Kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kemalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2010

Laçiner diyor ki:

Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu kitabının, Ömer Laçiner tarafından yazılmış bir sunuş yazısı var. 10-12 sayfalık bu kısa metin gerçekten çok güzel ve orijinal bir erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği anlatısı sunuyor. Bu yazıda bu sunuşun tamamını paylaşmak isterdim fakat kitap yanımda bulunmuyor. Laçiner sunuşunda Cumhuriyet'in (2010'ların başında yavaş yavaş sarsılmakla birlikte) halen aşağı yukarı tabu statüsünde bulunan, milliyetçilik modelinin temelini oluşturan bazı önkabullerin arkasını epeyce eşeliyor. Bu anlayışların tabular haline gelmesinin, aslında, Balkan Savaşları'ndan Cumhuriyet'in kurulmasına kadarki dönemde bir cadı kazanına dönen Anadolu'da gerçekleşen bazı başka süreçlerdeki (Anadolu'nun Hırstiyan nüfustan arındırılması, o arındırılma esnasında işlenen katliamların ve büyük çaplı kapital değişiminin yeni çıkar ilişkileri, yeni dengeler, yeni işbirlikleri yaratması...) parçalı bulutlu durumun verdiği özgüvensizliğın sonucu olduğunu iddia ediyor. Zaten Akçam'ın kitabının önemli tezlerinden biri de buydu, bu bağlantı idi. Laçiner'in tabulaştırılan Büyük Milli Doğuş/Diriliş Anlatısı'na alternatif bir fikir cimnastiği yaptığı şu satırlar ise alıntılanmaya değer:
"Oysa, eğer 1923 Anadolu'sundaki halklar, devletin iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişki kanallarını açmakla yetinen faaliyetinin yardımıyla doğal bir etkileşim sürecine sokulabilmiş olsalardı ve toplumun ortak kimliği her unsurun kendi katkılarını da taşıyacağının bilgi ve güveniyle yaşanacak bir sürece "emanet edilmiş" olsaydı; yeterince felaket, kan ve yıkım yaşamış, hangi eksikliklerinin onu "geri bıraktırdığı"nı, hangi eğilimlerin halkları boğazlaşmaya ittiğini savaşların ateşinde -kamu bilincinde değilse bile- görmüş, sezmiş bu halklar topluluğu, çok daha sağlam, çok daha yürekten sahiplenilmiş bir kimlik oluşturabilirlerdi."

Bana pek mümkün gelmedi ama hayâl hayâldir.
   

16 Nisan 2010

Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu


Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri gerçi erken dönem Cumhuriyet tarihinde hiç sözü edilmeyen bir yazar değil. Fakat genelde söz kendisine ancak iki vesileyle geliyor: birincisi, "Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu" ile birlikte çalışırken yaptığı gözlemlerle yazdığı Yaban (1932) romanı; ikincisi de önde gelen simalarından olduğu Kadro dergisi (1932-34). Birkaç yazıdır gündemde olan 'değerlendirmelerin klişeleşmesi' konusu elbette bu iki Yakup Kadri bahsi için de geçerli. Erken cumhuriyet döneminin ana unsurlarından olan modernleşmeci elit-halk ikileminden bahsederken mutlaka ve yalnızca Yaban'dan, devrimlerin yeterince kökleşmediğinin düşünüldüğü bunalımlı bir dönemin kimlik arayışlarından bahsederken de mutlaka ve yalnızca -Ülkü dergisiyle birlikte- Kadro'dan bahseder siyaset bilimcilerimiz. Oysa Yakup Kadri'nin düşünce ve siyaset alanlarındaki etkinliği çok daha uzun bir süreyi ve çok daha derin bir angajmanı kapsıyor. Ayrıca kendisi bu sürecin hemen hemen her evresine dair bir şeyler yazıp çizmiş, değerlendirmelerde bulunmuş ve ayrıntılar açıklamış. Böyle zengin bir kaynaktan herkesin yalnızca iki bardak su içebilmesi yine üzücü bir durum.

Bu zengin kaynaktan olmak üzere bu kitapta da, Yakup Kadri'nin 1920'lerin başından 1960'ların başına kadar süren formal siyaset ve gazetecilik kariyerini konu ediliyor. Yakup Kadri kitabın çerçevesini formal politika ile sınırlamak gibi bir stratejiye başvurarak o tarihten önce olup bitenler hakkında konuşmamayı tercih etmiş; 1922 bölümünde işgal altındaki İstanbul'daki genel durum hakkında zengin gözlemleri bulunsa da bence bu bir eksiklik. Formal politikanın içinde bulunmasa da dönemin nabzını iyi tuttuğu ve ayrıntılarına vakıf olduğu her halinden belli; ama pek konuşmamayı tercih etmiş. (Belki Sodom ve Gomore kitabında daha ayrıntılı değiniyordur, onu bilemeyeceğim.) 

Kitabın başrolünde aslında Yakup Kadri'nin kendisi değil, İsmet İnönü var. Yazar anılarını aktardığı süre boyunca sürekli siyaset sahnesinin orta yerine gelip kurulan İSMET PAŞA MESELESİ'ni tahlil ediyor. 1923'te, 1930'ların başında, 1938'de, 1951-52'de ve son olarak 27 Mayıs 1960'tan hemen sonra hep mesele İsmet Paşa'nın ne olacağı, nasıl davranacağı, ne diyeceği. Kitabın hiçbir yerinde açıktan açığa tanımlanmamış olmakla birlikte, hem bu kırılma noktalarına, hem de genel olarak Yakup Kadri'nin söz konusu 45 yıla bakışını temelden belirleyen bir ayrım var: küçük politika/büyük politika. Yakup Kadri büyük devrim davasını büyük bir politika misyonu olarak, bu davanın -bazen Atatürk de dahil olmak üzere- başta gelenlerinin birbirleriyle olan iktidar kavgasının epizotlarını ise küçük politika oyunları olarak görüyor. Belki söylemek bile gereksiz ama "küçük politika" olarak nitelediği şeyleri küçümsüyor, hayal kırıcı buluyor. Gençlik yıllarının büyük kahramanlarının bir bir küçük politika yollarına saptığı anekdotları hayıflanır bir tonla yâdediyor. Bu "küçük politika" konuları içinde günümüzde akçalı işler diye nitelediğimiz kısmı (milletvekilliği, bakanlık yapmış önemli siyasi simaların kurulan şirketlerde yönetim kurullarına gelmeleri ve siyasi nüfuzlarını kullanarak ekonomik çıkar birikimi sağlamaları, arsa kapatmalar vesaire) bir kenara bırakalım. Geri kalan kısım, erken cumhuriyet dönemine dair bize hazine değerinde bazı "insight"lar sunuyor. Bu kitabın kıymet-i harbiyesi de burada.

Yakup Kadri'nin "küçük siyaset" diye niteleyip 'kadro'sunun bireylerine yakıştıramadığı şeyler, genel olarak siyasetin ve özel olarak da Türkiye tarihinin esas gerçeği. Bu gerçeğin içinde çok büyük, çok derinlikli, çok verimli düşüncelere, sonuna kadar peşinde koşulan ideallere ve bunların faili mitolojik kahramanlara pek yer yok. Bu gerçek bunların yerine, güç mücadelelerini, çetin çekişmeleri, yalanları/dolanları/kandırmaları, hatta ayak oyunlarını kapsıyor. Siyaset hep 'küçük politika', burada ve her yerde. Üzerindeki büyük politika kılıfı, söylemden ibaret ve küçük politikayı gizleme amacıyla olaya giydiriliyor. Örneğin Serbest Fırka'nın kurulmasıyla sonuçlanan süreçte, Namık Kemal'den ilhamla benimsenmiş "fikir tartışmalarından hakikatın şimşeğinin ışığı parlar" gibi aşkın bir prensibe bağlılıktan ziyade, Takrir-i Sükûn ortamında otoritesini sağlamlaşıp politikasını şahsileştiren İsmet Paşa'nın frenlenmesi gibi bir maksat söz konusu. Benzeri şekilde, bugün Nutuk ilhamlı resmi mitolojide gericilikle, ihanetle suçlanan cumhuriyet karşıtı İstanbul gazetecilerinin bu karşıtlıktaki derdi ilmî bir karşılaştırmalı siyaset tartışmasına girmek değil, cumhuriyet ilan edilince iktidar alanını genişletecek olan belirli bir kadroya karşı çıkmak. Döneme dair çoğu konu "iki-yüzlü".

Fakat Yakup Kadri bunları ve benzeri ayrıntıları anlatırken sürekli yukarıda bahsettiğim büyük-küçük politika ikilisini aklının bir yanında tuttuğu için, sonuçta kitaba bir pesimizm hakim olmuş. İşte Yakup Kadri'nin büyük politika ideallerinden kaynaklı hayal kırıklıklarını ayıkladığımız zaman, geriye dönemin gerçekçi bir tasviri kalıyor ki, bu gerçekçi tasvir, 1908'den beri buralarda aslında nelerin olup bittiğine dair giderek artan toplumsal bilgi talebinin bir kısmına olsun yanıt verebilecektir. Kitabın arkasındaki kısa tanıtım paragrafında Atilla Özkırımlı'nın dediği gibi, "Bu değerlendirme, Yakup Kadri'nin olaylara bakışıyla biçimlenmiş olsa bile, onun sormadığı başka sorulara yol açmakta, hattâ bu soruların yanıtlarının ipuçlarını da vermektedir."

06 Nisan 2010

Yanlış Cumhuriyet - Sevan Nişanyan


Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru - Sevan Nişanyan

Kitabı bitirince aklıma önce Emre Kongar'ın Tarihimizle Yüzleşmek (Remzi Kitabevi, 2006) adlı sade suya tirit kitabı geldi. Bir kitapçıda, bu kitabın ya "Abdülhamit Ulu Hakan mıydı, Kızıl Sultan mıydı?" kısmını, ya da "Ermeni olayları soykırım mıydı?" kısmını okuyup eğlenmiştim. Abdülhamit ile ilgili sorunun soruluşu şekli, seçilen kelimeler bile yaklaşık yüz senelik. (Yanıtını da hatırlatayım: "Abdülhamit ne Ulu Hakan'dır, ne de Kızıl Sultan'dır. İkisinin de ötesinde bir bakışla bakmak gerekir" gibi bir şey. O bakış hiç gelmez ama! Tarihle yüzleşme iddiasındaki Kongar, kitabında en bayat klişeleri böyle art arda dizip geçiyordu.) Zaten tarihle değil, tarihimizle yüzleşiliyorsa, anlayacaksın ki apology apology üstüne binmiş geliyor; her hikayenin sonunda hep Türkler iyi güzel doğru oluyor. Neyse, o da öyle bir kitaptı işte. (Kongar konuyla ilgisiz ama daha beterini söyleyeyim: Nişanyan'ın kitabının en azından bir kısmını, mega Kemalist Sina Akşin'in Türkiye'nin Önünde Üç Model (Telos Yayınları, 1997) kitabıyla birlikte okudum; elim ayağım birbirine dolandı.)

Nişanyan'ın kitabı ise, en azından, onunla kıyaslanamayacak kadar derin bir "tarihimizle" yüzleşme sürecine davet niteliğinde. Kitap, -hepimizin alışkın olduğu 'Türk devrimi'nin istisnailiği iddiasına karşı- Türkiye Cumhuriyeti'ni, içine doğduğu uluslararası bağlama oturtan bir bölümü izleyen ve yedi ana başlık altında (Demokrasi ve Cumhuriyet, Kul Kültürü, İnkılaplar, Batılılaşma, Laiklik, Ulusçuluk ve Milli Mücadele) soruşturulan sorulardan oluşuyor. Aşağıdaki belgede bu soruları görebilirsiniz Soruları taratmayı ben de düşünmüştüm ama zaten TBMM Kütüphanesinin internet sitesinde bulunuyormuş. Her sorunun, resmi "tarihimiz"in ilk anda çağrıştırdığı yanıtların tam aksi istikamette yanıtlandığını söylersem herhalde kitabın genel havası meydana çıkar. 


Kitabın ana duruşunu da, kitabı kuşa çevirme pahasına özetlemeye çalışayım: Cumhuriyet'in iddiasının aksine, Osmanlı Devleti'nin ömrünün son yüzyılına damga vurmuş olan Batılılaşma hareketi, birtakım somut yararları görünen ve ağır aksak da olsa kendi yolunda ilerleyen bir süreçti. Eğitim, sağlık, altyapı, devlet teşkilatlanması gibi temel göstergelerde gerçekleştirilen atılımların yanı sıra, özellikle de İkinci Meşrutiyet'in ilanından İttihatçıların sistemin başına geçmelerine kadar olan evrede, Batı uygarlığının siyasi kültürüne ait kurum ve idealler de kör topal da olsa kurulmaya başlamıştı. (Bu sonuncuların meyanında şunları sayıyor: "hukukun üstünlüğü, güçler ayrımı, mülkiyetin dokunulmazlığı, dinin ve bilim kurumlarının devlet müdahalesinden masuniyeti, [...] basın özgürlüğü, parlamenter yönetim, serbest seçimler, demokrasi" [sf. 291]). Ancak İttihat ve Terakki'nin siyaset sahnesine çıkıp hakimiyeti ele geçirmesiyle başlayan, savaşlardan ve envai çeşit badirelerden geçip Mustafa Kemal'in iktidarını tahkim etmesiyle biten sürecin sonunda, bu yüz yıllık yolculuk durdurulmuş oldu. Dahası, Mustafa Kemal'in kurduğu rejim, aksi yöndeki bütün o tumturaklı propagandaya rağmen, hemen hemen her bakımdan, bu sürecin "kazanımlarını" tahrip etti. Bu rejimin, hem kendi hakkındaki, hem de kendisinden önce olup bitenler hakkındaki iddiaları neredeyse tamamen yanlıştır ve bugün (hem Kemalist cumhuriyet, hem de onun öncesi, sonrası, sağı-solu hakkındaki) bu iddialar hâlâ hakim söylem durumunda olduğu için, günümüzde yaşanan birtakım sosyal ve siyasi sorunların da kökenini teşkil etmektedirler.

Yazmaya başlamadan önce tahmin ettiğimden de kötü bir kuşa çevirme oldu. Kalıptan çıkmış Cumhuriyet çocuğu olmayan herkes için az çok tanıdık gelebilecek bir program gibi görünüyor yaptığım özetten; fakat iş o kadar basit değil. Hem bu savların ayrıntılanması gayet eli yüzü düzgün olmuş; hem de bu kitabı önemli kılan çok başka bir durum var: paradigma-dışılık. Böylelikle kitabın sunduğu içerik, gayrıresmi tarih literatürüne aşina olmayanların yanında, bu literatürden az çok parçalar görmüş olanlara da yeni açılımlar vadetmiş oluyor.

Kitabın sıradışılığı konusunu bir örnekle açıklayayım. Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi herkesin malûmudur. Bugün kimse bu iki fikri ciddiye almak, içeriğini samimiyetle savunmak pozisyonunda değildir. Ama üniversitelerin ilgili bölümlerinde verilen siyasi tarih dersleri esnasında söz bu fikirlere geldiğinde yapılan ve ilk bakışta göze biraz eleştirel düşünce mahsulüymüş gibi gelen değerlendirme, klişeleşmiştir. Bu değerlendirmenin çok kabaca özeti "Evet, bunların iler-tutar yanı olmadığını biliyoruz, fakat yine de bu teorileri, savaşlardan yeni çıkmış bir millete moral aşılamak ve onun medeni dünyanın bir parçası olduğu iddiasında bulunmak için düşünülmüş söylemler olarak değerlendirmeliyiz" şeklinde. Bendeniz üniversite eğitimim boyunca çeşitli siyasi yönelimlere ve tarihi-değerlendiriş-tarzlarına sahip en az üç farklı hocadan bu söylemi dinlemişimdir. Kamuoyundaki profili bu hocaların hepsinden daha 'farklı' bir yerde bulunan Baskın Oran'ın da bu klişe değerlendirmeyi işlediği bir metni, Nişanyan tarafından kitapta ilgili sorunun başına epigraf olarak konulmuştur. Bütün bunları düşününce insan, zaman zaman "işte eleştirel düşünce örneği böyle olur" sosuyla sunulan bu söylemin, aslında tam tersine, körleştirici etkiye sahip paradigma durumuna geldiği kanaatine varıyor. Bugün Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi'ni değerlendirmenin maalesef tek bir yolu var gibi görünüyor. Akademik alanda meskûn değerlendiricilerin eleştirelliğinden bağımsız bir şekilde bu böyle. Nereyi açıp bakarsanız millete moral verme apology'sini görürsünüz; çünkü bu konuyu düşünce biçimi, kemikleşmiştir. Akademik çalışmaların "devlerin omzunda yükselme" şeklinde özetlenen tavrının, tembellikle birleşerek insanın önüne duvarlar çekmesi, söylenenleri kapalıdevreleştirmesi söz konusudur ve bu da bunun bir örneğidir.

Nişanyan bu noktada soldan girer ve şöyle sorar: Millete moral vermek, onu medeniyet yolunda motive etmek için bilimin böyle ayaklar altına alınması ahlakî midir? Millete moral vermek amacıyla siyasi otoritenin buyruğuna giren bir bilim, ne kadar bilimsel olabilir? Ve siyasi programına bilimi böyle kul köle eden bir otorite, nasıl olur da akılcılığın, bilimselliğin tek yerel bayii sayılabilir? Bu örnek konuda bu sorulara, bilip gördüğüm kadarıyla başka bir yerde rastlamak mümkün değil. İşte bu durum, bu kitabı özel yapıyor. Yanlış Cumhuriyet bende böyle bir açılım yarattı. Kitapta bunun gibi gayrıresmi olmakla birlikte klişeleşmemiş ve kemikleşmemiş sürüyle düşünce bulunduğunu, üstelik bu düşüncelerin "gidiş yollarının" da ilginç olduğunu (yani söylemlerin, refahın konut inşasıyla ölçülmesi örneğinde olduğu gibi, tartışmalı bulunabilecek olsa da yine de gayet ilgi çekici şekillerde kurulduğunu) rahatlıkla söyleyebilirim. Daha önceden düşünülmüşse bile hiç bu şekilde düşünülmediği kesin olan düşüncelerden oluşan bir kitap Yanlış Cumhuriyet.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails