Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2012

Açlık grevi

Hani envai çeşit insan, bu konuyla ilgili fikir belirtirken “bu onayladığım bir yöntem değil ama” diye cümleye başladıktan sonra açlık grevcilerine olan desteğini ifade ediyor ya; işte ben bu insanların onaylamadıkları bir şeyi onaylamak için neden bu kadar istekli olduğunu anlayamıyor, formülün “bu onayladığım bir yöntem değil” kısmından ileriye geçemiyorum. Hatta dahası, “Kendi payıma, talep olunan şeylerle ilgili kategorik bir sıkıntı yaşamıyorum ama bu taleplerin ucuna insanların hayatlarını iliştirmiş olması, bu taleplerin karşılanmaması halinde birilerinin ölümüyle sonuçlanacak olması bana ters geliyor” filan gibi bir şey diyesim geliyor. Bunun öncelikle kişisel bir nedeni var: bir kişi neyi hayatı pahasına isteyebilir, hangi talebin bedeli talibin hayatı olabilir, türü sorulara bir cevap veremiyorum. Ne bir dil, ne de hele bir liderin vaziyeti bu terazinin iki kefesini denkleştirmeye yetecek ağırlıkta bence. Ama bu, dediğim gibi, kişisel bir yaklaşım. Başkaları böyle görmek zorunda değil, dünya mutlaksız kaypak rölativistlerden oluşmuyor. (Bununla birlikte, benden, şahsımdan herhangi bir tavır almam, herhangi bir davranışta bulunmam beklenseydi herhalde bu görüşüm uyarınca davranırdım.) Bir kişi talepleri için böyle bir irade sergileyecekse sergiler. Fakat açlık grevi bana sırf kişisel eğilimlerime ters geldiği için ters gelmiyor. Bana göre bir tarafa taleplerini, bir tarafa da hayatını koyup teraziyi başkalarına teslim etme eylemi, iletişimi ve siyaseti bitiren bir eylem; bu bakımdan tehlikeli buluyorum. Kamuoyunda işin bu kısmı “şantaj” terimi etrafında dönen tartışma tarafından yutulup soğuruluyor. Bu bir şantaj mı? Bilmiyorum. Ama çok liberal-demokratik-ılımlı görünmeyecekse şöyle bir resim tasvir etmek isterim: Bir iletişim alanı var, bu alanda bir şeylere karar verilecek, kişilerden biri aniden iletişim alanının dışına çıkıyor, kendisini muhatabından gelecek sözlere kapatarak dışarıdan tek bir söz gönderiyor ve bu sözünün onun istediği gibi alınıp alınmayacağına göre bu kişi ölecek ya da yaşayacak. Ya da bir iletişim alanı yok, alanın kurulması ve işlemesi için böyle bir başlangıç deneniyor. Hiçbir talep tamamen karşılanmaz, hiçbir söz aynen alınmaz, sen talep karşılayıcılardan olsan sen de öyle yapacaksın, bu alan bir at pazarıdır, kim kime, dum duma; at izi, it izi; gücü yeten gücünü yetirdiğine kemendi atar, bu böyledir, diyemiyoruz ona; soru tek, şık iki tane, ya yaşayacak ya ölecek. Ne taraflarından biri olmak (ve aslında) ne de karşımda görmek isteyeceğim bir tartım bu. Bir adım ötesine gidip açlık grevcisine bir de fatura kestiğim, kimsenin böyle bir iletişim tarzını getirip kendi halinde duran insanın önüne bırakma, onu afallatma hakkına sahip olmadığını düşündüğüm de oluyor ama görüşüm budur diye bunu yazamayacağım şu anda. Çünkü bu afallatmayı zaten açlık grevcisi yapmıyor büyük ölçüde. Onun dıdısının dıdısının goygoycusunun çeribaşısı yapıyor.

Gördüğüm bazı metinlerde sözün bittiği yer, bütün çarelerin tükendiği an, geriye kalan son enstrüman laflarıdır dönüyor. Buna göre, bahsettiğimiz alanın dışına çıkma, oradan buyurma anının hemen öncesinde bulunan sözün bittiği yer durağında, artık geriye bir tek bu çare kalmış. Çok büyük bir ihtimalle ben daha iradesiz çıkar, öyle bir yere bu insanların tamamından çok daha önce ulaşırdım; amma şu gün şu durumda, bana, bir ilke olacaksa, bu ilke öyle bir yerin olmadığını, sözün hiçbir zaman bitmediğini, bitemeyeceğini kabul etmek olmalı gibi geliyor. Bunu kendi kendime tekrarlaya tekrarlaya dilimde tüy bitti; buraya bir vesileyle de bu düşüncemi not düşmüştüm diye hatırlıyorum: Sözün dışı yok, söz dışında bir mecra, bir araç yok. (Çünkü ayrı bir kulvarda da beden üzerine, bedenin açlık grevine girilerek kullanılması üzerine de beyin fırtınaları kopup duruyor; ama hiçbiriniz sandığınız kadar dolaysız değilsiniz. Hatta açlık grevcisi öyle olmasa bile siz tamamen sözden ibaretsiniz.) Yanı başımda en yalın haliyle bir beden ölmüyor, çıplak gerçek bu filan değil. Yanı başımda “kendi gündemim” haline getirmeye çalıştığım somut bir şeyler var; bir de, sözler uçuşuyor. Kendimi öldürüyorum sözü, kendini öldürüyor sözü, hayır öldürmüyor sözü, bırak öldürsün sözü, hayır öldürmesin sözü, elbette BEN de öldürmesin diyenlerdenim sözü, vesaire. Söz olunca, açlık grevi eyleminin farkı, alameti farikası da bulanıp gidiyor. Eylemlerden bir eylem, sözlerden bir söz. Açlık grevi benim için dolaysız, doğrudan, söz ile ilgili alavere dalaverelerden ötede duran, benimle çok başka bir frekanstan bağlantı kuran bir şey değil. “Yani tamam ama bu da açlık grevi artık!” gibi bir şey değil. Ben ne açlık grevi yapanım, ne de kendisi ile iletişim kesilerek açlık grevi başlatılan ya da açlık grevi ile kendisiyle iletişim kurmaya çalışılan muhatap. Ben, hakkında şu da bu söz için harekete geçsin de, o muhataba dünya dar olsun denilen kişi oluyorum. Açlık grevini de bir haber, bir tvit, bir manşet, bir öfkeli j’accuse’lü yazı gibi bir şey olarak tecrübe ediyorum. Yani yine bir söz ile.

[[Yani, açlık grevcisi geriye tek enstrümanı bedeni kalmış bir kişi değil. Hadi madem bu parantezin içine hapsedip geçeyim: bütün bu hikâyenin, bütün bu eylemin, söze dayalı olmak; aktarılan, taşınan, yayılan söze dayalı olmak; yani direksiyonu medyaya bırakmış, kendisini medyanın insafına terk etmiş olmak; bedenin ve bedeni öldürmeye karar veren iradenin yanı sıra daha bir dolu enstrüman ve irade gerektirmek gibi bir çetrefil yönü var.]]

Lafı açlık grevinden açlık grevi hakkında düşünüp konuşanlara getirmeye çalışmam bu yüzden.

Bu sanıyorum diğer insanlar için de böyle olacaktır; yani diğer insanlar da açlık grevini çıplak gerçeği ile doğrudan değil, sözü-söylemleri ile dolaylı olarak tecrübe edecektir. Burada açlık grevlerine karşı göstermeleri gereken duyarlılığı göstermedikleri için, harekete geçmedikleri için; duyarlılık gösterseler, harekete geçseler ne yapabilecekleri düşünülmeden yüklenilen insanları kastediyorum. J’accuse’cüler bu kişilere kızıyorlar; ölümün doğrudan doğruya kapıda beklediği şu anda dahi, normalde grevcilerle aralarına ayrımlar koyan, farklarını yaratan ve her biri de önünde sonunda sözlerden kaynaklanan envai çeşit ıvır zıvırı bir yana koyamadıkları; "böyle uç bir durumda" insan vicdanının emredeceği yegâne karşılığı bulup veremedikleri için. J’accuse’cü gibi yapsalar, onun gibi olabilseler ya? Ama yapamıyorlar ya da yapmıyorlar ve ithamları hak ediyorlar! Ama j’accuse’cü yanılıyor. Kızdığı insanlar da tabiatıyla açlık grevini sözler olarak tecrübe ediyor, sözlere verdikleri tepkiler ile ele alıp değerlendiriyorlar. Lütfen j’accuse’cü, kimseden, hiçbir zaman sözün ötesine geçip/ıvırı zıvırı bırakıp/kendi olmaktan çıkıp Vicdan'ının sesini dinlemesini ve bu yolla çabucak sizin söylediğinizi kabul etmesini istemeyin. Böyle bir şey hiçbir zaman olmayacak, hiç kimse tarafından pürüzsüz şekilde böyle yapılmayacak. Duyargaları –atıyorum- sadece (veya öncelikle) Silivri zulmü tabir ettiği bir şeye açık olan kişi, 65. değil 650. günde de bu konuda ölü taklidi yapacak; ya da bir AKP'linin konuya yaklaşımı limit vakalarında bile daima bir parçalı bulutlu, bir başka türlü olacak, vesaire. Bu kişilerin İnsaniyetsizliği sonucu olmayacak bu, tam tersine insaniyet hiçbir zaman o beklediğiniz gibi olmadığı için olacak. Siz de öyle değilsiniz zaten. Ne kadar yüce gönüllü olursanız olun, herkesin ölü taklidi yaptığı bir “kainatın en fena zulmü” vardır. Yapacak bir şey yok, böyle bu. Bir yerlerde bizi birleştiren bir damar olduğu yalan çünkü. İnsaniyet de yalan, vicdan da.

Onayladığım bir yöntem değil ama tarzı desteğe ilk takıldığım günler, son yıllarda iyiden iyiye zamanın ruhu haline gelen trollük müessesesine doğru bir sapma da yaşadım. Kendi kendime şu soruyu soruyordum: gerçekten ayırt edilebilir hiçbir aidiyeti, hiçbir kimliği olmayan, bütün etnik, dini, siyasi ayrımların ötesinde insan gibi insan olan jenerik, soyut bir insan (nasıl olacaksa artık öyle biri), sadece ve sadece şu anda Türkiye’de süren açlık grevlerinin sonlandırılması talebiyle, ciddi şekilde, gerçekten açlık grevine başlasa acaba nasıl olurdu? Çağrısına karşılık “Bu adam münasebetsizin biri, biliyoruz, yaptığını onaylamıyoruz, ama sonuçta söz konusu olan insan hayatı, durdurun bu işi” denmezdi herhalde. Ciddiye alınmayacağı aşikâr; fakat böyle biri, şu onayladığım bir şey değil ama artisliğini biraz sarsardı diye düşünüyorum. En azından ortada bütün sözleri, siyasi ayrımları, mevzileri bir kenara atıp sadece ve sadece insaniyet namına Vicdanının ona emrettiğini dile getiren, olaya “önce insan” falan gibisinden evrensel bir ilkeyle yaklaşan hiç kimsenin olmadığını görmüş olurduk.

Toparlayacak olursam, galiba şöyle: açlık grevcilerin açlık grevlerine çıkarkenki taleplerinin içeriklerine kategorik bir itiraz getiremiyorum, bunları tartışmalı-tartışılabilir-konuşulabilir buluyorum ama işte tam da öyle buluyorum, o sulara ait görüyorum; kişinin hayatını mematını ucuna iliştirip muhatabına postalayabileceği mutlaklar olarak görmüyorum. Açlık grevcilerinin yanlış yaptıklarını düşünüyorum. Bu yanlıştan kaçınmak istiyorum. Bu, bize ne yapılması gerektiğine dair ne söylüyor? Hiçbir şey söylemiyor. “Hadi al, gündemin bu, bir karar vereceksin, bir şey yapacaksın, seç bakalım” durumundan şikâyetçiyim zaten, bu şekilde bir bir şeyler yapmak/yapmamak seçimine çekilmek istemiyorum.

Bir de, açlık grevi eyleminin etrafındaki sözlerin çok büyük kısmından başka nedenlerle rahatsızım. Bu sözlerin rahatsız ediciliği, sözün, eylemin merkezine olan uzaklığı arttıkça artıyor. En son bir Facebook paylaşımında “Sizin için ölüyorlar! Sizin yüzünüzden ölüyorlar! Siz böyle duyarsız kaldığınız için ölüyorlar!” gibi bir sarsıp-kendine getirip-duyarlı hale getirme denemesi gördüm. Çok rahatsız ediciydi ama rahatsız edip davaya katılmayı sağlamıyordu. Rahatsız edip uzaklaştırıyordu, görüldüğü üzere.

04 Eylül 2011

Edebinizle ısrar edin

Ben şimdi yazıyorum ama bahsedeceğim alternatif tiyatro mekanlarının medyayla ilişkilerini konu edinen söyleşi, ta yaz başında yapıldı; Beyoğlu civarlarında konuşlanmış yedi işletmenin bir araya gelerek oluşturdukları girişimin düzenlediği sohbet serisinin bir ayağı olarak.

Bu mekanların hikayesi birçok açıdan enteresan. Tümünü göremedim ama bildiğim kadarıyla bu mekanlar arasında, "sahne" olsun diye inşa edilmiş bir mekan yok. Bir pasajın içine sığınmış olanı da var, sahnesinin ortasından iki kolon geçeni de, bir binanın alt katındaki araba garajından devşirilmiş olanı da. Mekanlarda tabelaya çıkan repertuvarın da oldukça sıradışı oyunlardan oluştuğunu eklemek lazım. Mekanlar zaten mimari özelliklerinden başlayarak belirli şekillerde yorumlanabilecek nitelikteki oyunların tercih edilmesine neden oluyorlar. Ama benim için enteresanlığın zirvesi, bu ucube mekanlarda tiyatro yapan insanların birleşmeleri, ortak hareket etmeleri. Tiyatro alanı standartlarında, bütün mekânların birbirlerine ölümüne düşman olması, oyuncu ve işletmecilerin de bilumum internet forumunda allahlık bir dil ve üslupla, çıldırtıcı (ama gerçekten çıldırtıcı) tartışmalara girişmeleri gerekirdi. Halbuki bu işletmeler güç birliği etmiş [1] durumdalar.

İşte bu el ele vermiş, güç birliği etmiş alternatif mekanların bahsettiğim sohbet serilerinden bir halka, "medya ve tiyatro ilişkileri" gibi bir konuya ayrılmıştı. Nasıl ederiz de bu alternatif mekan hareketinin yaygın basılı ve görsel medyada daha fazla yer bulmasını sağlayabiliriz gibi bir soru eşilip deşilecekti. Katılımcılar: Radikal'den Cem Erciyes, NTV'den Yekta Kopan, Milliyet'ten Asu Maro ve Cumhuriyet'ten Özlem Altunok'tu. Biz salona girdiğimizde Yekta Kopan konuşuyordu. Kendisinden başlayarak hepsi sırayla söz kendilerine geldiğinde ağlayıp sızladılar. Sayfa sayısı az, zaten topun ucundayız, yerimiz dar, acil durumda ilk feragat edilecek dakikaları ve sayfaları biz yapıyoruz, üstlerimiz durumdan tamamen bihaber, tiyatro 'satmıyor', okunmuyor, insanlar ilgi göstermiyor (C.Erciyes: "sanatların popülerlik hiyerarşisi"), bazen çalıştığımız kurumun sponsor olduğu bir etkinlik oluyor, onu görmek zorunda oluyoruz, elimizde eleman yok, bütçemiz yok, yetişemiyoruz, yetiştiremiyoruz, vesaire vesaire... Sazı eline alan başlıyor. Bir de ekstra sinir bozucu olan, durum tespitlerini bu durumlara eleştirel bakarak, değişim için ne yapılabileceğinden bahsederek yapmayı filan ışık hızıyla geçip yarı alaycı bir üslupla yapmaları --bilhassa Cem Erciyes cynicism'in gözüne vurdu ha vurdu. Aralarda utangaç elimden gelen budur'lardan övünçlü yaa bakın bu şartlarda bile davaya hizmet ediyorum'lara uzanan kişisel parantezler de açılıp kapandı tabii. Ama sonuçta o kadar saçma sapan bir durum oldu ki, konuşmaların sonunda bozuk bir sinirle, basın mensuplarından toplum olarak kendilerini soktuğumuz zor durumlar nedeniyle özür dilememiz gerektiğini düşünmeye başladım; asla değiştiremeyecekleri, verili buldukları, azıtmışlığında hiç pasiflikleriyle pay sahibi olmadıkları durumların içinde mücadele edip yine de kendilerinden iyilikler neşet ettirebilen bu mucizevi insanlara çok ayıp ediyorduk!

Galiba kimsenin bu durumlarla bir derdi yoktu ki, seyircilerden gelen soruların geneli "Evet bu böyle, peki şimdi ne yapıyoruz?" eksenindeydi ve tartışmayı pratik bir çerçeveye taşıdı. Ne yapmalı, ama bu şartlar dahilinde, şartları dert etmeden, yine de sinekten yağ çıkarabilmek için ne yapmalı. Yeni tiyatro topluluklarından gelen genç arkadaşlar arasında, işi büsbütün kendi gruplarını tanıtmaya ve bir nevi bu kültür sanat duayenleriyle networkleme çabalarına çevirenler oldu [2]. Yazının başlığına aldığım ve bence günün manşeti durumundaki "edepli ısrar" lafı da bu arada ortaya çıktı. Basın mensupları, kendilerini tanıtma derdindeki tiyatro gruplarına edeplice ısrar etmeyi önerdiler. Kastedilen şu:  çok meşgul olduğumuzdan, çok çalışmamız gerektiğinden, ertesi günü kovaladığımızdan, tempomuz aşırı yüksek olduğundan (ağlamalı girizgâh elbette), çok çok fazla kaynaktan haber geldiğinden [3], sizin sizi tanıtmamız için bize yollayacağınız basın bülteni muhtemelen arada kaynayıp gidecektir. Bir geri dönüş alamazsanız yılmak yok. Yeniden yollayın. Kendinizi bize gösterin. Hatırlatın. Israr edin. Ama bunu yaparken de su kaçırmayın. Kararlı şekilde tekrar yollayın, görene kadar. Şık bir ısrar olsun. Lanet ettirmesin de, azminizi takdir ettirsin. O zaman seve seve görürüz.

(Burada şair artık kendini tutamayarak "MEDYA SEN KİMSİN, NE ARA BU OLDUĞUN ŞEY OLDUN VE BİZDEN NE İSTİYORSUN?" diye haykırıyor.)

Her şey olması gerektiği gibi, bir tek tiyatrocunun ısrarı ya da ısrarında edebi eksik! Bunu derken oradaki tiyatro gruplarına ve etkinliği düzenleyen mekanlara gerçekten yardımcı olmak istiyorlar, ama yine de bu yardımcı olma önerisinin sakilliği son noktada. Öneri diye ağızlarından ilk elde ancak o kadar ağlayıp sızlandıkları düzenin tüm rollerini aynen onaylayan, pekiştiren bir kurgu çıkabilmiş oldu. Bir de, tiyatro gruplarına haber olmaya çalışmaktan ziyade, köşe yazarlarını yanlarına çekmeye çalışmayı önerdiler. Hıncal nasıl bir yeri yazdı mı orası patlıyor, o hesap. Burada galiba, haberi kim göreee, kim okuya, halbuki köşe yazarlarının sıkı takipçileri var, bir kişkilediler mi [4], orayı yıkarlar, gibi bir mantık vardı. Genel gazete okuyucusundansa pirlerince tavsiye edileni uygulayan bu "hedef kitleye" atış yapmak daha verimli olur diye düşünülüyordu. Ve son bir not: bunları önerenler de, mevcut medya alanı içerisinde bu kültür-sanat mekanları açısından bulunabilen en "iyi polis" insanlar. En yüreklilerin genel çerçevesi bu, geri kalanlara bilmem ne demek lazım.

...

İnsan bir noktadan sonra gazetecilere kızmayı da fuzuli görmeye başlıyor. Bence alternatif mekanların onları geçip bulundukları yolda ilerlemesi gerekir. Gazeteciler ne ahlaken meşru, ne de 'hakikaten' bir temeli ve bir geleceği olan sanal konumlarında, bırakınız debelenip dursunlar. Gelip kendilerini vurana kadar hiçbir uydurukluğa ses çıkarmayıp uyuşuk uyuşuk uyuklasınlar. Hem bu insanlardan amaçlanan faydayı sağlayacakları da yok ki: amaçlanan, değiştirilip dönüştürülecek bir kitle oluşturma ideali olsa da buna bu medyaya yaslanılarak ulaşmak mümkün değil; sırf gemiyi yüzdürmek, mekanı döndürebilmek, ayakta kalabilmek olsa da. Gerçekten, filanca yerde filanca oyun var diye haber yapsalar, veya köşelerinde ey cemaat şu oyuna gidin diye övseler tam olarak "ne yazar"; bunu ben kestiremiyorum. Bununla mı abat olacak alternatif tiyatro mekanları? Bütün unsurlarıyla bir alternatif sunma iddiasındaki bu girişim neden kendini tanıtma konusunda böyle modası geçmiş usûllere tevessül etmek zorunda olsun ki? Ben kendi payıma, seyirci kitlesinin gönüllü SAADET ZİNCİRİ modeliyle, yani bir köşesinden halaya dahil olanın hemen beraberinde birkaç arkadaşını da bu mekanların etrafında oluşan kitleye dahil etmesi yöntemiyle büyümesinin, filanca gazetecinin yazarak çizerek oyunları tanıtmasından daha etkili olacağı düşüncesindeyim. Bir asabiye sahibi bir müdavimler heyetine böyle böyle ulaşmak, yaygın medyada konuşlu yıldızlar onu trendy gösteriyor diye oyun izlemeye gelecek yüzer gezer kültür-sanat ürünü "tüketicilerinden" müdavim yaratmaya çalışmaktan daha yerinde bir çaba gibi geliyor. Belki bu yolla kalıcı sonuç elde etmek biraz daha fazla zaman alır ama sonuçta olması gereken olur. O "zaman" da yalnızca bir değişken: belirli bir estetik/politik kaliteyi tüm mekanlarda tutturarak, pazarlama alanından geçici süreliğine ve erdemli yollarda kullanılmak üzere bazı taktikler ödünç alarak, müdavimlere bir cemaat oldukları hissettirilip gerekirse onlardan da sorumluluk almalarını isteyerek bu zaman kısaltılabilir, süreç hızlandırılabilir. Yeter ki muhtaç olunan kuvvetin, hem tiyatroya hem topluma yabancılaşmış, herhangi bir yöne doğru gitmeden topallayan medyada değil de bu girişimin damarları arasında zaten dolaşmakta olan müdavimlerde olduğu görülsün.  

-----
[1] Güç boşuna biriktirilmiyor. Öyle çok fazla tartışma takipçisi olmamama rağmen birkaç yerde, nispeten daha 'sıradan' tiyatro yapan kişilerin yazıp çizdikleri arasında, bu mekanlara ve burada yapılan tiyatroya ufak ufak çakıldığını gördüm. Hafif popülist bir yaklaşımla, ödenekli ve geniş-salon-kapasiteli-özel-tiyatroların (en azından prensipte) daha fazla sayıda insana hitap etmesi, bu alternatif mekanlarınsa daha az kişiye ulaşabilmesi üzerinden vuruluyor: "Tamam, bu da lazım, bu da iyidir, bunu da yapın, ama tiyatroyu bu sanmayın!" gibisinden. Elbette ki esas tiyatro, çakıcıların yaptığı. Alternatif salonlara bu arada bir de marjinallik yaftası asılıyor; bu mekanlar, 100 kişinin kendi arasında top çevirdiği kurtarılmış bölgelere indirgeniyor. Kitleselleşme, kitle yaratma ve onu dönüştürme konusunda alternatif mekanlara hiçbir artısı olmamasına rağmen, nicel olarak daha fazla sayıda insana seslenen, kendini oraya koyuyor işte; "biz hayatın kalbindeyiz, sizler fildişi kulelerdesiniz" demeye getiriyor. Karşı taraf bu konularda pek topa girmediyse de tiyatro ödülleri konusunda biraz ses yükseltildi. Yine de şimdilik açıktan sürdürülen bir mücadele olduğunu söylemek yanlış olabilir. Bunlar, dediğim gibi, arada geçerken yapılan ufak çakmalar. Fakat ben güçlerini birleştiren bu mekanların güç sarf ederek kendilerini, başkalarını ve tüm tiyatro alanını yeniden şekillendirme biçiminde gayet güçlü bir irade taşıdıkları kanaatindeyim ve ileride daha kafa kafaya çakışmalar görülecektir bana göre.
[2] Bu gençlerin en extrovert'ü bir kız, toplantı tamamen bittikten sonra da konuşmacıların etrafında fır dönüp durdu. Mesela: gazetecilere yandan yandan yanaşmasını unutamadığım bu kızcağızın şimdi adını sanını unuttuğum topluluğu, --nasıl olacaksa-- tiyatroda çığır açsa, fevkaladenin fevkıne geçse de ben gidip oyunlarını görmem. Derdi çok başkaydı ve bu çok belliydi.
[3] Burada söyledikleri --gerçi hiç bulunmayacak, tahmin edilmeyecek şeyler değildi ama-- benim için aydınlatıcı oldu ve basının geneline dair de bir şeyler içeriyor. Bu insanlar artık gidip haber avlamak, haber kovalamak safhalarını çoktan geçmişler. Artık ofislerinde oturuyorlar, dünya bunları haberle besleyip duruyor, bunlar da önlerine yığılan malzemenin arasından bir şeyler seçip haber oluşturuyorlar. Öyle bir genel-değerlendirici konumları var: toplum her şeyini bize sunar, biz içinden seçip değer gördüklerimizi topluma geri yansıtırız. Ne zaman, ne şekilde toplumun üzerine böyle çöreklenmişler bilemiyorum ama tamamıyla haksız bir konum olduğunu düşünüyorum. Bağlantılı olarak şöyle bir gerçek üretiyoruz: basın içinden bir mevki edinerek topluma hitap etme ayrıcalığına kavuşanlar sıradan vatandaşlara yalnızca bir tek üstünlüğe sahipler: olup bitenler hakkında hepsinden daha fazla bilgileniyorlar. Yani hikmetini beğendiğiniz gasteci o hikmeti sokaktan bulmuyor, kendisinden de çıkarmıyor, hayvan gibi beslendikten sonra bula bula onu bulabiliyor veyahut da gerizekalı gazetecinin gerizekalılığı bu bilgileyle beslenme imkanına rağmen o kadar feci durumda.
[4] Kişkilemek: Yukarı Etlik/Ayvalı Keçiörencesinde, bir sokak köpeğini "Yürü kişkişkiş! Sarı kişkişkiş!" gibi bağırtılarla bir yere veya bir şeye saldırması için teşvik etmek.

12 Haziran 2011

Seçimler ve ben

Oy verme davranışım hakkında açıkça mertçe Türkçe bir açıklama yapmak istiyorum:

Efendim; bu sabah, takriben 08:01'de, traşımı olmuş, losyonumu sürmüş, takım elbisemi ve papiyonumu takmış bir vaziyette başka zamanlarda korsan CD ve DVD (oyun, proğram, PC, PS, müzik, Avrupa sineması, festival filmleri [-Bunlar festival filmi mi? -Yok, festivaller şu (ta)rafta] ve alelade Hollywood filmleri) menbağı olarak vatandaşlara hizmet vermekte olup seçim günlerinde ise 1945'ten beri çok partili formda cereyan eden 125 senelik şanlı demokrasimizin yüksek mabedlerinden biri haline gelen Sinanpaşa İş Merkezi'nde yerimi aldım ve Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu'nun (diyenler var; bence Bloku'nun) adaylarından sayın Sırrı Süreyya Önder beyefendiye bir oy kast ettim. Geçen seçimlerde, bulunduğumuz bölgede sadece en fazla 1 MV çıkarabilecek kadar oya karşılık, bugün "Bloğu" olan siyaset, aday sayısını ikiden bire indiremeyince, iki aday da seçilememişti. Toplam oyları 75 bini bulan bu iki aday avuçlarını yalarken, bölgenin son milletvekili, CHP'ye gitti 417000/7=59 bin oyla (Birer MV çıkarabilecek durumda olan Genç Parti ve Saadet'in barajı aşamaması da son MV barajının 59 bine düşmesinde pay sahibi idi.)[2]    Bugün bu bölgede resmi rakamlara göre 2.485.425 tane seçmen bulunuyor. Ortalama %85 katılım, %47-%27-%12 gibi bir dağılım düşünüldüğünde geçen seçimdeki iki adayın toplamı bu seçimde de bir bağımsız adayın seçilmesini sağlayacak ve SSÖ de milletvekili olacak. Bir önceki seçimde Ankara'dan İstanbul 1. bölgede oy kullanıp Ufuk Uras'ın seçilmesini sağlayan sevgili arkadaşım Muhip'e kendisine ait bir vekili olduğu için gıpta etmiştim; önümüzdeki dört sene boyunca ben de aynı konumda olacağım.

...
.

AMA
..

Bununla birlikte bu seçimime dair bazı şerhler düşmek istiyorum. Kayıtsız şartsız bir evet şanımıza yakışmayacağından, bir tane oy verip ondan sonra o oyu adayın burnundan getirene kadar itirazlarda, şerhlerde, yorumlarda, böbürlenmelerde bulunmamız gerekir. SSÖ'nün koltuğunda ~80 binde bir hisse sahibi biri olarak evet'imin anlamını anlatıyorum:

Sevgili SSÖ, ben "Yeni anayasa yapılacak, bu insanların masada olması lazım" fikriyle oy vermedim. Öncelikle, yeni anayasa yapılacağını sanmıyorum. Yeni anayasa gerektiği iddiası son zamanlarda herkesin üzerinde boşça mutabakat ettiği bir şeye dönüştü, farkındayım; fakat yine de ben herkesin bunu istemediğini, en azından herkesin fikrine göre, ülkenin müreffeh yarınlara ulaşmasını engelleyen Anayasa maddelerinin başka başka maddeler olduğunu düşünüyorum. Yani iktidar partisi bu Anayasanın ayrı bir kısmından hoşnutsuz, muhalefet ayrı bir kısmından, kurumsal-siyaset dışı eşitlik ve özgürlük savunucusu odaklar ayrı bir kısmından ve bunlar da neredeyse tamamen temassız. Aradaki iktidar dengesizliklerinden ötürü (ama sadece ondan ötürü değil) Habermasçı bir herkes-meydana-gelir-içini-döker-asgari-müştereklerde-buluşulur sürecinin [3] yaşanacağına inanasım gelmiyor: AB havucunun peşinden koşulan 2004'lerde falan biraz buna uzaktan benzeyen şeyler oldu ama öbür türlü bu hiç olmadı ki? Bu yüzden 8.5 yıldır kazanan formül işlemeye devam eder sanki? Bu TBMM heyeti de sırasını savar, gider.

Sevgili SSÖ, yeni anayasa yapılacağına, birilerinin buna bir katkı verebileceğine inansam zaten sana değil, CHP'ye oy verirdim. Bunun nedeni, aday olduğun bölgede Sezgin Tanrıkulu'nun da aday olması. İkinizi de medyadan tanıyorum ama onun credential'ları bana daha makbul geliyor. Burada benim uzmanlığa olan saygım ve sevgim ön planda: bir anayasa komisyonu sandalyesinde yıllarca hak ihlalleri konusunda alanda çalışmış bir uzmanın oturmasını, kendime daha yakın bulduğum, sözleri çoğunlukla içimin yağlarını eriten başka birinin oturmasına tercih ederim. Çünkü orada başka hesaplar dönecek: rakibin yasaya, tüzüğe, teamüle dayanan salvolarını alt etmek ve oralardan halkçı sonuçlar çıkarabilmek için vicdanın sesi, yürekten gelen çığlık gibi modası geçmiş laflar değil, aynı kaynaklardan beslenen, benzeri noktalara atıflar yapan, rakibin dilini konuşan, onun söylemine yuvalanan başka türlü bir sözler gerekecek. Daha güzel sözler değil, daha doğru sözler gerekiyor ve bu doğru da asla mutlak veya soyut değil, hukuk-siyaset söyleminin yerleşmiş kurallarına göre doğru. Eğer bu doğru'lar doğru zaman ve yerde dispose edilip gerekli etkileri yaratmazsa, dört sene sonra vatandaşlar olarak bize kalan "sadre şifa verse" de, gönlü hoş etse de, YouTube'u çınlatsa da, aslında hiçbir işe yaramamış, somut sonuçlar hasıl edememiş lafla alt etmeler, "ayarlar" olacak.

Bağlantılı olarak sevgili SS abi, şunu da demezsem olmaz: medyadan sana yapılan yatırımı sevmiyorum. Yani medyanın siyasi yatırımlarını genel olarak sevmiyorum. Kampanyanı elden geldiğince izledim, Allahı var, her güne bir gezi, bir çarşı-pazar toplantısı koydun, ama aşağı yukarı her güne bir TV canlı yayınını da sığdırdın sayılır[4]. Gezileri, toplantıları büyük ölçüde parti il örgütünün (örgütlerinin) koordine ettiği fikrindeyim; bu durumda sen kabaca medya aracılığıyla gelmiş, medya aracılığıyla kampanya yürütmüş, medya aracılığıyla seçilmiş biri olacaksın. Senin oturacağın sandalye, meclisin alelade sandalyeleri içinde üzerine en uzun süre canlı yayın yapılmış sandalye, sana verilecek her oy pusulası da belki ikna edilmesi için en uzun gazete yazılarının yazıldığı pusula olacak. Bunu sağlıklı bulmuyorum. Seçim sürecindeki başka büyük adaletsizliklerin farkındayım ama yine de bir tek bağımsız adayın bu kadar görülmesi bence aslında adil bile değil. Medyanın bu kadar manipülatif olmasına, insanların değerleriyle bu kadar oynayabilmesine, birkaç senede birilerini hiç kimsenin tanımadığı insanlardan "kanaat önderlerine", söz ustalarına çevirmesine ve bu birilerinin seçimini de tamamen tesadüfi/afaki şekilde yapmasına tamamen karşıyım. Bir sefer eğrisi doğrusuna denk geldi ve sen benim "iyi biri" diyebileceğim biri olarak, köşe sahibi oldun, yazılar yazdın, aldın yürüdün ve şimdi de milletvekili oluyorsun. Bundan sonrası için ben medya içindeki "iyi polislerin" iyi birilerini bulup önümüze çıkarması ihtimaline dua falan edecek değilim, bunu istemiyorum. Çünkü bu büyük mekanizma, dönemden döneme önümüze bir Sırrı Süreyya çıkarıyorsa, ona karşılık her dakika bir kifayetsizler ordusunu büyütmeye devam ediyor. İyi polisler kırk yılın başı iyi ereklere adanmış bir köşe yazısı yazıyor, bir saat yayın yapıyorsa geri kalan 364 gün ve 23 saatte kötü işlere bilerek veya düzeltilmesi için hiçbir şey yapmayarak alet olmaya devam ediyor.

İşte bunlar da böyle ama'lar oldu. Ama sonuca etki etmedi. Bu son ama ile, yine de sana oy verdim. Çünkü oy kullanmamaktan daha değerli göründü. İkinci çekincemde dediğimin aksine, çok küçük bir grubun ferdi olarak birkaç fırsat bulup genel kurulu karıştırmanı da istiyorum açıkçası. Çok şeyler değişmeyecek olsa da insan gönlünün okşanmasına ihtiyaç duyuyor. Neyse, hayırlı uğurlu olsun.

-----
[1]: Seçimden önceki güne Taraf yazarı Emre Uslu'nun katakullisiyle uyandık. Sanki tamamen açık uçlu bir sürecin sonunda, gerçekten eline programı alıp, konuşmaları, adayları filan izleyip oyunun rengine karar veriyormuş gibi CHP'ye neden oy vermeyeceğini anlatmış. Ayol 1. Sen CHP'ye oy versen ne olur, vermesen ne olur; 2. Sen CHP'nin önüne çektiğin o kriterleri gerçekten kaale alıyor olsan tüm partileri onlara göre hakkaniyetiyle bir değerlendirirsin; o zaman da o barajı hiçbir parti geçemez. Neyse.

[2]: Burada MV sayısının nasıl belirlendiğini hatırlatayım: Ulusal barajı geçerek seçim çevresinden MV çıkarmaya hak kazanan tüm partilerin oyları yazılıyor. Sonra o oy sayıları sırayla bire, ikiye, üçe, dörde ve ne kadar koltuk varsa o kadara (X'e) bölünüyor. Bu bölünmeden sonra ortaya çıkan sayılar büyükten küçüğe sıralanıyor ve ilk X sayı milletvekilini kapıyor. Basitleştirerek şöyle bir örnek verebilirim: 300 bin oylu, 5 milletvekili veren bir seçim çevresinde seçime giren ve ulusal barajı geçen partilerden X partisi: 140 bin, Y partisi: 80 bin, Z partisi 50 bin, bağımsız bir aday da 20 bin oy almış olsun. Oyları sırasıyla 1'den 5'e kadar bölelim. XP: 140, 70, 46.6, 35, 28. YP: 80, 40, 26.6, .... ZP: 50, 25, .... Bölmeler sonucu ortaya çıkan sayıların ilk 5'i 14080705046.6 olduğu için, XP 3 tane, YP ve ZP ise birer tane MV çıkarırlar. Ama bağımsız aday 20 bin yerine 46 bin 700 oy alsaydı beşinci sandalyeye XP'nin üçüncü sıradaki adayı değil, kendisi oturacaktı.

[3]: Demokrasi teorilerinin gözbebeği olan bu süreci ülkemizdeki "Maape barajı aşarsa Anayasa süreci çıkmaza girer" köşeyazarlarıyla yan yana koyuyorum, süper kontrast alıyorum. Zaten hiçbir şekilde çıkmaza girmemiş, yağ gibi ilerlemiş ("Anayasa oylanacak, oyla!") bir süreç sonucu oluşturulmuş bir anayasanın üzerinde oturuyoruz; paşam o zaman nedir, nasıl yapalım bu işi? O çıkmazı erteleyerek, onun etrafından dolanarak yazacağın anayasa seni ne kadar götürecek ki?

[4]: Mesela seni konuk eden bu medya mensuplarının kaçta kaçı seni konuk alarak vicdan bile değil alenen VİJDAN yapıyordu; kaçı senin üzerinden suret-i haktan görünmeye çalışıyordu?

09 Kasım 2010

Hıncal Uluç ve kreşendo

İlk ölçüde başlayan kreşendoya da bakınız

Kreşendo (crescendo), bir müzik terimi. Müziğin akışına ait bin bir değişkenden "dinamiğin", yani sesin şiddetinin artması anlamına geliyor. Öğrendiğime göre, tiyatro ve sinemada da kullanılıyormuş; ekşi sözlük'te bir arkadaş "oyunun tirmanarak en yukariya ciktigi, tepe noktasi[na]" kreşendo dendiğini yazmış, ama ya aslında tepe noktasına doğru tırmanışı kastetmiş veya orada bir galatlaşma olmuş. Büyük yaşam gurusu Hıncal Uluç'un bu kreşendo sözüyle hayli fırtınalı bir ilişkisi var. Olur olmaz yerde kullanır; artistlik yapayım derken, aynı sözcüğü müzikteki anlamıyla (yani dinamiğin artması şeklinde) algılayan birinin kulağını gözünü tırmık içinde bırakacak şekilde abuk bir şey söylemiş olur. Benim bu duruma dikkat kesilmem, bugün bütün arama-taramalarıma rağmen internette bulamadığım bir yazısı sonrası oldu. İstanbul'da düzenlenen bir müzik festivalinin açılışını kutladığı ve kutsadığı bir yazısını "Öyleyse... Kreşendoooooooooo!" gibi bir nidayla bitirmiş, sanki insanların sahneye kreşendo diye bağırdığı bir durum varmış gibi bir vaziyet yaratmıştı. Dediğim gibi onu bulamadım, ama başka başka kreşendolar buldum. Alıntıların ilk kelimelerinde, alıntının geçtiği yazılara linkler var; siz de okuyabilirsiniz dilerseniz.

Eğreti Gelin ile evin küçük oğlu arasında beklenen sevişme sahnesi üzerine kurulu film.. Adım adım oraya gidiyor..
"Peki o zaman gel üstüme" diyor, Eğreti Gelin..
Kreşendo..
Hayır.. O sahneyi hemen bitiriyor Atıf Yılmaz..
Neden?..
Filmi ucuzlar diye mi korkuyor?.. Türk sinemasında iyi oyuncular sevişmez aptal kuralına mı uyuyor?..
Seyirciyi başından itibaren o sahneye hazırlayıp, kaçmak olmuyor..
Bu kullanım ilk başta biraz sözün anlamına uygun gibi görünüyor. Eğreti Gelin filminin bir nevi zirve noktası o sahnedir; bütün yapı, oraya ulaşma üzerine kuruludur. O zirveye yaklaşırken de izleyicide bir kreşendo hissi hâsıl olur. (Tayyip Erdoğan buna "kreşendolar cümbüşü" diyebilirdi.) Bu duruma benzeyen şöyle bir alıntı da var Hıncal'da üstelik:
Şener'in çetesi ile açılıyor film.. Uzun uzun onları tanıyoruz.. Niye?.. Filmin devamında önemli rolleri olacak da ondan.. Film gelişirken tahmin de ediyoruz..
Şener'in meğer hiç bilmediği bir oğlu var.. Bu oğlun da bir sevgilisi.. Bu sevgiliye de fena halde takık genç bir çete reisi.. Göz kırpar gibi adam öldüren genç reis, kızı kapmak için Şener'in oğlunu da halledecekken, Şener yılların gerisinden gelen çetesiyle yeniden işbaşı yapacak.. Eskiler, yeniler karşı karşıya gelecek.. Kreşendo.. Muhteşem bir çeteler savaşıyla film bitecek..
Kreşendo aynı kreşendo. Çeteler karşılaşınca hâsıl olan his. Hımppfss diye sesimizi tutacağız ve kreşendo olacak. Hıncal yazının devamında, bu orgazmik kreşendoya ulaşamadığı için yönetmeni haşlıyor: meğer o baştaki çetenin hiçbir işlevi yokmuş. Film burada anlattığı şekilde bir kreşendo içermiyormuş. "O zaman niye uzun uzun onları anlatıyorsun" diyor işte. Bana sorarsanız bu kullanımlarda Hıncal tırmanışı değil zirveyi kreşendo olarak adlandırıyor derim ama yine de ucundan bucağından biraz anlamı yakalamış gibi görünüyor. Konu dışı olarak bu iki alıntıdan ayrıca Hıncal'ın film değerlendirme motorunun iki vitesli olduğunu anlıyoruz. Adeta, bütün film bir kreşendo içerip zirveye çıkabiliyorsa iyi, çıkamıyorsa kötü. Devam edelim:
İstiridiye Deneyimi, beni sulara teslim etti. Bir su yatağı.. İçinde müthiş su fiskiyeleri.. Üzerinizde de duş delikleri.. Yatak içindeki suyun şiddetini seçiyorsunuz.. Dinleyeceğiniz müziği seçiyorsunuz, üzerinize yağacak yağmuru da keyfinizce ayarlayıp kendinizi sulara bırakıyorsunuz.. Nasıl yuğruluyor, nasıl okşanıyor vücudunuz.. Her hücreniz duyuyor, suyun gücünü, sihrini..
Ercan ertesi gün program değiştirip, İstiridyeye bir daha girdi.. Çıktığında hala Venüs'e pek benzemiyordu ama, nasıl kendine gelmişti.. Ve tabii kreşendo.. İlaheler Masajı.. Dört el masajı bu.. İki masöz, bazan paralel, bazan kontr alıyorlar, vücudunuzu ele.. Muhteşem.. Muh-teşem..
Buna ne buyrulur? Adam kaliteli yaşamanın duayeni diyoruz. Hıncal, Antalya Sheraton otelinin genel müdürü arkadaşını ziyarete gidiyor, Ercan Arıklı'yla birlikte. İki gün kâh istiridyeli yağmurlu banyo alıyor, kâh masaja giriyorlar. Olayın en heyecan verici kısmı olarak da "ve kreşendo tabii..". Ama ne alâka, masözler -pardon, ilaheler- masaja pianissimo başlayıp dozu ağır ağır fortissimo'ya mı yükseltiyorlar? Hayır, yine kilit taşı anlamında. Masaj, tatilin Hıncalca kreşendosu. Buyurun değişik bir örnek:
İkili; Doğan Kuban hocanın eserinden, Adair Mill'in mükemmel akademik çevirisiyle İngilizce basılan "OTTOMAN Architecture" kitabıyla kreşendo yapmış, bütün zamanlarının en mükemmel eserini yaratmışlar.
Bu örneğin enteresanlığı, Hıncal'ın köşesinde olup Hıncal tarafından yazılmamış bir yazıdan alıntı olması. Bilirsiniz, Hıncal'ın köşesinin önemli bir kısmı kendisinin gönül dostlarından gelen katkılardan oluşur. Bunu da Ünal Özüak adında biri yazmış. Ama kreşendo Hıncal kreşendosunu da geçmiş. İkili önemli bir kitap yayınlayarak kreşendo yapıyor. Bir masterclass'ında Barenboim bir öğrenciden tek bir notada dekreşendo (?) yapabileceğine inanmasını istiyordu. Öğrenci hocasının maksadına ulaşmıştı ama tek bir kitap yazarak kreşendo yapmak bambaşka bir şey.

Şimdiye kadarki örnekler, Hıncal'ın müzikteki kreşendoyla hiç ilgilenmediğini, sadece sinemadaki kreşendoyu kendine has bir şekilde yorumlayıp onu da başka bağlamlara uyarladığını düşündürebilir. Ama kazın ayağı pek öyle değil. Hıncal her şeyden olduğu gibi elbette müzikten de anlar. O konuda da eksik olmasın yazar çizer.
Ve piyanist, doğanın içinde doğaçlama çalıyor.. Daha önce hiç kimsenin yazmadığı, hiç kimsenin basmadığı notaları çalıyor.. O an, orada, ne hissediyorsa, onu çalıyor..
Sahildeki yamaçta, çift çift oturanlar birbirlerine iyice sokuluyorlar, sarılıyorlar..
Siz o kalabalığın içinde fena halde yalnızlığınızı hissediyorsunuz önce.. Ne zaman güzel bir an yaşasanız böyle oluyor zaten.. "Şimdi yanımda olsaydı.. Neden yok.." (...)
Çılgın piyanistin notaları sevgiyi anlatıyor.. Aşkı anlatıyor.. Gözlerinizi kapıyor, kendinizi sadece hayalinize ve müziğe veriyorsunuz.. Ve hafiften hafiften bir sıcaklık duymaya başlıyorsunuz yanı başınızda..
Düşünceniz yoğunlaşıyor, gelip yanınıza oturuyor.. Elinizi tutuyor bir eli ile.. Öbür kolunu omzunuza atıyor.. O çok özel kokusunu duymaya başlıyorsunuz..
Müzik yükseliyor..
İçinizden fısıldıyorsunuz..
"Seviyorum.."
Müzik daha yükseliyor..
"Çok seviyorum.."
Kreşendo.. Sessiz çığlınızı, belki sadece çok uzaklardaki sevgili duyuyor..
"Özledim seni kız.."
Bu yazı Hıncal Uluç'un tarihindeki en tırt yazı olabilir. Okumanızı özellikle öneririm. Seyhan Hastanesi ve Seyhan Oteli sponsorluğunda gittiği Tuluyhan "çılgın piyanist" Uğurlu resitalinden bahsediyor. Gitmiş güzel bir gezip tozmuş Adana'yı, yemiş içmiş. Böyle de bir romantik fanteziyle akşamını şenlendirmiş. Yine "kreşendo iki nokta" da yerinde. Ama dikkat edilirse yine müziğin şiddetlenmesini değil, en şiddetli noktasını anlatırken kreşendo diyor. Kreşendo mesela "o çok özel kokusunu duymaya başlıyorsunuz" cümlesinden sonra gelse, her şey hallolacak. Ama Hıncal'ın kreşendosu illâ ki en tepede!

Müziksel kreşendo kullanımının iyice bel verdiği "Bir Rahmaninov ki..." başlıklı yazıdan alınma şu örnekle biz de yazının ve kreşendo..'suna varalım.
ZATEN müzik güzel.. Zaten müzik popüler.. Daha ilk melodiler dökülürken orkestradan, ıslıkla ya da mırıldanarak eşlik edecek kadar tanıyorsunuz, adını ve bestecisini bilmeseniz de..
"Vay.. Demek Rahmaninov'un Üçüncü Senfonisi imiş bu" diyorsunuz.. Tamam.. Tamam da..
Böyle mi çalınır?..
Müthiş kreşendo şefin keskin jesti ile bir anda susunca, tüm salon sözleşmiş gibi ayağa fırlıyor.. Bu alkış için değil.. Coşkudan.. Herkesin içinde kendini sahneye atma duyusu oluşmuş dinlerken..
St. Petersburg Senfoni'nin konseri müthişti.. Harikaydı.. Olağanüstüydü.
Yine vurmuş kreşendo'yu canı sağolasıca, acımamış. Açıp notaya bakacaktım finalde gerçekten bir kreşendo mu var diye, ama artık pek gerek de yok. Belli ki patlayışlı bir bitişe sahipmiş eser. Final de, ne bileyim, koda moda de, niye illa kreşendo? Ne kreşendo'ymuş arkadaş. Yalnız dikkatimi çekti, bu son örnekte Hıncal ilk kez kreşendoyu bir cümle içinde kullanmış. "Ve kreşendo.." dememiş. bu da, Hıncal Uluç'un bu yerine oturmamış söz oyununun tarihinde müstesna bir nokta teşkil ediyor.

Ve kreşendo...

Son olarak ben de bir kreşendo paylaşmak istiyorum. Fransız bestecci Maurice Ravel'in en meşhur eseri, Bolero. Bolero alemlerde "dünyanın en uzun kreşendosu" adıyla anılır. Besteci burada çok az materyal ve çok az fikir kullanarak 15 dakika kadar süren bir tırmanış kurgulamıştır. Eserde Hıncal'ın bahsettiği anlamıyla bir "ve kreşendo.." noktası pek yoktur, onun yerine gerçek bir kreşendo vardır. Buyrun:

Evet, Hıncal kesin Ravel'e kızardı. Çünkü onun "ve kreşendo.." diyebileceği kısım bir ölçü falan sürüyor ve sadece bitiş işlevini gören anlamsız bir... anlamsız bir... Bitiş. Yeterince "ve kreşendo.." değil. Öyleyse niye 15 dakika tekrar ediyorsun filan derdi. Sağlık olsun, o da bir gün öğrenir.

11 Kasım 2010 -- Ekleme:
Hıncal meğer Bolero hakkında da yazmış. Övgüyle bahsediyor. Ama o yazıda hiç kreşendo lafı geçmiyor. 

02 Eylül 2010

Kürt kökenli'nin yükselişi ve düşüşüne dair karmaşık notlar

Bugün Beyoğlu'nun herhangi bir yerinde düzenlenen sivil-toplumsal bir etkinlikte söz alıp Kürtlere "Kürt kökenli" biçiminde bir atıfta bulunmanız durumunda, ciddiye alınmayacağınız gibi, tepki de çekersiniz. Bu imleyen artık tamamen tasfiye olmuştur ve sivil toplum alanında da, loser konumunda olan, daha doğrusu, sivil toplum alanında hakim olan kesimlerin, söylemlerini "rahatça ihmal edilebilir" statüsünde değerlendirdiği birtakım başka kişiler tarafından dile getirilir. Bugünün şartlarında bu kavramdan ("Kürt kökenli") yola çıkan yeni kavramsallaştırmaların, söylemsel hamlelerin "tutma" şansı sıfırdır. Sahaya çıktığınız anda muhtemelen rezil edilirsiniz. Büyük ihtimalle "Kürt kökenli", Kürtlüğün inkârı, silinmesi, reddedilmesi olarak algılanır ve söyleyecekleriniz, aranızda düşünsel farklar olsa da sivil toplumda loser olmak ortak paydasında buluştuğunuz kişilerin irili ufaklı pek çok başka sözleriyle bulamaç edilerek susturulur. Bir anda kendinizi "kart-kurt", "Güneydoğu'daki vatandaşlar" türü mimlerin içinde, söylemediğiniz şeylerin söyleyicisi olarak bulursunuz. Kısmet, belki faşist bile olursunuz.

Bu, bugünkü durum. Elbette ki bu durum hep böyle değildi. Düşündüğüm veya bildiğim değil, sandığım bir şey var, oturulan yerden buyurulan bir işkembe-i kübra mahsûlü olarak, onu ifade edeyim: Bu söz Kürt sözcüğünün telaffuz edilemediği bir ortama doğmakla birlikte, Kürt kelimesinin muadili olarak değil, başka bir şey olarak doğdu; ama sonrasında Kürt'ün muadili olarak algılanıp yerleşti. Daha da sonrasında Kürt, telaffuz edilebilir hale gelince, "Kürt kökenli", onu Kürt'ün muadili olarak görenlerin bir kısmınca terk edilerek Kürt'ün telaffuz edilemediği devr-i sabıkın bir öğesi addedildi. Belki komik gelecek ama bu kanaate yine Milliyet arşivi aracılığıyla vardım. Şöyle ki:


Burada Kürt kökenli'nin aynen bu haliyle bu gazetede söz konusu edilme sayılarını görüyoruz. 1950'den 1989 sonuna kadar, büyük çoğunluğu da bu dönemin son on yılına tekabül eden yalnızca 47 kullanım var. Daha sonra 1990'ların ilk 4-5 yılında gazetede sıklıkla Kürt kökenli sözünün geçtiği görülüyor. Fakat ondan sonra, 1999 yılı dışında sözün o canlılık kazandığı bir yol yok ve kullanım sıklığı giderek düşüyor.

Bu kullanımların hepsi için açıklamalar getirmem mümkün değil tabii ki, fakat gördüğüm manşetlerden şöyle birkaç genel izlenim aktarabilirim.

  • SHP'nin 1990 tarihli "Güneydoğu Raporu", Kürt kökenli sözünün tedavüle girişinde önemli bir durak. Fakat o raporda Kürt kökenli lafı, Kürt sözü dillendirilemediği için dile getirilmiş bir alternatif, bir "ara çözüm" değil; bir tespit olarak, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir" deniyor. Kürt demenin hâlâ sakıncalı olduğu (rapor jet hızıyla bir DGM soruşturmasına tabi tutuluyor) bir dönemde yazılmış olmakla birlikte, bu tespit, SHP'nin raporun geneline sinmiş söylem değişikliği hamlesinin bir parçası olarak anlamlı. "Etnik açıdan Kürt kökenli" deniyor ama bununla birlikte etnik çoğulculuk anlayışı yerleştirilmeye, yürürlükte olan yurttaşlık anlayışına alternatif getirilmeye çalışılıyor. 
  • 1991 seçimlerinin ardından DYP-SHP hükûmetinin kurulmasıyla ve HEP'li milletvekillerinin parlamentoya girmesiyle beraber bu kimlik tartışmaları gündemde uzun süre kalıyor. Bu dönemde henüz birkaç haftalık başbakan olan Demirel'in çıktığı bir Güneydoğu gezisi sonrası meşhur Kürt realitesini tanımak durumundayız konusu da var. Ve tabii terör olaylarını da unutmamak lazım.
  • 1994 sonunda ve 1995'in ilk günlerinde önce Demirel'in anayasal vatandaşlık tartışması açması, akabinde de Tansu Çiller'in "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü "Ne mutlu Türkiyeliyim diyene!" şeklinde ifade etmesiyle alevlenen bir tartışma var. Bu tartışma dahilinde de Kürt kökenli'lerin durumu hayli tartışılıyor. Peki Demirel ve Çiller durduk yere mi böyle ufak çalı bir açılım gerçekleştiriyorlar? Hayır. Cem Boyner'in dönem için ezber bozucu Yeni Demokrasi Hareketi aynı haftalarda gündeme bomba gibi düşüyor.
  • Demirel'in anayasal vatandaşlık vurguları enteresan. 1990'ların başında, başbakanken SHP ile çokça etkileşim halinde görünüyor. Ama cumhurbaşkanı ikenki konumu farklı, biraz daha devlete angaje durumda. Malûm, "Ne mutlu Türk'üm diyene!"deki Türk'ün etnik Türk'ü betimlemediği, Türkiye vatandaşı olanların tümünü kapsadığı şeklindeki bayat ötesi söylemin ana yayıcılarından Bozkurt Güvenç, kendisinin danışmanı filan oluyor Çankaya'da. Devlet sanki bu dönemde Kürt kökenli'yi Kürt realitesini yarım ağızla tanıma amaçlı, --Şerif Mardin'in deyişiyle-- bir kompromi olarak benimsiyor gibi. 
  • 1995'ten sonralara doğru Kürt kökenli etiketiyle sürdürülen kimlik tartışmaları kâh terör eylemlerinin artışı nedeniyle, kâh da gündemin başka konularca işgali (Refah Partisi, "irtica", vs.) nedeniyle yavaşlamaya başlıyor.
  • 1999-2000'deki ani popülerlik Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile ilgili olabilir.
Eğer bu izlenimler doğruysa, Kürt kökenli sözünün, Kürt'ün avatarı olarak değil, ülkede geçerli yurttaşlık anlayışına karşı bir alternatif getiren bir söylemin bir unsuru olarak ortaya çıktığı, devletin karşı duruşuna rağmen sol-sosyal demokrat çevrede popülerlik kazandığı izlenimine kapılınabilir. Bir süre sonra, daha doğrusu devlet yeterli derecede zorlandıktan sonra, Kürt kökenli, devletin elinde "kart-kurt" inkârcılığından ileriye titrek bir adım olarak genel kabul görüyor. Kürt kökenli'yi sözü tedavüle sokup popülerleştirenler değil de onu sonradan zor bela benimseyenler kullandığında, ben şahsen "Tamam, böyle birileri var, biliyoruz, yok değiller, o kadar da değil artık; ama bunlar eskiden Kürtmüş/Kürttü, şimdi artık başkalaşmış, başka bir şeye dönüşmüşlerdir veya da biz bunun böyle olmasını tercih ederdik" gibi bir hava alıyorum. İlk paragrafta bahsettiğim sivil-toplumsal öfke, tabirin bence bu aşamasına ait (veya öyle olmalı). Zor bela Kart-Kurttan Kürt kökenli'ye gelenlerin aldıkları yolun kısalığını, 2010'da bile daha başka mesafe almamış olmalarını vurgulamak için bu tabirin tasfiyesi anlaşılabilir. Ama bir zamanlar Kürt kökenli diye bir sözü kullananların kafasında bu mızmızlıktan daha başka şeyler vardı. Nitekim bugün Kürt kökenli'yi terk etmiş olup daha ziyade Türkiyeli(lik) kavramını işlemeye çalışan kimselerle örtüşen fikirlerdi bunlar. Bunun hakkının bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, sivil toplumun hakimlerinin aslında Kürt milliyetçiliğinin etki alanında olduğunu da düşünüyorum bir yandan, o yüzden bu beklenti pek gerçekçi değil biliyorum.

Çok uzadı ama Türkiyelilikle ilgili ilginç bir husus var, onu yazıp kapatayım: Yine Milliyet arşivinin bütün tarihi boyunca, Türkiyelilik'ten ilk söz eden, bizim Coşkun Kırca! 1989 yılında yazdığı ve Bulgaristan-Türkiye krizlerine değindiği bir yazıda, Bulgaristan Türklerini Türk saymayan bir tek Marksist-Leninistlerdir diyor tepkiyle, çünkü onlara göre Türklük yokmuş, Türkiyelilik varmış. Bundan iki sene sonra Melih Aşık, Bülent Ecevit'in 1969'da yazdığı şiiri alıntılamış. Şu "Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu" diye başlayıp "Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim" diye biten meşhur şiir. Bundan sonra, 1995 tarihli bir Çağlar Keyder röportajı, 96'lardan ve 98'lerden birkaç Ali Haydar Veziroğlu haberi. 2000'lere kadar Türkiyeli'lerin hepsi bu kadar.

Ve son bir cümle, bir hatırlatma: Söylediklerimin spekülatif olduğunun, Milliyet arşivinin tek başına yeterli bir kaynak olmadığının farkındayım; zaten "budur, böyledir, doğrusu şudur" diye ahkâm da kesmiyorum, sadece izlenimler.

20 Temmuz 2010

Fazıl Say


I. Önce biraz sıkıcı maddeler: Fazıl Say'ın son yıllarda Facebook'tan aşkettirdiği "makaleleri" aracılığıyla üstlendiği ve şimdilik "Dinle ey ehl-i vatan!" ve "Koşun, kurşun eritmeye çağırıyorum!" seslenişleriyle simgeleyeceğim entelektüel tiplemesi, entelektüelin -ilk örneği de dahil- en tipik örneklerini yaratmış olan Fransa toplumunda bile, bundan kırk sene kadar önce demodeleşti. Bu türün ağababası, zamanının süperstarı, feylesof ve yazar Jean-Paul Sartre'ı, yazma eylemini olabileceği kadar abartan, özgürlüğün hemen hemen tek gerçek kaynağı olarak gösteren tumturaklı teorileri bile kurtaradı. Sartre'ın "ehl-i vatanı", kabaca 1968 yılı dolaylarında bir tür toplumsal patricide'a kalkışarak sazı eline aldı; bugün, kendisinin dünyadaki sosyalist-komünist rejimler hakkında söylediği yalanları da içeren tuhaflıkları, istihza ile anılır vaziyette.

II. Sartre'da cisimleşmiş tiplemenin yaygın iletişim türü, genel söylemcilik. Genelci, herhangi bir uzmanlığa, işlenmiş bilgi birikimine dayanmadan, estetik (veyahut retorik) alan(lar)ındaki görece ustalıklarına dayanarak, salt bu alanlara ait olmayıp bunların çok dışına doğru taşan büyük ölçekli sosyal ve siyasal sorunlara GENEL (ve yüzeysel) içerikli söylemleriyle müdahil olur. Entelektüeller sosyolojisi bugün genelciliği tasfiye etmiş durumdadır. Kadir-i mutlak, üstüngörülü biliciye hiçbir yerde pabuç bırakılmaz. Kamusal alana salıverilen söylemlerin işlerinin ehli olan kimselerce üretilip yaydırılması gerekliliği konusunda kabaca bir mutabakat olduğu söylenebilir.

III. Söz konusu büyük ölçekli sosyal ve siyasal sorunlar, amatörlüğü kesinlikle kaldırmaz. Sorunların her zaman için, dikkat edilmesi gereken çok fazla sayıda yüzü vardır; tahlilleri ve çözümleri yüksek miktarda emek harcanmasını gerektirir. Bu emeği herkesin harcayabilmesi bile mümkün değildir. Olayların ve sorunların amatöre-genelciye görünmeyen suretlerini ortaya çıkarabilmek için, onların işleyişleri hakkında gerçek, temellendirilebilir, bilimsel bilgileri üretebilme ve tüketebilme kapasitesine sahip olmak gerekir; bu kapasite de yetiştirilmeyle (uzmanlaşmayla) edinilir.
Şairler, yazarlar, sanatçılar, profesyonel devrimciler, 'organik entelektüeller' gündelik'in kıskacında olan kitlelerin bu yeteneğe sahip olmadıklarını tespit etmekte ne kadar haklı ise, aynı uzaklık durumunu kendilerine teşmil etmemekte, yani belirli bir uzmanlaşma sürecini yaşamamış, bunu yerine sadece bilicilik, görücülükkahinlik, yapılar-üstü/ötesilik, vicdanın sesini temsil ederlikevrensel değerlere erişebilirlik gibi nereden neşet ettiği meçhul, kerameti de kendinden menkul yetilere sahipmişgibiyapagelmişveherkesidebunainandırmış olan kendilerinin esas durumlarını ortaya koymamakta da, o kadar haksız.

IV. Fazıl Say'ın 2009 yerel seçimlerinden sonra Deniz Baykal'a yanılmıyorsam yine Facebook üzerinden yazdığı, medya tarafından yaygın şekilde işlenen ve hatta Baykal'a sorulan ve inanılmaz şekilde Baykal'ın da hakkında değerlendirmeler yaptığı "açık mektup", siyasi değerlendirmede amatörlüğün, yüzeyselliğin ve genelciliğin zirve noktalarından, daha doğrusu, dip noktalarından biri. Bundan daha önceki "İslamcılar kazandı, ben gidiyorum" hezeyanı da, siyasi sorumsuzluğunu, tek yanlılığını belgelemişti. Açık mektubunda "yaklaşık 20-30 milyon" (On milyon kişi oynuyor lan?!) laik'in endişelerini temsilen Deniz Baykal'a kategorik iyilerin kategorik kötüleri nasıl yenebileceklerini bilip bilmediğini hep üç soru işaretiyle soran Say'a hiç kimse bu temsil hakkı devrinin, bu delegasyonun ne zaman gerçekleştiğini; bu kadar kişinin psikolojisini nasıl görebildiğini, nabzını nasıl tuttuğunu; öteki tespitlerini neye dayanarak yaptığını; söylediklerinin altını nasıl doldurabileceğini; istediği kategorik kötüleri alt edecek politikaların içeriğinin, "karşı siyaset(ler)", "iktisadi açılımlar", "iktisadi ve gerçekçi fikirler-projeler", "eğitim projeleri", "gerçekçi iktisadi ... fikir(ler)", "kültür sanat projeleri", "bunlara destek olacak "sivil toplum örgütleri" ya da "sponsorlar"" gibi acayip kulaktan (medyadan) dolma-doldurma gibi görünen şeylerin ötesinde ne olduğunu; halihazırda neyin yanlış yapıldığını, öne sürülen içeriğin bunları nasıl karşılamadığını düşündüğünü sormadığı gibi, kendisi bu açık mektubuyla epey takdir de edildi; doğruları sanatçı görüsüyle görebilip ifade edebilen hassas ruh muamelesi gördü.
Sıradan bir vatandaşın genelci olmasında da, siyasi değerlendirmelerinde yüzeysel olmasında da elbette bir sorun yok. Dahası, hadi biraz da sivrilik yapayım, pek çok sıradan vatandaş, tam da Fazıl Say tarafından temsil edilebilecek kadar yüzeysel bakışlı ve görüşlü. Sorun, bu sıradan vatandaşın sıradan vatandaş olarak kalamamasında, kendisinin düşünülmemiş, düşünülememiş düşüncelerinin dolaşıma girmesinde, yüzeyselliğin hasbi düşünce olarak sunulması ve anılmasında. Milyonlarca mümkün söylemin içinden yalnızca belirli bazılarının herkes tarafından tüketilmesinde ve bu elemede de kesinlikle işlenmişlik, spesifiklik, uzmanişilik gibi değerlerin aranmamasında. Böylece doxa sarmalının kendi etrafında döne döne herkesi kendine katmasında, kartopu gibi büyümesinde. Eh, bunlar yalnızca Facebook'ta olup bitmiyor, medyanın mediyasyonu da hatırlamamız ve üzerine düşünmemiz gerek elbette. Ben kendi başıma düşündüğümde bir yandan da bu işlerde içerik kalitesi aramanın yersiz ve umutsuz olduğunu düşündüğüm için, benim epeyce bir düşünmem gerek hatta.

V. Fazıl Say'ı sosyal ve siyasi konularda acemi, sorumsuz, sığ ve genelci buluyorum. Öyle olmasına rağmen söylediklerini gününde saatinde öğreniyor ve değerlendiriyor olmaktan rahatsızım. Fazıl Say'ın toplumun geri kalanıyla kurduğu ilişkide, hatta toplumun geri kalanıyla ilişki kurabiliyor olmasında bile iş müziği/sanatı aştığı anda yanlışlık ve adaletsizlik var gibi geliyor bana. "Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum" şeklindeki son çıkışının biçimi bu kadar rahatsız ediciyken, bir de içeriğine girmek gerekli mi, değil mi; girersem onun değirmenine su taşımamayı nasıl becerebilirim, bunları tam kestiremiyorum. Yalnızca neresinden, hangi tarafından girilebileceği hakkındaki fikrimi söyleyebilirim: kendisinin arabesk yönelimini ve diğer bütün kültür sanat "dispozisyonlarını" serbest bilinç/irade işi görmesi eleştirilmeli. Tabii ki bu yapılırken, bilinçsizlik/bilinçlendirme/bilinç kazandırma/sosyal pedagoj temalarından, bilinçlilerin/bilinçsizlerin müzikleri türü akılsız-vicdansız kategorilerden KESİNLİKLE kaçınılmalı. Arabesk'in hangi sosyal durumları yaşayan insanların ihtiyaçlarına yanıt vererek geliştiği, bu insanlar için hangi anlama geldiği, hangi rolü üstlendiği hakkında başta Meral Özbek'in çalışmaları olmak üzere yığınla inceleme var. Fazıl Say aradığı gerçekçi fikir ve iktisadi projelerin bir kısmını bunlarda bulabilir.

11 Nisan 2010

Pazar yazısı

Tatil günü olmasından yararlanarak "bits and pieces" usûlüne yönelmeye ve bunu yaparken büyük gazeteci Fatih Çekirge'ye öykünmeye karar verdim.

Birinci Yazı

Benim "gündemden hikâye-onu izleyen yorum", "gündemden hikâye-onu izleyen yorum" şeklindeki söylem üretimi ve dolaştırımı formatına -özellikle de bunun yaygın medya organlarında gerçekleşen biçimlerine- dair bazı sorunlarım var. Yorum Farkı, Radikal İki, Telegol, görüntülüsü-basılısı-işitseli filan pek fark etmiyor. Üzerine düşünmeye başlayınca, geçen günkü yazının sonunda belirttiğim şekilde, düşüncem birkaç akademik referans tarafından ele geçiriliyor. Bourdieu, doxa, falan filan. Ama biliyorum ki benim için bu konuda soğuk bilgi arayışının ve kavrama çabasının ötesinde, yoğun bir duygu durumu söz konusu. Koca bir ülkenin tüm "düşünce hayatının" bu formata esir hâle gelmiş olması, nice koç yiğitlerin ufkunun Radikal 2 olması, üzüldüğüm bir durum. Ama oturmuş mekanizma şu yukarıdaki fotoğrafta solda kalan arkadaşı bir-iki sene içinde hiçkimselikten şu anda sahip olduğu megamedyatikliğe zıplatabiliyorsa, herkesin bu opsiyona yatırım yapması şaşırtıcı olmaktan da çıkıyor elbet. 


Şimdilik yalnızca kendi içimde zaman zaman ortaya çıkan bu tarz eğilimleri tespit edip behemehal başlarını ezmeye gücüm yetiyor. Yalnızca birkaç kişiye ulaşan bu blogun dahi henüz-gazetesini-bulamamış-civanbaht-bir-köşe-yazarı-adayının-parlak-köşesine dönmemesi için elimden geleni yapıyorum. Arada da mümkün mertebe depoyu bu formatın eleştirileriyle tahkim ediyorum ki, gündemi yorumlayan adam heveslerinin yenilgisi kesin olsun. Bu meyandan olmak üzere, şu anda "profesyonel"saiklerle elimde bulunan Régis Debray'den ve ülkemizden bir vakayı anlatması bakımından geçenlerde okuduğum Sabah Grubunun Öyküsü: Amiral Battı (Can Ataklı'nın Tanıklığıyla) (Metis Yayınları, 2001) kitabından söz edebilirim. Bits and pieces usûlü pazar yazısı olduğundan ayrıntısına girmiyorum ama..


Ya da biraz gireyim. Ama şurdan gireyim: Can Ataklı, bu kitapta, iktidarın sarhoşluğuyla kayışı koparan, bütün insani duygularını yitiren kötü polis Zafer Mutlu'nun zıddı olarak, yine de kendisi olarak kalabilmiş, doğrucu, dürüst gazeteci olarak tezahür ediyor. Ben kendisini de pek tanımıyordum ama bu kitabın yayınlanmasının sonrasına denk düşen bölümde, Uzan grubunun yükselişi ve çöküşüyle paralel giden bir medya serüveni olmuş Star TV'de. Yüzyılların klişesi olan eleştirdiğine saplanıp kalmanın güzel örneklerini verdiğine dair bazı şeyler okudum orda burda. Arada kısa bir duraklamanın ardından, Vatan'a geçmiş. Tam bir Vatan köşe yazarı şimdilerde.


İkinci Yazı



'Eş durumu' ve eşin işi durumu çakıştı ve cumartesi gecesini (dün geceyi) bu fotoğraftaki adamın, yani dünyaca ünlü (olduğu söylenen) dicey David Guetta'nın konserinde geçirdik. Yaptığı müzik last.fm etiketlerine şöyle yansımış. En ön plandakiler: club, dance, electronic, techno, house filan. Aynen bu fotoğraftaki yere benzeyen bir yerdi. Adam sahneye gece 12 gibi çıktı ve sabah üçe kadar müzik yaptı. Aynen bu fotoğraftaki kadar, ama çok daha ateşli bir kitle de o saate kadar dans etti. Bu yazının ulaştığı milyonlarca kişi içinde beni birazcık tanıyor olanlarınız, bu etkinlik ile benim ne kadar absürd bir kombinasyon oluşturduğumuzu tahmin edebiliyordur. 


Salonda böyle bir yerleşim düzeni vardı. Biletler bir süre indirimle satılmış ama son günlerdeki fiyatlar şöyleymiş: Normal ayakta alan 112 TL, VIP alanı 215 TL, VIP'nin önündeki yuvarlak noktalar (ki etrafında ayakta dikilinen 6 kişilik koktely masaları oluyorlar) 1000 TL, onların önündeki beyaz kareler (ki küçük koltuklardan oluşan 8 kişilik 'localar' oluyorlar) sahneye yakınlığa göre 2000, 2500 veya 3000 TL. Hediyesi de votka, çerez filan. Bunun dışındakiler için yeme içme durumları tanesi 5 TL olan ve sadece 5, 10 veya 20 tane alınabilen markalarla hallediliyordu; ki su, iki markaydı. Hesapladım tabii: toplam hasılatın 500 bin TL'den hayli fazla olması lazım.

Resimde görülen locaların hemen hemen tamamı, Ankara'da olsa "Bilkent'lerle" diyeceğim ve başka bir ek tasvire de gerek duymayacağım geç-ergen/genç tiplemelerle doluydu. (Ama bu memleketin Bilkent'leri de Ankara'nın Bilkent'lerini küçük masum şımarıklar olarak gösterecek kadar "başka" oluyorlar. Böyle bir akşam ve böyle bir kitle Ankara'da asla toplanamazdı.) Ortam bir noktadan sonra tam Vakit gazetesinin yitik gençlik haberlerindeki günah yuvalarına döndü. İçerideki müziğin şiddetine ve içeriğine katlanamadığımızda ara ara çıktığımız sigara içme alanında feciii şekilde dağıtan onlarca genç gördük. Etrafa kusanlar, kendini ordan oraya atanlar, dev şemsiyelerin çubuklarıyla pole dancing yapanlar, içirdikleri kızların durumlarından istifade edenler filan. Tam Allahlık. Hepsi de binlerle ifade edilen klasmandan arkadaşlar. Hatta sonradan o koltuklara def-i hâcet edenler bile olmuş. Fenaydı. Öyle pek "gençler, dağıtsınlar, sonradan akıllanırlar" diye de düşünemedim. Ülkemizin adam olmayacağının garantilendiği zaman dilimini epeyce bir ileriye atmış oldum kendi kendime.

Ama Guetta'nın sahnesindeki ışık oyunlarını kumanda eden hiperaktif elemanı izlemek enteresandı. 

Üçüncü Yazı

Bu konser olayının esas kötü yanı, Real Madrid-Barcelona maçını izleyememem oldu. Oysa planları önceden yapmıştım. Sabah kalktığımda da maçın nasıl bittiğini bilmiyordum. Ama herhangi bir kanalının son bir haftadaki herhangi bir programını banttan izleyebileceğimi vadeden Tivibu'nun beni yarı yolda bırakması sonucu, mecburen özetlere baktım. Barcelona kazanmış. Bahis hesabıımda para kalmış olsaydı seçeceğim iki seçenekten biri olan "kırmızı kart olur" olmamış, "Pedro gol atar" ise olmuş. Ekşi sözlükte yine Rıdvan'dan şikâyet var. Hesabımı 6 aylığına kapattığımdan katılamadım ama ben de iki üç sallamıştım zamanında. Ama bu el-classico olayıyla gündeme gelen Avrupabilmezlik değildi beni sinir eden.

İstanbul'un bütün stadlarında maç izleme serisinin son halkasını tamamlama isteği Fenerbahçe tribünlerinde olma isteksizliğiyle birleşince Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın deplasman tribününde bulunabileceğim bir takımın maçına denk getirip bu sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçına gitmiştim. (Benimle birlikte 12-13 kişi vardı GB tribününde.) Maç, Fenerbahçe'nin Galatasaray maçından önceki son iç saha maçıydı ve Fenerbahçe ilk yarısında çok iyi oynadığı bu maçı 3-0 kazanmıştı. Dönüş yolunda radyodan Rıdvan'ı dinliyordum. Yüzünü göremesem de adamın sesinden, durumdan ne kadar haz duyduğu anlaşılabiliyordu. Net haz. Alex coşmuş, Fenerbahçe farkı açmış, arada da Gençlerbirliği'nin iyi olduğuna dair birkaç söz; ama o da ancak Fenerbahçe'yi dolaylı olarak yüceltme amaçlı. Sonra Fenerbahçe Galatasaray maçını kazandıktan sonra bir bocalama dönemine girdi. Bu dönemin Rıdvan'ı ise gözle görülür şekilde değişti. Cenaze evinden bildirir gibi bir ses tonu. Ana belirleyici Fenerbahçe'nin durumu oluyor, onunla bağlantılı olarak rakiplerin iyi veya kötü olması da Rıdvan'da ufak dalgalanmalar yaratıyor. Bütün takımları değerlendiriş biçimi, işin en başında Fenerbahçe'nin durumuna göre belirleniyor.

Bunu söyleyince, Rıdvan'ın taraf olduğunun zaten aşikâr olduğunu, istemezsek izlemeyebileceğimizi filan söylüyorlar. Benim için şahsen bu durum sorun değil; çünkü ben zaten kendisini NTVSpor.net'e koyulan kliplerden izlesem de, ülkede oynanan futbola ve takımlara ilişkin düşüncelerimi Rıdvan'ın söylediklerine dayanarak oluşturmuyorum. Ama bunu böyle yapan ve sonra da takımlarının teknik ekiplerine veya yönetimlerine o görüşler üzerinden devşirdikleri baskılarla gelen milyonlarca taraftar olduğu söylenebilir. Bu noktada işte kanaat önderinin tarafgir olmaması ihtiyacı bence meşrulanmış oluyor. Evet, istemeyen izlemeyebilir ama neden taraftarın kanaati ağırlıkla, yorumlarının sarahati Fenerbahçe'nin durumuna göre değişkenlik gösteren bir kaynaktan beslenerek şekillendirilsin? Bak buradan birinci yazıdaki sorun yaşadığım kısıma da köprü çıkılabilir belki ama Pazar yazısı diye yapmıyorum. 

Bu anlamda bence Adnan Aybaba'lı, Ziya Şengül'lü, Turgay Şeren'li kadro daha adil bir kanaat şekillendirme kadrosuydu. En azından hepsi birbirini götürüp ortalığı tam bir kaosa sürüklüyordu. Şimdiyse tek yorumcu Rıdvan çıkıyor; bunun anlamı ne? Bu adam hepsini yorumlamaya tek başına muktedirdir. Ama olmuyor işte. O yüzden belki yanına bazı dengeleyiciler koymak gerek. Adnan Aybaba hakikaten uyar da, onun Galatasaray versiyonu şimdi aklıma gelmedi.

11 Mart 2010

Teke Tek

Her sene Nisan sonuna denk gelen geleneksel "Türk kamuoyunda Ermeni sorunu kabarması" vakası, bu sene biraz erkenden başladı. Çünkü ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, geleneğinin aksine, bu sene başkanın 24 Nisan konuşmasını beklemeyip tasarısını biraz erkence oyladı. Gerilimin yarısını şu sıralarda yaşıyoruz ve bu seferlik Nisan sonunda yalnızca Obama'nın 24 Nisan mesajı ekseninde gerilmek durumunda kalacağız.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails