Yakup Kadri Karaosmanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yakup Kadri Karaosmanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Ekim 2010

Yine mi "küçük politika"?

Aşağıdaki alıntı, Nutuk'tan. Kitabın 1938 yılında yapılmış, yeni harflerle sanırım ilk baskı olan baskısının tıpkıbasımından (İleri Yayınları, 2006) aldım, devrin hayranı olduğum imlâ tarzına hiç dokunmadan tabii:

“Bir memlekette, bir heyeti içtimaiyede, bir inkılâp yapılacağı zaman elbette onun esbabı vardır. Ancak o inkılâbı yapanlar, inanmak istemiyen anut hasımlarını iknaa mecbur mudur? Cümhuriyetin elbette taraftarları ve aleyhtarları vardı; taraflar, ne için ve ne gibi kanaatlere ve mülâhazalara binaen cümhuriyet ilan ettiğini, aleyhtarlara izah ve kanaatlerinde ve icraatlarında isabet olduğunu ispat etmek isteseler de, onların, kastî temerrütlerini izale edebileceği kabul olunur mu? Bittabi taraftarlar muktedir iseler mefkûrelerini herhangi bir suretle ihtilâlle, inkılâpla veya eşkâli mutebereden geçirerek tatbik ederler; bu, mefkûre inkılâpçılarının vazifesidir. Buna karşı itirazlar, yaygaralar ve irticakârane teşebbüslerde, aleyhtarların yapmaktan geri durmıyacakları hareketlerdir. Cümhuriyet idaremizin ilânında Rauf Bey ve emsalinin yaptıkları gibi.” (sf. 594)
Biraz şu “İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir” anekdotunu andıran bu satırları okuyunca aklıma Yakup Kadri ve “büyük politika” rüyaları geldi. Nutuk'un, Mustafa Kemal'in Rauf Bey, Refet Bey, Karabekir gibi isimlere sıkça ve sakınmadan “çaktığı” bir kitap olduğunu hatırlamak bile o fikrin temelsiz olduğunu iddia etmek için yeterliymiş aslında, fakat durumun, o dönemde ve her dönemde siyasetin ne merkezde cereyan ettiğinin yukarıda vurgulu cümlelerdeki güzel ifadesi, üstüne bal kaymak oldu.

Yukarıdaki alıntının şöyle bir hikayesi var: Fırka içinde oluşan muhalif grup, bakanlar kurulunun tek tek bütün meclis üyeleri tarafından seçildiği sistemden faydalanarak Mustafa Kemal'in istediği hükûmet ve meclis yönetimini sabote ediyor. Bunun üzerine hükûmet istifa ederek muhalefete pusu atıyor, “Hadi gücünüz yetiyorsa çıkarın hükûmetinizi!” gibisinden. Birkaç gün hükûmet kurulamayınca meclis üyeleri topu Mustafa Kemal'e atıyor; o da cumhuriyeti ilan eden bir kanun değişikliği hazırlayıp devletin başı olarak cumhurbaşkanı – onun görevlendirdiği başvekil – başvekilin seçtiği vekiller sistemine çeviriyor. O sırada İstanbul'da bulunan Rauf Bey ve emsali ise krizden çıkış için güçlü bir hükûmet kurulmasının yeterli olacağını, illâ bu deklarasyonun yapılmasının gerekmediğini, cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini, bir yerde emrivaki olduğunu, Mustafa Kemal'in bu büyük değişiklik konusunda kamuoyunu aydınlatması ve ileride daha da fazla iktidar istemeyeceğine dair güvenceler vermesi gerektiğini söylüyorlar. Mustafa Kemal ise cumhuriyetin ilanına şöyle veya böyle itiraz edip şüphecilik yapanların samimi olmayıp esas olarak hilafetin devamını istediklerini iddia ediyor. Sonuç, yukarıdaki değerlendirme işte. Yine bu bağlam da, siyasetin aşağı yukarı kemik kavgası olduğunu işaret ediyor bence. İlkokuldan üniversitedekine kadar bilcümle inkılap tarihlerine sorsan cumhuriyet işi Atatürk daha çocukken bağlanmıştı, Fransız siyasi teorisiyle Atatürk'ün kalbi arasındaki kırmızı hattan nokta atışıyla nüzul olmuştu; halbuki ortada neler neler dönmekteymiş.

Bir ufak yazı sonucu, bende kesinlikle bir üzüntüye/hayâl kırıklığına/eli eteği bir sırça köşke/çekmişmiş gibi havalara/ezcümle/yaygın Cümhuriyetçi Hıncı'nın bir örneğine sebep olmaması gerektiğine dair kendimi eğittiğim bu gerçeği biraz unutur gibi olduğumu fark ettim. Bu hafta içinde Sevan Nişanyan, süregiden anadil tartışmalarına birkaç Anayasa maddesi öneren şu yazıyla katkıda bulundu. Bir noktada, “teoride böyledir ama pratikte böyle olamaz”a (Selam Kant!) varan bir şey söylüyor; özetle diyor ki, normal, tipik, klasik özgürlükçü yaklaşımıyla, özellikle bir dilin adını anmadan, küllünün üzerindeki yasakları kaldıran, hepsine alan açan bir metin sorunların çözümü için yeterlidir; fakat, Türkiye için bu yeterli değildir. Türkiye'nin yakın tarihine bir silahlı ve siyasi hareket, bir şekilde damgasını vurmuştur ve yapılacak herhangi anayasa değişikliği, temelde bu silahlı ve siyasi çizginin politize ettiği sorunları çözebilmek amacındaysa, o çizginin siyasetine cevap niteliğinde olmak, onu gözardı etmemek zorundadır. Dolayısıyla kesin çözüm, metnin Kürtçeyi zikretmesinden geçer. Nişanyan da yazısının kalanında, dengeyi bulma arayışında. Tam olarak talebi karşılayabilecek kombinasyonun peşinde bazı kavramsal arayışlarda bulunuyor, ulusal dil, yerel dil, bölgesel dil, vs. gibi.

Yazıyı ilk okuduğumda birden kendimi içinde yakaladığım Yakup Kadrilik şuydu: neden teorik olarak doğru olanın içeriği gayet iyi bilindiği halde, yerel gündemin doğrularına teslim olunur ki, diye düşünmüştüm. Öyle ya, Türkiye'nin kendi gerçekleri, “evrensel” siyasi pozisyonların ve onlarla ilişkilendirilen önceliklerin safkan hallerini epey bir kırıp dökmüşse, bu yerel gerçekliğe uymak zorunda olunmasın, onun yerine bu çarpık gerçeğin tarafları kendilerine çeki-düzen versin, fikir-teori irtifalarına çekilsinler. Örneğin silahlı ve siyasi harekete densin ki, “Şu işi ilkeleri tartışarak yürütelim, böyle -ne bileyim, zaman içinde bağımsızlıktan demokratik özerkliğe, oradan anadile inecek şekilde- eşşeğin kuyruğundan ne kıl koparsan kâr hesabı yürütmeyin”. Öncelikle, duruma, gerçek insanlardan azizlerin kitabî etik performanslarını bekleyen, yanlış, hayâl kırıklığına mahkûm bir açıyla bakıyor! Daha vahimi de, “klasik özgürlükçü bakış açısını”, düşünsel pozisyonları, işin teorisinde bir muhafazakâr ne düşünürse işte onu, kemiksiz, şeffaf, normal, temiz, bu baldırı çıplak kavgaların dışında duruyor zannetmek gibi bir hatası da var ki, bambaşka ve çok şeytan tüylü bir konu.

Halbuki bu siyasi işlerin tam da (selam sana da, ey Radikal2'liğin altın vuruşu tam da!) bu merkezde olduğunu görmek gerek. Siyasi süreçler deve güreşi misali oluyor; bu bir eksiklik, çürüklük, bozukluk değil. İktidar ile çalışan, o geçer akçe birimiyle hareket eden herkes kirleniyor. Sevgili Cümhuriyetçi, senin ülkemizde olup bitenleri çarpık bir kopyası sandığın pirüpak süreçler de aynı ölçüde kirli idi. Sadece hepsinin kazananı sonradan kendisini aklayıverdi. Bak Mustafa Kemal işin nasıl da farkında, muarızlarını kemik kavgasında boğuluyor gösterip kendini nerelere çekiyor.

Gerçi bu yanılgının Cümhuriyetçiye has olmadığını da teslim etmek gerek. AKP, hakkında açılan kapatma davasında on düşünüp bir adım atarak kendisini mahkeme önünde savunuyorken, parti söyleminin terkisindeki bazı köşe yazarları, “Niye bu iddianame ciddiye alınıyor? Niye tek tek bütün suçlamalara yanıtlar verilmeye çalışılıyor? Neden savunma tarihe geçecek bir DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER MANZUMESİ biçiminde yapılmıyor, niye bu tiyatroya şöyle güzel bir ders verilmiyor?” diye hayıflanıyorlardı. Oldu, yumurta küfesi senin sırtındayken artık sen yazarsın o manzumeyi.

05 Mayıs 2010

Fikri takip

Geçen gün gazete haberi-onu izleyen yorum içerikli gündem takibi formatından uzak durmak istediğimi söylemiştim ama geçenki konularla ilgili olması açısından şu konuşmaya değinme gereği hissettim:
KAMER GENÇ (Tunceli) – [...] Utanmıyor musunuz İsmet Paşa’ya laf söylemeye?!
MUSTAFA ELİTAŞ (Devamla) - İsmet Paşa tarihte bir kahraman olarak yerini almış ama siyasi parti genel başkanı olduktan sonra, her siyasi parti genel başkanının olduğu gibi
eleştirilmek konusunda da hiç kimsenin itiraz etme hakkı yoktur. Nasıl ki 1972 yılında, 1973 yılında 12 Mart muhtırasına karşı rahmetli Ecevit’in tek başına karşı durmasıyla birlikte ve o gün Türk milletinin Ecevit’in darbecilere karşı gösterdiği tavırla 1973-1974 seçimlerindeki aldığı oy ve arkasından millî kahraman İsmet İnönü’ye karşı Genel Kuruldaki aldığı başarı, o zaman eleştirmek mecburiyetinde kalabilir. Bir siyasi partinin genel başkanını, bugün iktidarda olan, milletin gönlündeki yüzde 47’lik oyla zirveye getirilmiş bir parti genel başkanını… yakışıksız bir şekilde, faşizan bir partinin genel başkanıyla bağlantı kuruyorsa… verdiği cevaplar karşısında da, her türlü siyasi kişiliğin eleştirilmesini de beklemek mecburiyetindedir.
İsmet İnönü Kurtuluş Savaşı sırasında tarihî bir kahramandır, hepimiz kabul ediyoruz ama İsmet Paşa 1950 yılından itibaren siyasi bir kişiliktir. Ne zamana kadar? 1973 yılına kadar. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı olduğu süreye kadar siyasi kişiliği devam etmiştir ve eleştirilebilir. Nitekim, Demirel, İnönü eleştirilerini hep beraber gördük, ondan önceki Menderes, İnönü tartışmalarını, eleştirilerini gördük…
GÜROL ERGİN (Muğla) – Aynı şeyi yarın Atatürk için söyleyeceksiniz…
MUSTAFA ELİTAŞ (Kayseri) - …Ecevit-İnönü tartışmalarını hep beraber gördük ve ondan sonraki süreçte de hep bunları gördük ama açıkça söylüyorum, siyasi parti genel başkanları siyasi partileri eleştirirken, benzetme yaparlarken lütfen ölçü içerisinde kalsınlar, hiç kimseyi rahatsız edici bir şekilde benzetme noktasına girmesinler.
Bu vesileyle hepinize saygılar sunuyorum. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) 
Ak Parti grup başkanvekili Elitaş'ın olağanüstü kötü hitabetinin ardında şöyle bir anlayışın izlerini görüyoruz: İsmet İnönü 1950'ye kadar Kurtuluş Savaşı kahramanı kurucu baba konumunda olduğundan, yaptıkları eleştirilemez, eleştirmiyoruz. Ama bu tarihten sonra 'normal' siyaset seviyesine inmiş olduğu için eleştirilebilir, eleştiriyoruz. Aslında bugün Elitaş'ın mensubu olduğu partinin temsil ettiği siyasi çizgi tarafından İnönü hakkında yapılan 'eleştiriler' 1939-1950 ve 1959/1960-... dönemlerine aittir; yani 1950'den itibaren aslında İnönü bir süre uğraşılmaya değer bulunmamıştır ama yine de onun verdiği zaman çizelgesine müdahil olmayalım. Her halükârda, Yakup Kadri'nin kitabı hakkındaki yazıda değindiğim "küçük politika-büyük politika" karşıtlığı bu söylemin de içinden geçiyor. Bununla birlikte Elitaş Yakup Kadri'nin anlattıklarını görmemiş olduğu için, küçük politika'nın 1950'de başladığını sanıyor. Halbuki mevzu tam da oydu zaten: 1923'te de, 1928'de de, 1930'ların başında da, sonunda da küçük politika yapılıyordu. Daha doğrusu politika yapılıyordu ve Atatürk ve İnönü onun daha yukarısındaki mistik bir rakımda değil, tam içindeydiler. (Muğla milletvekili Gürol Engin'in bu yazıyı okumayacağını umuyorum.) Sorsak belki de kendisini hayatta da siyasette de eleştirel bir kimse olarak tanıtırdı Elitaş; fakat en temel mitolojiyi nasıl da temelden kanıksamış olduğu bu konuşmasından böylece bel verivermiş. Yazı "AKP CHP, yok birbirinden farkları" çizgisine doğru hızla gittiğinden burada kessem iyi olacak galiba.

Sıradaki küçük politika anekdotu, Yakup Kadri'den gelsin. 1949'da, İstanbul'da, Park Otel'de bir akşam yemek yerken yan masada Celal Bayar ve Refik Koraltan'ın olduğunu görüyor. Sonra onlara bir selam veriyor ve kısa bir sohbette bulunuyorlar.
Bu sohbeti Demokrat Parti lideri şu sözüyle açmıştı: 
"Giriştiğimiz demokrasi mücadelesini nasıl buluyorsunuz?"
"Pek sert ve kırıcı buluyorum, Celal Bey. Korkarım ki bizim aramızda açılan bu saç saça baş başa politika kavgalarından en son 'kara kuvvet' istifade etmesin."
"Siz bunu İsmet Paşa'ya söyleyin."
"Ne münasebet? Anlayamadım."
"Çünkü, kara kuvvet kışkırtan biz değiliz, Halk Partisi'dir."
Yüzüne hayretle baktığımı gören Celal Bayar:
"Anlatayım," dedi. "Geçenlerde Bursa'da laikliği uzun uzadıya müdafaa eden bir nutuk söylemiştim. Sebilür-Reşad mecmuası bu nutku -her sözümü ayrı ayrı kötüye yorumlayıp- beni dinsizlikle itham ederek sayfalar dolusu yayınlamıştı. Sonra ne oldu bilir misiniz? Halk Partisi, mal bulmuş mağribi gibi, bu mecmuadan hemen binlerce satın alıp memleketin dört köşesine dağıttı. Bunun üzerine ben de İsmet Paşa'ya gittim. Kendisine reddi imkânsız delillerle bu hadise hakkında lazım gelen malûmatı verdim ve dedim ki: 'Paşam, hani parti mücadelelerinde din istismarcılığı yapmamak hususundaki sözleşmemiz nerede kaldı?' Önce, bu işten haberi olmadığını söyledi. Sonra benim 'izahat' istemekteki ısrarım karşısında öfkelenerek 'Ne yapalım, bizim arkadaşlar senin bir (zaafından) istifade etmişler' dedi."[1]
---
[1] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45 Yıl, (İstanbul: İletişim, 2006), s. 161-162.



16 Nisan 2010

Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu


Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri gerçi erken dönem Cumhuriyet tarihinde hiç sözü edilmeyen bir yazar değil. Fakat genelde söz kendisine ancak iki vesileyle geliyor: birincisi, "Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu" ile birlikte çalışırken yaptığı gözlemlerle yazdığı Yaban (1932) romanı; ikincisi de önde gelen simalarından olduğu Kadro dergisi (1932-34). Birkaç yazıdır gündemde olan 'değerlendirmelerin klişeleşmesi' konusu elbette bu iki Yakup Kadri bahsi için de geçerli. Erken cumhuriyet döneminin ana unsurlarından olan modernleşmeci elit-halk ikileminden bahsederken mutlaka ve yalnızca Yaban'dan, devrimlerin yeterince kökleşmediğinin düşünüldüğü bunalımlı bir dönemin kimlik arayışlarından bahsederken de mutlaka ve yalnızca -Ülkü dergisiyle birlikte- Kadro'dan bahseder siyaset bilimcilerimiz. Oysa Yakup Kadri'nin düşünce ve siyaset alanlarındaki etkinliği çok daha uzun bir süreyi ve çok daha derin bir angajmanı kapsıyor. Ayrıca kendisi bu sürecin hemen hemen her evresine dair bir şeyler yazıp çizmiş, değerlendirmelerde bulunmuş ve ayrıntılar açıklamış. Böyle zengin bir kaynaktan herkesin yalnızca iki bardak su içebilmesi yine üzücü bir durum.

Bu zengin kaynaktan olmak üzere bu kitapta da, Yakup Kadri'nin 1920'lerin başından 1960'ların başına kadar süren formal siyaset ve gazetecilik kariyerini konu ediliyor. Yakup Kadri kitabın çerçevesini formal politika ile sınırlamak gibi bir stratejiye başvurarak o tarihten önce olup bitenler hakkında konuşmamayı tercih etmiş; 1922 bölümünde işgal altındaki İstanbul'daki genel durum hakkında zengin gözlemleri bulunsa da bence bu bir eksiklik. Formal politikanın içinde bulunmasa da dönemin nabzını iyi tuttuğu ve ayrıntılarına vakıf olduğu her halinden belli; ama pek konuşmamayı tercih etmiş. (Belki Sodom ve Gomore kitabında daha ayrıntılı değiniyordur, onu bilemeyeceğim.) 

Kitabın başrolünde aslında Yakup Kadri'nin kendisi değil, İsmet İnönü var. Yazar anılarını aktardığı süre boyunca sürekli siyaset sahnesinin orta yerine gelip kurulan İSMET PAŞA MESELESİ'ni tahlil ediyor. 1923'te, 1930'ların başında, 1938'de, 1951-52'de ve son olarak 27 Mayıs 1960'tan hemen sonra hep mesele İsmet Paşa'nın ne olacağı, nasıl davranacağı, ne diyeceği. Kitabın hiçbir yerinde açıktan açığa tanımlanmamış olmakla birlikte, hem bu kırılma noktalarına, hem de genel olarak Yakup Kadri'nin söz konusu 45 yıla bakışını temelden belirleyen bir ayrım var: küçük politika/büyük politika. Yakup Kadri büyük devrim davasını büyük bir politika misyonu olarak, bu davanın -bazen Atatürk de dahil olmak üzere- başta gelenlerinin birbirleriyle olan iktidar kavgasının epizotlarını ise küçük politika oyunları olarak görüyor. Belki söylemek bile gereksiz ama "küçük politika" olarak nitelediği şeyleri küçümsüyor, hayal kırıcı buluyor. Gençlik yıllarının büyük kahramanlarının bir bir küçük politika yollarına saptığı anekdotları hayıflanır bir tonla yâdediyor. Bu "küçük politika" konuları içinde günümüzde akçalı işler diye nitelediğimiz kısmı (milletvekilliği, bakanlık yapmış önemli siyasi simaların kurulan şirketlerde yönetim kurullarına gelmeleri ve siyasi nüfuzlarını kullanarak ekonomik çıkar birikimi sağlamaları, arsa kapatmalar vesaire) bir kenara bırakalım. Geri kalan kısım, erken cumhuriyet dönemine dair bize hazine değerinde bazı "insight"lar sunuyor. Bu kitabın kıymet-i harbiyesi de burada.

Yakup Kadri'nin "küçük siyaset" diye niteleyip 'kadro'sunun bireylerine yakıştıramadığı şeyler, genel olarak siyasetin ve özel olarak da Türkiye tarihinin esas gerçeği. Bu gerçeğin içinde çok büyük, çok derinlikli, çok verimli düşüncelere, sonuna kadar peşinde koşulan ideallere ve bunların faili mitolojik kahramanlara pek yer yok. Bu gerçek bunların yerine, güç mücadelelerini, çetin çekişmeleri, yalanları/dolanları/kandırmaları, hatta ayak oyunlarını kapsıyor. Siyaset hep 'küçük politika', burada ve her yerde. Üzerindeki büyük politika kılıfı, söylemden ibaret ve küçük politikayı gizleme amacıyla olaya giydiriliyor. Örneğin Serbest Fırka'nın kurulmasıyla sonuçlanan süreçte, Namık Kemal'den ilhamla benimsenmiş "fikir tartışmalarından hakikatın şimşeğinin ışığı parlar" gibi aşkın bir prensibe bağlılıktan ziyade, Takrir-i Sükûn ortamında otoritesini sağlamlaşıp politikasını şahsileştiren İsmet Paşa'nın frenlenmesi gibi bir maksat söz konusu. Benzeri şekilde, bugün Nutuk ilhamlı resmi mitolojide gericilikle, ihanetle suçlanan cumhuriyet karşıtı İstanbul gazetecilerinin bu karşıtlıktaki derdi ilmî bir karşılaştırmalı siyaset tartışmasına girmek değil, cumhuriyet ilan edilince iktidar alanını genişletecek olan belirli bir kadroya karşı çıkmak. Döneme dair çoğu konu "iki-yüzlü".

Fakat Yakup Kadri bunları ve benzeri ayrıntıları anlatırken sürekli yukarıda bahsettiğim büyük-küçük politika ikilisini aklının bir yanında tuttuğu için, sonuçta kitaba bir pesimizm hakim olmuş. İşte Yakup Kadri'nin büyük politika ideallerinden kaynaklı hayal kırıklıklarını ayıkladığımız zaman, geriye dönemin gerçekçi bir tasviri kalıyor ki, bu gerçekçi tasvir, 1908'den beri buralarda aslında nelerin olup bittiğine dair giderek artan toplumsal bilgi talebinin bir kısmına olsun yanıt verebilecektir. Kitabın arkasındaki kısa tanıtım paragrafında Atilla Özkırımlı'nın dediği gibi, "Bu değerlendirme, Yakup Kadri'nin olaylara bakışıyla biçimlenmiş olsa bile, onun sormadığı başka sorulara yol açmakta, hattâ bu soruların yanıtlarının ipuçlarını da vermektedir."

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails