29 Temmuz 2010

Kışladan Anayasaya Ordu: Siyasi Kültürde TSK'nin Yeri - Hıdır Göktaş, Metin Gülbay

Kışladan Anayasaya Ordu: Siyasi Kültürde TSK'nin Yeri - Hıdır Göktaş, Metin Gülbay
Kitaba geçmeden önce idefix hakkında biraz gönüllü yıkama-yağlama yapmak isterim. Bu siteden bugüne kadar 100'e yakın kitap aldım ve idefix'in İmge'yi arattığını, alışverişe lanet ettiğimi hatırlamıyorum. Siparişlerin haftayı geçtiği, pakette eksik-gedik çıktığı da hiç olmadı. Üstüne bir de milkshake filan koyuyorlardı kutuya bir aralar. Gayet profesyonel çalışan, güven veren bir internet mağazası, tavsiye ediyorum. Kitaplar gidip kitapçıdan almaya (ben eskiden İmge'den alıyordum) kıyasla her seferinde daha ucuza geliyor; bunun dışında, sürekli indirim teorisi   nin pratiğe dönüştüğü, 1-5 TL arası fiyatlı Punto serisi var, ki arada bakmak lazım, zira Ejderha Serisi, Tapınak Dörtlemesi tarzı tırıvırı kitapların arasında epey güzel kitaplar da olabiliyor. Ben bu kitabı da bu vesileyle görüp aldım.

Metis'in Siyah-Beyaz serisinden çıkan kitap, bir kısmı orduya, ordunun siyasetteki yerine dair yaptıkları çalışmalarla ve/ya da popüler görüşleriyle bilinen isimlerle, bir kısmı da doğrudan ordu konusuyla ilgilenmemekle birlikte olayın alternatif yüzlerini bulup çıkarabileceği düşünülen "feminist yazar", "Türkiye'de yaşayan yabancı gazeteci", "bürokrat" gibi kimselerle yapılmış on altı röportajdan oluşuyor. Bu kişiler, Ahmet Altan, Handan Koç, Andrew Finkel, Tomris Özden, Murat Belge, İsmet Akça, Serdar Şen, Sönmez Köksal, Ömer Laçiner, Nadir Devlet, Ümit Özdağ, Yalçın Akdoğan, Mehmet Ali Kışlalı, Ümit Cizre, Zafer Üskül ve Mustafa Erdoğan. Röportajlar, 2003 yılı sonu-2004 başı gibi yapılmış. AKP iktidarının ilk yılları, 2002'nin sonunda AB tarafından verilen vaat uyarınca, üyelik müzakerelerinin başlatılması için kayda değer şekilde çalışmalar yürütülüyor; güneydoğu cephesinde çok fazla hareketli günler yaşanmıyor, Irak'ın karışık durumları haricinde; daha Ergenekon yok, açılımlar yok, genel olarak sakin bir ülke durumunda Türkiye.

Röportajlar kaçınılmaz olarak TSK'nın siyasetteki konumuna doğru kaymış fakat aslında editörlerin başka dertleri de var. Her röportajda, konuyu bir şekilde uluslararası siyaset ve strateji alanına doğru ittirmeye gayret etmişler: Türkiye'nin günümüzde ve gelecekte bölgesindeki yeri ve ağırlığı nasıl bir ordu yapısını gerektiriyor, TSK bunu karşılıyor mu, bu anlamda güçlü bir ordu mu, ülkenin askeri gücü AB sürecini nasıl etkiler, öbür yanda ABD, filan gibi sorular havada uçuşuyor. Örneğin her konuşmacıya "TSK bir marka mı?" sorusunu sormuşlar. Bana tanıdık bir soru gibi gelmedi ama anladığıma göre 2003-2004'te güncel bir soruymuş bu. Bu stratejik yönelim 2010'dan bakınca insana hayli tuhaf geliyor. Sanki ordu-siyaset konularında koca bir dönem kapanmış da bu röportajlarda sıradaki dönem tartışılıyormuş gibi bir hava var kitapta; fakat o dönemin aslında hiç kapanmadığı arada geçen sürede tanıklık ettiğimiz olaylarla kanıtlanmış gibi.

Röportajlardan "kısa kısa" bahsedeyim: Ahmet Altan, kitabın en dağınık röportajlarından birini vermiş, sorulardan en bağımsız giden konuşmacı. Söylediklerinde biraz işlenmemiş, mecraını bulamamış gibi görünen bir öfke hali var. İçerik bakımından da bana biraz ezber okuyormuş gibi geldi. Bir sayfada "İnsan gücüne dayalı ordu bitti, çünkü yüz yüze savaş devri kapanıyor" diyor, iki sayfa sonra "Sınırları korusun, ordunun başımızın üstünde yeri var, görevi o çünkü, onu yapıp güven versin" buyuruyor. Sonra "ordu olunca öyle oluyor, öyle olunca böyle oluyor, böyle olunca da şöyle oluyor" diye kaptırıp öyle bir anlatıyor ki, hukuktaki çarpıklıktan medyanın hâline istisnasız her şey, ordunun siyasetteki yerinden kaynaklanıyor sanıyorsunuz. Bir orduyu aradan çeksen her şey düzelecek. Ordunun siyasetteki mevcudiyetinin, böyle alanlardaki çarpıklıkları besleyici katkısını inkâr edemem fakat bu alanların kendi içindeki çarpıklık üretici mekanizmaları gözden kaçırmamak gerekir diye düşünüyorum. Neyse ki bu röportajdan sonra Taraf gazetesi açılmış da Altan -daha düzenli ve spesifik veri beslemesinin de etkisiyle- kendisini daha makbûl bir mecraya doğru yönlendirebilmiş diyorum.

Handan Koç, TSK'ya bir feministin nasıl bakabileceği sorusundan hareketle kitaba konmuş; çok fazla bir şey demeyeceğim. Andrew Finkel röportajında da batılı (ama o Türkiye'yi de tanıyan) biri olaya nasıl bakar sorusu başrolde. Fazla enteresan bir şey yok fakat Finkel sivillerin de askerin varlığını içselleştirdiğini ve otoriter eğilimlere sahip olduğunu anlatmak isterken "Türkiye'de herkesin kafasında küçük bir orgeneral var" diyerek kitabın "manşetini atmış". (Bu paragraf hazır böyle gidiyorken kitaptaki sıralamayı bırakıp bahsetmeyeceğim diğer röportajları da anayım: Murat Belge, tipik Murat Belge, dönem itibarıyla "avro-optimizmi" biraz daha yoğun. Serdar Şen, kitabın strateji eğilimine en uygun röportajı vermiş ama NATO, AB, Avrasya taraklarında hiç bezim yok. Sönmez Köksal, formasyonu gereği tam devletin bakış açısından konuşmuş; donuk, heyecansız, temassız, atlatmacı, soruların etrafından dolanıcı... Nadir Devlet ve Mehmet Ali Kışlalı, direkt "karşı yakanın" sözcüleri konumunda. Yalçın Akdoğan da yine her zamanki gibi AKP'nin sesi. Ümit Cizre, Zafer Üskül ve Mustafa Erdoğan üçlüsünün röportajları, bu işlere Türk akademiasında genel olarak nasıl bakılıyor, neler soruluyor, yanıtlar nasıl veriliyor türünden sorulara özet yanıtlar niteliğinde.)

Benim için en sıradışı röportajlardan birisi, "Eşi Jandarma Albay Rıdvan Özden'in 1985'te Güneydoğu'da muammalı bir biçimde ölümünden sonra cesur bir çıkış yaparak eşinin ölümünü sorgulayan" Tomris Özden'e ait olanı idi. Röportaj, asker ailelerinin ve asker ailelerinden oluşan lojman topluluklarının kendine özgü hayatını masaya yatırıyor. Toplumdan soyutlanmış olmakla birlikte, toplumun örf ve adetlerini, tabularını kendi merceğinden geçirdiği halleriyle sıkı biçimde yaşayan bir minik sosyal evrenden bahsediyor Tomris Hanım. Subay eşlerinin arasındaki hiyerarşiyi anlattığı satırlar çok enteresandı. Çalışan eşe çok fazla iyi gözle bakılmıyor, eşi dışarıda çalışan subayın aile siciline bir çarpı atılıyor, subay hak ettiği takdirini alamıyor. Subay eşi, ne kadar rütbeli bir subayın eşiyse, o kadar sözü geçer hale geliyor -hatta kantine gelen erzaktan bütün aileler rütbe sırasına göre yararlanıyor-; bu sıkı hiyerarşilere karşı çıkanlar barındırılmıyor, dışlanıyor. Bu da geri dönüp subayın kariyerini etkiliyor. Böyle işleyen müthiş bir kontrol mekanizması...

İsmet Akça röportajı, her TSK-siyaset konuşmasında ve yazısında üstünkörü dillendirilen OYAK konusunu güzelce ayrıntılandırdığı için önemli. 1960 darbesi sonrasında kurulan bu kurum aracılığıyla TSK'nın rejimin bekasına yönelik ilgisini, ekonomik hayata da teşmil ettirdiğinden; hukuk laik olacak, eğitim Atatürkçüler yetiştirecek, dış politika Batı ekseninde olacak gibi kırmızı çizgilerin arasına bir de ekonomik örgütlenme kapitalist olacak'ın eklendiğinden, dediğim gibi, sıkça bahsedilir. Ama bu hasıl olan sonuç nasıl oldu, neler sayesinde oldu, bu pek bilinmez. Akça, bu konuda doktora yapmış ve büyük bir ehliyetle konuyu açımlıyor. Kitabın içerik olarak en dolu röportajı bence kesinlikle bu.

Son olarak, Ümit Özdağ'ın röportajından bahsetmek isterim. Evet, Ümit Özdağ. Tuhaf bir biçimde, hiçbir siyasi yönelimini paylaşmamama rağmen, hiçbir siyasi söyleminin de etki alanına girmememe rağmen Özdağ her seferinde bir şekilde bana kendisini dinletiyor veya okutuyor. O Kanaltürk'teki Rasim'li programda bile bazen durup dinliyorum. Bu röportajında da askerlerden ziyade odağı biraz sivillere doğru kırıyor. Türkiye'de sivillerin, özellikle de siyasetçilerin, güvenlik ve strateji konusunda büyük bir bilgisizlik içinde olduğundan bahsediyor. Dolayısıyla, benim kendisinden hareketle kurduğum bağlantı şu: evet, yasal düzenlemeler ve kültürel unsurlar TSK'ya çok çok büyük bir alan tahsis ediyor; fakat bu bir ölçüde de, sivillerin bu alanın sınırlarını negotiate etme yeteneğinden tamamen yoksun olmalarından kaynaklanıyor. Belki bir adım ötede bütün aktörlerin zaten her türlü politik konunun ordu tarafından "güvenlikleştirildiği", veyahut da bu konulardaki bilgilerin tekelinin ordunun elinde olduğu bir ortamda yetişip büyümesine götürüp oraya yaslayabiliriz, fakat ben bu tespitin kendi başına da gayet önemli olduğunu düşünüyorum.

Bilgi eksikliğinden ötürü, sivil siyasetin ordunun siyasetteki yerinin sınırlarını çizme kudretinden tamamen yoksun olması belki de kapatmak için iyi bir nokta. Aslında ben kitabın başına dönüyorum ve Ahmet Altan'ın röportajında direkt olarak bu donanım eksikliğini görüyorum. Kendisi MSB bütçesinin sorgulanamadığından yakınıyor. O bütçeyi eline alsa ne yapacağı, neyini beğenip beğenmeyeceği, neyini neye göre uygun görüp görmeyeceği meçhul. "Bir ara uçak gemisi almaktan söz etti Türkiye. Uçak gemisini neden alacağız ki mesela, bunu tartışabildik mi hiç?" diye hayıflanıyor; ben medya aracılığıyla yürütülen olası bir uçak gemisi gerekli mi tartışmasını gözümün önüne getirip gülüyorum. Duyarlı entelektüel Fazıl Say'ın genelkurmay başkanına "Var mı militaristik iktisadi gerçekçi planlarınız ve projeleriniz???" diye dönüp dönüp sorduğu açık mektuplar filan hayal ediyorum. Korkunç.

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails