Jean-Paul Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jean-Paul Sartre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Aralık 2010

Evrensel

Evrensel'e ve evrenselciliğe karşı yaklaşım nasıl olmalı? Ben, pek sevmiyorum. Geçmişte evrensel insan hakları kavramını ve söylemini eleştiren bazı yazılara bulaşmış, onlar aracılığıyla evrensel'den soğumuştum. Üzerine, evrensel değerleri ve yargıları temsil etme iddiasında olan eski model, à la Sartre entelektüel modeline olan derin antipati var. Fakat, şahsen hâlâ evrensel değerlere, vicdana filan yaslanan bir söylem üretip fışkırtma noktasını yanlış bulsam da, "evrensel sözünü duyunca Browning'ime uzanırım" noktasını da çok sağlam hissetmiyorum diyebilirim. İşte bu noktada yine her zaman olduğu gibi Pierre Bourdieu devreye giriyor. "Alın bunlar evrensel bilgiler, bunlar da evrensel değerler, bunu biz yaptık" diye ortaya çıkan skhole sahibi bilimci/filozof/akademisyenlere dair aşırı güçlü eleştirisi malûm. (Hâlâ akademisyen habitus'ünün nesilden nesile aktarılmasının yeni bir biçimi olarak PhDComics hakkında sağlam bir şeyler yazılabilir diye düşünüyorum.) İşte bu eleştirinin adımlarından birinde, çok güzel bir pasaja rast geldim. Hem yanlış evrenselciliğe net bir karşı duruş içeriyor, hem de bunu yapacak olanı post-modern kuyularda merdivensiz bırakmıyor. (Aslında bu cümlenin türdeşi bir cümle, elsewhere yazdıklarından hareketle, entelektüeller hakkında verdiği nihai kararı özetlemek için de kurulabilir: hem eski modeli tamamen yerinden ediyor, hem de yeni modelin nasıl bir evrensel'e bel bağlayabileceğini ortaya koyuyor. Bourdieu'nün, benzeri işleri yapan başka düşünürler içinde evrensel'e ilişkin bu kadar gelişkin bir eleştirisi ve fikri olan ender bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Kendi yeni-entelektüelini kodlarken "do not universalize so fast" filan diye vazederek yüzeyselliğin dibine vuran adamlar da var.) Yine "Pascalian Meditations"tan (çev: R. Nice, Stanford University Press, 2000) geliyor bu alıntı. 70-71. sayfalar arasında.  Bu sefer pasajı çevirmeyi de denedim. İşte şöyle:  
Aklın ortaya çıkması için bazı tarihsel koşullar vardır. Bilimsel görünmeye ilişkin bir çabası olsun veya olmasın, bu koşulların unutulmasına ya da bilinçli olarak gizlenmesine dayanan her düşünce, tekellerin en haksızı olan “evrenselin tekeli”ni meşrulaştırma eğilimi gösterir. Bu yüzden, her iki taraftan da tepki görmek pahasına da olsa; hem evrensel’e ulaşma koşullarını görmezden gelen soyut bir evrenselciliği savunanlara --ki bunlar, cinsiyet, etnisite veya sosyal pozisyon açısından ayrıcalıklı kimseler olarak, evrensel’i sahiplenme konusununda de facto bir tekele sahiptirler ve bu tekellerine meşruiyet de bahşederler--; hem de inançsız, kinik bir göreliliği savunanlara karşı çıkmak gerekir. İster uluslararası, ister ulusiçi ilişkilerde olsun; soyut evrenselcilik, gerçekleştirilmesinin ekonomik ve sosyal koşullarından koparılmış "demokrasi", "insan hakları" gibi bir soyut evrenselin şekilsel gerekliliklerine uymak adına; hatta daha kötüsü, tikel bir grup için (ve nihayet, kadınlar, geyler ve siyahlar gibi damgalanmış bir tikelliğe sahip bütün “cemaatler” için) özel haklar tanınmasına şatafatlı bir evrenselcilikle karşı durmak adına; kurulu düzenin, halihazırdaki güçler ve ayrıcalıklar dağılımının, yani burjuva, beyaz, Avrupalı/Amerikalı erkeğin hakimiyetinin haklı gösterilmesine hizmet eder. Öte yandan, bütün evrenselci manifestoları hegemonyayı sürdürmek için tertiplenmiş riyakar oyunlar olarak gören elementer bir tür göreliliğe bağlılık adına evrensel’e inanmanın, gerçeğe, özgürleşmeye, yani özetle Aydınlanma’ya inanmanın türlerini, evrensel gerçek ve değerlerin onaylanmasını septikçe veya kinikçe reddetmek de, düzeni olduğu gibi kabul etmenin başka --ve kendisine bir radikallik havası verdiği için de bir bakıma daha tehlikeli-- bir biçimidir.
Nasıl görünüyor olursa olsun, aynı anda hem soyut evrenselciliğin aldatıcı ikiyüzlülüğüne karşı; hem de, gerçek hümanizmin en köklü hedefi olan (ve evrenselci vaazcılık ile nihilist (sözde) yıkıcılığın ikisinin de unuttuğu) evrensel’e ulaşmanın koşullarına evrensel ulaşım için savaşmakta bir çelişki yoktur.
Bu adam bir gün okuma başında beni öldürecek.

20 Temmuz 2010

Fazıl Say


I. Önce biraz sıkıcı maddeler: Fazıl Say'ın son yıllarda Facebook'tan aşkettirdiği "makaleleri" aracılığıyla üstlendiği ve şimdilik "Dinle ey ehl-i vatan!" ve "Koşun, kurşun eritmeye çağırıyorum!" seslenişleriyle simgeleyeceğim entelektüel tiplemesi, entelektüelin -ilk örneği de dahil- en tipik örneklerini yaratmış olan Fransa toplumunda bile, bundan kırk sene kadar önce demodeleşti. Bu türün ağababası, zamanının süperstarı, feylesof ve yazar Jean-Paul Sartre'ı, yazma eylemini olabileceği kadar abartan, özgürlüğün hemen hemen tek gerçek kaynağı olarak gösteren tumturaklı teorileri bile kurtaradı. Sartre'ın "ehl-i vatanı", kabaca 1968 yılı dolaylarında bir tür toplumsal patricide'a kalkışarak sazı eline aldı; bugün, kendisinin dünyadaki sosyalist-komünist rejimler hakkında söylediği yalanları da içeren tuhaflıkları, istihza ile anılır vaziyette.

II. Sartre'da cisimleşmiş tiplemenin yaygın iletişim türü, genel söylemcilik. Genelci, herhangi bir uzmanlığa, işlenmiş bilgi birikimine dayanmadan, estetik (veyahut retorik) alan(lar)ındaki görece ustalıklarına dayanarak, salt bu alanlara ait olmayıp bunların çok dışına doğru taşan büyük ölçekli sosyal ve siyasal sorunlara GENEL (ve yüzeysel) içerikli söylemleriyle müdahil olur. Entelektüeller sosyolojisi bugün genelciliği tasfiye etmiş durumdadır. Kadir-i mutlak, üstüngörülü biliciye hiçbir yerde pabuç bırakılmaz. Kamusal alana salıverilen söylemlerin işlerinin ehli olan kimselerce üretilip yaydırılması gerekliliği konusunda kabaca bir mutabakat olduğu söylenebilir.

III. Söz konusu büyük ölçekli sosyal ve siyasal sorunlar, amatörlüğü kesinlikle kaldırmaz. Sorunların her zaman için, dikkat edilmesi gereken çok fazla sayıda yüzü vardır; tahlilleri ve çözümleri yüksek miktarda emek harcanmasını gerektirir. Bu emeği herkesin harcayabilmesi bile mümkün değildir. Olayların ve sorunların amatöre-genelciye görünmeyen suretlerini ortaya çıkarabilmek için, onların işleyişleri hakkında gerçek, temellendirilebilir, bilimsel bilgileri üretebilme ve tüketebilme kapasitesine sahip olmak gerekir; bu kapasite de yetiştirilmeyle (uzmanlaşmayla) edinilir.
Şairler, yazarlar, sanatçılar, profesyonel devrimciler, 'organik entelektüeller' gündelik'in kıskacında olan kitlelerin bu yeteneğe sahip olmadıklarını tespit etmekte ne kadar haklı ise, aynı uzaklık durumunu kendilerine teşmil etmemekte, yani belirli bir uzmanlaşma sürecini yaşamamış, bunu yerine sadece bilicilik, görücülükkahinlik, yapılar-üstü/ötesilik, vicdanın sesini temsil ederlikevrensel değerlere erişebilirlik gibi nereden neşet ettiği meçhul, kerameti de kendinden menkul yetilere sahipmişgibiyapagelmişveherkesidebunainandırmış olan kendilerinin esas durumlarını ortaya koymamakta da, o kadar haksız.

IV. Fazıl Say'ın 2009 yerel seçimlerinden sonra Deniz Baykal'a yanılmıyorsam yine Facebook üzerinden yazdığı, medya tarafından yaygın şekilde işlenen ve hatta Baykal'a sorulan ve inanılmaz şekilde Baykal'ın da hakkında değerlendirmeler yaptığı "açık mektup", siyasi değerlendirmede amatörlüğün, yüzeyselliğin ve genelciliğin zirve noktalarından, daha doğrusu, dip noktalarından biri. Bundan daha önceki "İslamcılar kazandı, ben gidiyorum" hezeyanı da, siyasi sorumsuzluğunu, tek yanlılığını belgelemişti. Açık mektubunda "yaklaşık 20-30 milyon" (On milyon kişi oynuyor lan?!) laik'in endişelerini temsilen Deniz Baykal'a kategorik iyilerin kategorik kötüleri nasıl yenebileceklerini bilip bilmediğini hep üç soru işaretiyle soran Say'a hiç kimse bu temsil hakkı devrinin, bu delegasyonun ne zaman gerçekleştiğini; bu kadar kişinin psikolojisini nasıl görebildiğini, nabzını nasıl tuttuğunu; öteki tespitlerini neye dayanarak yaptığını; söylediklerinin altını nasıl doldurabileceğini; istediği kategorik kötüleri alt edecek politikaların içeriğinin, "karşı siyaset(ler)", "iktisadi açılımlar", "iktisadi ve gerçekçi fikirler-projeler", "eğitim projeleri", "gerçekçi iktisadi ... fikir(ler)", "kültür sanat projeleri", "bunlara destek olacak "sivil toplum örgütleri" ya da "sponsorlar"" gibi acayip kulaktan (medyadan) dolma-doldurma gibi görünen şeylerin ötesinde ne olduğunu; halihazırda neyin yanlış yapıldığını, öne sürülen içeriğin bunları nasıl karşılamadığını düşündüğünü sormadığı gibi, kendisi bu açık mektubuyla epey takdir de edildi; doğruları sanatçı görüsüyle görebilip ifade edebilen hassas ruh muamelesi gördü.
Sıradan bir vatandaşın genelci olmasında da, siyasi değerlendirmelerinde yüzeysel olmasında da elbette bir sorun yok. Dahası, hadi biraz da sivrilik yapayım, pek çok sıradan vatandaş, tam da Fazıl Say tarafından temsil edilebilecek kadar yüzeysel bakışlı ve görüşlü. Sorun, bu sıradan vatandaşın sıradan vatandaş olarak kalamamasında, kendisinin düşünülmemiş, düşünülememiş düşüncelerinin dolaşıma girmesinde, yüzeyselliğin hasbi düşünce olarak sunulması ve anılmasında. Milyonlarca mümkün söylemin içinden yalnızca belirli bazılarının herkes tarafından tüketilmesinde ve bu elemede de kesinlikle işlenmişlik, spesifiklik, uzmanişilik gibi değerlerin aranmamasında. Böylece doxa sarmalının kendi etrafında döne döne herkesi kendine katmasında, kartopu gibi büyümesinde. Eh, bunlar yalnızca Facebook'ta olup bitmiyor, medyanın mediyasyonu da hatırlamamız ve üzerine düşünmemiz gerek elbette. Ben kendi başıma düşündüğümde bir yandan da bu işlerde içerik kalitesi aramanın yersiz ve umutsuz olduğunu düşündüğüm için, benim epeyce bir düşünmem gerek hatta.

V. Fazıl Say'ı sosyal ve siyasi konularda acemi, sorumsuz, sığ ve genelci buluyorum. Öyle olmasına rağmen söylediklerini gününde saatinde öğreniyor ve değerlendiriyor olmaktan rahatsızım. Fazıl Say'ın toplumun geri kalanıyla kurduğu ilişkide, hatta toplumun geri kalanıyla ilişki kurabiliyor olmasında bile iş müziği/sanatı aştığı anda yanlışlık ve adaletsizlik var gibi geliyor bana. "Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum" şeklindeki son çıkışının biçimi bu kadar rahatsız ediciyken, bir de içeriğine girmek gerekli mi, değil mi; girersem onun değirmenine su taşımamayı nasıl becerebilirim, bunları tam kestiremiyorum. Yalnızca neresinden, hangi tarafından girilebileceği hakkındaki fikrimi söyleyebilirim: kendisinin arabesk yönelimini ve diğer bütün kültür sanat "dispozisyonlarını" serbest bilinç/irade işi görmesi eleştirilmeli. Tabii ki bu yapılırken, bilinçsizlik/bilinçlendirme/bilinç kazandırma/sosyal pedagoj temalarından, bilinçlilerin/bilinçsizlerin müzikleri türü akılsız-vicdansız kategorilerden KESİNLİKLE kaçınılmalı. Arabesk'in hangi sosyal durumları yaşayan insanların ihtiyaçlarına yanıt vererek geliştiği, bu insanlar için hangi anlama geldiği, hangi rolü üstlendiği hakkında başta Meral Özbek'in çalışmaları olmak üzere yığınla inceleme var. Fazıl Say aradığı gerçekçi fikir ve iktisadi projelerin bir kısmını bunlarda bulabilir.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails