10 Temmuz 2010

Argumentum ad...

Son senelerde giderek artan bir sıklıkta "mantık hataları" konusu fikir tartışmalarında gündeme geliyor. Çok yakın bir zamanda insanların haklı olanın o eşsiz durumunu tatmaları için muarızlarının söylemlerinde birkaç mantık hatası bulması yeterli olacak. Daha şimdiden "Bu direk Ad hominem" türü çıkışlar akan suları durdurmuyorsa da yavaşlatıyor. (Bu tespit cümlesinin bu kadar kısalabilmesi bile söylemin yaygınlığına işaret.) Bense bu hususta tam olarak arada kalmış durumdayım. Bir taraftan içimde bunları öğrenme isteği var (habire şuna benzer siteleri arada uğramak üzere gündeme alıyor ve sonra da hiç geri uğramıyorum); çünkü insanın bir diyalogu değilse bile en azından kendi içindeki düşüncesini bu hatalara bulaşmadan geliştirebilmesinde bir değer olduğunu sanıyorum. Öbür yandan da işin kıymeti harbiyesini biraz anlayamıyorum.

Son zamanlarda okuduğum şeylerde birkaç defa söz bunlara geldi. Birbirinden farklı yazarlar alakasız görünen bağlamlarda bu hatalara değinseler de söylediklerinde bazı benzerlikler vardı. Dikkat çekilen bir husus, yalnızca mantık alanına, üstelik de o alanın tamamını temsil etmeyen bir zümreye ait görünen bu 'profesyonel' yöntemlerin alanların dışına doğru çok fazla taşması. Düşüncenin bu mantık hatalarına düşmemesi gerektiği fikri, başlangıçta yalnızca küçük bir felsefe çevresinin fikri. Belirli başlangıç noktalarıyla uyumlu, belirli bir epistemolojinin tellerini titretiyor. Mantıksal pozitivizm, bilgiye ulaşmada akılcı argümantasyonu baş köşeye koyuyor örneğin. Viyana dolaylarında doğan bu anlayış zamanla anglosakson dünyaya yayılıyor. Bahsettiğim okumalar genellikle neo-liberalizmle ve ekonomik mantalitenin ekonomik olmayan alanlara doğru hücuma kalkışı ile ilgiliydi fakat birbirinden bağımsız yazan iki yazar da, yani Bourdieu de, Foucault da, bir noktada mantığın yayılışı analojisini kullandılar. Amerika ikisinin de görüş alanına girdi, oraya bu anlayışın eldivenin ele oturması gibi oturduğundan ikisi de bahsettiler. Bilhassa da Foucault. Yeni hükümet aklı, hak temelli değil mantık/bilgi temelli devlet eleştirisi, pazar olarak toplum, pazar olarak x, pazar olarak y, rational choice, romantize-idealize dalgalanımlar yok; yerine ilmek ilmek işlenen, mantık hatalarından arındırılmış akılcı argümantasyon var. Bu hatasız akılcı söylem, stilize debate ortamında rakiplerini alt edecek ve atomize birlikler onu uygun bulup benimseyecek. Vesaire vesaire.

Gerçekten de insan şöyle bir bakınca mantık hatalarına hassasiyet ile Amerika ile bağlantılık/Amerika'ya yakınlık arasında bir bağlantı olduğunu düşünebiliyor. Hatırlıyorum, bir iki ay önce bir akademik toplantıya katılmıştım. Amerika'da faaliyet gösteren genç bir konuşmacı (favori akademisyen tipim!), Ermeni soykırımı tartışmaları dahilinde gerçekleşen "Özür diliyorum" kampanyasının metnini inceleyen bir konuşma yapmıştı. Bu mantık hatalarına da değinen sıkı (dar) bir söylem analiziydi. Metnin altından girdi, üstünden çıktı, içindeki bulanıklıkları ve mantık hatalarını bir bir ortaya dökerek sertçe eleştirdi. Metin filanca filanca hataları yüzünden maksadı gerçekleştirmekten çok uzaktı, yetersizdi, filan. Konuşmacının polemikçi tavrı dinleyicileri (dinleyiciler arasında söz konusu metni oluşturanlardan kimseler de vardı) oldukça gerdi. Gelen eleştiriler genelde bu metnin oluşturulması sürecinin hiç dikkate alınmadığı konusunda odaklanmıştı. (Yani o mantık hataları, o belirsizlikler metnin başarısızlığının nedeni değil, metin oluşturma sürecinin iki ucu keskin bıçak niteliğinin sonucuydu.) Yani konuşmacı, söylem analizi yöntemi açısından eleştiriliyordu. Halbuki daha temelde bir uyumsuzluk yok mu? Böyle bir metin argumentum ad'ların süzgecinden geçirilebilir mi? İşte geldim işin kıymeti harbiyesi konusuna.

Bourdieu'nün de bir lafı var; sözünü ettiğim mantık taşmasından bahsederken, bu taşmaya önayak olmuş insanları "mantığa ait şeyleri eşyanın mantığı sanmakla" itham ediyor. Mantığa ait, mantığın kurallarına tabi uzay, hayatın tamamına şamil değil. Pek post-modern görünmek istemiyorum fakat hayatın tamamını akılcı ve mantık kurallarına uygun hâle getirme projelerinin bedeli hep ağır oldu. Başka ilkelere göre işleyen alanlara bir örnek, elbette din alanı; tamamen kişisel karizma üzerine kurulu. Şimdi, örneğin "ilk taşı günahsız olan atsın" söyleminin gücü ve etkisi ortadayken, bu söylemin içinde "ad hominem" avına çıkmanın anlamı olur mu? Dini(n sosyolojisini) Weber'den okumuş Pierre Bourdieu, mantığın, argümantasyon ekonomisinin geçerlilik alanının aslında çok daha küçük olduğunu düşünmemize neden olacak bir dolu çalışma yapmış. Din alanı, sanat alanı, (ilk bakışta akılcılığa daha uygun görünebilmesine rağmen) edebiyat alanı, entelektüel alan; bunların hiçbirisinde söylemler bu açılardan fazlaca incelenemiyor. Hepsinde, akıl fikir hesaplarını boşa çıkarabilecek, söylenenin başka herhangi bir iletişim düzlemine çekilmesine engel bir sembolik boyut bulunuyor. Alandaki oyunun gereklerine göre mantık hatası, defo olarak görülen davranışların hepsi de babalar gibi yapılabilir, failine getiri getirebilir.

Bence özellikle de günümüzdeki haliyle siyasal alan da bu akla mantığa sığmazlığın zirvelerinden biri. Burada da bence doğruya hatasız dizilmiş akılcı argüman yoluyla ulaşma kuralı değil, Talay Erker'in "Hagi sana 40 metreden bir çakar, o istatistikleri ne yapacağını şaşırırsın" kuralı geçerli durumda. Bu siyaset alanının bir defosu da değil üstelik; hatta belki de en büyük erdemlerinden biri olduğu söylenebilir. "Özür diliyorum" metnini yazan adam, çok kaygan bir siyasi zeminde ilerliyordu. Ermeni tarafına yetecek, Türk tarafında da en fazla insanın altına imza koyabileceği şekilde "fazla olmayan" bir şeyler bulmaya çalıştığı için sonuçta öyle bir metinle ortaya çıktı. Sanki yalnızca bir masa, bir kâğıt, bir kalem ve adamın zihni varmış ve başka bir şey yokmuş gibi bu metni mantık hataları çerçevesinden incelemeyi -af buyurun- son derece sikko buluyorum. Önemli olan, ortaya çıkan söylemin akılcılığı, mantıklılığı, "seviyesi", hatta doğruluğu bile değil, ortada (siyasal alanda) dönen oyunun örtük kurallarını algılayabilip ona göre yönünü ayarlayabilme becerisidir bana göre.  Bunu yapabilen söylemi, siyasi açıdan başarılı buluruz; bir de, sonradan dünya akla mantığa uygun dönmüyor diye durumdan karamsar havalar çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum.    

Geçen gün, televizyonda Anayasa değişiklik paketi referandumuna dair bir program izliyordum. Bir akademisyen, stüdyoya getirdiği ama kadraja girmeyen sihirli küresinden bakarak "oturduğu yerden" "Yani mahkeme kararından sonra mağduriyet söylemi geçersiz hâle geldi. Belki yine kullanılır ama sanmıyorum, halkımız artık çok bilinçlendi, etkilenmeyecektir" gibi bir şeyler diyordu... Konu bir bilinç konusu, bir akıl-mantık konusu değil işte, DEĞİL! (Burada Rıdvan Dilmen'in "Oyuncu değişikliği hakkı doldu, DOULDO"su gibi çıldırdığımı düşününüz lütfen.) Kendi kafasına göre bir akılcı değerlendirme tutturmuş; eğer herkes durumu o çerçeveden görürse ne âlâ, bilinç seviyesi yüksek. Görmezse de halkımız bilinçsiz... Ah akademisyen, vah akademisyen!.. Halbuki önümüzdeki aylarda gerçek siyaset alanının zirvelerinden birini geçeceğiz. Anayasa paketinin içeriği ve anlamından bağımsız olarak, bütün mantık hatalarıyla süslü halde söylemler üretilip havalarda uçuşacak. Birisi herkese veyahut gereği kadar fazla sayıda insana işin doğrusu gibi gelecek, onu destekleyecekler, ondan sonra gelecek ona göre şekillenmeye devam edecek. Mantıkçı da bunalımlardan bunalım beğenecek niye ortalık argumentum ad'lardan geçilmiyor diye.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Kendi kafasına göre bir akılcı değerlendirme tutturmuş; eğer herkes durumu o çerçeveden görürse ne âlâ, bilinç seviyesi yüksek. Görmezse de halkımız bilinçsiz... Ah akademisyen, vah akademisyen!.Ayakta alkışlıyorum....

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails