Aklın ortaya çıkması için bazı tarihsel koşullar vardır. Bilimsel görünmeye ilişkin bir çabası olsun veya olmasın, bu koşulların unutulmasına ya da bilinçli olarak gizlenmesine dayanan her düşünce, tekellerin en haksızı olan “evrenselin tekeli”ni meşrulaştırma eğilimi gösterir. Bu yüzden, her iki taraftan da tepki görmek pahasına da olsa; hem evrensel’e ulaşma koşullarını görmezden gelen soyut bir evrenselciliği savunanlara --ki bunlar, cinsiyet, etnisite veya sosyal pozisyon açısından ayrıcalıklı kimseler olarak, evrensel’i sahiplenme konusununda de facto bir tekele sahiptirler ve bu tekellerine meşruiyet de bahşederler--; hem de inançsız, kinik bir göreliliği savunanlara karşı çıkmak gerekir. İster uluslararası, ister ulusiçi ilişkilerde olsun; soyut evrenselcilik, gerçekleştirilmesinin ekonomik ve sosyal koşullarından koparılmış "demokrasi", "insan hakları" gibi bir soyut evrenselin şekilsel gerekliliklerine uymak adına; hatta daha kötüsü, tikel bir grup için (ve nihayet, kadınlar, geyler ve siyahlar gibi damgalanmış bir tikelliğe sahip bütün “cemaatler” için) özel haklar tanınmasına şatafatlı bir evrenselcilikle karşı durmak adına; kurulu düzenin, halihazırdaki güçler ve ayrıcalıklar dağılımının, yani burjuva, beyaz, Avrupalı/Amerikalı erkeğin hakimiyetinin haklı gösterilmesine hizmet eder. Öte yandan, bütün evrenselci manifestoları hegemonyayı sürdürmek için tertiplenmiş riyakar oyunlar olarak gören elementer bir tür göreliliğe bağlılık adına evrensel’e inanmanın, gerçeğe, özgürleşmeye, yani özetle Aydınlanma’ya inanmanın türlerini, evrensel gerçek ve değerlerin onaylanmasını septikçe veya kinikçe reddetmek de, düzeni olduğu gibi kabul etmenin başka --ve kendisine bir radikallik havası verdiği için de bir bakıma daha tehlikeli-- bir biçimidir.Bu adam bir gün okuma başında beni öldürecek.
Nasıl görünüyor olursa olsun, aynı anda hem soyut evrenselciliğin aldatıcı ikiyüzlülüğüne karşı; hem de, gerçek hümanizmin en köklü hedefi olan (ve evrenselci vaazcılık ile nihilist (sözde) yıkıcılığın ikisinin de unuttuğu) evrensel’e ulaşmanın koşullarına evrensel ulaşım için savaşmakta bir çelişki yoktur.
"Flights into the imaginary, just like revolutionary declarations, are also ways to seek refuge from powerlessness" P.B.
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
04 Aralık 2010
Evrensel
Evrensel'e ve evrenselciliğe karşı yaklaşım nasıl olmalı? Ben, pek sevmiyorum. Geçmişte evrensel insan hakları kavramını ve söylemini eleştiren bazı yazılara bulaşmış, onlar aracılığıyla evrensel'den soğumuştum. Üzerine, evrensel değerleri ve yargıları temsil etme iddiasında olan eski model, à la Sartre entelektüel modeline olan derin antipati var. Fakat, şahsen hâlâ evrensel değerlere, vicdana filan yaslanan bir söylem üretip fışkırtma noktasını yanlış bulsam da, "evrensel sözünü duyunca Browning'ime uzanırım" noktasını da çok sağlam hissetmiyorum diyebilirim. İşte bu noktada yine her zaman olduğu gibi Pierre Bourdieu devreye giriyor. "Alın bunlar evrensel bilgiler, bunlar da evrensel değerler, bunu biz yaptık" diye ortaya çıkan skhole sahibi bilimci/filozof/akademisyenlere dair aşırı güçlü eleştirisi malûm. (Hâlâ akademisyen habitus'ünün nesilden nesile aktarılmasının yeni bir biçimi olarak PhDComics hakkında sağlam bir şeyler yazılabilir diye düşünüyorum.) İşte bu eleştirinin adımlarından birinde, çok güzel bir pasaja rast geldim. Hem yanlış evrenselciliğe net bir karşı duruş içeriyor, hem de bunu yapacak olanı post-modern kuyularda merdivensiz bırakmıyor. (Aslında bu cümlenin türdeşi bir cümle, elsewhere yazdıklarından hareketle, entelektüeller hakkında verdiği nihai kararı özetlemek için de kurulabilir: hem eski modeli tamamen yerinden ediyor, hem de yeni modelin nasıl bir evrensel'e bel bağlayabileceğini ortaya koyuyor. Bourdieu'nün, benzeri işleri yapan başka düşünürler içinde evrensel'e ilişkin bu kadar gelişkin bir eleştirisi ve fikri olan ender bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Kendi yeni-entelektüelini kodlarken "do not universalize so fast" filan diye vazederek yüzeyselliğin dibine vuran adamlar da var.) Yine "Pascalian Meditations"tan (çev: R. Nice, Stanford University Press, 2000) geliyor bu alıntı. 70-71. sayfalar arasında. Bu sefer pasajı çevirmeyi de denedim. İşte şöyle:
06 Ekim 2010
Yine mi "küçük politika"?
Aşağıdaki alıntı, Nutuk'tan. Kitabın 1938 yılında yapılmış, yeni harflerle sanırım ilk baskı olan baskısının tıpkıbasımından (İleri Yayınları, 2006) aldım, devrin hayranı olduğum imlâ tarzına hiç dokunmadan tabii:
Yukarıdaki alıntının şöyle bir hikayesi var: Fırka içinde oluşan muhalif grup, bakanlar kurulunun tek tek bütün meclis üyeleri tarafından seçildiği sistemden faydalanarak Mustafa Kemal'in istediği hükûmet ve meclis yönetimini sabote ediyor. Bunun üzerine hükûmet istifa ederek muhalefete pusu atıyor, “Hadi gücünüz yetiyorsa çıkarın hükûmetinizi!” gibisinden. Birkaç gün hükûmet kurulamayınca meclis üyeleri topu Mustafa Kemal'e atıyor; o da cumhuriyeti ilan eden bir kanun değişikliği hazırlayıp devletin başı olarak cumhurbaşkanı – onun görevlendirdiği başvekil – başvekilin seçtiği vekiller sistemine çeviriyor. O sırada İstanbul'da bulunan Rauf Bey ve emsali ise krizden çıkış için güçlü bir hükûmet kurulmasının yeterli olacağını, illâ bu deklarasyonun yapılmasının gerekmediğini, cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini, bir yerde emrivaki olduğunu, Mustafa Kemal'in bu büyük değişiklik konusunda kamuoyunu aydınlatması ve ileride daha da fazla iktidar istemeyeceğine dair güvenceler vermesi gerektiğini söylüyorlar. Mustafa Kemal ise cumhuriyetin ilanına şöyle veya böyle itiraz edip şüphecilik yapanların samimi olmayıp esas olarak hilafetin devamını istediklerini iddia ediyor. Sonuç, yukarıdaki değerlendirme işte. Yine bu bağlam da, siyasetin aşağı yukarı kemik kavgası olduğunu işaret ediyor bence. İlkokuldan üniversitedekine kadar bilcümle inkılap tarihlerine sorsan cumhuriyet işi Atatürk daha çocukken bağlanmıştı, Fransız siyasi teorisiyle Atatürk'ün kalbi arasındaki kırmızı hattan nokta atışıyla nüzul olmuştu; halbuki ortada neler neler dönmekteymiş.
Bir ufak yazı sonucu, bende kesinlikle bir üzüntüye/hayâl kırıklığına/eli eteği bir sırça köşke/çekmişmiş gibi havalara/ezcümle/yaygın Cümhuriyetçi Hıncı'nın bir örneğine sebep olmaması gerektiğine dair kendimi eğittiğim bu gerçeği biraz unutur gibi olduğumu fark ettim. Bu hafta içinde Sevan Nişanyan, süregiden anadil tartışmalarına birkaç Anayasa maddesi öneren şu yazıyla katkıda bulundu. Bir noktada, “teoride böyledir ama pratikte böyle olamaz”a (Selam Kant!) varan bir şey söylüyor; özetle diyor ki, normal, tipik, klasik özgürlükçü yaklaşımıyla, özellikle bir dilin adını anmadan, küllünün üzerindeki yasakları kaldıran, hepsine alan açan bir metin sorunların çözümü için yeterlidir; fakat, Türkiye için bu yeterli değildir. Türkiye'nin yakın tarihine bir silahlı ve siyasi hareket, bir şekilde damgasını vurmuştur ve yapılacak herhangi anayasa değişikliği, temelde bu silahlı ve siyasi çizginin politize ettiği sorunları çözebilmek amacındaysa, o çizginin siyasetine cevap niteliğinde olmak, onu gözardı etmemek zorundadır. Dolayısıyla kesin çözüm, metnin Kürtçeyi zikretmesinden geçer. Nişanyan da yazısının kalanında, dengeyi bulma arayışında. Tam olarak talebi karşılayabilecek kombinasyonun peşinde bazı kavramsal arayışlarda bulunuyor, ulusal dil, yerel dil, bölgesel dil, vs. gibi.
Yazıyı ilk okuduğumda birden kendimi içinde yakaladığım Yakup Kadrilik şuydu: neden teorik olarak doğru olanın içeriği gayet iyi bilindiği halde, yerel gündemin doğrularına teslim olunur ki, diye düşünmüştüm. Öyle ya, Türkiye'nin kendi gerçekleri, “evrensel” siyasi pozisyonların ve onlarla ilişkilendirilen önceliklerin safkan hallerini epey bir kırıp dökmüşse, bu yerel gerçekliğe uymak zorunda olunmasın, onun yerine bu çarpık gerçeğin tarafları kendilerine çeki-düzen versin, fikir-teori irtifalarına çekilsinler. Örneğin silahlı ve siyasi harekete densin ki, “Şu işi ilkeleri tartışarak yürütelim, böyle -ne bileyim, zaman içinde bağımsızlıktan demokratik özerkliğe, oradan anadile inecek şekilde- eşşeğin kuyruğundan ne kıl koparsan kâr hesabı yürütmeyin”. Öncelikle, duruma, gerçek insanlardan azizlerin kitabî etik performanslarını bekleyen, yanlış, hayâl kırıklığına mahkûm bir açıyla bakıyor! Daha vahimi de, “klasik özgürlükçü bakış açısını”, düşünsel pozisyonları, işin teorisinde bir muhafazakâr ne düşünürse işte onu, kemiksiz, şeffaf, normal, temiz, bu baldırı çıplak kavgaların dışında duruyor zannetmek gibi bir hatası da var ki, bambaşka ve çok şeytan tüylü bir konu.
Halbuki bu siyasi işlerin tam da (selam sana da, ey Radikal2'liğin altın vuruşu tam da!) bu merkezde olduğunu görmek gerek. Siyasi süreçler deve güreşi misali oluyor; bu bir eksiklik, çürüklük, bozukluk değil. İktidar ile çalışan, o geçer akçe birimiyle hareket eden herkes kirleniyor. Sevgili Cümhuriyetçi, senin ülkemizde olup bitenleri çarpık bir kopyası sandığın pirüpak süreçler de aynı ölçüde kirli idi. Sadece hepsinin kazananı sonradan kendisini aklayıverdi. Bak Mustafa Kemal işin nasıl da farkında, muarızlarını kemik kavgasında boğuluyor gösterip kendini nerelere çekiyor.
Gerçi bu yanılgının Cümhuriyetçiye has olmadığını da teslim etmek gerek. AKP, hakkında açılan kapatma davasında on düşünüp bir adım atarak kendisini mahkeme önünde savunuyorken, parti söyleminin terkisindeki bazı köşe yazarları, “Niye bu iddianame ciddiye alınıyor? Niye tek tek bütün suçlamalara yanıtlar verilmeye çalışılıyor? Neden savunma tarihe geçecek bir DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER MANZUMESİ biçiminde yapılmıyor, niye bu tiyatroya şöyle güzel bir ders verilmiyor?” diye hayıflanıyorlardı. Oldu, yumurta küfesi senin sırtındayken artık sen yazarsın o manzumeyi.
“Bir memlekette, bir heyeti içtimaiyede, bir inkılâp yapılacağı zaman elbette onun esbabı vardır. Ancak o inkılâbı yapanlar, inanmak istemiyen anut hasımlarını iknaa mecbur mudur? Cümhuriyetin elbette taraftarları ve aleyhtarları vardı; taraflar, ne için ve ne gibi kanaatlere ve mülâhazalara binaen cümhuriyet ilan ettiğini, aleyhtarlara izah ve kanaatlerinde ve icraatlarında isabet olduğunu ispat etmek isteseler de, onların, kastî temerrütlerini izale edebileceği kabul olunur mu? Bittabi taraftarlar muktedir iseler mefkûrelerini herhangi bir suretle ihtilâlle, inkılâpla veya eşkâli mutebereden geçirerek tatbik ederler; bu, mefkûre inkılâpçılarının vazifesidir. Buna karşı itirazlar, yaygaralar ve irticakârane teşebbüslerde, aleyhtarların yapmaktan geri durmıyacakları hareketlerdir. Cümhuriyet idaremizin ilânında Rauf Bey ve emsalinin yaptıkları gibi.” (sf. 594)Biraz şu “İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir” anekdotunu andıran bu satırları okuyunca aklıma Yakup Kadri ve “büyük politika” rüyaları geldi. Nutuk'un, Mustafa Kemal'in Rauf Bey, Refet Bey, Karabekir gibi isimlere sıkça ve sakınmadan “çaktığı” bir kitap olduğunu hatırlamak bile o fikrin temelsiz olduğunu iddia etmek için yeterliymiş aslında, fakat durumun, o dönemde ve her dönemde siyasetin ne merkezde cereyan ettiğinin yukarıda vurgulu cümlelerdeki güzel ifadesi, üstüne bal kaymak oldu.
Yukarıdaki alıntının şöyle bir hikayesi var: Fırka içinde oluşan muhalif grup, bakanlar kurulunun tek tek bütün meclis üyeleri tarafından seçildiği sistemden faydalanarak Mustafa Kemal'in istediği hükûmet ve meclis yönetimini sabote ediyor. Bunun üzerine hükûmet istifa ederek muhalefete pusu atıyor, “Hadi gücünüz yetiyorsa çıkarın hükûmetinizi!” gibisinden. Birkaç gün hükûmet kurulamayınca meclis üyeleri topu Mustafa Kemal'e atıyor; o da cumhuriyeti ilan eden bir kanun değişikliği hazırlayıp devletin başı olarak cumhurbaşkanı – onun görevlendirdiği başvekil – başvekilin seçtiği vekiller sistemine çeviriyor. O sırada İstanbul'da bulunan Rauf Bey ve emsali ise krizden çıkış için güçlü bir hükûmet kurulmasının yeterli olacağını, illâ bu deklarasyonun yapılmasının gerekmediğini, cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini, bir yerde emrivaki olduğunu, Mustafa Kemal'in bu büyük değişiklik konusunda kamuoyunu aydınlatması ve ileride daha da fazla iktidar istemeyeceğine dair güvenceler vermesi gerektiğini söylüyorlar. Mustafa Kemal ise cumhuriyetin ilanına şöyle veya böyle itiraz edip şüphecilik yapanların samimi olmayıp esas olarak hilafetin devamını istediklerini iddia ediyor. Sonuç, yukarıdaki değerlendirme işte. Yine bu bağlam da, siyasetin aşağı yukarı kemik kavgası olduğunu işaret ediyor bence. İlkokuldan üniversitedekine kadar bilcümle inkılap tarihlerine sorsan cumhuriyet işi Atatürk daha çocukken bağlanmıştı, Fransız siyasi teorisiyle Atatürk'ün kalbi arasındaki kırmızı hattan nokta atışıyla nüzul olmuştu; halbuki ortada neler neler dönmekteymiş.
Bir ufak yazı sonucu, bende kesinlikle bir üzüntüye/hayâl kırıklığına/eli eteği bir sırça köşke/çekmişmiş gibi havalara/ezcümle/yaygın Cümhuriyetçi Hıncı'nın bir örneğine sebep olmaması gerektiğine dair kendimi eğittiğim bu gerçeği biraz unutur gibi olduğumu fark ettim. Bu hafta içinde Sevan Nişanyan, süregiden anadil tartışmalarına birkaç Anayasa maddesi öneren şu yazıyla katkıda bulundu. Bir noktada, “teoride böyledir ama pratikte böyle olamaz”a (Selam Kant!) varan bir şey söylüyor; özetle diyor ki, normal, tipik, klasik özgürlükçü yaklaşımıyla, özellikle bir dilin adını anmadan, küllünün üzerindeki yasakları kaldıran, hepsine alan açan bir metin sorunların çözümü için yeterlidir; fakat, Türkiye için bu yeterli değildir. Türkiye'nin yakın tarihine bir silahlı ve siyasi hareket, bir şekilde damgasını vurmuştur ve yapılacak herhangi anayasa değişikliği, temelde bu silahlı ve siyasi çizginin politize ettiği sorunları çözebilmek amacındaysa, o çizginin siyasetine cevap niteliğinde olmak, onu gözardı etmemek zorundadır. Dolayısıyla kesin çözüm, metnin Kürtçeyi zikretmesinden geçer. Nişanyan da yazısının kalanında, dengeyi bulma arayışında. Tam olarak talebi karşılayabilecek kombinasyonun peşinde bazı kavramsal arayışlarda bulunuyor, ulusal dil, yerel dil, bölgesel dil, vs. gibi.
Yazıyı ilk okuduğumda birden kendimi içinde yakaladığım Yakup Kadrilik şuydu: neden teorik olarak doğru olanın içeriği gayet iyi bilindiği halde, yerel gündemin doğrularına teslim olunur ki, diye düşünmüştüm. Öyle ya, Türkiye'nin kendi gerçekleri, “evrensel” siyasi pozisyonların ve onlarla ilişkilendirilen önceliklerin safkan hallerini epey bir kırıp dökmüşse, bu yerel gerçekliğe uymak zorunda olunmasın, onun yerine bu çarpık gerçeğin tarafları kendilerine çeki-düzen versin, fikir-teori irtifalarına çekilsinler. Örneğin silahlı ve siyasi harekete densin ki, “Şu işi ilkeleri tartışarak yürütelim, böyle -ne bileyim, zaman içinde bağımsızlıktan demokratik özerkliğe, oradan anadile inecek şekilde- eşşeğin kuyruğundan ne kıl koparsan kâr hesabı yürütmeyin”. Öncelikle, duruma, gerçek insanlardan azizlerin kitabî etik performanslarını bekleyen, yanlış, hayâl kırıklığına mahkûm bir açıyla bakıyor! Daha vahimi de, “klasik özgürlükçü bakış açısını”, düşünsel pozisyonları, işin teorisinde bir muhafazakâr ne düşünürse işte onu, kemiksiz, şeffaf, normal, temiz, bu baldırı çıplak kavgaların dışında duruyor zannetmek gibi bir hatası da var ki, bambaşka ve çok şeytan tüylü bir konu.
Halbuki bu siyasi işlerin tam da (selam sana da, ey Radikal2'liğin altın vuruşu tam da!) bu merkezde olduğunu görmek gerek. Siyasi süreçler deve güreşi misali oluyor; bu bir eksiklik, çürüklük, bozukluk değil. İktidar ile çalışan, o geçer akçe birimiyle hareket eden herkes kirleniyor. Sevgili Cümhuriyetçi, senin ülkemizde olup bitenleri çarpık bir kopyası sandığın pirüpak süreçler de aynı ölçüde kirli idi. Sadece hepsinin kazananı sonradan kendisini aklayıverdi. Bak Mustafa Kemal işin nasıl da farkında, muarızlarını kemik kavgasında boğuluyor gösterip kendini nerelere çekiyor.
Gerçi bu yanılgının Cümhuriyetçiye has olmadığını da teslim etmek gerek. AKP, hakkında açılan kapatma davasında on düşünüp bir adım atarak kendisini mahkeme önünde savunuyorken, parti söyleminin terkisindeki bazı köşe yazarları, “Niye bu iddianame ciddiye alınıyor? Niye tek tek bütün suçlamalara yanıtlar verilmeye çalışılıyor? Neden savunma tarihe geçecek bir DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER MANZUMESİ biçiminde yapılmıyor, niye bu tiyatroya şöyle güzel bir ders verilmiyor?” diye hayıflanıyorlardı. Oldu, yumurta küfesi senin sırtındayken artık sen yazarsın o manzumeyi.
04 Eylül 2010
Fikri takip: yerindelik denetimi
Geçenlerde bu konu hakkında bir yazı yazmıştım. Konu referandum tartışmaları genel gündemine hâlâ tam olarak girmiş değil ama çevreci çevreler, kendilerini yakından ilgilendiren bu konu üzerine tartışmaya devam ediyor. Bu sabah, değişiklik önerisini tartıp biçen çok iyi bir yazı okudum. Ekolojistler.org adlı sitede 27 Ağustos'ta yayınlanan bu yazı, hem hukukla hem de çevre alanıyla yüksek alâka sahibi bir yazarın kaleminden çıktığı için, konuyu benim amatör işi yazımdan çok daha düzgün bir şekilde işliyor. Özellikle de evet'çilerin ve hayır'cıların yargıya dair "sandıklarını" hakimler üzerinden biraz sosyoloji kevgirine tuttuğu satırlar çok çok başarılıydı. Yerindelik denetimine karşı çıkmayı "yargı bağımsızlığına pranga vuruluyor" falan gibi bir düşünsel hattın ötesine taşıyabilmek için birebir bazı fikirler içeriyordu. "Hayır'ın Ekolojisi" başlıklı son bölümü de kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışan yazarı google'ladım ve başka bazı yazılarından, söyledikleri takip edilesi bir kişi olduğu sonucuna vardım.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışan yazarı google'ladım ve başka bazı yazılarından, söyledikleri takip edilesi bir kişi olduğu sonucuna vardım.
24 Ağustos 2010
Yerindelik denetimi?
12 Eylül günü halkoyuna sunulacak olan anayasa değişiklik paketinin maddelerinden biri, yürürlükteki 1982 Anayasası'nın 125. maddesine şöyle bir not düşülmesini öngörüyor: "Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz". Bu yerindelik denetimi denen olay, Özal'dan Melih Gökçek'e kadar, girişimcililer girişimcisi muhafazakâr-sağ iktidar sahiplerinin hepsinin baş belası olagelmiş bir olay. Yasama organının hamleleri hakkında Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlar gündemi işgal ediyorken bu maddede bahsedilen olayın bir benzeri tartışılıyor. "Anayasa değişikliğini sadece usûl bakımından incelersin, içeriğine karışamazsın" görüşünü al, idarenin hamlelerine ve bunların karşısında idari yargı organlarının verdiği kararların bağlamına doğru çek uzat, işte karşında bir yerindelik denetimi karşıtı söylem var. Burada da "İdarenin eylemlerini sadece hukuka uygunluk açısından denetleyebilirsin, yerindelik denetimi yapamazsın" deniyor. Önceki durumda olduğu gibi bu da yasalarda yer bulmuş; İdari Yargılama Usûlü Kanunu'nun 2. maddesinde yerindelik denetimi yapılamayacağı, idarenin takdir hakkının (Roni Margulies'çesi: "hükûmetlerin hükûmet etme hakkı". biraz ağız yayılarak, biraz umursamaz bir tavırla, en önemlisi de "Bunlar çok karmaşık mevzular ama ben yine de halkın anlayacağı şekilde anlatayım" havasıya söylenecek) ortadan kaldırılamayacağı belirtiliyor. Fakat yine yasamanın denetlenmesinde olduğu gibi, kanunda yazılı olanın aksi yönüne bakıyormuş gibi görünen bir fiili durum var. İşte bu anayasa değişikliği paketi ile birlikte, yerindelik denetimi karşıtı söylem anayasal düzeye çekiliyor, idareye bu düzeyde bir koruma getiriliyor.
Yerindelik denetimi neden kaçınılası bir şey? Burada teori devreye giriyor. Şimdi idare belli bir karar veriyor, bir şey yapmak istiyor. Buna karşılık da yargının aynı işin öyle değil de şöyle yapılırsa daha iyi olacağına dair bir kararı var, deniyor. Devamında da ekleniyor:
Bu kadar teori yeter. Yerindelik denetimi konusunun pratiğinde, idare-mahkeme-bilirkişi gibi soyut kişiler değil, somut kişilikler bulunuyor. Melih Gökçek 267 metrelik semazen heykeli projesi çizdiriyor mesela, inşaat için bazı düzenlemelere girişiyor, sonra birileri (kimler yetkili buna?) konuyu mahkemeye götürüyor, sonra Melih'in belalısı ODTÜ'den bilirkişi tayin ediliyor, o da projeyi kamu yararına, şehircilik ilkelerine uygun bulmuyor ve sonra ya plan tadil ediliyor, ya proje rafa kaldırılıyor --seçim döneminde CHP ZİHNİYETİ TARAFINDAN ENGELLENEN HİZMETLER diye afişlere ve internet banner'larına dönüşmek üzere. İş öylesine ölüm çekici sıkıcılıkta bir rutine binmiş ki, Melih Gökçek'in dan dun bir proje ortaya çıkaracağı da baştan belli, ODTÜ'lü bilirkişinin ne olursa olsun projenin reddedilmesini önereceği de. Mahkeme de geri kalmıyor: ona düşen çarpıklık da, örneğin, 2003'te yapılan otobüs bileti zammını kamu yararına, sosyal devlet ilkesine filan uygunsuz bulup iptal etme işini 2010 yılında yapmak gibi bir şey oluyor. Daha küçük yerlerde ne dalgalar dönüyor bilemiyoruz.
Belki yine argumentum ad'lara girecek fakat konunun, bu somut kişilerin somut kavgalarını gözardı ederek tartışılamayacağını düşünüyorum. Çünkü teoride tartışıldığında bir erkin başka bir erkin alanına tecavüzü olarak görünen bu fiili durum, pratikte, bu somut kişiliklerin ve onların faaliyet gösterdiği hukuki bağlamın onulmaz çarpıklıkları sonucu bambaşka görünümlere bürünüyor, örneğin bir hak arama aracına dönüşüyor. Metrobüs zammına, usûlsüz özelleştirmeye, dediğim dedik çaldığım düdük kent içi "mutenalaştırma" projelerine karşı insanların elinde iki tür "silah" var: birincisi, dört yılda bir gelen sandık (AK Parti kendi elementer demokrasi anlayışı uyarınca çoğunlukla bunu yeterli buluyor), ikincisi de, idari yargı ve onun tepesindeki Danıştay. Bunu, "Son kale yargı, onu da ele geçirmeye çalışıyorlar" filan gibi anlamayın lütfen. Yargı sistemini genel olarak bir utanç kaynağı olarak görüyorum, kendimi onlar sayesinde güvende filan hissetmiyorum ve bazen gazlara geldiğimde "Bunların burnunu ne kadar sürtsen iyi" gibi şeyler bile diyorum. Ama burada demek istediğim, işin eğrisi doğrusuna denk gelmiş ve bu çarpıklıklar yumağında böyle bir imkân ortaya çıkmış. Çeksenbelınsıs o yea hesabı. Tıpkı aslında devlet tarafından büyük ihtimalle kontrol aygıtları olarak tasarlanmış olan meslek odalarının, belirli bazı insanlar tarafından mesken edinilerek, bu potansiyel imkânın "halkçı" sonuçlar yaratmasında gerekli dolayımı sağlıyor olması gibi.
Böyle düşününce anayasa değişikliği paketindeki yerindelik denetimi karşıtı düzenlemenin doğrudan doğruya Melih Gökçek ve Kadir Topbaş tarafından önerildiği izlenimine kapıldım. Böyle bir imkânın anayasa aracılığıyla kırpılması bana pek "elbette ideal, yeterli değil ama neticede ileri doğru atılmış bir adım" gibi gelmedi, pek razı olmadım açıkçası. Sandık yetmiyor ve sandık olsa bile, idarenin bir kontrole tabi olması, olmamasından -benim için- sanırım her şartta daha iyidir. Galataport normal, ideolojik-olmayan, tarihin sonu, dünyanın eksikliğiyle yüzyılları heba ettiği pırıl pırıl evrensel hakikat; fakat tek onu engelleme çabaları idoolojik bazı yaklaşımlardır diyemiyorum. Bu durum "fiili" nitelikteyse, doğru dürüst işlemiyorsa, bilirkişiler yetkilerini kötüye kullanıyorsa onun çaresine bakarsın, düzenlemesini yaparsın. Bilirkişi seçimlerine sıkı bir usûl getirirsin, yerindeliğe hem bu imkânı ortadan kaldırmayacak hem de idarenin iş görmesini sağlayacak bir yol ararsın. Ama bir kontrol unsuruna karşı sağcı bir partinin millet ile kaldırmak'tan başka bir yönelimi söz konusu olamayacağı için bu varsayımsal kısma bir son vermenin vaktidir.
Öte yandan, yukarıda alıntıladığım Yeşiller.org yazısının sonunda enteresan bir argüman var. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde yürürlükte olan bütün çevreci davaların düşeceği görüşüne karşı bir sav geliştirilmiş. Deniyor ki, bu davalar düşmeyecek, zira halihazırda kimse "Bu özelleştirme yerinde değil, buna bir yerindelik denetimi attır hoca" diye mahkemeye gitmiyor ve mahkemeler de kararlarında "Evet ben yerindelik denetimi yaptım ve bunu yerinde değil buldum" demiyor. Bunun yerine, örneğin bir HES projesinin hukuka uygunluğu değerlendirilirken, "hukukilik denetimi", yalnızca ihale uygunluğu, nizamnamelere uygunluk, işçileri sigortalı çalıştırma gibi şekil ve usûl kısımlarını kapsayacak şekilde dar tarifeden değil, başka insanların yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, devletin çevreyi koruma-yaşam kalitesini artırma-sosyal devlet olma gibi bazı Anayasal ve yasal ödevleri de işin içine katılarak, daha geniş şekilde yorumlanıyor. Bu sebepten, Anayasa değişikliği şu andaki hukuki aracı teğet geçecek ve sürdürülen mücadeleler baltalanmayacak. Bu görüş biraz aklımı bulandırdı ama öbür yandan şunu da sormak lazım: Eğer durum gerçekten böyleyse, yani yapılan şeyin adı zaten yerindelik denetimi değilse ve mesele hukukilik denetiminin geniş yorumlanması ise neden özellikle yerindelik denetimini yasaklayan ama hukukiliğe bir ses çıkarmayan bu Anayasa değişikliğine ihtiyaç duyuluyor? Zaten mevcut olan ve işlediği belirtilen yasal korumayı anayasal düzeye taşımanın anlamı ne? Siz belki hukukilik denetimi sınırları içinde kalma iddiasındasınız ama durumu yerindelik denetimi olarak adlandıran, önü kesiliyormuş hisseden de bir irade var ve belli ki bu durumu ortadan kaldırmaya bilenmiş, kozlarını ortaya koymuş durumda.
Belki de değişikliklerin kabul edilmesi durumunda bir vaka Anayasa Mahkemesi'ne kadar taşınacak; o zaman durumun adı tam koyulacak ve ondan sonrasında Melih Gökçek mi, ODTÜ mü wins perfect, belirlenecek. AYM hem kendi alanında bu yerindelik denetimiyle pek hoşlaşıyor, hem de geçmişte (1990'ların başı) Danıştay'ın elini kararlarıyla güçlendirmişliği mevcut. Fakat gelecekte yapısı değişecek bir Anayasa Mahkemesi'nin yönelimi nasıl olur sorusu bir yana, şu gün şu saatte bile hukuka dair siyasal kamuoyunda yerindelik yandaşı bir söylemin yaygınlık bulması bence mümkün değil. Her hâlükârda böyle bir imkânın yok edilmesi riskini barındıran bu değişiklik önerisi beni hoşnutsuz ediyor. Hele de bunun ne şekilde "ileri bir adım" olabileceğini hiç anlayamıyorum. Kişisel olarak referanduma dair elediğim, yapmam dediğim ilk seçenek Hayır seçeneği idi ama konu öyle basit değil, onu anlamış oldum kendi payıma.
Yerindelik denetimi neden kaçınılası bir şey? Burada teori devreye giriyor. Şimdi idare belli bir karar veriyor, bir şey yapmak istiyor. Buna karşılık da yargının aynı işin öyle değil de şöyle yapılırsa daha iyi olacağına dair bir kararı var, deniyor. Devamında da ekleniyor:
İdarenin yaptığı nitelendirmenin yanlış, mahkemenin yaptığı nitelendirmenin doğru olacağını kimse söyleyemez. O nedenle demokratik hukuk devletinde idari işlemlerin sebep unsuru konusunda nitelendirme yapma yetkisi, kural olarak, mahkemelere değil, idareye aittir.Çünkü niye, çünkü idare (yine) teoride insanlara bir doğru önerisi sunarak ve bu kendi doğru'sunu onlara onaylatarak işbaşına geliyor. Onun doğrusunun arkasında halkın desteği var; yargının heybesinde ise böyle bir şey yok. Yeşiller.org'daki yazının alıntıladığı metnin atladığı unsur şu: yargı'nın doğru ve yerinde olan'a dair görüşünü yargıçlar af buyurun bir taraflarından kıl-tüy söküp tek mi çift mi diye sayarak belirlemiyorlar. Arada bilirkişi denen bir kurumun dolayımı var. Teoride, bilirkişi'nin, doğru ve yerinde olan'ı belirleme konusunda herkesten daha avantajlı bir konumda olması lazım (şu konu da ennihaye gelip bilgi sosyolojisine dayandı ya...). Seçilmişin de, atanmışın da onun karşısında el pençe divan durması lazım. Mahkemelerde bilirkişinin dediğinin hilafına karar alınması Yargıtay için karar bozma nedeni diyorlar; seçilmiş olan için ise bir şey denmiyor. Ama yine de teoriyi bilirkişi'ye kapattığında, böyle bir nedenden ötürü yerindelik denetimi gördüğünüzde kaçınız durumu hasıl oluyor.
Bu kadar teori yeter. Yerindelik denetimi konusunun pratiğinde, idare-mahkeme-bilirkişi gibi soyut kişiler değil, somut kişilikler bulunuyor. Melih Gökçek 267 metrelik semazen heykeli projesi çizdiriyor mesela, inşaat için bazı düzenlemelere girişiyor, sonra birileri (kimler yetkili buna?) konuyu mahkemeye götürüyor, sonra Melih'in belalısı ODTÜ'den bilirkişi tayin ediliyor, o da projeyi kamu yararına, şehircilik ilkelerine uygun bulmuyor ve sonra ya plan tadil ediliyor, ya proje rafa kaldırılıyor --seçim döneminde CHP ZİHNİYETİ TARAFINDAN ENGELLENEN HİZMETLER diye afişlere ve internet banner'larına dönüşmek üzere. İş öylesine ölüm çekici sıkıcılıkta bir rutine binmiş ki, Melih Gökçek'in dan dun bir proje ortaya çıkaracağı da baştan belli, ODTÜ'lü bilirkişinin ne olursa olsun projenin reddedilmesini önereceği de. Mahkeme de geri kalmıyor: ona düşen çarpıklık da, örneğin, 2003'te yapılan otobüs bileti zammını kamu yararına, sosyal devlet ilkesine filan uygunsuz bulup iptal etme işini 2010 yılında yapmak gibi bir şey oluyor. Daha küçük yerlerde ne dalgalar dönüyor bilemiyoruz.
Belki yine argumentum ad'lara girecek fakat konunun, bu somut kişilerin somut kavgalarını gözardı ederek tartışılamayacağını düşünüyorum. Çünkü teoride tartışıldığında bir erkin başka bir erkin alanına tecavüzü olarak görünen bu fiili durum, pratikte, bu somut kişiliklerin ve onların faaliyet gösterdiği hukuki bağlamın onulmaz çarpıklıkları sonucu bambaşka görünümlere bürünüyor, örneğin bir hak arama aracına dönüşüyor. Metrobüs zammına, usûlsüz özelleştirmeye, dediğim dedik çaldığım düdük kent içi "mutenalaştırma" projelerine karşı insanların elinde iki tür "silah" var: birincisi, dört yılda bir gelen sandık (AK Parti kendi elementer demokrasi anlayışı uyarınca çoğunlukla bunu yeterli buluyor), ikincisi de, idari yargı ve onun tepesindeki Danıştay. Bunu, "Son kale yargı, onu da ele geçirmeye çalışıyorlar" filan gibi anlamayın lütfen. Yargı sistemini genel olarak bir utanç kaynağı olarak görüyorum, kendimi onlar sayesinde güvende filan hissetmiyorum ve bazen gazlara geldiğimde "Bunların burnunu ne kadar sürtsen iyi" gibi şeyler bile diyorum. Ama burada demek istediğim, işin eğrisi doğrusuna denk gelmiş ve bu çarpıklıklar yumağında böyle bir imkân ortaya çıkmış. Çeksenbelınsıs o yea hesabı. Tıpkı aslında devlet tarafından büyük ihtimalle kontrol aygıtları olarak tasarlanmış olan meslek odalarının, belirli bazı insanlar tarafından mesken edinilerek, bu potansiyel imkânın "halkçı" sonuçlar yaratmasında gerekli dolayımı sağlıyor olması gibi.
Böyle düşününce anayasa değişikliği paketindeki yerindelik denetimi karşıtı düzenlemenin doğrudan doğruya Melih Gökçek ve Kadir Topbaş tarafından önerildiği izlenimine kapıldım. Böyle bir imkânın anayasa aracılığıyla kırpılması bana pek "elbette ideal, yeterli değil ama neticede ileri doğru atılmış bir adım" gibi gelmedi, pek razı olmadım açıkçası. Sandık yetmiyor ve sandık olsa bile, idarenin bir kontrole tabi olması, olmamasından -benim için- sanırım her şartta daha iyidir. Galataport normal, ideolojik-olmayan, tarihin sonu, dünyanın eksikliğiyle yüzyılları heba ettiği pırıl pırıl evrensel hakikat; fakat tek onu engelleme çabaları idoolojik bazı yaklaşımlardır diyemiyorum. Bu durum "fiili" nitelikteyse, doğru dürüst işlemiyorsa, bilirkişiler yetkilerini kötüye kullanıyorsa onun çaresine bakarsın, düzenlemesini yaparsın. Bilirkişi seçimlerine sıkı bir usûl getirirsin, yerindeliğe hem bu imkânı ortadan kaldırmayacak hem de idarenin iş görmesini sağlayacak bir yol ararsın. Ama bir kontrol unsuruna karşı sağcı bir partinin millet ile kaldırmak'tan başka bir yönelimi söz konusu olamayacağı için bu varsayımsal kısma bir son vermenin vaktidir.
Öte yandan, yukarıda alıntıladığım Yeşiller.org yazısının sonunda enteresan bir argüman var. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde yürürlükte olan bütün çevreci davaların düşeceği görüşüne karşı bir sav geliştirilmiş. Deniyor ki, bu davalar düşmeyecek, zira halihazırda kimse "Bu özelleştirme yerinde değil, buna bir yerindelik denetimi attır hoca" diye mahkemeye gitmiyor ve mahkemeler de kararlarında "Evet ben yerindelik denetimi yaptım ve bunu yerinde değil buldum" demiyor. Bunun yerine, örneğin bir HES projesinin hukuka uygunluğu değerlendirilirken, "hukukilik denetimi", yalnızca ihale uygunluğu, nizamnamelere uygunluk, işçileri sigortalı çalıştırma gibi şekil ve usûl kısımlarını kapsayacak şekilde dar tarifeden değil, başka insanların yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, devletin çevreyi koruma-yaşam kalitesini artırma-sosyal devlet olma gibi bazı Anayasal ve yasal ödevleri de işin içine katılarak, daha geniş şekilde yorumlanıyor. Bu sebepten, Anayasa değişikliği şu andaki hukuki aracı teğet geçecek ve sürdürülen mücadeleler baltalanmayacak. Bu görüş biraz aklımı bulandırdı ama öbür yandan şunu da sormak lazım: Eğer durum gerçekten böyleyse, yani yapılan şeyin adı zaten yerindelik denetimi değilse ve mesele hukukilik denetiminin geniş yorumlanması ise neden özellikle yerindelik denetimini yasaklayan ama hukukiliğe bir ses çıkarmayan bu Anayasa değişikliğine ihtiyaç duyuluyor? Zaten mevcut olan ve işlediği belirtilen yasal korumayı anayasal düzeye taşımanın anlamı ne? Siz belki hukukilik denetimi sınırları içinde kalma iddiasındasınız ama durumu yerindelik denetimi olarak adlandıran, önü kesiliyormuş hisseden de bir irade var ve belli ki bu durumu ortadan kaldırmaya bilenmiş, kozlarını ortaya koymuş durumda.
Belki de değişikliklerin kabul edilmesi durumunda bir vaka Anayasa Mahkemesi'ne kadar taşınacak; o zaman durumun adı tam koyulacak ve ondan sonrasında Melih Gökçek mi, ODTÜ mü wins perfect, belirlenecek. AYM hem kendi alanında bu yerindelik denetimiyle pek hoşlaşıyor, hem de geçmişte (1990'ların başı) Danıştay'ın elini kararlarıyla güçlendirmişliği mevcut. Fakat gelecekte yapısı değişecek bir Anayasa Mahkemesi'nin yönelimi nasıl olur sorusu bir yana, şu gün şu saatte bile hukuka dair siyasal kamuoyunda yerindelik yandaşı bir söylemin yaygınlık bulması bence mümkün değil. Her hâlükârda böyle bir imkânın yok edilmesi riskini barındıran bu değişiklik önerisi beni hoşnutsuz ediyor. Hele de bunun ne şekilde "ileri bir adım" olabileceğini hiç anlayamıyorum. Kişisel olarak referanduma dair elediğim, yapmam dediğim ilk seçenek Hayır seçeneği idi ama konu öyle basit değil, onu anlamış oldum kendi payıma.
19 Ağustos 2010
İslam deplasmanına puan ya da puanlar için gidenler
Eskiden insanlar yalnızca AKP'nin icraatlarını filan eleştirirken bahsedeceğim havalara bürünürlerdi. Normalde dinle diyanetle pek bir arada anılmayan kişiler ve "kesimler", dinden kaynaklanan söylemlerin adresi konumundaki AKP'ye eleştiri getirirken din-diyanet deplasmanına gider, örneğin "Müslüman çalmaz, Allah celle celaluhû ne diyor, bana bir tek kul hakkıyla gelme diyor, bunlar ne biçim müslüman?" filan derlerdi. Bu sorgulama mantığını benimsemeye aslında çok daha fazla sayıda insan teşneymiş. Son günlerde patlayan KPSS skandalları sonucu bunu anladım. Bir cemaatin merkezi bir sınavın sorularını ele geçirdiğiyle ilgili şaibeler ortaya çıkıyor, (cemaat kısmını bilmem de şaibe kısmı epey ikna edici), buna tepki koyanların hepsinin ağzında beddualar, lanetler, bunlar nasıl Müslümanlar'lar...
Bana tepeden tırnağa yanlış gelen bir sorgulama. Bir kere, biz, hepimiz, Allah'ın nizamına tabi değiliz. Eleştiriciler zaten kafadan değiller; eleştirilenler de güya o nizama tabi olma iddiasındalar. Dünya da o nizama göre dönmüyor. Yani eleştirilen eylemi seküler hukuki ve ahlâki normlara göre tanımlayıp, anlamdırıp -örneğin- "yolsuzluk" (AKP eleştirisi örneği) veya "hırsızlık" (KPSS örneği) olarak da kodlamak, söylemi oradan döndürmek varken, niçin buna "kul hakkı yemek" filan diyelim ki? Bir fail hırsızsa hırsızdır, yolsuzsa yolsuzdur; niye her ikisinde de onu SÜPER MÜMİNLİK MEGA MÜSLÜMANLIK'a atfen, ona kıyasla tartışmak durumunda olalım? Süper mümin olsa ne yazar, sahte müslüman olsa ne yazar?
Siyasetten gelen örnekte, soruların yanıt belki söylemin sekülerleştirilince, hukukileştirilince "gitmemesi" olabilir. Çünkü AHLAK ŞURASI toplayıp sonuç bildirgesine "ahlakı dinden ayırmak mümkün olmadığına göre..." yazan insanların titrinin profesör olabildiği bir ülkede yaşıyoruz. (Bu şuranın bildirisini ararken karşıma çıkan benzeri pseudo-akademik gerizekâlılıklar yüzünden kendimi jiletleyecek noktaya geldim.) Bu şartlar altında söylemin peynir-ekmek gibi gitmesi için böyle bir maneviyat ayarı çekiliyor denebilir, ama ama'sı var işte. Siyasi başarı için bir söylemcinin kendine bu kadar uzak bir deplasmana gitmesi, çalışmadığı, işlemediği, kayda değmediği ayan beyan ortada olan böyle bir söyleme teslim bayrağı çekmesi bence kötü bir şey. Sırf önemli gördüğüm "dilde, fikirde, işte kendiliğindenlik" ilkesine karşılıktan ötürü bile böyle bir seçenek şahsen benim için kaçınılası olurdu.
KPSS örneğini düşününce ortaya alternatif bir yanıt daha çıkıyor. Facebook'ta veya Memurla.net'te kendi kendine ilenen insanların siyasetçi olmadıkları, bir siyasi söylem kurmaya çalışmadıkları çok açık. Burada din-diyanet söylemine teslimiyet (veya tevessül diyelim, çünkü böyle ilenenlerin bir kısmı gerçekten de din söyleminin içinde yaşıyan ve fakat cemaatle bağlantısız kimseler olabilir), seküler-hukuki söylemin sadece söylemde kalması, bu insanları koruyamaması yüzünden meydana geliyor. Karşılarında böyle bir haksız durum duruyorken ve ellerinde hukuki bir araç pratikte pek bulunmuyorken, insanların bu dünyadan cayıp hukuklarını ötekine cirolamaları beklenebilecek bir şey. Dilekçeler, Danıştaylar, kanun maddeleri, iptal istemleri, Bakanlıklar, yürütmeyi durdurmalar vesairelerin arasında kaybolunsa dahi ortaya bir şey çıkmayacak. Maykıl Ceksın olsalardı belki "Ma'in Lu'er yaşasaydı KPSS'yi iptal ettirirdi" diyebilirlerdi, fakat bu alanda verilmiş ve somut sonuçlar hasıl etmiş bir hukuki mücadele örneği bulunmuyor. (Gerçi ben "Sesimizi duyuralım, basına haber verelim, bu işi takip edelim, gösteri düzenleyelim" gibi söz konusu örnekleri kurma çabalarını da gördüm ama ilk elde çoğunluğun tercihi "deplase olmak" oluyor. Sivil toplum iyi hoş ama o da öldürücü şekilde dolaylı.) Dolayısıyla gelsin kul hakkı söylemi. Bu somut hukuki sonuç elde etme çabalarına göre dolaylı bile değil ama benim anlayamadığım bir şekilde mağdurun o gadrin ağırlığını azaltmasına yardımcı oluyor. Ruhsuz dünyanın ruhu işte.
---
Bir de bu yazı süresince aklıma gelen birkaç alakasız şeyi buraya not edeyim:
1. Tayyip Erdoğan'ın Ermeni Soykırımı'nın olmadığını "müslüman soykırım yapmaz" diye kanıtlayıp geçmesi! Dünyada "iş gören", dünyada eyleyen ve bunları da --eğer herhangi bir düşünce doğrultusunda yapıyorsa-- bu dünyanın koşullarında şekillenmiş bir düşünce doğrultusunda yapan insanları "kendi sahasına" aldırması. (Din-diyanet Tayyip Erdoğan'ın sahası değil ki itirazı kabulüm olmakla birlikte bu konuda bir şey demeyeceğim.)
2. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i eleştirirken Yahudi şeriatı deplasmanına gidip "Yu şel nat kil" demesi. Yine dünyada olup biteni başka nizamlarla tartıp biçme umutsuz-çabası. İsrail askeri de öldürme-öldürmeme kararını verecekken dönüp "Öldür mü diyor, öldürme mi diyor" diye on emre bakıyordu zaten.
3. Eşcinsellik konusundaki süperliklerinden hatırladığımız Taraf yazarı Hilal Kaplan: "Kürt meselesi oldukça hassas bir mesele. Çok canlar yandı. Bu mesele üzerine düşünürken aklımdan çıkarmadığım bir ayet-i kerime var: "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." Bence bu ayet, Kürt olsun ya da olmasın tüm ülke Müslümanlarının feyz alması ve öfke, intikam, gurur gibi nefsî duygularla baş ederken her dâim hatırlaması gereken bir ortak zemin sağlayabilir. Bu ayet-i kerimeyi her tür eylemliliğimizde baş köşede ağırlamamız gerekiyor diye inanıyorum." Burada bir deplasman söz konusu değil elbette. Aksine, Hilal Kaplan 100 bin kişilik yeni stadının açılış maçına hepimizi davet ediyor. Koca Kürt sorununu, barışın diye buyuran bir ayeti eylemliliklerde baş köşede ağırlayarak çözecekmişiz. Yazı boyunca bahsettiğim sığlığın dip noktası. Bu "ayet-i kerime" ortalarda olduğu bin küsür yıl boyunca bir tek toplumsal krizi çözmüş, veya bir tek siyasi aktörün eylemliliklerinde baş köşede ağırlanmış mıdır acaba?
Bana tepeden tırnağa yanlış gelen bir sorgulama. Bir kere, biz, hepimiz, Allah'ın nizamına tabi değiliz. Eleştiriciler zaten kafadan değiller; eleştirilenler de güya o nizama tabi olma iddiasındalar. Dünya da o nizama göre dönmüyor. Yani eleştirilen eylemi seküler hukuki ve ahlâki normlara göre tanımlayıp, anlamdırıp -örneğin- "yolsuzluk" (AKP eleştirisi örneği) veya "hırsızlık" (KPSS örneği) olarak da kodlamak, söylemi oradan döndürmek varken, niçin buna "kul hakkı yemek" filan diyelim ki? Bir fail hırsızsa hırsızdır, yolsuzsa yolsuzdur; niye her ikisinde de onu SÜPER MÜMİNLİK MEGA MÜSLÜMANLIK'a atfen, ona kıyasla tartışmak durumunda olalım? Süper mümin olsa ne yazar, sahte müslüman olsa ne yazar?
Siyasetten gelen örnekte, soruların yanıt belki söylemin sekülerleştirilince, hukukileştirilince "gitmemesi" olabilir. Çünkü AHLAK ŞURASI toplayıp sonuç bildirgesine "ahlakı dinden ayırmak mümkün olmadığına göre..." yazan insanların titrinin profesör olabildiği bir ülkede yaşıyoruz. (Bu şuranın bildirisini ararken karşıma çıkan benzeri pseudo-akademik gerizekâlılıklar yüzünden kendimi jiletleyecek noktaya geldim.) Bu şartlar altında söylemin peynir-ekmek gibi gitmesi için böyle bir maneviyat ayarı çekiliyor denebilir, ama ama'sı var işte. Siyasi başarı için bir söylemcinin kendine bu kadar uzak bir deplasmana gitmesi, çalışmadığı, işlemediği, kayda değmediği ayan beyan ortada olan böyle bir söyleme teslim bayrağı çekmesi bence kötü bir şey. Sırf önemli gördüğüm "dilde, fikirde, işte kendiliğindenlik" ilkesine karşılıktan ötürü bile böyle bir seçenek şahsen benim için kaçınılası olurdu.
KPSS örneğini düşününce ortaya alternatif bir yanıt daha çıkıyor. Facebook'ta veya Memurla.net'te kendi kendine ilenen insanların siyasetçi olmadıkları, bir siyasi söylem kurmaya çalışmadıkları çok açık. Burada din-diyanet söylemine teslimiyet (veya tevessül diyelim, çünkü böyle ilenenlerin bir kısmı gerçekten de din söyleminin içinde yaşıyan ve fakat cemaatle bağlantısız kimseler olabilir), seküler-hukuki söylemin sadece söylemde kalması, bu insanları koruyamaması yüzünden meydana geliyor. Karşılarında böyle bir haksız durum duruyorken ve ellerinde hukuki bir araç pratikte pek bulunmuyorken, insanların bu dünyadan cayıp hukuklarını ötekine cirolamaları beklenebilecek bir şey. Dilekçeler, Danıştaylar, kanun maddeleri, iptal istemleri, Bakanlıklar, yürütmeyi durdurmalar vesairelerin arasında kaybolunsa dahi ortaya bir şey çıkmayacak. Maykıl Ceksın olsalardı belki "Ma'in Lu'er yaşasaydı KPSS'yi iptal ettirirdi" diyebilirlerdi, fakat bu alanda verilmiş ve somut sonuçlar hasıl etmiş bir hukuki mücadele örneği bulunmuyor. (Gerçi ben "Sesimizi duyuralım, basına haber verelim, bu işi takip edelim, gösteri düzenleyelim" gibi söz konusu örnekleri kurma çabalarını da gördüm ama ilk elde çoğunluğun tercihi "deplase olmak" oluyor. Sivil toplum iyi hoş ama o da öldürücü şekilde dolaylı.) Dolayısıyla gelsin kul hakkı söylemi. Bu somut hukuki sonuç elde etme çabalarına göre dolaylı bile değil ama benim anlayamadığım bir şekilde mağdurun o gadrin ağırlığını azaltmasına yardımcı oluyor. Ruhsuz dünyanın ruhu işte.
---
Bir de bu yazı süresince aklıma gelen birkaç alakasız şeyi buraya not edeyim:
1. Tayyip Erdoğan'ın Ermeni Soykırımı'nın olmadığını "müslüman soykırım yapmaz" diye kanıtlayıp geçmesi! Dünyada "iş gören", dünyada eyleyen ve bunları da --eğer herhangi bir düşünce doğrultusunda yapıyorsa-- bu dünyanın koşullarında şekillenmiş bir düşünce doğrultusunda yapan insanları "kendi sahasına" aldırması. (Din-diyanet Tayyip Erdoğan'ın sahası değil ki itirazı kabulüm olmakla birlikte bu konuda bir şey demeyeceğim.)
2. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i eleştirirken Yahudi şeriatı deplasmanına gidip "Yu şel nat kil" demesi. Yine dünyada olup biteni başka nizamlarla tartıp biçme umutsuz-çabası. İsrail askeri de öldürme-öldürmeme kararını verecekken dönüp "Öldür mü diyor, öldürme mi diyor" diye on emre bakıyordu zaten.
3. Eşcinsellik konusundaki süperliklerinden hatırladığımız Taraf yazarı Hilal Kaplan: "Kürt meselesi oldukça hassas bir mesele. Çok canlar yandı. Bu mesele üzerine düşünürken aklımdan çıkarmadığım bir ayet-i kerime var: "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." Bence bu ayet, Kürt olsun ya da olmasın tüm ülke Müslümanlarının feyz alması ve öfke, intikam, gurur gibi nefsî duygularla baş ederken her dâim hatırlaması gereken bir ortak zemin sağlayabilir. Bu ayet-i kerimeyi her tür eylemliliğimizde baş köşede ağırlamamız gerekiyor diye inanıyorum." Burada bir deplasman söz konusu değil elbette. Aksine, Hilal Kaplan 100 bin kişilik yeni stadının açılış maçına hepimizi davet ediyor. Koca Kürt sorununu, barışın diye buyuran bir ayeti eylemliliklerde baş köşede ağırlayarak çözecekmişiz. Yazı boyunca bahsettiğim sığlığın dip noktası. Bu "ayet-i kerime" ortalarda olduğu bin küsür yıl boyunca bir tek toplumsal krizi çözmüş, veya bir tek siyasi aktörün eylemliliklerinde baş köşede ağırlanmış mıdır acaba?
02 Mart 2010
Ölü Doğum: Türkiye İnsan Hakları Kurumu
Şu anda temel insan haklarının devletçe ihlalleri ile uğraşan en üst düzeydeki resmi kuruluşlardan biri, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı. 2001 yılında, kuvvetle muhtemel ki AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan bir kanuna dayanılarak oluşturulmuş bu kuruluşun internet sayfası, şu adreste bulunuyor. Hakkımızda kısmına tıkladım, karşıma Word'de yapılmış izlenimi veren bir tasarım ve ilköğretim okulu sitelerinin kanayan yarası "Misyonumuz-Vizyonumuz" ikilisi geldi. Sayın İnsan Hakları Başkanımızın fotoğrafına bakınca ister
20 Şubat 2010
Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: 5233 Sayılı Yasa ve Zarar Tazmin Komisyonları
(Taşınma işleri dolayısıyla birkaç haftadır bir şeyler yazacak fırsat bulamamıştım. Şimdi yavaş yavaş yeniden başlıyorum.)
Konu, kâh PKK'ya destek verdikleri gerekçesiyle/zannıyla, kâh da "kendi güvenlikleri için" devlet tarafından köylerinden çıkarılan Kürtler. Sayıları devletin parçalı bulutlu raporlarına [1] göre 350 bin, Paris'teki Kürt
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)