Kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kimlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Eylül 2010

Kürt kökenli'nin yükselişi ve düşüşüne dair karmaşık notlar

Bugün Beyoğlu'nun herhangi bir yerinde düzenlenen sivil-toplumsal bir etkinlikte söz alıp Kürtlere "Kürt kökenli" biçiminde bir atıfta bulunmanız durumunda, ciddiye alınmayacağınız gibi, tepki de çekersiniz. Bu imleyen artık tamamen tasfiye olmuştur ve sivil toplum alanında da, loser konumunda olan, daha doğrusu, sivil toplum alanında hakim olan kesimlerin, söylemlerini "rahatça ihmal edilebilir" statüsünde değerlendirdiği birtakım başka kişiler tarafından dile getirilir. Bugünün şartlarında bu kavramdan ("Kürt kökenli") yola çıkan yeni kavramsallaştırmaların, söylemsel hamlelerin "tutma" şansı sıfırdır. Sahaya çıktığınız anda muhtemelen rezil edilirsiniz. Büyük ihtimalle "Kürt kökenli", Kürtlüğün inkârı, silinmesi, reddedilmesi olarak algılanır ve söyleyecekleriniz, aranızda düşünsel farklar olsa da sivil toplumda loser olmak ortak paydasında buluştuğunuz kişilerin irili ufaklı pek çok başka sözleriyle bulamaç edilerek susturulur. Bir anda kendinizi "kart-kurt", "Güneydoğu'daki vatandaşlar" türü mimlerin içinde, söylemediğiniz şeylerin söyleyicisi olarak bulursunuz. Kısmet, belki faşist bile olursunuz.

Bu, bugünkü durum. Elbette ki bu durum hep böyle değildi. Düşündüğüm veya bildiğim değil, sandığım bir şey var, oturulan yerden buyurulan bir işkembe-i kübra mahsûlü olarak, onu ifade edeyim: Bu söz Kürt sözcüğünün telaffuz edilemediği bir ortama doğmakla birlikte, Kürt kelimesinin muadili olarak değil, başka bir şey olarak doğdu; ama sonrasında Kürt'ün muadili olarak algılanıp yerleşti. Daha da sonrasında Kürt, telaffuz edilebilir hale gelince, "Kürt kökenli", onu Kürt'ün muadili olarak görenlerin bir kısmınca terk edilerek Kürt'ün telaffuz edilemediği devr-i sabıkın bir öğesi addedildi. Belki komik gelecek ama bu kanaate yine Milliyet arşivi aracılığıyla vardım. Şöyle ki:


Burada Kürt kökenli'nin aynen bu haliyle bu gazetede söz konusu edilme sayılarını görüyoruz. 1950'den 1989 sonuna kadar, büyük çoğunluğu da bu dönemin son on yılına tekabül eden yalnızca 47 kullanım var. Daha sonra 1990'ların ilk 4-5 yılında gazetede sıklıkla Kürt kökenli sözünün geçtiği görülüyor. Fakat ondan sonra, 1999 yılı dışında sözün o canlılık kazandığı bir yol yok ve kullanım sıklığı giderek düşüyor.

Bu kullanımların hepsi için açıklamalar getirmem mümkün değil tabii ki, fakat gördüğüm manşetlerden şöyle birkaç genel izlenim aktarabilirim.

  • SHP'nin 1990 tarihli "Güneydoğu Raporu", Kürt kökenli sözünün tedavüle girişinde önemli bir durak. Fakat o raporda Kürt kökenli lafı, Kürt sözü dillendirilemediği için dile getirilmiş bir alternatif, bir "ara çözüm" değil; bir tespit olarak, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir" deniyor. Kürt demenin hâlâ sakıncalı olduğu (rapor jet hızıyla bir DGM soruşturmasına tabi tutuluyor) bir dönemde yazılmış olmakla birlikte, bu tespit, SHP'nin raporun geneline sinmiş söylem değişikliği hamlesinin bir parçası olarak anlamlı. "Etnik açıdan Kürt kökenli" deniyor ama bununla birlikte etnik çoğulculuk anlayışı yerleştirilmeye, yürürlükte olan yurttaşlık anlayışına alternatif getirilmeye çalışılıyor. 
  • 1991 seçimlerinin ardından DYP-SHP hükûmetinin kurulmasıyla ve HEP'li milletvekillerinin parlamentoya girmesiyle beraber bu kimlik tartışmaları gündemde uzun süre kalıyor. Bu dönemde henüz birkaç haftalık başbakan olan Demirel'in çıktığı bir Güneydoğu gezisi sonrası meşhur Kürt realitesini tanımak durumundayız konusu da var. Ve tabii terör olaylarını da unutmamak lazım.
  • 1994 sonunda ve 1995'in ilk günlerinde önce Demirel'in anayasal vatandaşlık tartışması açması, akabinde de Tansu Çiller'in "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü "Ne mutlu Türkiyeliyim diyene!" şeklinde ifade etmesiyle alevlenen bir tartışma var. Bu tartışma dahilinde de Kürt kökenli'lerin durumu hayli tartışılıyor. Peki Demirel ve Çiller durduk yere mi böyle ufak çalı bir açılım gerçekleştiriyorlar? Hayır. Cem Boyner'in dönem için ezber bozucu Yeni Demokrasi Hareketi aynı haftalarda gündeme bomba gibi düşüyor.
  • Demirel'in anayasal vatandaşlık vurguları enteresan. 1990'ların başında, başbakanken SHP ile çokça etkileşim halinde görünüyor. Ama cumhurbaşkanı ikenki konumu farklı, biraz daha devlete angaje durumda. Malûm, "Ne mutlu Türk'üm diyene!"deki Türk'ün etnik Türk'ü betimlemediği, Türkiye vatandaşı olanların tümünü kapsadığı şeklindeki bayat ötesi söylemin ana yayıcılarından Bozkurt Güvenç, kendisinin danışmanı filan oluyor Çankaya'da. Devlet sanki bu dönemde Kürt kökenli'yi Kürt realitesini yarım ağızla tanıma amaçlı, --Şerif Mardin'in deyişiyle-- bir kompromi olarak benimsiyor gibi. 
  • 1995'ten sonralara doğru Kürt kökenli etiketiyle sürdürülen kimlik tartışmaları kâh terör eylemlerinin artışı nedeniyle, kâh da gündemin başka konularca işgali (Refah Partisi, "irtica", vs.) nedeniyle yavaşlamaya başlıyor.
  • 1999-2000'deki ani popülerlik Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile ilgili olabilir.
Eğer bu izlenimler doğruysa, Kürt kökenli sözünün, Kürt'ün avatarı olarak değil, ülkede geçerli yurttaşlık anlayışına karşı bir alternatif getiren bir söylemin bir unsuru olarak ortaya çıktığı, devletin karşı duruşuna rağmen sol-sosyal demokrat çevrede popülerlik kazandığı izlenimine kapılınabilir. Bir süre sonra, daha doğrusu devlet yeterli derecede zorlandıktan sonra, Kürt kökenli, devletin elinde "kart-kurt" inkârcılığından ileriye titrek bir adım olarak genel kabul görüyor. Kürt kökenli'yi sözü tedavüle sokup popülerleştirenler değil de onu sonradan zor bela benimseyenler kullandığında, ben şahsen "Tamam, böyle birileri var, biliyoruz, yok değiller, o kadar da değil artık; ama bunlar eskiden Kürtmüş/Kürttü, şimdi artık başkalaşmış, başka bir şeye dönüşmüşlerdir veya da biz bunun böyle olmasını tercih ederdik" gibi bir hava alıyorum. İlk paragrafta bahsettiğim sivil-toplumsal öfke, tabirin bence bu aşamasına ait (veya öyle olmalı). Zor bela Kart-Kurttan Kürt kökenli'ye gelenlerin aldıkları yolun kısalığını, 2010'da bile daha başka mesafe almamış olmalarını vurgulamak için bu tabirin tasfiyesi anlaşılabilir. Ama bir zamanlar Kürt kökenli diye bir sözü kullananların kafasında bu mızmızlıktan daha başka şeyler vardı. Nitekim bugün Kürt kökenli'yi terk etmiş olup daha ziyade Türkiyeli(lik) kavramını işlemeye çalışan kimselerle örtüşen fikirlerdi bunlar. Bunun hakkının bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, sivil toplumun hakimlerinin aslında Kürt milliyetçiliğinin etki alanında olduğunu da düşünüyorum bir yandan, o yüzden bu beklenti pek gerçekçi değil biliyorum.

Çok uzadı ama Türkiyelilikle ilgili ilginç bir husus var, onu yazıp kapatayım: Yine Milliyet arşivinin bütün tarihi boyunca, Türkiyelilik'ten ilk söz eden, bizim Coşkun Kırca! 1989 yılında yazdığı ve Bulgaristan-Türkiye krizlerine değindiği bir yazıda, Bulgaristan Türklerini Türk saymayan bir tek Marksist-Leninistlerdir diyor tepkiyle, çünkü onlara göre Türklük yokmuş, Türkiyelilik varmış. Bundan iki sene sonra Melih Aşık, Bülent Ecevit'in 1969'da yazdığı şiiri alıntılamış. Şu "Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu" diye başlayıp "Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim" diye biten meşhur şiir. Bundan sonra, 1995 tarihli bir Çağlar Keyder röportajı, 96'lardan ve 98'lerden birkaç Ali Haydar Veziroğlu haberi. 2000'lere kadar Türkiyeli'lerin hepsi bu kadar.

Ve son bir cümle, bir hatırlatma: Söylediklerimin spekülatif olduğunun, Milliyet arşivinin tek başına yeterli bir kaynak olmadığının farkındayım; zaten "budur, böyledir, doğrusu şudur" diye ahkâm da kesmiyorum, sadece izlenimler.

25 Ağustos 2010

Yakın tarihten büsbütün tuhaf bir sima: Coşkun Kırca

Temmuz 1990'da SHP'nin hazırladığı "Güneydoğu Raporu", Kürt Sorunu tartışmalarında, özellikle de bugünkü CHP'nin meseleye yaklaşımı tartışılırken sıkça gündeme getirilir. Ben de bu raporla ilgili, şöyle bir dolandım internette. Milliyet'in muazzam internet arşivine yolum düştü; raporun, yayınlandığı tarihte karşılanma biçimine bakıyordum ki, emekli diplomat ve "devlet adamı" Coşkun Kırca'nın (1927-2005) acayip yazısıyla karşılaştım. Yazıyı, Milliyet arşivinin kısıtlamaları nedeniyle beş resim dosyası halinde aşağıya koyuyorum. İlla ki Reader'da ya da sitede filan bir görüntüleme sorunu olacaktır; kendiniz bakmak isterseniz de yazı, 18 Temmuz 1990 tarihli Milliyet'in 11. sayfasında yer alıyor.  



"Kürtçe denilen ilkel ağız" ve Kürt kültürünün "uygarlık seviyesi"ne yönelik bombardıman laflar, 1990'ların atmosferinde pek siyaseten sakıncalı sayılmıyor olmalı ki böyle büyük bir gazetenin sayfalarında kendilerine yer bulabilmişler. Bu lafların dışında da, rapor hakkında gazetenin diğer yazarları heyecansız bir olumlama havasındayken, hatta Demirel ve Özal'dan bir tepki gelmemişken ve Ecevit de benzeri çizgide kendi raporlarını hatırlatmışken, burada Kırca epey köpürmüş. Ve yazıdaki devletlik yoğunluğuna dikkat. Buyuruyor: "vatandaşlar "Kürt kökenli Türk" olabilirler; ama sırf Kürt olamazlar". Sevr, Lozan, Atatürk, İnönü referansları. 

Yukarıda Coşkun Kırca'ya "devlet adamı" demem boşuna değil. Bu sözü de hafif pejoratif anlamda kullandım. Kırca'nın hayat öyküsü çok enteresan. Ülkenin önemli dönemeçlerinde hep bir köşede bir şekilde bulunmuş. İnternette araştırmak saatlerimi aldı diyebilirim. Selanik kökenli bir aileden gelmiş, ki bu unsur yüzünden Yalçın Küçük de kendisine değinmiş, Sabetayist avındaki küçük siteler de. Şişli Terakki ve Galatasaray Lisesi'nde eğitim görmüş. Sultani'nin 1945 sınıfından. İstanbul Hukuk'u bitirmiş, Paris'te ihtisas etmiş. (Eski bakan Mükerrem Taşçıoğlu'nun bir röportajında bu şehirde Metin Toker ve Şükrü Elekdağ ile birlikte olduğu belirtiliyor). Demokrat Parti döneminin hemen başlarında Dışişleri'ne girip Fatin Rüştü Zorlu ile anlaşmazlıklar yaşayarak birkaç yıl sonra istifa ediyor. 1960 darbesi sonrası CHP aracılığıyla Kurucu Meclis üyesi. O dönemde Anayasa Komisyonu'na giriyor ve bugün de yürürlükte olan pek çok kanunu resmen kendi eliyle yazıyor. Şu röportajda bu kanunlar arasında "Anayasa Mahkemesi, Siyasi Partiler, TRT, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri ve Grev Kanunu" gibi kanunlar sayılıyor. (İlber Ortaylı ölümünün ardından yazdığı yıkama yağlama yazısında kanun yazıcılığını, Fransızcasının megalığını övüyor). 1961-69 arasında parlamentoda CHP milletvekili. CHP'li ama İsmet Paşacı, eski model CHP'li tabii. Ecevit'in güçlenmesi sonrası ortaya çıkan ortanın solu yönelimine karşı çıkıp Güven Partisi'ni kuran kendisi gibi CHP'lilerin arasında bulunuyor. Ecevit'le yıldızı hiç barışmamış fakat Demirel'le arası çok iyi. İnanılmaz bir denge. Onun sayesinde 1970'lerde diplomasiye geri dönüyor. 1980-85 arası New York'ta büyükelçi. 1986'da Hariciyecilikten emekli olup köşe yazarlığına başlıyor. Yukarıdaki yazısı, işte bu aşamada kaleme alınmış. 1991'de de büyük D ile Devletin Los Galacticos'u görünümündeki DYP'de milletvekili.1995'ten sonra kayıtlara geçen mesleği ise, kuruluşunda büyük rol üstlendiği ve bugün adını yaşatan bir salona sahip Galatasaray Üniversitesi'nde akademisyenlik. 2005'te kalp krizinden vefat ediyor ve Teşvikiye Camii'nde ekşi sözlük'ten ged'in şu güzel entrysinde dikkat çektiği üzere cenazesine Mit'ten de, Hürriyet'ten de, her partiden de adam geliyor.

Komplo teorisyenliği, sabetayist avcılığıyla filan doğal olarak hiç ilgim yok ama benim için bu yaşamöyküsü kazdıkça enteresanlaşan bir şey oldu. Fransızcasının her biyografisinde daha fazla övülmesi, klasik müzik tutkunluğuna illa ki bir değinilmesi gibi komik ayrıntılar da vardı; fakat genel olarak ben kendimi gizemli bir kişiyle karşı karşıya hissettim. Eminim ki Kıbrıs sorununun 50'lerdeki kabarmasında da, 74'lerde de Dışişleri'nde önemli konum işgal eden, darbelerin istisnasız hepsini yarasız beresiz atlatabilen, CHP'li olup Demirel'den ikbal görebilen çok çok az kişi vardır. Ezcümle çok az insan Coşkun Kırca kadar "devlet" olabilir ve eminim devlet'in vücut bulmuş hali rolünü çok az kimse böyle mükemmelen canlandırabilmiştir.  

13 Temmuz 2010

Laçiner diyor ki:

Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu kitabının, Ömer Laçiner tarafından yazılmış bir sunuş yazısı var. 10-12 sayfalık bu kısa metin gerçekten çok güzel ve orijinal bir erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği anlatısı sunuyor. Bu yazıda bu sunuşun tamamını paylaşmak isterdim fakat kitap yanımda bulunmuyor. Laçiner sunuşunda Cumhuriyet'in (2010'ların başında yavaş yavaş sarsılmakla birlikte) halen aşağı yukarı tabu statüsünde bulunan, milliyetçilik modelinin temelini oluşturan bazı önkabullerin arkasını epeyce eşeliyor. Bu anlayışların tabular haline gelmesinin, aslında, Balkan Savaşları'ndan Cumhuriyet'in kurulmasına kadarki dönemde bir cadı kazanına dönen Anadolu'da gerçekleşen bazı başka süreçlerdeki (Anadolu'nun Hırstiyan nüfustan arındırılması, o arındırılma esnasında işlenen katliamların ve büyük çaplı kapital değişiminin yeni çıkar ilişkileri, yeni dengeler, yeni işbirlikleri yaratması...) parçalı bulutlu durumun verdiği özgüvensizliğın sonucu olduğunu iddia ediyor. Zaten Akçam'ın kitabının önemli tezlerinden biri de buydu, bu bağlantı idi. Laçiner'in tabulaştırılan Büyük Milli Doğuş/Diriliş Anlatısı'na alternatif bir fikir cimnastiği yaptığı şu satırlar ise alıntılanmaya değer:
"Oysa, eğer 1923 Anadolu'sundaki halklar, devletin iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişki kanallarını açmakla yetinen faaliyetinin yardımıyla doğal bir etkileşim sürecine sokulabilmiş olsalardı ve toplumun ortak kimliği her unsurun kendi katkılarını da taşıyacağının bilgi ve güveniyle yaşanacak bir sürece "emanet edilmiş" olsaydı; yeterince felaket, kan ve yıkım yaşamış, hangi eksikliklerinin onu "geri bıraktırdığı"nı, hangi eğilimlerin halkları boğazlaşmaya ittiğini savaşların ateşinde -kamu bilincinde değilse bile- görmüş, sezmiş bu halklar topluluğu, çok daha sağlam, çok daha yürekten sahiplenilmiş bir kimlik oluşturabilirlerdi."

Bana pek mümkün gelmedi ama hayâl hayâldir.
   

26 Mayıs 2010

Gambetti'nin yazısı

Bugün Taraf'ta yayımlanan, Zeynep Gambetti (Boğaziçi Üni.) imzalı bir yazı yine beni düşünceden düşünceye zıplattı. Arkadaşlarınız henüz Facebook ana sayfanıza düşürmediyse şuradan bu yazıya ulaşabilirsiniz. Müslüman demokratlardan umudu olan yazar, yazısında usulca onları yanlış davrandıklarını düşündüğü bir konuda "düşünümselliğe" davet ediyor (reflexivity böyle karşılanıyordu diye hatırlıyorum). Bunu yaparken öne sürdüğü düşüncelerden biri, eşcinselliğin indirgenemeyecek varoluşsal bir durum olduğu, sapıklık, günah yahut da iradevi bir yönelim olmadığı itirazı. Bu esnada giriştiği içki kıyası, benim en çok ilgimi çeken ve biraz beni rahatsız eden kısım oldu:

Resimdeki ikinci yanlış, eşcinselliğin içki içmek ve serbestçe yaşanan cinsellik ayarında bir günah olduğu fikridir. Oysa içki içmek veya içmemek bir kişinin kimliğini ve benliğini değiştirmez. “İçki içici” türünden bir benlik kategorisi yoktur çünkü. Ben içkiyi hayatıma dahil edebilirim, ama benim hayatımı anlamlı kılan, merkezine oturan, arzularımı yönlendiren bir faaliyet değildir. Alkolik olmadığım sürece içkiden mahrum kalmayı bir benlik yarılması olarak yaşamam. İçkinin yasaklandığı bir rejimde inadına içme arzusu duyabilirim, bunu bir direniş olarak bile görebilir, içmeyeceğim varsa bile içmeye başlayabilirim. Ama içkinin serbest olması, sürekli içeceğim anlamına gelmez, beni vareden bir faaliyet değildir zira. Arada sırada keyif verir, o kadar.
Hiç eşcinsel tanıdığınız olmasa bile, eşcinselliğin hayatı renkli kılan bir “keyif faktörü” olarak yaşanamayacağını tahmin etmek güç olmasa gerek. Kamusal alanda verilen mücadeleler açısından bir kimlik kategorisi olması boşuna değildir. Eşcinsellik sadece özel hayata, yatak odasına indirgenebilecek bir “günah” olarak tahayyül edilemez. Hayatın tümüne damgasını vuran, ilk gençlik heyecanını, korku ve arzuları, hayatı kiminle paylaşacağınızı, kiminle aynı yastıkta kocamak istediğinizi belirleyen, benliğinizin ve bedeninizin en merkezi konumunda olan bir “günah”tır
Bana göre bir insanlık durumunun, o durumu yaşayan insanın kimliğinin temel direği olup olmayacağı hakkında kesin bir şey söylemek imkânsızdır. Eğer dünya kurulurken ya da bugünkü halini almaktayken biri bana sormuş olsaydı, belki bir insanın cinsel yaşantısının birbirinden ayrı gruplar, kimlikler, varoluşlar yaratacak kadar önemli bir ayrıntı olarak görülmemesi gerektiğini söylerdim; böylece eşcinsellik diye bir kimlik olmazdı ve ben de başka herhangi bir kimliğin varoluşsallığını vurgulamak isterken "Bunu örneğin hemcinsine yönelmek veya yönelmemek basitliğinde bir konu olarak göremeyiz. Çünkü bu, bir kişinin kimliğini ve benliğini değiştirmez. "Hemcinsine-yönelici" türünden bir benlik kategorisi yoktur çünkü. Bugün kandili bir kadının yanındayken söndürürüm, yarın bir erkeğin; bu ne benim hayatımı anlamlı kılar, hayatımın merkezine oturur, ne de bunu bir benlik yarılması olarak görürüm (...)" yazabilirdim. Ama kimse bunu bana sormadı, kimse bunu kimseye soracak da değil ve ben bunun farkındayım. Bir durumu belirli bir şekilde yaşadığını iddia eden insanlara karşı onun öyle olmadığını veya olamayacağını iddia etmeye hakkım yok. Aksi takdirde, Gambetti'nin yazısında bahsettiği Papa Benediktus gibi kötü adamlara benzemiş oluyorum.

Yani benim o hayali yazıda varoluşsallığını savunduğum kimliğe yönelik tavrımın 'ilerici' (başka sıfat bulamadım) olup olmadığını belirleyen çok önemli bir unsur, kimliklerin kristalize olma sürecinin kimsenin kontrolünde olmadığını, bir özelliğin potansiyel bakımından bir kimliği taşıyacak ağırlıkta olup olmadığını kimsenin tayin edemeyeceğini kabul edip etmememdir. Bu yüzden Gambetti'nin içki içmekten bahsederken bu kadar serbest çeşitlemeler yapmasını yanlış buluyorum. İçkinin benlik oluşturup oluşturmayacağına ilişkin sözlerine örneğin bir "şimdilik" kaydı düşebilseydi keşke. Böylece "içki-içiciler" diye bir grubun ortaya çıkması durumunda 'gericilerin' safına düşecek olmazdı. Bir durumun kimlikleşmesi, "varoluşsallaşması" gerçekten bir miktar insanın onu benimsemesine, kendini öyle tanımlamasına ve kamusal alanda öyle tanıtmasına bağlı. Arkasından bugün nasıl olacağını, nelere dayanacağını  kestiremesek de iyi kötü fikriyatı-söylemi de gelir, bir şekilde oluşur. Bu kadar kolay olmayabilir, sorunsuz tasasız papatya tarlasında yürüyor gibi gerçekleşmeyebilir, ama temelde böyle olur. Bütün kimlikler sonradan oluşmadı mı? Unutmayalım, dünya üzerinde cinsel yönelimin varoluşsal bir durum addedilmediği zamanlar ve yerler de vardı. Bahsettiğimiz varoluşsal durum, aynı zamanda "tarihsel" de bir durum; aşkın bir şey değil ve varoluşsallık statüsünün tarihi de görece kısa bir tarih.

Eşcinselliğin varoluşsal bir durum olduğunu anlatmak, bana göre onu bir nevi aşkınlaştırmayı, onun "tarihsel" bir olgu olup kendisini bir benlik olarak benimsemeye karar veren yahut da zorlanan (onunla etiketlenen) insanlar tarafından oluşturulduğunu, geliştirildiğini ve bütün kimliklerin de böyle olduğunu görmezden gelmeyi gerektirmemeli.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails