunuzu biliyorsun.
B- Çünkü artık işe yarar bir propaganda aracı değiliz.
D- Kime göre, liderlere göre mi?
B- Bu işin zamanı geldi. Bir kararın verilmesi gerekliydi.
D- Liderler böyle düşünüyor sence, öyle mi?
B- Bilmem.. Belki de öyledir.
D- Paranoya mı yapıyorsun acaba Bobby?
B- Bak, geçen Ekim'de açlık grevindeki yedi kişi için on bin kişi sokaklara döküldü değil mi?
D- Evet.
B- Uluslararası toplum Brit'lere o kadar baskı yaptı falan filan..
D- Sizin...
B- Papa'nın bile bir diyeceği vardı, müdahil oldu. Dünya alem Maggie Thatcher'ın geri çekilmesine ve bize haklarımızı vermesine uğraştı ve sonunda hiçbir şey olmadı.
D- Evet.
B- Açlık grevi başarısız oldu. Cephede olan bizdik. Protestoyu biz yarattık. Sorumluluk da bizim. Liderler benimle çok açık oldu Don. Dört buçuk sene "yıkanmama" protestosu yaptık; Cumhuriyetçi hareketi iyi kötü gündeme getirdi bu, ama aynı zamanda da bir yerde örgütün daha genel gelişiminden kopup öyle kaldı.
D- Çünkü ihtiyaçlarınız çok belirli ihtiyaçlar.
B- Tabii ki öyleler. Sivil tip kıyafet veya işte bu palyaço kostümünün adı her ne sikimse o, Batı Belfast'ta üç tane çocuk yetiştiren kadının pek umurunda olmasa gerek.
D- Pek değil tabii.
B- Hakikaten Don. Bize kendi kıyafetlerimizi giyeceğimiz vadedildi. Hep alavere dalavere..
D- Yani liderler sizden bıktı mı?
B- İdeal bir dünyada herkes kendi kavgasını kendi verirdi. Ama burada birbirimize göbekten bağlıyız. Burada, içeride hiçbir şey değişmedi, tek bir taş yerinden oynamadı. Siyasi statüye doğru ilerlemenin gerçek bir ihtimali belirmedikçe liderler bizimle oldukları yerde kalırlar. İşin aslı bu. Masada hiçbir şey olmayacak, sen de beni sözünü tutmayan bu yalancı maymunlarla pazarlığa oturtacaksın. Zırvanın allahı bu! Ne o müdür denen artist piçin odasına giderim, ne de oturur o adamla beyinsizce, anlamsızca kör dövüşüne girerim.
D- Adam seni seviyor ama.
B- Allahın kalası. Adam tam bir öküz Don. Ama gel gör ki cezaevi müdürü yapmışlar. Ulan insanlığa hakaret be!
D- Yarabbi! Bu enerji nereden geliyor sana böyle?
B- Küçükken kır koşucusuydum.
D- Tevekkeli değil. Motor takmışsın sanki. Kır koşucusu. Bu seninle ilgili epey bir şeyi açıklıyor Bobby.
B- Nasıl severdim.. İşte bendeki bütün bu kır şeyi de buradan geliyor. Yarabbi.. Finiş çizgisinde beni zorla tutarlardı, yoksa koşmaya devam... Bana şehir dışından gelme sokak köpeği muamelesi yaparlardı. İnekleri korkuturdum filan... Eğlenceliydi aslında.
D- İnekleri mi korkuturdun?
B- Tabii, korkudan gebertirdim. Etinden sütünden faydalanmak ha? O canavarların.. Yarabbi.. Bir dahaki sefere ben kırda doğacağım, kesin. Vahşi hayat, kuşlar. Hepsini seviyorum. Cennet.
D- Evet, biraz rahatlamayı da öğrenirsin belki.
B- Evet. Belki de, nereden bileceksin. Daha önce hiç denemedim. Mart'ın 1'inde açlık grevine başlıyorum. Sen de bu yüzden buradasın. Sana söyleyeceğim şey buydu.
D- Evet, duydum. Ailenin haberi var mı?
B- Onlara da haber uçurdum, evet.
D- Onlarla konuştun mu peki?
B- İki hafta önce görüş vardı, o zaman konuştuk.
D- Sence ne diyecekler bu işe?
B- Sence Don?
D- Bir de ufaklık var şimdi tabii. Neyse, geçen seferkinden farkı ne olacak?
B- Geçen sefer hata ettik. Olay duygusallaştı. Yedi kişi aynı anda başladı. Hepsi zayıfladı ve içlerinden en zayıf olanı bırakmadılar ki ölsün. Biz de böylece Brit'lerin zokasını yemeye müsait hale geldik ve sonra da aynen öyle oldu. Zokayı yedik. Bu sefer açlık grevine girenler ikişer hafta arayla tek tek girecek. Ölenin yerine yenisi başlayacak. Adam sıkıntımız yok. Yetmiş beş kişi sıraya girdi.
D- Tanrı aşkına...
B- Bugün duyurusu yapılıyor.
D- Yani bu protestonun farkı, bu sefer ölümü kabul etmen, öyle mi Bobby?
B- İş o noktaya da gelebilir tabii.
D- Açlık grevine inandığın şeyler adına bir şeyleri protesto etmek için başlarsın. Baştan ölümü kabul ederek başlamazsın öyle değil mi? Yoksa kaçırdığım bir şey mi var?
B- Bu onlara bağlı. Bizim mesajımız açık. Kararlı olduğumuzu görüyorlar.
D- Yani diyorsun ki, birkaç ölüm olacak, belki beş-altı kişi, ama arkada daha yetmiş beş kişi varsınız.
B- Evet. Yani o noktaya kadar gidecek değil tabii.
D- Tamam. Brit'ler yirmiden sonra filan yola gelecek belki. Ama sana ne, değil mi? Sen zaten ölmüş olacaksın. Bu çocukları hangi yola sürdüğün hakkında hiç düşündün mü? Yani, ailelerinin yaşayacağı şeyler bir yana... Britanya Hükümeti ile kafa kafaya dalaşacaksınız. Cumhuriyetçilikten nefret ettikleri açık. Sarsamazsın da adamları. Terörist dedikleri adamların ölümüne seve seve göz yumarlar. Bu sefer ölüm ihtimali de daha yüksek.
B- Biliyorum
D- Üstelik müzakereye bile yanaşmıyorsun; illa onlar teslim olacak, değil mi?
B- Evet.
D- Yani başarısız olmak, insanların ölmesi, ailelerin parçalanması ve Cumhuriyetçi hareketin moralinin düşmesi anlamına gelecek.
B- Hı-hı. En kötü ihtimal bunların hepsinin olması olur; fakat kısa vadede düşünürsen, çok yakın bir tarihte...
D- Bırak yahu!
B- Hayır, kesinlikle! Daha dirençli, daha kararlı yeni bir nesil gelecek.
D- Bana mı anlatıyorsun bunu?
B- Burada bir savaş sürüyor. Anlayabileceğini düşünmüştüm. Yabancı gibi konuşuyorsun.
D- Esas sen benimle yabancıyla konuşur gibi konuşuyorsun. Ben Kuzey İrlanda'yı tanımıyor muyum? Ben de burada yaşıyorum.
B- Öyleyse bizi destekle.
D- İlk açlık grevini destekledim. Çünkü o eylem protesto temelliydi. Peşinen alınmış bir ölüm kararı değildi. Thatcher'ın tamamen teslim olması dışında hiçbir halde müzakereye oturmama inadı filan da yoktu. Saçma sapan işler peşindesiniz Bobby. Yıkıcı bir eylem bu.
B- Burada son dört senede olanlar neydi peki? Vahşet, hakaret... En temel haklarımız elimizden alındı. Artık bunların bitmesi gerek.
D- Konuşmakla biter bunlar.
B- Ne yani? Adamlardan teklif alıp üniformalarını mı giyeceğiz? Son dört yılın anlamı da sıfırdı zaten. Öyle yapabiliriz Don. Veyahut da olduğumuzu iddia ettiğimiz ordu gibi davranabilir ve yoldaşlarımız için kendi canımızdan vazgeçeriz.
D- İçinde ilerlemeye açık, seni tekrar müzakere masasına oturtabilecek en ufak bir zerre bile yok mu?
B- Öyle olmayacak.
D- Peki, boşverelim. Burada senin tek maksadın sadece intihar mı, onu bilmek istiyorum.
B- Yapacağım şeyin ahlaki açıdan hükmünü vermemi, intihar mı-değil mi onu savunmamı mı istiyorsun? Senin baktığın yerden bu bir intihar. Bana göreyse bu bir cinayet. İkimiz arasındaki ufak farklardan biri deyip geçelim. İkimiz de Katoliğiz. Cumhuriyetçiyiz. Ama sen o güzelim Kilrea'nde balık tutarken, Rathcoole'da evimizi yakıp bizi sokağa atıyorlardı.
D- Doğru!
B- Hayatlar ve yaşananlar çok açıdan benzeşir ama farklı noktalara odaklanırız Don. Anlıyor musun?
D- Anlıyorum.
B- Ben inanıyorum. Bütün basitliği ile bu olabilecek en güçlü şeydir.
D- Peki ölümünle neyi ifade etmeye çalışıyorsun? Brit'lerin uzlaşmazlığını mı? Ne ki bu yani; Brit'lerin ne mal olduğunu bütün dünya biliyor.
B- İyi.
D- Hı-hı, iyi. Ve bunun sizinle de bir ilgisi yok. Adamlar zaten yüzyıllardır her şeyin içine sıçıp bırakıyorlar.
B- Nefretini görebiliyorum Don.
D- Dava şehidi olmaya mı çalışıyorsun?
B- Hayır.
D- Emin misin?
B- Evet.
D- Çünkü Wolfe Tone, MacSwiney gibilerini göklere çıkardığını duydum. Hiç öyle adının tarih kitaplarına geçeceğini filan düşündüğünü söyleme.
B- Bu umurumda mı sanıyorsun?
D- Biliyorum, umurunda.
B- Ne diyeyim, yanılmışsın.
D- Kendinize askerler diyorsunuz. Tek amaç özgürlük, filan. Ama sen hayatın kıymetini bilmiyorsun Bobby. Hayatın ne olduğunu artık bilmiyorsun. Bu koşullarda geçmiş dört yılın sonrasında kimse sizden normal davranmanızı da beklemiyor. Size dair normal olan hiçbir şey yok. Şu anda Cumhuriyetçi hareket bir köşeye sıkışıp kaldı. Senin IRA'in, hareketin hemen arkasında, o sıkıştığı yere dönük. Bütün o tarih, bütün o ölen adamlar ve kadınlar. Hâlâ hiçbir şey demiyorsunuz. Gözünüzü kapamışsınız, verebildiğiniz tek cevap her şeyi öldürmek. Bunu durdurmaktan da korkuyorsunuz. Yaşamaktan, sakin sakin konuşmaktan çekiniyorsunuz. Ulster ne işe yarar ki zaten değil mi? Kendini bok etmekten başka... Ve buradaki hâle bak: Cumhuriyetçi hareketin geleceği sizin, gerçeklikle hiçbir bağlantısı kalmamış adamların elinde yatıyor. Kafan yerli yerinde sanıyorsun, değil mi? Burada, günde 24 saat bokun sidiğin içinde kapalısın ve o kadar adamın canına mal olabilecek kararlar alıyorsun. "Bobby Sands'in heykelini dikin." Şaka gibi! Özgürlük savaşçısı ha? O dediğin, dışarıda, toplum içinde çalışan adamlar ve kadınlar. Sen de bir zamanlar öyleydin, değil mi? Twin Brook'ta yaptıkların... İşte sana orada, öyle ihtiyacımız var Bobby ve sen de haklı olduğumu biliyorsun.
B- Ben böylesine inandım. Soruna cevap vermemi mi istiyorsun?
D- Yeniliyorsun Bobby. Onlara kozlar veriyorsun.
B- Strateji böyle işliyor.
D- Durdur onu o zaman. Duracağını söyle yeter.
B- Hiçbir şeyden çakmıyorsun sen.
D- Sen bu çağrıyı yapabilecek durumda değilsin.
B- Çağrı yapıldı bile. Durdurulmayacak.
D- Siktir et o zaman! Hayatın senin için hiçbir anlamı yok belli ki.
B- Tanrı beni cezalandıracak.
D- Eh, intihar yüzünden olmasa bile aptallığından ötürü cezalandırması gerek, evet.
B- Hı-hı. Seni de küstahlığından ötürü cezalandıracak. Çünkü benim hayatım gerçek bir hayat; ilahiyat dersinde okuduğun bir bilmece veya gerçek hayatla bağlantısız bir dini oyun filan değil. Bak, İsa omurgalı bir adamdı; ama havariler var ya, o zamandan bugüne bütün havarileri düşün. Siz laf cambazlığındasınız, anlam çıkmazlarının altından girip üstünden çıkıyorsunuz. Size devrimciler lazım. Hayatın nabzını attırmak, hayata bir yön vermek için size kültürel-siyasal askerler lazım.
D- Bunlar deli saçması. Senin aklın bulanmış.
B- Hı-hı, sen öyle de.
D- Peki o küçük oğlun ne diyecek sana?
B- Siktir!..
D- O da mı umurunda değil?
B- Bana duygularla mı saldıracaksın? Tam bir rahip davranışı.
D- Yüreğin ne diyor Bobby?
B- Beni tamamen anladığını sanmıştım Don.
D- Ne diyor, onu söyle?
B- Hayatım benim için her şey demek. Özgürlüğüm her şey demek. Benimle alay etmek niyetinde olmadığını biliyorum, o yüzden diğer her şeyi bir kalemde geçelim. Bu, şöyle bir durakladığımız anlardan biri. Şu uğrakta inançlarının saflığını koruman lazım. Birleşik İrlanda'nın hakça ve adil olduğuna inanıyorum. Belki senin gibi bir adamın bunu anlaması imkânsız. Fakat kendi hayatıma duyduğum saygı, içimdeki özgürlük arzusu ve inancıma olan inatçı sevdam, kafamda oluşabilecek şüpheleri aşabilmemi gerektiriyor. Hayatımı kuyruğa eklemek yapabileceğim tek şey filan değil Don. Bu, yapılması doğru olan şey.
D- Beni de bu yüzden mi buraya çağırdın? Fikirlerin için bir deneme sürüşü ha? Kendinden yüzde yüz emin değilsin. Şüphelerin var belki?
B- Evet. Eh, ben de insanım.
D- Benden sonra kafan netleşti o zaman?
B- Sen yol gösterici bir adamsın Don, "ruh işi"ndesin. Hiç Gweedore'a gittin mi? Donegal'da?
D- Gittim.
B- Ben oraya 12 yaşımdayken gitmiştim. Çocuklar arası büyük bir kır koşusu vardı. Bir sabah bizi topladılar, bir minibüsün arkasında Derry'ye doğru yol alıyorduk. Nasıl büyük bir olay anlatamam. Bize göre uluslararası atletizm müsabakası gibi bir şeydi, çünkü Güney'deki çocuklarla yarışacaktık ve Belfast'ı temsil etme övüncü gibi bir şeyimiz vardı biraz. Birkaç tane Protestan vardı, geri kalanlar hep Katoliktik. İşte, topluluklararası bir şeydi. Güneydeki iyi kalpli beyler bayanlar böyle bir iyilik düşünmüştü. "Hadi şu Belfast'taki ufaklıkları da çağıralım" ve hep o tepeden bakma boku işte. Neyse. Sınırı geçtik. Çocuklar şarkılar, türküler filan... Ben otobüsün arkasındayım, camdan bakıyorum. Dağlardan geçiyoruz. Errigal Dağı'nı biliyor musun? Manzarası çok güzel. Herhalde Donegal, İrlanda'nın en güzel yeri olsa gerek.
D- Hı-hı
B- Neyse. Gweedore'a vardık. Ama ne yer.. 200 kadar çocuk vardı. Hazırlanıyorlar, ufak ufak ısınıyorlar filan. Koşuyu Hıristiyan Kardeşler düzenliyor ve çocukların kulağına ufak fiskeler atıyorlar, yani düzeni sağlamaya çalışıyorlar. Biz takımca hafif tempoda küçük bir koşuya çıktık, bacaklarımızı açmak için. Arpa tarlalarıyla çevriliyiz. Bir vadiye indim; ufak bir akarsu var, suyun içinde ağaçlar filan. Suya inmek, ağaçlıklara girmek yasak, eh, biz Belfast çocukları da hemen şöyle bir gidip bakıyoruz tabii, değil mi? Suyla ağaçlar bize Amazon gibiydi. Cork'lu gençlerle karşı karşıya geldikçe... Aksanımıza takılıyorlar. Çocuklar neredeyse konuşamıyor, dediklerini anlayamıyoruz. İşte anlıyorsun ya, bize efendilik taslıyorlar. Tepeden bakıyorlar, hissedebiliyorum. Koşuyoruz... İşte aklımıza akarsuya inip balık arama fikri geldi birden. İndik akarsuya, akıntıyı izliyoruz, su bir karış... Bir tane gümüşbalığı var, başka pek bir şey yok. derken çocuklardan biri bizi az aşağıya çağırdı. Suda ufak bir tay yatıyor... Dört beş günlük. Gri renkli, bir deri bir kemik. Üstünde de parça parça kan lekeleri var; taşlara çarpıp her tarafını kesmiş. Başında dikiliyorduk ve arka ayağı kırılmıştı, anlaşılıyordu. Hayattaydı ama işte o kadar... Kendilerini birden takımın liderleri gibi hisseden çocuklar arasında büyük bir tartışma başladı... Ne yapmamız gerektiğine kafa yoruyorlardı. Biri "kafasına bir taş atalım" diyor filan, ama yüzlerine baktığımda görüyorum ki ya korkudan altlarına edecekler ya da en ufak bir fikirleri yok. Sırf sahte kabadayılık... Ve yerdeki hayvan da acıdan kıvranıyor. Şöyle mi böyle mi diye hiçbir yere gitmeyen bir konuşma... Sonra rahiplerden biri bizi gördü, tayı da gördü, aman oynatmayın dedi ve bize boku yediğimizi söyledi. Boku yedik gerçekten. Bir tay yaralanmışsa ve ortada bir grup çocuk varsa, suçlu bellidir. Bir grup Belfastlı çocuk varsa, tabii ceza da bellidir. Ben aniden işi anladım. Dizüstü çöktüm, tayın başını ellerimin arasına aldım ve suya soktum. İlk başta biraz debelendi, ben de boğulana dek daha derine doğru bastırdım ve tay öldü. Rahipler geldi Don. Saçımdan tuttular, ağaçların arasından çekiştirdiler ve cezamı kestiler. Fakat o ufak tay için doğru olanı yaptığımı biliyordum. Bizim diğer bütün çocukların cezasını da üstlenebilirdim. Saygılarını kazanmıştım artık ve bunu biliyordum. Ben artık nedenlerden kurtuldum Don. Sonuçlardan, bedellerden de kurtuldum. Ama harekete geçeceğim ve öylece hiçbir şey yapmadan durmayacağım.
[Sessizlik. D. masadaki sigara paketine davranır]
İstersen sigaraları bırak. Yuhanna'nın Mektupları'na sigara sarmayayım, değil mi?
D- Yok, insafıma sığmaz. Seni bir daha göreceğimi zannetmiyorum Bobby.
B- Gerek de yok zaten Don.

----

06 Ekim 2010

Yine mi "küçük politika"?

Aşağıdaki alıntı, Nutuk'tan. Kitabın 1938 yılında yapılmış, yeni harflerle sanırım ilk baskı olan baskısının tıpkıbasımından (İleri Yayınları, 2006) aldım, devrin hayranı olduğum imlâ tarzına hiç dokunmadan tabii:

“Bir memlekette, bir heyeti içtimaiyede, bir inkılâp yapılacağı zaman elbette onun esbabı vardır. Ancak o inkılâbı yapanlar, inanmak istemiyen anut hasımlarını iknaa mecbur mudur? Cümhuriyetin elbette taraftarları ve aleyhtarları vardı; taraflar, ne için ve ne gibi kanaatlere ve mülâhazalara binaen cümhuriyet ilan ettiğini, aleyhtarlara izah ve kanaatlerinde ve icraatlarında isabet olduğunu ispat etmek isteseler de, onların, kastî temerrütlerini izale edebileceği kabul olunur mu? Bittabi taraftarlar muktedir iseler mefkûrelerini herhangi bir suretle ihtilâlle, inkılâpla veya eşkâli mutebereden geçirerek tatbik ederler; bu, mefkûre inkılâpçılarının vazifesidir. Buna karşı itirazlar, yaygaralar ve irticakârane teşebbüslerde, aleyhtarların yapmaktan geri durmıyacakları hareketlerdir. Cümhuriyet idaremizin ilânında Rauf Bey ve emsalinin yaptıkları gibi.” (sf. 594)
Biraz şu “İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir” anekdotunu andıran bu satırları okuyunca aklıma Yakup Kadri ve “büyük politika” rüyaları geldi. Nutuk'un, Mustafa Kemal'in Rauf Bey, Refet Bey, Karabekir gibi isimlere sıkça ve sakınmadan “çaktığı” bir kitap olduğunu hatırlamak bile o fikrin temelsiz olduğunu iddia etmek için yeterliymiş aslında, fakat durumun, o dönemde ve her dönemde siyasetin ne merkezde cereyan ettiğinin yukarıda vurgulu cümlelerdeki güzel ifadesi, üstüne bal kaymak oldu.

Yukarıdaki alıntının şöyle bir hikayesi var: Fırka içinde oluşan muhalif grup, bakanlar kurulunun tek tek bütün meclis üyeleri tarafından seçildiği sistemden faydalanarak Mustafa Kemal'in istediği hükûmet ve meclis yönetimini sabote ediyor. Bunun üzerine hükûmet istifa ederek muhalefete pusu atıyor, “Hadi gücünüz yetiyorsa çıkarın hükûmetinizi!” gibisinden. Birkaç gün hükûmet kurulamayınca meclis üyeleri topu Mustafa Kemal'e atıyor; o da cumhuriyeti ilan eden bir kanun değişikliği hazırlayıp devletin başı olarak cumhurbaşkanı – onun görevlendirdiği başvekil – başvekilin seçtiği vekiller sistemine çeviriyor. O sırada İstanbul'da bulunan Rauf Bey ve emsali ise krizden çıkış için güçlü bir hükûmet kurulmasının yeterli olacağını, illâ bu deklarasyonun yapılmasının gerekmediğini, cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini, bir yerde emrivaki olduğunu, Mustafa Kemal'in bu büyük değişiklik konusunda kamuoyunu aydınlatması ve ileride daha da fazla iktidar istemeyeceğine dair güvenceler vermesi gerektiğini söylüyorlar. Mustafa Kemal ise cumhuriyetin ilanına şöyle veya böyle itiraz edip şüphecilik yapanların samimi olmayıp esas olarak hilafetin devamını istediklerini iddia ediyor. Sonuç, yukarıdaki değerlendirme işte. Yine bu bağlam da, siyasetin aşağı yukarı kemik kavgası olduğunu işaret ediyor bence. İlkokuldan üniversitedekine kadar bilcümle inkılap tarihlerine sorsan cumhuriyet işi Atatürk daha çocukken bağlanmıştı, Fransız siyasi teorisiyle Atatürk'ün kalbi arasındaki kırmızı hattan nokta atışıyla nüzul olmuştu; halbuki ortada neler neler dönmekteymiş.

Bir ufak yazı sonucu, bende kesinlikle bir üzüntüye/hayâl kırıklığına/eli eteği bir sırça köşke/çekmişmiş gibi havalara/ezcümle/yaygın Cümhuriyetçi Hıncı'nın bir örneğine sebep olmaması gerektiğine dair kendimi eğittiğim bu gerçeği biraz unutur gibi olduğumu fark ettim. Bu hafta içinde Sevan Nişanyan, süregiden anadil tartışmalarına birkaç Anayasa maddesi öneren şu yazıyla katkıda bulundu. Bir noktada, “teoride böyledir ama pratikte böyle olamaz”a (Selam Kant!) varan bir şey söylüyor; özetle diyor ki, normal, tipik, klasik özgürlükçü yaklaşımıyla, özellikle bir dilin adını anmadan, küllünün üzerindeki yasakları kaldıran, hepsine alan açan bir metin sorunların çözümü için yeterlidir; fakat, Türkiye için bu yeterli değildir. Türkiye'nin yakın tarihine bir silahlı ve siyasi hareket, bir şekilde damgasını vurmuştur ve yapılacak herhangi anayasa değişikliği, temelde bu silahlı ve siyasi çizginin politize ettiği sorunları çözebilmek amacındaysa, o çizginin siyasetine cevap niteliğinde olmak, onu gözardı etmemek zorundadır. Dolayısıyla kesin çözüm, metnin Kürtçeyi zikretmesinden geçer. Nişanyan da yazısının kalanında, dengeyi bulma arayışında. Tam olarak talebi karşılayabilecek kombinasyonun peşinde bazı kavramsal arayışlarda bulunuyor, ulusal dil, yerel dil, bölgesel dil, vs. gibi.

Yazıyı ilk okuduğumda birden kendimi içinde yakaladığım Yakup Kadrilik şuydu: neden teorik olarak doğru olanın içeriği gayet iyi bilindiği halde, yerel gündemin doğrularına teslim olunur ki, diye düşünmüştüm. Öyle ya, Türkiye'nin kendi gerçekleri, “evrensel” siyasi pozisyonların ve onlarla ilişkilendirilen önceliklerin safkan hallerini epey bir kırıp dökmüşse, bu yerel gerçekliğe uymak zorunda olunmasın, onun yerine bu çarpık gerçeğin tarafları kendilerine çeki-düzen versin, fikir-teori irtifalarına çekilsinler. Örneğin silahlı ve siyasi harekete densin ki, “Şu işi ilkeleri tartışarak yürütelim, böyle -ne bileyim, zaman içinde bağımsızlıktan demokratik özerkliğe, oradan anadile inecek şekilde- eşşeğin kuyruğundan ne kıl koparsan kâr hesabı yürütmeyin”. Öncelikle, duruma, gerçek insanlardan azizlerin kitabî etik performanslarını bekleyen, yanlış, hayâl kırıklığına mahkûm bir açıyla bakıyor! Daha vahimi de, “klasik özgürlükçü bakış açısını”, düşünsel pozisyonları, işin teorisinde bir muhafazakâr ne düşünürse işte onu, kemiksiz, şeffaf, normal, temiz, bu baldırı çıplak kavgaların dışında duruyor zannetmek gibi bir hatası da var ki, bambaşka ve çok şeytan tüylü bir konu.

Halbuki bu siyasi işlerin tam da (selam sana da, ey Radikal2'liğin altın vuruşu tam da!) bu merkezde olduğunu görmek gerek. Siyasi süreçler deve güreşi misali oluyor; bu bir eksiklik, çürüklük, bozukluk değil. İktidar ile çalışan, o geçer akçe birimiyle hareket eden herkes kirleniyor. Sevgili Cümhuriyetçi, senin ülkemizde olup bitenleri çarpık bir kopyası sandığın pirüpak süreçler de aynı ölçüde kirli idi. Sadece hepsinin kazananı sonradan kendisini aklayıverdi. Bak Mustafa Kemal işin nasıl da farkında, muarızlarını kemik kavgasında boğuluyor gösterip kendini nerelere çekiyor.

Gerçi bu yanılgının Cümhuriyetçiye has olmadığını da teslim etmek gerek. AKP, hakkında açılan kapatma davasında on düşünüp bir adım atarak kendisini mahkeme önünde savunuyorken, parti söyleminin terkisindeki bazı köşe yazarları, “Niye bu iddianame ciddiye alınıyor? Niye tek tek bütün suçlamalara yanıtlar verilmeye çalışılıyor? Neden savunma tarihe geçecek bir DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER MANZUMESİ biçiminde yapılmıyor, niye bu tiyatroya şöyle güzel bir ders verilmiyor?” diye hayıflanıyorlardı. Oldu, yumurta küfesi senin sırtındayken artık sen yazarsın o manzumeyi.

19 Ağustos 2010

İslam deplasmanına puan ya da puanlar için gidenler

Eskiden insanlar yalnızca AKP'nin icraatlarını filan eleştirirken bahsedeceğim havalara bürünürlerdi. Normalde dinle diyanetle pek bir arada anılmayan kişiler ve "kesimler", dinden kaynaklanan söylemlerin adresi konumundaki AKP'ye eleştiri getirirken din-diyanet deplasmanına gider, örneğin "Müslüman çalmaz, Allah celle celaluhû ne diyor, bana bir tek kul hakkıyla gelme diyor, bunlar ne biçim müslüman?" filan derlerdi. Bu sorgulama mantığını benimsemeye aslında çok daha fazla sayıda insan teşneymiş. Son günlerde patlayan KPSS skandalları sonucu bunu anladım. Bir cemaatin merkezi bir sınavın sorularını ele geçirdiğiyle ilgili şaibeler ortaya çıkıyor, (cemaat kısmını bilmem de şaibe kısmı epey ikna edici), buna tepki koyanların hepsinin ağzında beddualar, lanetler, bunlar nasıl Müslümanlar'lar...  

Bana tepeden tırnağa yanlış gelen bir sorgulama. Bir kere, biz, hepimiz, Allah'ın nizamına tabi değiliz. Eleştiriciler zaten kafadan değiller; eleştirilenler de güya o nizama tabi olma iddiasındalar. Dünya da o nizama göre dönmüyor. Yani eleştirilen eylemi seküler hukuki ve ahlâki normlara göre tanımlayıp, anlamdırıp -örneğin- "yolsuzluk" (AKP eleştirisi örneği) veya "hırsızlık" (KPSS örneği) olarak da kodlamak, söylemi oradan döndürmek varken, niçin buna "kul hakkı yemek" filan diyelim ki? Bir fail hırsızsa hırsızdır, yolsuzsa yolsuzdur; niye her ikisinde de onu SÜPER MÜMİNLİK MEGA MÜSLÜMANLIK'a atfen, ona kıyasla tartışmak durumunda olalım? Süper mümin olsa ne yazar, sahte müslüman olsa ne yazar?

Siyasetten gelen örnekte, soruların yanıt belki söylemin sekülerleştirilince, hukukileştirilince "gitmemesi" olabilir. Çünkü AHLAK ŞURASI toplayıp sonuç bildirgesine "ahlakı dinden ayırmak mümkün olmadığına göre..." yazan insanların titrinin profesör olabildiği bir ülkede yaşıyoruz. (Bu şuranın bildirisini ararken karşıma çıkan benzeri pseudo-akademik gerizekâlılıklar yüzünden kendimi jiletleyecek noktaya geldim.) Bu şartlar altında söylemin peynir-ekmek gibi gitmesi için böyle bir maneviyat ayarı çekiliyor denebilir, ama ama'sı var işte. Siyasi başarı için bir söylemcinin kendine bu kadar uzak bir deplasmana gitmesi, çalışmadığı, işlemediği, kayda değmediği ayan beyan ortada olan böyle bir söyleme teslim bayrağı çekmesi bence kötü bir şey. Sırf önemli gördüğüm "dilde, fikirde, işte kendiliğindenlik" ilkesine karşılıktan ötürü bile böyle bir seçenek şahsen benim için kaçınılası olurdu.

KPSS örneğini düşününce ortaya alternatif bir yanıt daha çıkıyor. Facebook'ta veya Memurla.net'te kendi kendine ilenen insanların siyasetçi olmadıkları, bir siyasi söylem kurmaya çalışmadıkları çok açık. Burada din-diyanet söylemine teslimiyet (veya tevessül diyelim, çünkü böyle ilenenlerin bir kısmı gerçekten de din söyleminin içinde yaşıyan ve fakat cemaatle bağlantısız kimseler olabilir), seküler-hukuki söylemin sadece söylemde kalması, bu insanları koruyamaması yüzünden meydana geliyor. Karşılarında böyle bir haksız durum duruyorken ve ellerinde hukuki bir araç pratikte pek bulunmuyorken, insanların bu dünyadan cayıp hukuklarını ötekine cirolamaları beklenebilecek bir şey. Dilekçeler, Danıştaylar, kanun maddeleri, iptal istemleri, Bakanlıklar, yürütmeyi durdurmalar vesairelerin arasında kaybolunsa dahi ortaya bir şey çıkmayacak. Maykıl Ceksın olsalardı belki "Ma'in Lu'er yaşasaydı KPSS'yi iptal ettirirdi" diyebilirlerdi, fakat bu alanda verilmiş ve somut sonuçlar hasıl etmiş bir hukuki mücadele örneği bulunmuyor. (Gerçi ben "Sesimizi duyuralım, basına haber verelim, bu işi takip edelim, gösteri düzenleyelim" gibi söz konusu örnekleri kurma çabalarını da gördüm ama ilk elde çoğunluğun tercihi "deplase olmak" oluyor. Sivil toplum iyi hoş ama o da öldürücü şekilde dolaylı.) Dolayısıyla gelsin kul hakkı söylemi. Bu somut hukuki sonuç elde etme çabalarına göre dolaylı bile değil ama benim anlayamadığım bir şekilde mağdurun o gadrin ağırlığını azaltmasına yardımcı oluyor. Ruhsuz dünyanın ruhu işte.

---
Bir de bu yazı süresince aklıma gelen birkaç alakasız şeyi buraya not edeyim:
1. Tayyip Erdoğan'ın Ermeni Soykırımı'nın olmadığını "müslüman soykırım yapmaz" diye kanıtlayıp geçmesi! Dünyada "iş gören", dünyada eyleyen ve bunları da --eğer herhangi bir düşünce doğrultusunda yapıyorsa-- bu dünyanın koşullarında şekillenmiş bir düşünce doğrultusunda yapan insanları "kendi sahasına" aldırması. (Din-diyanet Tayyip Erdoğan'ın sahası değil ki itirazı kabulüm olmakla birlikte bu konuda bir şey demeyeceğim.)
2. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i eleştirirken Yahudi şeriatı deplasmanına gidip "Yu şel nat kil" demesi. Yine dünyada olup biteni başka nizamlarla tartıp biçme umutsuz-çabası. İsrail askeri de öldürme-öldürmeme kararını verecekken dönüp "Öldür mü diyor, öldürme mi diyor" diye on emre bakıyordu zaten.
3. Eşcinsellik konusundaki süperliklerinden hatırladığımız Taraf yazarı Hilal Kaplan: "Kürt meselesi oldukça hassas bir mesele. Çok canlar yandı. Bu mesele üzerine düşünürken aklımdan çıkarmadığım bir ayet-i kerime var: "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." Bence bu ayet, Kürt olsun ya da olmasın tüm ülke Müslümanlarının feyz alması ve öfke, intikam, gurur gibi nefsî duygularla baş ederken her dâim hatırlaması gereken bir ortak zemin sağlayabilir. Bu ayet-i kerimeyi her tür eylemliliğimizde baş köşede ağırlamamız gerekiyor diye inanıyorum." Burada bir deplasman söz konusu değil elbette. Aksine, Hilal Kaplan 100 bin kişilik yeni stadının açılış maçına hepimizi davet ediyor. Koca Kürt sorununu, barışın diye buyuran bir ayeti eylemliliklerde baş köşede ağırlayarak çözecekmişiz. Yazı boyunca bahsettiğim sığlığın dip noktası. Bu "ayet-i kerime" ortalarda olduğu bin küsür yıl boyunca bir tek toplumsal krizi çözmüş, veya bir tek siyasi aktörün eylemliliklerinde baş köşede ağırlanmış mıdır acaba?

04 Mart 2010

Mukayeseli mağduriyet!

Yukarıdaki videonun "eşcinsellik meselesi"nden itibaren başlaması lazım; olmamışsa da 02:08'e kadar ilerleyebilirsiniz. (Zaten ilgili tartışma da birkaç dakika sürüyor; ondan sonraki yazılarla ilgilenmiyorum) Videonun oraya kadarki kısmında "Kemalistleri" temsil ettiği düşünülen kızın dağılışı görülüyor; ki bana kalırsa, "türbanlıları" temsil ettiği düşünülen özgürlük savunucusu arkadaşın, programdakiler sırf onu sıkıştırmak için eşcinseller konusunu açtıklarındaki dağılışı, çok daha vahim. Çünkü arkadaşımız bence olabilecek en kötü hak

02 Mart 2010

Ölü Doğum: Türkiye İnsan Hakları Kurumu

Şu anda temel insan haklarının devletçe ihlalleri ile uğraşan en üst düzeydeki resmi kuruluşlardan biri, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı. 2001 yılında, kuvvetle muhtemel ki AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan bir kanuna dayanılarak oluşturulmuş bu kuruluşun internet sayfası, şu adreste bulunuyor. Hakkımızda kısmına tıkladım, karşıma Word'de yapılmış izlenimi veren bir tasarım ve ilköğretim okulu sitelerinin kanayan yarası "Misyonumuz-Vizyonumuz" ikilisi geldi. Sayın İnsan Hakları Başkanımızın fotoğrafına bakınca ister

20 Şubat 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: 5233 Sayılı Yasa ve Zarar Tazmin Komisyonları

(Taşınma işleri dolayısıyla birkaç haftadır bir şeyler yazacak fırsat bulamamıştım. Şimdi yavaş yavaş yeniden başlıyorum.)

Konu, kâh PKK'ya destek verdikleri gerekçesiyle/zannıyla, kâh da "kendi güvenlikleri için" devlet tarafından köylerinden çıkarılan Kürtler. Sayıları devletin parçalı bulutlu raporlarına [1] göre 350 bin, Paris'teki Kürt

18 Ocak 2010

Genel Söylemler, Özel Söylemler

"Hak terimi, iki farklı anlamı taşır. Öncelikle, "objektif" anlamda haklardan bahsederiz, yani bizim olması ya da yapılması gerektiğini düşündüğümüz şey hakçadır; ikinci olarak da, "subjektif" haklar gelir, yani eğer etkili uygulama mekanizmalarıyla güçlendirilmiş bir iddiam varsa hakkım vardır. İnsan hakları söyleminde hep yapıldığı gibi, bu iki anlamı aynı anda, aralarında ayrım yapmadan kullanırsak, işi iyice çorbaya çevirmiş oluruz. Eğer "X'in Y hakkı, insan haklarındandır" dediğimizde, fiili olarak "Eğer X'in Y yapma iddiasını koruyacak güvenilir bir etkin güç sistemi olsaydı (ki böyle bir sistem yoktur) iyi olurdu" cümlesinden başka bir şey söylemiyorsak, bu yalnızca bir ahlaki inanış hükmünde olur. Bu noktada siyaset evreninin iki temel özelliğini hatırlamak durumundayız: birincisi, ahlaki inanışlarımız bütün insanlar tarafından paylaşılmamaktadır. İkincisi, diğer insanlar bu ahlaki inanışları paylaşıyor olsa veya paylaşır hale getirilse bile, ahlaki bir argüman kendi başına eyleme geçileceğini garanti etmeyecektir. Tabii ki geçmişte ahlaki inanışlar temelinde siyasal eylem şekillendiği olmuştur ve ileride de olacaktır; ayrıca geniş kitlelerce paylaşılan ahlaki değerlerin bazen kayda değer siyasi sonuçları meydana getirdiği de bir gerçektir. Fakat "ahlaki inanışların hiçbir hükmü olmaz" görüşünde şekillenen realist siyasal kuramı reddediyoruz diye, insanlarca paylaşılan ahlaki inanışlarının güvenilir, uygun, kestirilebilir eylemi doğrudan meydana getireceğini düşünmek durumunda da değiliz. Bu itirazımız, doğal insan hakkı fikrinin bütününü açısından yıkıcı niteliktedir." Raymond Geuss, History and Illusion in Politics (2001).

Bir keresinde bizim James yerinde bir tespitte bulunmuştu: haklar ve özgürlükler konusunda kuşkucu bir duruşu olan metinler çoğunlukla haklara ve özgürlüklere güzelleme düzen metinlere göre daha ilgi çekici ve tahrik edici oluyor. Raymond Geuss'un yukarıdaki sözlerle giriş yaptığı argümanı da bu birinci türden addedmek gerek. Kuşkuyla yaklaşanlar idman yurduna mensup yani Geuss. Bildiğim kadarıyla Türkçeye iki tane kitabı çevrilmiş olan bu Cambridge amcası, siyasi hayatta işlerin oluş-bitiş şeklini -bana göre- son derece isabetli şekilde değerlendirmiş bir insandır.

Burada "Bir hak," diyor; "ancak meşru bir siyasi organ tarafından tanındığı, tanımlandığı, ihlal edilmesi durumunda ne olacağı açıkça belirtildiği ve bu beyanatlara uygun şekilde davranıldığı ölçüde siyasi açıdan kayda değer, gerçek bir haktır." Evet, realist bir bakış açısı bu: hak arama söylemlerinin genelinde gördüğümüz çağrışımların aksine, hakların siyasetçisiyle, milletvekiliyle, hükûmetiyle, bürokratlarıyla, polisiyle, savcısıyla, yargıcıyla bütün bir siyasal aygıta rağmen değil, bu aygıt sayesinde, onun unsurları ölçüsünde gerçektiğini öne sürüyor. Geçen günkü Michael Jackson'lı postta da sözün ucu buraya kadar gelmişti; herkes bağlamı kadar konuşabilir demiştik.

Konu dağıtmak gibi olamsın da, kamusal hayatta sıkça birilerinin dert edindiğine şahit olduğumuz, yasalar ile onların uygulamaları arasında bulunan büyük farkların kapısı da bu noktaya açılmıyor mu? Kara kaplı kitapta yazılı olanların, onları yorumlayanların niyetlerine göre içerik kazanması durumundan bahsediyorum. Bu gerçek en fazla yargıçlara kapsamlı özlük hakları tanınması gereğini meşrulaştırırken dile getirilir: "Vicdanıyla cüzdanı arasında sıkışmış yargıç" klişesini iyi biliyoruz. Adamı kafasını bulandıracak gailelerden uzak tut ki rahat karar verebilsin, yorumuna gölge düşmesin. Ama yargıçlara güvenceler sağlanınca sanki sorun tamamen bitiyor ve yargıçların yasaları yorumlama biçimleri ilgilenilen bir şey olmaktan çıkıyor. Halbuki bu yukarıdaki hak anlayışına göre, bu konu sıradan vatandaş için her zaman yaşamsal düzeyde önemli. Çünkü pratikte sahip olduğu hakların temeli, siyasi-hukuki mekanizmanın yorum sarahetine bağlı. Roman karakterlerine dava açan savcılardan, o davaları kabul eden hakimlerden oluşan bir yapının önüne en geniş özgürlük yorumunu koysak ne çıkar? Okuduğunu anlamamakta ısrar eden yasa yorumlayıcılarının nelere mâl olabileceğini, Hrant Dink'in, "zehirli kan" benzetmesinden ötürü yargılanıp hedef gösterildiği abuk davalardan bilmiyor muyuz? Sırf bu insan malzemesi faktörü bile bize, aslında bir açıdan mülkün adaletin temeli olduğunu anlatıyor. Adalet maalesef ötelerde duran ama her yerde hükmü geçen aşkın bir ilke olmaktan uzak; siyasi aygıta gırtlağına kadar gömülü.

Bir gün bir hak arama davasına doğrudan, bir vatandaş'lık bir katkı koymaya çalışacak olursam, herhalde benden çıkacak ilk şey, bu düşünce biçimini benimseme önerisi olur. Devamında da, bu bakış açısının işaret ettiği ilk davranış olarak, karşısına bir hak arama söylemiyle çıkacağımız siyasi aygıtın bilgisini edinme yoluna sapma gelir. Çünkü Büyük Mekanizma'nın ucuna bucağına dair en ufak bir bilgi parçası bile, davaya önemsenmesi gereken bir güç katar. Ben kendi payıma, özellikle 2000'li yılların başından beri Türkiye sivil toplumu alanında giderek hacim ve ivme kazanan bu tarz davaların, çok az örnekte kendisini karmaşık kurumsal hukuki ağın içine bulaştırdığını gözlemliyorum. (Belki söz konusu kurumsal ağın hiç de "kullancıı dostu" olmadığı, ona nüfuz etme yollarının fena halde kapalı olduğu söylenebilir; çok doğrudur; fakat bu, ismini hak eden bir mücadele'nin o alanda verilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.) Bunun yerine, ilgili hak arama davasının savunucularının arasında başlayıp biten, daha ötelere nüfuz edemeyen, ahlaki temelli, genel ölçekli bazı söylemlerin tellendirildiğini söyleyebiliriz sanıyorum. Vicdanlarıyla, yüksek ahlaklarıyla parlayan aktivizm starları söz konusu. Herkes onların anlattığı büyük anlatıları dinliyor ve sözlerin büyüsüyle kendinden geçiyor. İşin nasılına dair pek etraflı bilgisi yok ama katilleri, faşistleri diliyle çok güzel mahkûm ediyor; duruşu, "yüreği yeter"!

Genel söylemler işin tek geçer akçesi olunca, kaçınılmaz olarak, elimizde pek özel söylemlerin gücüyle edinilmiş somut kazanımlar kalmıyor. Dahası, elde edilen mikroskobik kazanımlar da, Michael Jackson'ın Ma'in Lu'er'ı gibi, bir sonraki aktivizm dalgalarında cephane olarak kullanılacakları yerde, bir tür böbürlenme ve kendini kahramanlaştırma havasına meze ediliyorlar. Hem hak hukuk aktivizmi alanında, hem de genel aktivizm deryasında işin özeti biraz şöyle: cılız, güçsüz, sınırlı sayıda fiil ve bunların kahraman, her şeye kadir, kibirli failleri. Değil mi?

08 Ocak 2010

Maykıl bu işi biliyor

Olay, rahmetli Michael Jackson'ın "They Don't Care About Us" şarkısında.Varavaraveridos velivelivelibalis diye bildiğimiz sözlerin ne olduğunu YouTube aracılığıyla ilk defa öğrendiğimde şaşırıp eğlenmiştim. Şarkıda, düzgün bir hayata, "kendisini seven bir eşe ve iki çocuğa" sahipken polis terörünün mağduru olan ve hem buna, hem de genel olarak ortamların bozulmasına isyan eden bir adamın hikayesi anlatılıyor. Adam isyan ederken Amerikan siyasi tarihinden bazı bilindik simaları ve olayları hatırlara çağırıyor; örneğin "Sizin Özgürlük Bildirgeniz bana özgürlük vermişti, şimdi hepsi fos çıktı, acı çekiyorum" diyor, "Hükûmet bu yapılanları görmezden geliyor ama Roosevelt (ikinci seferde "Ma'in Lu'er", yani Martin Luther) hayatta olsaydı bu böyle olmazdı" diyor filan. Arada Tanrı'ya da durumu şikayet filan da var. Tek eksik, tam ortaya kondurulabilecek, "vergilerimi de tıkır tıkır ödüyorum halbuki" gibi bir içeriği olan sözleşmeci bir yakınma cümlesi; onun dışında, dört başı mamur bir haklar özgürlükler söylemiyle karşı karşıyayız.

Jackson'ın ölümünün ardından Ekşi Sözlük'te bu şarkı hakkında yorum yapan bir arkadaş, şarkıcının bu şarkıyı "evrensel alanda dünyanın öteki insanları" için söylediğini iddia etmiş. Gerçekten de bahsettiğim klipte, insana bunu düşündürecek bazı ayrıntılar var: polisler tarafından dövülen insanlar, yüzünde sinekler dolanan Afrikalı çocuk, Tiananmen'de tankların önüne dikilen torbalı adam, vs. Ama yine de bence MJ'nin öyle dünyanın ötekilerinin sesi olması pek mümkün değil; öyle olmuyor. Belki, kişisel köşeyi dönme hikayesini unutup bir an geldiği etnik topluluğu düşünür, Maykıl'ın kendi toplumunun ezilen kesimlerinin sesi olabilme "potansiyeline" sahip olduğu fikrine yanaşabilirdik; ama bu bizi en fazla ulusal alana kadar çıkarıyor. İşi evrenselleştiremiyor, "Jackson'un Dünyanın Öteki İnsanlarına Hitabı" tarzı bir güzellemeyi yiyemiyoruz.

MJ'nin hatırlara bu tarihi figürleri çağırışında, malumu ilam ediyor olma riskine girip ifade edelim, böyle evrensel bir misyonun imkansızlığına işaret eden bir sınırlanım meselesi var: Kendisinin referansları, dünyanın bütün ötekilerini kapsayabilecek kadar geniş bir alana etkili değil. Çünkü bu figürler, klibin başında gösterilen bağlamlarda hiçbir somut etki meydana getiremeyecek kadar Amerikan siyasi tarihine has kişilerdir; Roosevelt'in Tiananmen'de, Ma'in Lu'er'ın da sinekli Afrika çocuğunun derdinde pek bir somut hükmü olmayacaktır dolayısıyla.

Çünkü, bu işler genelde böyledir. Haklar-özgürlükler meselesinde (ki hep blogun değişmez gündemlerinden olmasını dilerim) gücünüze güç katacak evrensel, tarafsız güç kaynakları, etkili "ortak atalar" pek yoktur. Bu konudaki insanlığın, ne bileyim, işçi sınıfının filan "evrensel" olduğu söylenen kazanımları, gerçekleştikleri siyasal bağlamdan yola çıkıp sizin söyleminize gelene kadar kuvvetlerinden çok çok fazla şey kaybederler, kuşa döner aranıza öyle katılırlar. Özellikle biz, Türkiye'de bulunduğumuzdan, bu erime daha hızlı olur. Çünkü Dünya Tarihindeki bazı meseleler sonucu, kendi yerel'imiz, evrensel'den, bir sürü ülkeye kıyasla çok daha uzaktır. Evrensel olan şeyler sandığımız kadar evrensel olmaz çoğunlukla. Dolayısıyla bizim bu meselede muhatap olabileceğimiz, alışverişte bulunabileceğimiz aygıt, kendi küçük devletimizdir. Onunla olan diyalogumuzda da, kendi küçük siyasal bağlamımızdaki geçmiş mücadelelerin ağırlığı kadar konuşabiliriz. ("Bağlam her şeydir" diye bir laf var, belki burada da onu hatırlatabilirim.) İşkenceye Ma'in Lu'er'larla diş geçiremeyiz. "Döviz" geçmez orada. Onunla ancak MJ, kendi devletine diş geçirebilir. Geçiriyor da: Roosevelt, Luther, Haklar Bildirgesi gibi sağlam referanslara dayanan MJ, diğer mahkûmların içindeki "müthiş Amerikalılığı" uyandırmayı başarıyor. Klipte görmüyoruz (diye kalmış aklımda) ama bu söylemiyle amacına ulaşmış olacağını kestirmek pek zor değil.
O muradına eriyor; bize de, kendi tarihimizden pek başarıya ulaşmış, katma değer sahibi örnekler bulup onlarla ikame edemediğimizden, MJ'nin referanslarını çıkarıp masanın üzerine koyduğu yerleri kelivelibalis diye geçiştirmek kalıyor.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails