Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Eylül 2010

Kürt kökenli'nin yükselişi ve düşüşüne dair karmaşık notlar

Bugün Beyoğlu'nun herhangi bir yerinde düzenlenen sivil-toplumsal bir etkinlikte söz alıp Kürtlere "Kürt kökenli" biçiminde bir atıfta bulunmanız durumunda, ciddiye alınmayacağınız gibi, tepki de çekersiniz. Bu imleyen artık tamamen tasfiye olmuştur ve sivil toplum alanında da, loser konumunda olan, daha doğrusu, sivil toplum alanında hakim olan kesimlerin, söylemlerini "rahatça ihmal edilebilir" statüsünde değerlendirdiği birtakım başka kişiler tarafından dile getirilir. Bugünün şartlarında bu kavramdan ("Kürt kökenli") yola çıkan yeni kavramsallaştırmaların, söylemsel hamlelerin "tutma" şansı sıfırdır. Sahaya çıktığınız anda muhtemelen rezil edilirsiniz. Büyük ihtimalle "Kürt kökenli", Kürtlüğün inkârı, silinmesi, reddedilmesi olarak algılanır ve söyleyecekleriniz, aranızda düşünsel farklar olsa da sivil toplumda loser olmak ortak paydasında buluştuğunuz kişilerin irili ufaklı pek çok başka sözleriyle bulamaç edilerek susturulur. Bir anda kendinizi "kart-kurt", "Güneydoğu'daki vatandaşlar" türü mimlerin içinde, söylemediğiniz şeylerin söyleyicisi olarak bulursunuz. Kısmet, belki faşist bile olursunuz.

Bu, bugünkü durum. Elbette ki bu durum hep böyle değildi. Düşündüğüm veya bildiğim değil, sandığım bir şey var, oturulan yerden buyurulan bir işkembe-i kübra mahsûlü olarak, onu ifade edeyim: Bu söz Kürt sözcüğünün telaffuz edilemediği bir ortama doğmakla birlikte, Kürt kelimesinin muadili olarak değil, başka bir şey olarak doğdu; ama sonrasında Kürt'ün muadili olarak algılanıp yerleşti. Daha da sonrasında Kürt, telaffuz edilebilir hale gelince, "Kürt kökenli", onu Kürt'ün muadili olarak görenlerin bir kısmınca terk edilerek Kürt'ün telaffuz edilemediği devr-i sabıkın bir öğesi addedildi. Belki komik gelecek ama bu kanaate yine Milliyet arşivi aracılığıyla vardım. Şöyle ki:


Burada Kürt kökenli'nin aynen bu haliyle bu gazetede söz konusu edilme sayılarını görüyoruz. 1950'den 1989 sonuna kadar, büyük çoğunluğu da bu dönemin son on yılına tekabül eden yalnızca 47 kullanım var. Daha sonra 1990'ların ilk 4-5 yılında gazetede sıklıkla Kürt kökenli sözünün geçtiği görülüyor. Fakat ondan sonra, 1999 yılı dışında sözün o canlılık kazandığı bir yol yok ve kullanım sıklığı giderek düşüyor.

Bu kullanımların hepsi için açıklamalar getirmem mümkün değil tabii ki, fakat gördüğüm manşetlerden şöyle birkaç genel izlenim aktarabilirim.

  • SHP'nin 1990 tarihli "Güneydoğu Raporu", Kürt kökenli sözünün tedavüle girişinde önemli bir durak. Fakat o raporda Kürt kökenli lafı, Kürt sözü dillendirilemediği için dile getirilmiş bir alternatif, bir "ara çözüm" değil; bir tespit olarak, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir" deniyor. Kürt demenin hâlâ sakıncalı olduğu (rapor jet hızıyla bir DGM soruşturmasına tabi tutuluyor) bir dönemde yazılmış olmakla birlikte, bu tespit, SHP'nin raporun geneline sinmiş söylem değişikliği hamlesinin bir parçası olarak anlamlı. "Etnik açıdan Kürt kökenli" deniyor ama bununla birlikte etnik çoğulculuk anlayışı yerleştirilmeye, yürürlükte olan yurttaşlık anlayışına alternatif getirilmeye çalışılıyor. 
  • 1991 seçimlerinin ardından DYP-SHP hükûmetinin kurulmasıyla ve HEP'li milletvekillerinin parlamentoya girmesiyle beraber bu kimlik tartışmaları gündemde uzun süre kalıyor. Bu dönemde henüz birkaç haftalık başbakan olan Demirel'in çıktığı bir Güneydoğu gezisi sonrası meşhur Kürt realitesini tanımak durumundayız konusu da var. Ve tabii terör olaylarını da unutmamak lazım.
  • 1994 sonunda ve 1995'in ilk günlerinde önce Demirel'in anayasal vatandaşlık tartışması açması, akabinde de Tansu Çiller'in "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü "Ne mutlu Türkiyeliyim diyene!" şeklinde ifade etmesiyle alevlenen bir tartışma var. Bu tartışma dahilinde de Kürt kökenli'lerin durumu hayli tartışılıyor. Peki Demirel ve Çiller durduk yere mi böyle ufak çalı bir açılım gerçekleştiriyorlar? Hayır. Cem Boyner'in dönem için ezber bozucu Yeni Demokrasi Hareketi aynı haftalarda gündeme bomba gibi düşüyor.
  • Demirel'in anayasal vatandaşlık vurguları enteresan. 1990'ların başında, başbakanken SHP ile çokça etkileşim halinde görünüyor. Ama cumhurbaşkanı ikenki konumu farklı, biraz daha devlete angaje durumda. Malûm, "Ne mutlu Türk'üm diyene!"deki Türk'ün etnik Türk'ü betimlemediği, Türkiye vatandaşı olanların tümünü kapsadığı şeklindeki bayat ötesi söylemin ana yayıcılarından Bozkurt Güvenç, kendisinin danışmanı filan oluyor Çankaya'da. Devlet sanki bu dönemde Kürt kökenli'yi Kürt realitesini yarım ağızla tanıma amaçlı, --Şerif Mardin'in deyişiyle-- bir kompromi olarak benimsiyor gibi. 
  • 1995'ten sonralara doğru Kürt kökenli etiketiyle sürdürülen kimlik tartışmaları kâh terör eylemlerinin artışı nedeniyle, kâh da gündemin başka konularca işgali (Refah Partisi, "irtica", vs.) nedeniyle yavaşlamaya başlıyor.
  • 1999-2000'deki ani popülerlik Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile ilgili olabilir.
Eğer bu izlenimler doğruysa, Kürt kökenli sözünün, Kürt'ün avatarı olarak değil, ülkede geçerli yurttaşlık anlayışına karşı bir alternatif getiren bir söylemin bir unsuru olarak ortaya çıktığı, devletin karşı duruşuna rağmen sol-sosyal demokrat çevrede popülerlik kazandığı izlenimine kapılınabilir. Bir süre sonra, daha doğrusu devlet yeterli derecede zorlandıktan sonra, Kürt kökenli, devletin elinde "kart-kurt" inkârcılığından ileriye titrek bir adım olarak genel kabul görüyor. Kürt kökenli'yi sözü tedavüle sokup popülerleştirenler değil de onu sonradan zor bela benimseyenler kullandığında, ben şahsen "Tamam, böyle birileri var, biliyoruz, yok değiller, o kadar da değil artık; ama bunlar eskiden Kürtmüş/Kürttü, şimdi artık başkalaşmış, başka bir şeye dönüşmüşlerdir veya da biz bunun böyle olmasını tercih ederdik" gibi bir hava alıyorum. İlk paragrafta bahsettiğim sivil-toplumsal öfke, tabirin bence bu aşamasına ait (veya öyle olmalı). Zor bela Kart-Kurttan Kürt kökenli'ye gelenlerin aldıkları yolun kısalığını, 2010'da bile daha başka mesafe almamış olmalarını vurgulamak için bu tabirin tasfiyesi anlaşılabilir. Ama bir zamanlar Kürt kökenli diye bir sözü kullananların kafasında bu mızmızlıktan daha başka şeyler vardı. Nitekim bugün Kürt kökenli'yi terk etmiş olup daha ziyade Türkiyeli(lik) kavramını işlemeye çalışan kimselerle örtüşen fikirlerdi bunlar. Bunun hakkının bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, sivil toplumun hakimlerinin aslında Kürt milliyetçiliğinin etki alanında olduğunu da düşünüyorum bir yandan, o yüzden bu beklenti pek gerçekçi değil biliyorum.

Çok uzadı ama Türkiyelilikle ilgili ilginç bir husus var, onu yazıp kapatayım: Yine Milliyet arşivinin bütün tarihi boyunca, Türkiyelilik'ten ilk söz eden, bizim Coşkun Kırca! 1989 yılında yazdığı ve Bulgaristan-Türkiye krizlerine değindiği bir yazıda, Bulgaristan Türklerini Türk saymayan bir tek Marksist-Leninistlerdir diyor tepkiyle, çünkü onlara göre Türklük yokmuş, Türkiyelilik varmış. Bundan iki sene sonra Melih Aşık, Bülent Ecevit'in 1969'da yazdığı şiiri alıntılamış. Şu "Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu" diye başlayıp "Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim" diye biten meşhur şiir. Bundan sonra, 1995 tarihli bir Çağlar Keyder röportajı, 96'lardan ve 98'lerden birkaç Ali Haydar Veziroğlu haberi. 2000'lere kadar Türkiyeli'lerin hepsi bu kadar.

Ve son bir cümle, bir hatırlatma: Söylediklerimin spekülatif olduğunun, Milliyet arşivinin tek başına yeterli bir kaynak olmadığının farkındayım; zaten "budur, böyledir, doğrusu şudur" diye ahkâm da kesmiyorum, sadece izlenimler.

25 Ağustos 2010

Yakın tarihten büsbütün tuhaf bir sima: Coşkun Kırca

Temmuz 1990'da SHP'nin hazırladığı "Güneydoğu Raporu", Kürt Sorunu tartışmalarında, özellikle de bugünkü CHP'nin meseleye yaklaşımı tartışılırken sıkça gündeme getirilir. Ben de bu raporla ilgili, şöyle bir dolandım internette. Milliyet'in muazzam internet arşivine yolum düştü; raporun, yayınlandığı tarihte karşılanma biçimine bakıyordum ki, emekli diplomat ve "devlet adamı" Coşkun Kırca'nın (1927-2005) acayip yazısıyla karşılaştım. Yazıyı, Milliyet arşivinin kısıtlamaları nedeniyle beş resim dosyası halinde aşağıya koyuyorum. İlla ki Reader'da ya da sitede filan bir görüntüleme sorunu olacaktır; kendiniz bakmak isterseniz de yazı, 18 Temmuz 1990 tarihli Milliyet'in 11. sayfasında yer alıyor.  



"Kürtçe denilen ilkel ağız" ve Kürt kültürünün "uygarlık seviyesi"ne yönelik bombardıman laflar, 1990'ların atmosferinde pek siyaseten sakıncalı sayılmıyor olmalı ki böyle büyük bir gazetenin sayfalarında kendilerine yer bulabilmişler. Bu lafların dışında da, rapor hakkında gazetenin diğer yazarları heyecansız bir olumlama havasındayken, hatta Demirel ve Özal'dan bir tepki gelmemişken ve Ecevit de benzeri çizgide kendi raporlarını hatırlatmışken, burada Kırca epey köpürmüş. Ve yazıdaki devletlik yoğunluğuna dikkat. Buyuruyor: "vatandaşlar "Kürt kökenli Türk" olabilirler; ama sırf Kürt olamazlar". Sevr, Lozan, Atatürk, İnönü referansları. 

Yukarıda Coşkun Kırca'ya "devlet adamı" demem boşuna değil. Bu sözü de hafif pejoratif anlamda kullandım. Kırca'nın hayat öyküsü çok enteresan. Ülkenin önemli dönemeçlerinde hep bir köşede bir şekilde bulunmuş. İnternette araştırmak saatlerimi aldı diyebilirim. Selanik kökenli bir aileden gelmiş, ki bu unsur yüzünden Yalçın Küçük de kendisine değinmiş, Sabetayist avındaki küçük siteler de. Şişli Terakki ve Galatasaray Lisesi'nde eğitim görmüş. Sultani'nin 1945 sınıfından. İstanbul Hukuk'u bitirmiş, Paris'te ihtisas etmiş. (Eski bakan Mükerrem Taşçıoğlu'nun bir röportajında bu şehirde Metin Toker ve Şükrü Elekdağ ile birlikte olduğu belirtiliyor). Demokrat Parti döneminin hemen başlarında Dışişleri'ne girip Fatin Rüştü Zorlu ile anlaşmazlıklar yaşayarak birkaç yıl sonra istifa ediyor. 1960 darbesi sonrası CHP aracılığıyla Kurucu Meclis üyesi. O dönemde Anayasa Komisyonu'na giriyor ve bugün de yürürlükte olan pek çok kanunu resmen kendi eliyle yazıyor. Şu röportajda bu kanunlar arasında "Anayasa Mahkemesi, Siyasi Partiler, TRT, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri ve Grev Kanunu" gibi kanunlar sayılıyor. (İlber Ortaylı ölümünün ardından yazdığı yıkama yağlama yazısında kanun yazıcılığını, Fransızcasının megalığını övüyor). 1961-69 arasında parlamentoda CHP milletvekili. CHP'li ama İsmet Paşacı, eski model CHP'li tabii. Ecevit'in güçlenmesi sonrası ortaya çıkan ortanın solu yönelimine karşı çıkıp Güven Partisi'ni kuran kendisi gibi CHP'lilerin arasında bulunuyor. Ecevit'le yıldızı hiç barışmamış fakat Demirel'le arası çok iyi. İnanılmaz bir denge. Onun sayesinde 1970'lerde diplomasiye geri dönüyor. 1980-85 arası New York'ta büyükelçi. 1986'da Hariciyecilikten emekli olup köşe yazarlığına başlıyor. Yukarıdaki yazısı, işte bu aşamada kaleme alınmış. 1991'de de büyük D ile Devletin Los Galacticos'u görünümündeki DYP'de milletvekili.1995'ten sonra kayıtlara geçen mesleği ise, kuruluşunda büyük rol üstlendiği ve bugün adını yaşatan bir salona sahip Galatasaray Üniversitesi'nde akademisyenlik. 2005'te kalp krizinden vefat ediyor ve Teşvikiye Camii'nde ekşi sözlük'ten ged'in şu güzel entrysinde dikkat çektiği üzere cenazesine Mit'ten de, Hürriyet'ten de, her partiden de adam geliyor.

Komplo teorisyenliği, sabetayist avcılığıyla filan doğal olarak hiç ilgim yok ama benim için bu yaşamöyküsü kazdıkça enteresanlaşan bir şey oldu. Fransızcasının her biyografisinde daha fazla övülmesi, klasik müzik tutkunluğuna illa ki bir değinilmesi gibi komik ayrıntılar da vardı; fakat genel olarak ben kendimi gizemli bir kişiyle karşı karşıya hissettim. Eminim ki Kıbrıs sorununun 50'lerdeki kabarmasında da, 74'lerde de Dışişleri'nde önemli konum işgal eden, darbelerin istisnasız hepsini yarasız beresiz atlatabilen, CHP'li olup Demirel'den ikbal görebilen çok çok az kişi vardır. Ezcümle çok az insan Coşkun Kırca kadar "devlet" olabilir ve eminim devlet'in vücut bulmuş hali rolünü çok az kimse böyle mükemmelen canlandırabilmiştir.  

13 Temmuz 2010

Laçiner diyor ki:

Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu kitabının, Ömer Laçiner tarafından yazılmış bir sunuş yazısı var. 10-12 sayfalık bu kısa metin gerçekten çok güzel ve orijinal bir erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği anlatısı sunuyor. Bu yazıda bu sunuşun tamamını paylaşmak isterdim fakat kitap yanımda bulunmuyor. Laçiner sunuşunda Cumhuriyet'in (2010'ların başında yavaş yavaş sarsılmakla birlikte) halen aşağı yukarı tabu statüsünde bulunan, milliyetçilik modelinin temelini oluşturan bazı önkabullerin arkasını epeyce eşeliyor. Bu anlayışların tabular haline gelmesinin, aslında, Balkan Savaşları'ndan Cumhuriyet'in kurulmasına kadarki dönemde bir cadı kazanına dönen Anadolu'da gerçekleşen bazı başka süreçlerdeki (Anadolu'nun Hırstiyan nüfustan arındırılması, o arındırılma esnasında işlenen katliamların ve büyük çaplı kapital değişiminin yeni çıkar ilişkileri, yeni dengeler, yeni işbirlikleri yaratması...) parçalı bulutlu durumun verdiği özgüvensizliğın sonucu olduğunu iddia ediyor. Zaten Akçam'ın kitabının önemli tezlerinden biri de buydu, bu bağlantı idi. Laçiner'in tabulaştırılan Büyük Milli Doğuş/Diriliş Anlatısı'na alternatif bir fikir cimnastiği yaptığı şu satırlar ise alıntılanmaya değer:
"Oysa, eğer 1923 Anadolu'sundaki halklar, devletin iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişki kanallarını açmakla yetinen faaliyetinin yardımıyla doğal bir etkileşim sürecine sokulabilmiş olsalardı ve toplumun ortak kimliği her unsurun kendi katkılarını da taşıyacağının bilgi ve güveniyle yaşanacak bir sürece "emanet edilmiş" olsaydı; yeterince felaket, kan ve yıkım yaşamış, hangi eksikliklerinin onu "geri bıraktırdığı"nı, hangi eğilimlerin halkları boğazlaşmaya ittiğini savaşların ateşinde -kamu bilincinde değilse bile- görmüş, sezmiş bu halklar topluluğu, çok daha sağlam, çok daha yürekten sahiplenilmiş bir kimlik oluşturabilirlerdi."

Bana pek mümkün gelmedi ama hayâl hayâldir.
   

30 Nisan 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: Surp Agop Mezarlığı

Her şey, bu sabah üçüncü köprü ile ilgili haberleri okuduktan sonra Wikipedia'daki İstanbul maddesine şöyle bir bakmamla başladı. Maddeyi okurken bir harita gördüm: 1922 yılına ait bir İstanbul planı. 'Société anonyme ottomane d'études et d'enterprises urbaines' tarafından yapılmış. (Bir yandan resmi bir kurum gibi duruyor, bir yandan da 'anonim şirket'. Tam anlayamadım.) Princeton Üniversitesi kütüphanesi tarafından internet alemine sunulan bu planlarda ilgilendiğim o kadar çok şey bir arada ki, sevinçten uçtum desem yeridir: geç dönem Osmanlı tarihi, ayrıntılı şehir planları ve haritalar, tramvay güzergâhları (lise edebiyat derslerinin favorisi Fatih-Harbiye hattı 12 numara), hatta Latin alfabesine geçişten önceki döneme ait bir fenomen olarak Türkçe kelimeleri latin harfleriyle (ama harflerin Fransızcadaki ses karşılıklarını esas alarak) yazma denemeleri!.. Ben bu planları daha uzunca bir süre kurcalarım; ama şimdi Beyoğlu-Beşiktaş dolaylarında gördüğüm bir şeylerden hareketle başladığım çok enteresan bir mini-araştırmayı yazmak istiyorum.

1922 yılında, Taksim dolaylarının çehresi bugünkünden oldukça farklı. Şimdiki Gezi Parkı'nın yerinde Taksim Kışlası bulunuyor; ki sanırım bütün futbol takipçileri, avlusunda bulunan Taksim Stadı'ndan ötürü bu büyük kışla binasını bilir. Bu kışlanın arkasında, bugün parkın devamının ve Ceylan Intercontinental otelinin bulunduğu alan, Taksim Bahçesi, ya da bahsettiğim imla ile Taxim Baghtghessi. Bugün AKM'nin bulunduğu alan ile Gümüşsuyu İnönü Caddesindeki binaları da kapsayan alanda bir gayrımüslim mezarlığı var. Aynı şekilde, Elmadağ'da da, soldaki haritada göreceğimiz gibi, büyükçe bir Ermeni mezarlığı var. Mezarlık, tam olarak Harbiye Askeri Müzesi ile, bugün İTÜ'ye bağlı olan Taşkışla arasında uzanıyor. İsmi Surp Agop Mezarlığı olan bu mezarlık, 1500lü yılların ortasından 1865 yılına kadar İstanbul Ermenilerinin ana mezarlığı konumundaymış. (Haritada Taşkışla'nın kuzeybatı çaprazında görünen T şeklindeki kırmızı yapı, Surp Agop Kilisesi; Ermeni ve Mezarlighi sözcüklerinin arasında kalan iki kutu, yıkılan Surp Krikor Lusaroviç Kilisesi; ayrıca bugün caddenin hemen karşı tarafında da Surp Agop Ermeni Hastanesi bulunuyor.) Anlatılanlara göre 1560'daki veba salgınından ötürü mezarlıkların şehir dışına (tarihi yarımada ve Galata dışına) taşımaları buyurulunca bu geniş arazi kullanılmaya başlanmış. (Bugünkü AKM'den Fındıklı'ya doğru inen çok büyük bir Müslüman mezarlığı da varmış.) 1865'de ise vebaya kolera tehditi eklenmiş ve Surp Agop Mezarlığı'na ölü defnedilmesi yasaklanıp Ermenilere -bugün de kullanılan- Şişli'deki mezarlık arazisi tahsis edilmiş. Tam olarak 23 Temmuz 1865 tarihinden sonra bu mezarlığa hiçbir ölü defnedilmediği belirtiliyor.

Sağdaki resimde de, bölgenin 2007 tarihli uydu görüntüsünü görüyoruz. Üstün Paint becerilerimi kullanarak bugün mezarlığın üzerinde bulunan binalara etiketler yerleştirdim. T: TRT İstanbul Radyosu, : En son geçen aylardaki Tayyip Erdoğan-Aydın Doğan kavgasında gündeme gelen Hilton Oteli, HY: Hyatt Regency Oteli, D: Attila İlhan'ın müdavimliğinden bildiğimiz Divan Oteli/Pastanesi oluyor. Taşkışla, Harbiye ve Surp Agop Kilisesi yerlerinde duruyor. Ayrıca 1922'de Harbiye'nin ucunda gördüğümüz tanımsız kırmızı yapının yerini (1981 yılında) Harbiye Orduevi almış. Havuzuyla, 'roof bar'ıyla süper lüks bir ortam. Mezarlık ise kabaca küçük karelerle etrafını çizdiğim alana denk geliyor. Günümüzde bu bölge kongre turizmi için allanıp pullanma sürecinde olduğundan mezarlığın dört bir yanını lüks oteller sarmış. Yol boyu uzanan yedi sekiz adet binanın da pahalı ve az çok prestij sahibi ofis binaları olduğunu söylersem yanılmış olmam galiba.


Peki ne olmuş da Surp Agop Mezarlığı bu hale gelmiş? Görünüşe göre 1865'ten sonra yeni ölü defnedilmeyen mezarlığın arazisinin mülkiyeti, 1930'lar boyunca sürmüş uzunca bir davanın sonunda Kiliseden alınmış. Anladığım kadarıyla dava boyunca Belediye ve ilgili diğer bürokratik kuruluşlar, istimlakın daha sorunsuz olması için ısrarla mezarlığı sahipsiz-metruk statüsünde gösteriyorlar; Kilise ise iddiasını bir türlü yargıya kabul ettiremiyor ve devir sağlanıyor. O dönemde yaptırılan şehir planlarında bu arazi -yanılmıyorsam- düşünülen büyük parka dahil. Park Harbiye'den Maçka'ya kadar kesintisiz şekilde uzanıyor. Fakat 1949'da Radyoevi, 1951'de Hilton derken park planı badem oluyor ve mezarlık arazisi de arada güme gidiyor. Divan Oteli'nin bulunduğu kısım örneğin Vehbi Koç tarafından başlangıçta çalışanlarına bir misafirhane inşa etmek için alınmış. Cadde boyu Radyoevine kadar olan yedi sekiz bina da bir şekilde aynı dönemde satılmış olmalı. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin internet sitesindeki uydu görüntülerinde 1966'ya gelindiğinde bina mevcudunun kabaca bugünkü halini aldığı görülüyor.


Burada mezarlıkların istimlâkının ve tahribinin yalnızca Ermenilerin başına geldiğini iddia etmiyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi bugün üzerinde yerleşim yeri olan eski Müslüman mezarlıkları da var. Dahası, bu sadece Türkiye/Osmanlı tarihinde görünen bir olay da değil. Hatta İslam faktöründen ötürü teoride belki de son olması gereken yer Osmanlı Devleti. Aklıma Modest Musorgski'nin Bir Sergiden Tablolar'ı vesilesiyle öğrendiğim Paris'in katakompları geliyor. İstanbul'daki hikâye gibi benzeri sağlık-hijyen problemleri çıkınca bazı mezarlıkları kapatıp çıkan kemikleri maden ocağına istiflemişler. Mezar yerlerinin, belki de ölüp gitmiş insanların kemiklerinin üzerinde yükselen oteller, havuzlar, apartımanlar rahatsız edici görünse de yine de bu mezarlıkların istimlâkı bana ilk bakışta ilkesel düzeyde karşı çıkılıp çıkılamayacağı biraz muğlâk görünen bir konu. Gerçekten bir şehir için böyle bir ihtiyaç olabilir, Allahın dağı bayırı bitmiştir, genişlenemiyordur; yani illâ Surp Agop örneğinde olduğu gibi şehrin göbeğindeki müthiş rantabl arazinin balının kaymağının hüpletilmesi söz konusu olmayabilir, bilemiyorum. Ama Surp Agop'un istimlâkı davasına dair bazı ayrıntılar var ki, işte orada insan, azınlık düşmanı bir siyasetin pis kokularını duyuyor. Aşağıdaki kaynaktan hikayeyi özetleyip yazıyı bitiriyorum.

Şurada mezarlığın tarihine dair ayrıntılı bir yazı mevcut. Yazının tamamını okumanızı öneririm ama davanın seyrini özetlemeye çalışayım. Burada anlatıldığına göre Belediye, 1931 tarihinde bu metruk mezarlığın arsasının "Sultan Bayazıt Veli" adlı bir vakfa ait olduğunu ve kendisine devrolunması gerektiğini iddia ederek tapu idaresine başvurur. Cemaat de mezarlığın metruk olmayıp yalnızca sağlık nedeniyle terk edildiğini ve arsa mülkiyetinin de Kanuni döneminden beri Ermenilerde bulunduğunu gösteren belgelerle idareye gider. İdare Belediye lehine karar verince konu mahkemeye yansır. Belediye avukatları önce mahkemenin yetkisiz olduğunu savunur, ama mahkeme davayı görüşmeye başlayınca Türkiye Ermeni cemaatinin ve Ermeni Patrikhânesi'nin hukuken mevcut olmadığını iddia ederler. İddialarına dayanak da Temmuz 1915 tarihli bir kabine kararıdır; karar İstanbul'daki Ermeni patriğinin Kudüs'e sürüldüğünü ve Türkiye'de artık böyle bir tüzel kişiliğin bulunmadığını ispatlıyordur iddialarına göre. (Not: İnternette onca arama yaptım, verilen tarihte Osmanlı bakanlar kurulundan çıkan bir şey bulamadım.) Bu iddia da çürütülünce dava devam eder. Arada araziye talip bir de Ayas Paşa Vakfı çıkar. Mahkemenin başvurduğu bir bilirkişi heyeti, arsanın Sultan Bayazıt Vakfı'na ait olduğu görüşünü sunar ve bu görüşe itibarla Mahkeme Cemaatin arsa üzerindeki iddiasını reddedip mezarlığı Belediye'ye devreder. Cemaat davayı temyize götürür, bir sonuç alamaz, arada 1933 adliye yangını çıkar, mahkemeler durur. Mahkemeler yeniden işlemeye başladığında Cemaat bir kere daha Yargıtay'ı zorlar. Ama arada Belediye arsaların değerlerini ölçtürmüş, kendi adına tapu çıkarma işlemine de başlamıştır. Yargıtay'daki davalardan bir şey çıkmaz çıkmasına ama süreç içinde bu sefer Belediye, uzayan davalar nedeniyle arsaların değersizleştiği ve kamunun zarara uğratıldığı iddiasıyla Ermeni cemaatine tazminat davası açar. Bu dava da uzayıp gitmekteyken araya İçişleri Bakanı'nın emriyle Vali filan girer. Cemaat ile belediyenin uzlaşarak davaların düşmesi sağlanır. Uzlaşma sonunda Surp Agop Mezarlığının arsası (850 bin metrekare) Belediye'ye, üzerindeki binalar da (6 bin metrekare) Cemaate bırakılır ve Cemaat 1937 fiyatıyla 3200 lira mahkeme masrafını öder.

1938 yılında Belediye, "boş arsadan" istenen mezarların 15 gün içinde taşınabileceğini bildirir. Az sayıda mezarın taşınmasının ardından mezarlık tamamen Fahrettin Kerim Gökay ile Conrad Hilton'un üzerinde görüştüğü "sahaya" dönüşmüş durumdadır. "Belediye “Emval-i Metruke” lerle aynı sonu paylaşan ve bugün varlığı hakkında çok az kişinin bilgi sahibi olduğu mezarlığın, olayların sessiz tanıkları olan sahipsiz mezar taşlarını Park’ın basamaklarının yapımında ve büyük oranda Eminönü meydanının tamirinde kullanır." Arsa için olaylar daha çoook gelişecektir.

02 Mart 2010

Ölü Doğum: Türkiye İnsan Hakları Kurumu

Şu anda temel insan haklarının devletçe ihlalleri ile uğraşan en üst düzeydeki resmi kuruluşlardan biri, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı. 2001 yılında, kuvvetle muhtemel ki AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan bir kanuna dayanılarak oluşturulmuş bu kuruluşun internet sayfası, şu adreste bulunuyor. Hakkımızda kısmına tıkladım, karşıma Word'de yapılmış izlenimi veren bir tasarım ve ilköğretim okulu sitelerinin kanayan yarası "Misyonumuz-Vizyonumuz" ikilisi geldi. Sayın İnsan Hakları Başkanımızın fotoğrafına bakınca ister

20 Şubat 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: 5233 Sayılı Yasa ve Zarar Tazmin Komisyonları

(Taşınma işleri dolayısıyla birkaç haftadır bir şeyler yazacak fırsat bulamamıştım. Şimdi yavaş yavaş yeniden başlıyorum.)

Konu, kâh PKK'ya destek verdikleri gerekçesiyle/zannıyla, kâh da "kendi güvenlikleri için" devlet tarafından köylerinden çıkarılan Kürtler. Sayıları devletin parçalı bulutlu raporlarına [1] göre 350 bin, Paris'teki Kürt

18 Ocak 2010

Genel Söylemler, Özel Söylemler

"Hak terimi, iki farklı anlamı taşır. Öncelikle, "objektif" anlamda haklardan bahsederiz, yani bizim olması ya da yapılması gerektiğini düşündüğümüz şey hakçadır; ikinci olarak da, "subjektif" haklar gelir, yani eğer etkili uygulama mekanizmalarıyla güçlendirilmiş bir iddiam varsa hakkım vardır. İnsan hakları söyleminde hep yapıldığı gibi, bu iki anlamı aynı anda, aralarında ayrım yapmadan kullanırsak, işi iyice çorbaya çevirmiş oluruz. Eğer "X'in Y hakkı, insan haklarındandır" dediğimizde, fiili olarak "Eğer X'in Y yapma iddiasını koruyacak güvenilir bir etkin güç sistemi olsaydı (ki böyle bir sistem yoktur) iyi olurdu" cümlesinden başka bir şey söylemiyorsak, bu yalnızca bir ahlaki inanış hükmünde olur. Bu noktada siyaset evreninin iki temel özelliğini hatırlamak durumundayız: birincisi, ahlaki inanışlarımız bütün insanlar tarafından paylaşılmamaktadır. İkincisi, diğer insanlar bu ahlaki inanışları paylaşıyor olsa veya paylaşır hale getirilse bile, ahlaki bir argüman kendi başına eyleme geçileceğini garanti etmeyecektir. Tabii ki geçmişte ahlaki inanışlar temelinde siyasal eylem şekillendiği olmuştur ve ileride de olacaktır; ayrıca geniş kitlelerce paylaşılan ahlaki değerlerin bazen kayda değer siyasi sonuçları meydana getirdiği de bir gerçektir. Fakat "ahlaki inanışların hiçbir hükmü olmaz" görüşünde şekillenen realist siyasal kuramı reddediyoruz diye, insanlarca paylaşılan ahlaki inanışlarının güvenilir, uygun, kestirilebilir eylemi doğrudan meydana getireceğini düşünmek durumunda da değiliz. Bu itirazımız, doğal insan hakkı fikrinin bütününü açısından yıkıcı niteliktedir." Raymond Geuss, History and Illusion in Politics (2001).

Bir keresinde bizim James yerinde bir tespitte bulunmuştu: haklar ve özgürlükler konusunda kuşkucu bir duruşu olan metinler çoğunlukla haklara ve özgürlüklere güzelleme düzen metinlere göre daha ilgi çekici ve tahrik edici oluyor. Raymond Geuss'un yukarıdaki sözlerle giriş yaptığı argümanı da bu birinci türden addedmek gerek. Kuşkuyla yaklaşanlar idman yurduna mensup yani Geuss. Bildiğim kadarıyla Türkçeye iki tane kitabı çevrilmiş olan bu Cambridge amcası, siyasi hayatta işlerin oluş-bitiş şeklini -bana göre- son derece isabetli şekilde değerlendirmiş bir insandır.

Burada "Bir hak," diyor; "ancak meşru bir siyasi organ tarafından tanındığı, tanımlandığı, ihlal edilmesi durumunda ne olacağı açıkça belirtildiği ve bu beyanatlara uygun şekilde davranıldığı ölçüde siyasi açıdan kayda değer, gerçek bir haktır." Evet, realist bir bakış açısı bu: hak arama söylemlerinin genelinde gördüğümüz çağrışımların aksine, hakların siyasetçisiyle, milletvekiliyle, hükûmetiyle, bürokratlarıyla, polisiyle, savcısıyla, yargıcıyla bütün bir siyasal aygıta rağmen değil, bu aygıt sayesinde, onun unsurları ölçüsünde gerçektiğini öne sürüyor. Geçen günkü Michael Jackson'lı postta da sözün ucu buraya kadar gelmişti; herkes bağlamı kadar konuşabilir demiştik.

Konu dağıtmak gibi olamsın da, kamusal hayatta sıkça birilerinin dert edindiğine şahit olduğumuz, yasalar ile onların uygulamaları arasında bulunan büyük farkların kapısı da bu noktaya açılmıyor mu? Kara kaplı kitapta yazılı olanların, onları yorumlayanların niyetlerine göre içerik kazanması durumundan bahsediyorum. Bu gerçek en fazla yargıçlara kapsamlı özlük hakları tanınması gereğini meşrulaştırırken dile getirilir: "Vicdanıyla cüzdanı arasında sıkışmış yargıç" klişesini iyi biliyoruz. Adamı kafasını bulandıracak gailelerden uzak tut ki rahat karar verebilsin, yorumuna gölge düşmesin. Ama yargıçlara güvenceler sağlanınca sanki sorun tamamen bitiyor ve yargıçların yasaları yorumlama biçimleri ilgilenilen bir şey olmaktan çıkıyor. Halbuki bu yukarıdaki hak anlayışına göre, bu konu sıradan vatandaş için her zaman yaşamsal düzeyde önemli. Çünkü pratikte sahip olduğu hakların temeli, siyasi-hukuki mekanizmanın yorum sarahetine bağlı. Roman karakterlerine dava açan savcılardan, o davaları kabul eden hakimlerden oluşan bir yapının önüne en geniş özgürlük yorumunu koysak ne çıkar? Okuduğunu anlamamakta ısrar eden yasa yorumlayıcılarının nelere mâl olabileceğini, Hrant Dink'in, "zehirli kan" benzetmesinden ötürü yargılanıp hedef gösterildiği abuk davalardan bilmiyor muyuz? Sırf bu insan malzemesi faktörü bile bize, aslında bir açıdan mülkün adaletin temeli olduğunu anlatıyor. Adalet maalesef ötelerde duran ama her yerde hükmü geçen aşkın bir ilke olmaktan uzak; siyasi aygıta gırtlağına kadar gömülü.

Bir gün bir hak arama davasına doğrudan, bir vatandaş'lık bir katkı koymaya çalışacak olursam, herhalde benden çıkacak ilk şey, bu düşünce biçimini benimseme önerisi olur. Devamında da, bu bakış açısının işaret ettiği ilk davranış olarak, karşısına bir hak arama söylemiyle çıkacağımız siyasi aygıtın bilgisini edinme yoluna sapma gelir. Çünkü Büyük Mekanizma'nın ucuna bucağına dair en ufak bir bilgi parçası bile, davaya önemsenmesi gereken bir güç katar. Ben kendi payıma, özellikle 2000'li yılların başından beri Türkiye sivil toplumu alanında giderek hacim ve ivme kazanan bu tarz davaların, çok az örnekte kendisini karmaşık kurumsal hukuki ağın içine bulaştırdığını gözlemliyorum. (Belki söz konusu kurumsal ağın hiç de "kullancıı dostu" olmadığı, ona nüfuz etme yollarının fena halde kapalı olduğu söylenebilir; çok doğrudur; fakat bu, ismini hak eden bir mücadele'nin o alanda verilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.) Bunun yerine, ilgili hak arama davasının savunucularının arasında başlayıp biten, daha ötelere nüfuz edemeyen, ahlaki temelli, genel ölçekli bazı söylemlerin tellendirildiğini söyleyebiliriz sanıyorum. Vicdanlarıyla, yüksek ahlaklarıyla parlayan aktivizm starları söz konusu. Herkes onların anlattığı büyük anlatıları dinliyor ve sözlerin büyüsüyle kendinden geçiyor. İşin nasılına dair pek etraflı bilgisi yok ama katilleri, faşistleri diliyle çok güzel mahkûm ediyor; duruşu, "yüreği yeter"!

Genel söylemler işin tek geçer akçesi olunca, kaçınılmaz olarak, elimizde pek özel söylemlerin gücüyle edinilmiş somut kazanımlar kalmıyor. Dahası, elde edilen mikroskobik kazanımlar da, Michael Jackson'ın Ma'in Lu'er'ı gibi, bir sonraki aktivizm dalgalarında cephane olarak kullanılacakları yerde, bir tür böbürlenme ve kendini kahramanlaştırma havasına meze ediliyorlar. Hem hak hukuk aktivizmi alanında, hem de genel aktivizm deryasında işin özeti biraz şöyle: cılız, güçsüz, sınırlı sayıda fiil ve bunların kahraman, her şeye kadir, kibirli failleri. Değil mi?

08 Ocak 2010

Maykıl bu işi biliyor

Olay, rahmetli Michael Jackson'ın "They Don't Care About Us" şarkısında.Varavaraveridos velivelivelibalis diye bildiğimiz sözlerin ne olduğunu YouTube aracılığıyla ilk defa öğrendiğimde şaşırıp eğlenmiştim. Şarkıda, düzgün bir hayata, "kendisini seven bir eşe ve iki çocuğa" sahipken polis terörünün mağduru olan ve hem buna, hem de genel olarak ortamların bozulmasına isyan eden bir adamın hikayesi anlatılıyor. Adam isyan ederken Amerikan siyasi tarihinden bazı bilindik simaları ve olayları hatırlara çağırıyor; örneğin "Sizin Özgürlük Bildirgeniz bana özgürlük vermişti, şimdi hepsi fos çıktı, acı çekiyorum" diyor, "Hükûmet bu yapılanları görmezden geliyor ama Roosevelt (ikinci seferde "Ma'in Lu'er", yani Martin Luther) hayatta olsaydı bu böyle olmazdı" diyor filan. Arada Tanrı'ya da durumu şikayet filan da var. Tek eksik, tam ortaya kondurulabilecek, "vergilerimi de tıkır tıkır ödüyorum halbuki" gibi bir içeriği olan sözleşmeci bir yakınma cümlesi; onun dışında, dört başı mamur bir haklar özgürlükler söylemiyle karşı karşıyayız.

Jackson'ın ölümünün ardından Ekşi Sözlük'te bu şarkı hakkında yorum yapan bir arkadaş, şarkıcının bu şarkıyı "evrensel alanda dünyanın öteki insanları" için söylediğini iddia etmiş. Gerçekten de bahsettiğim klipte, insana bunu düşündürecek bazı ayrıntılar var: polisler tarafından dövülen insanlar, yüzünde sinekler dolanan Afrikalı çocuk, Tiananmen'de tankların önüne dikilen torbalı adam, vs. Ama yine de bence MJ'nin öyle dünyanın ötekilerinin sesi olması pek mümkün değil; öyle olmuyor. Belki, kişisel köşeyi dönme hikayesini unutup bir an geldiği etnik topluluğu düşünür, Maykıl'ın kendi toplumunun ezilen kesimlerinin sesi olabilme "potansiyeline" sahip olduğu fikrine yanaşabilirdik; ama bu bizi en fazla ulusal alana kadar çıkarıyor. İşi evrenselleştiremiyor, "Jackson'un Dünyanın Öteki İnsanlarına Hitabı" tarzı bir güzellemeyi yiyemiyoruz.

MJ'nin hatırlara bu tarihi figürleri çağırışında, malumu ilam ediyor olma riskine girip ifade edelim, böyle evrensel bir misyonun imkansızlığına işaret eden bir sınırlanım meselesi var: Kendisinin referansları, dünyanın bütün ötekilerini kapsayabilecek kadar geniş bir alana etkili değil. Çünkü bu figürler, klibin başında gösterilen bağlamlarda hiçbir somut etki meydana getiremeyecek kadar Amerikan siyasi tarihine has kişilerdir; Roosevelt'in Tiananmen'de, Ma'in Lu'er'ın da sinekli Afrika çocuğunun derdinde pek bir somut hükmü olmayacaktır dolayısıyla.

Çünkü, bu işler genelde böyledir. Haklar-özgürlükler meselesinde (ki hep blogun değişmez gündemlerinden olmasını dilerim) gücünüze güç katacak evrensel, tarafsız güç kaynakları, etkili "ortak atalar" pek yoktur. Bu konudaki insanlığın, ne bileyim, işçi sınıfının filan "evrensel" olduğu söylenen kazanımları, gerçekleştikleri siyasal bağlamdan yola çıkıp sizin söyleminize gelene kadar kuvvetlerinden çok çok fazla şey kaybederler, kuşa döner aranıza öyle katılırlar. Özellikle biz, Türkiye'de bulunduğumuzdan, bu erime daha hızlı olur. Çünkü Dünya Tarihindeki bazı meseleler sonucu, kendi yerel'imiz, evrensel'den, bir sürü ülkeye kıyasla çok daha uzaktır. Evrensel olan şeyler sandığımız kadar evrensel olmaz çoğunlukla. Dolayısıyla bizim bu meselede muhatap olabileceğimiz, alışverişte bulunabileceğimiz aygıt, kendi küçük devletimizdir. Onunla olan diyalogumuzda da, kendi küçük siyasal bağlamımızdaki geçmiş mücadelelerin ağırlığı kadar konuşabiliriz. ("Bağlam her şeydir" diye bir laf var, belki burada da onu hatırlatabilirim.) İşkenceye Ma'in Lu'er'larla diş geçiremeyiz. "Döviz" geçmez orada. Onunla ancak MJ, kendi devletine diş geçirebilir. Geçiriyor da: Roosevelt, Luther, Haklar Bildirgesi gibi sağlam referanslara dayanan MJ, diğer mahkûmların içindeki "müthiş Amerikalılığı" uyandırmayı başarıyor. Klipte görmüyoruz (diye kalmış aklımda) ama bu söylemiyle amacına ulaşmış olacağını kestirmek pek zor değil.
O muradına eriyor; bize de, kendi tarihimizden pek başarıya ulaşmış, katma değer sahibi örnekler bulup onlarla ikame edemediğimizden, MJ'nin referanslarını çıkarıp masanın üzerine koyduğu yerleri kelivelibalis diye geçiştirmek kalıyor.

30 Aralık 2009

Vatandaş kavramı üzerine çeşitlemeler

Şu "halk sahillere hücum etti, vatandaş denize giremiyor" meselesi malûm. Tek parti döneminin (1923-45) seçkinci kafasını yansıtır. Klişedir. Her bir kelimesinin, her bir harfinin posası çıkmış durumdadır. Ama siyasi arenada bir söylem direği olarak hala (sene olmuş 2010) bir geçer akçe halindedir filan. Bu sözdeki "vatandaş", bir süredir epey ilgimi çekiyor; bu yazıda da bu konuyla ilgili gelecekte yürütülebilecek ciddi bir çalışma için bazı notlar niteliğinde bir şeyler olacak.

İlk dönemlerin vatandaş'ı, yalnızca siyasi elite mensup olanlara has bir statüyü ifade eder şekilde kullanılıyor. Bunu tespit etmeyi bile zûl addediyorum yukarıdaki klişelik durumundan ötürü. Bunu belki bir başlangıç noktası olarak alabiliriz. İkinci uğrak, "Vatandaş, Türkçe konuş!". Bu kampanyanın özel olarak 1950'lere denk gelmesi anlamlandırılabilir mi? Belki de Demokrat Parti'nin tam olarak devletin sahibi olmayıp devlet makamında kiracı olarak oturduğu zamanlarda ev sahibine karşı dayandığı noktanın bu sözdeki "vatandaş"lardan oluşan şekliyle "millet" olduğu söylenebilir. DP de onlara dönüp diyor ki: Türkçe konuşunca direkt siyasi seçkinlere mensup olmayacaksın; fakat yine de o seçkinlerle aynı hiyerarşiyi paylaşan (dikkat: o hiyerarşide onlarla aynı noktayı paylaşan değil!) biri olabilirsin. Buradaki vatandaş artık bir nebze de olsa siyasi seçkinlerden daha kapsamlı bir topluluğu ifade etmeye başlamış.
Bu vatandaş'a seçkinlerden gelen bir yanıt, 12 Mart dönemindeki "muhbir vatandaş". Devletin ev sahipleriyle kiracılarının, ihtilafları ne kadar kapsamlı olursa olsun, komünizm karşısında kurdukları ittifakın bir ifadesi. Bu övgü sözüyle, ittifaka eklemlenen "millet" mensuplarının ağzına da bir parmak bal çalıyorlar. O vatandaş'ın o hiyerarşideki yeri sağlamlaşıyor. Bu son iki durakta ispiyon ve azınlıkları tedhiş gibi pis işlerin vatandaş'a havale edilmesi de ilgi çekici.
Devletin kendisinden birazcık uzakta ama kontrol altında konumlandırageldiği vatandaş, bir noktada kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıyor. Vatandaş'ın devletin elinden alınması sanırım 1980'lerin sonlarında doğru bir noktaya tekabül ediyor. ANAP'ın ne mal olduğunun ortaya çıkması, bitmek bilmeyen ekonomik sorunlar, idarenin yozlaşması... Bütün bunlara karşı bir tutunacak dal olarak, sivil dayanışmayı vurgulayan bir vatandaşlık algısı var. Kime ne kadar kayda değer gelir bilemeyeceğim ama aklıma hemen Bizimkiler dizisindeki Katil Yavuz tiplemesi geliyor. Gıcık yönetici tiplemesine, Halil Pazarlama sahtekârlığına, hatta yer yer Kapıcı Cafer'in kurnazlığına karşı, vatandaşın hakkını gözeten bir tip. Aykut Oray'ın canlandırdığı bu tipleme, hem de ülkedeki tek televizyon kanalı olan TRT'de, yani devletin kucağında, bu değişik vatandaşlık söylemini üretiyordu; ki daha sonradan, Gözcü gazetesi reklamlarına da taşmıştır: "Vatandaşa cart-curt yok!"
Bu vatandaşın 1990'lara taşmış bir biçimi de, Ahmet Vardar'da bulunuyor. Kendi bilgisayarımdan uzakta olduğumdan görsel destek sağlayamıyorum; ama kendisinin 92-93'lerden itibaren köşe yazılarında neredeyse aynı söylemi ürettiğini görüyoruz. Katil'de televizyon ekranında donuk bir görüntü düzeyinde kalan bu hak koruyucu tipleme, Ahmet Vardar'ın gazete köşesinde, somut ve etkileşimli bir şikâyet merciine dönüşmüş durumda. Vatandaş'ın hakkını yiyen, işini yapmayan kurumlara, memurlara, son derece de eğlenceli bir üslupla, "Gelirsem oraya sizi kulaklarınızdan tavana asarım" filan diye hesap soruyor. Ahmet Vardar'ın kendi televizyon programı, Fatma Girik'in Söz Fato'da'sı ve Uğur Dündar'ın vatandaşa kazık atan pastanecileri rezil ettiği Arena'sıyla bu çizgi günümüze kadar ulaşıyor.
2000'li yıllar bu sivilleşme çizgisini nereden alıp nereye götürüyor, o da önemli bir soru. Bu dönemde ivme kazanan AB'ye katılım süreciyle birlikte, çok daha kurumsal bir sivil toplum söylemi ülkeye giriş yapıyor. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan ve sürekli gelişen sistemli bir aktivizm geleneği var iyi kötü. Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi doğrudan bu vatandaşa atıfta bulunan örgütler, eşit vatandaşlık'ın Kürt siyasetinin bir kısmının üzerine söylem bina ettiği bir temel olması... Burası oldukça karmaşıklaşıyor. Çeşitlenme anlamında karmaşıklıktan bahsediyorum, yoksa bu örgütlenmelerin hiçbir biçimiyle bir sorunum yok elbette.

İşte vatandaş konusunda böyle böyle uğrakları olduğu savunulabilecek bir sivilleşme süreci var bana göre: Başlangıçta devletin otoriter bir çerçevede "elinin altında" bulundurduğu, gerektiğinde kullandığı minik bir aktörden ibaret iken, vatandaş giderek devletin dışındaki konumunu devletin karşısına doğru alıyor. Günümüzde başlangıçtaki durumu absürd sayıyoruz; çünkü vatandaşın böyle bir sürecin ardından sivilleştiği bir ortamda yaşıyoruz. Vatandaş dendiğinde aklımıza bir dayanışmacı yol arkadaşı, haklarımızın-özgürlüklerimizin dolu olduğu hukuki bir torba filan geliyor ama gerektiğinde Rum komşusuna saldıracak bir "örgüt mensubu" gelmiyor. Daha iyi bir vatandaşlık yaşıyoruz diyebiliriz genel olarak. Bu kavrayışın tam olarak hissedilebilmesi için, hem baştaki konum, hem sürecin kırılma noktaları, hem de son durum net şekilde ortaya konulmalı bu hayali çalışmada.

24 Kasım 2009

Devlet, Demirsporludur!

Önemli Not: Bu kaydı yazdıktan hemen sonra, ilgili konuda Yiğit Akın tarafından yazılmış Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet Döneminde Beden Terbiyesi ve Spor (2004) adlı bir kitabın bulunduğunu öğrendim ve kitap hakkında okuduğum bir iki yazıdan anladığım kadarıyla benim ortaya koymaya çalıştığım düşüncelerin epeyce gelişmiş ve kuşkusuz daha düzgün referanslandırılmış halleri bu kitapta bulunuyor. Böyle bir çalışmanın mevcut olması, meselenin ilk olarak yarım yamalak blog doğaçlamalarında değil, akademik düzeyde ele alınmış olması beni sevindiren bir şey oldu. Okumadığım bu kitaptan farkında olmadan plagiarism yaptıysam affola; şimdiden kitaba yönlendirmiş olayım.


Adana Demirspor'un İtalya'nın Livorno takımıyla bu sene yaptığı hazırlık maçıyla birlikte, futbolla ilgilenen romantik-solcu bakış'a birazcık gün doğmuş gibi oldu. Bu maça ve Demirspor'a düzülen güzellemelerin ardında ise, şöyle bir durup düşününce, karşısına oturup 1 kg. civarında rakı içebileceğimiz bir durum var: Tamam, nesnel olarak işçiler tarafından seviliyor, destekleniyor, olabilir; ama köken itibarıyla Adana Demirspor (ki buna Demir-Çelik Spor'lar, Linyitspor'lar da eklenebilir sanırım), ülkemizde yaygın algıda hasbelkader sol'da konumlandırılmış olan pek çok özel ve tüzel kişilik gibi, işçi sınıfının yahut da başkaca herhangi bir "sivil" topluluğun bağrından kendiliğinden kopmuş, otonom bir örgütlülüğe tekabül etmiyor. Bu kulüplerin devlet kurumları bünyesinde kurulduğu bilgisi bile, tek başına, bunun böyle olduğu sanısına dayanan aptal bir romantizmin bırakılması için dolaysız ve yeterli bir neden olabilirdi, ama bunun ötesi de var: ADS ve benzeri kulüplerin doğuşuyla sonuçlanan sürecin ardında, halklara ve işçilere dair bugün kabul edemeyeceğimiz, kurtulmak isteyeceğimiz bir fikriyat yatıyor.

Devlet kurumları tarafından bu tarz spor kulüplerinin kurulmasının altında yatan şey, otoriter tek parti yönetiminin taa İttihat ve Terakki'den tevarüs ettiği bir governmentality zihniyeti. İngilizceyi mazur görün, Michel Foucault kaynaklı pek orijinal bir kavramdır bu, özetini geçmeye çalışayım: Governmentality, Avrupa devletlerinin yönetim tarzlarının evrilmesine tutulan bir ayna mahiyetindedir; bu evrimleşmeyle ortaya çıkan yeni bir tür yönetim zihniyetini ifade eder. Toprak ve mülke sahip olma temeline dayanan eski, klasik egemenlik anlayışının yerini alan, çok daha belirgin, dahası kapsamlı, dahası devamlı bir yönetme anlayışının resmidir bu; ki böyle bir anlayış giderek artan bir biçimde günümüzde yönetmenin hem pratiğini, hem de teorisini karakterize etmektedir. İnsanların ve şeylerin üzerinde uygulanan minik eylemlerin sonucunda ortaya çıkan bilgi, insanlara ve şeyleri yönetmenin kurallarını belirlemek için toplanır; akabinde bu kurallar çerçevesinde bir meşruiyet sistemi oluşturulur; bu da dolaylı olarak davranışları şekillendirir. Devlet ile biz, hepimiz aynı gemideyizdir ve devlet bunun bilincine varmış, boş "denizlerin hakimi" böbürlenmelerini terk etmiş, kendi belirlediği şekliyle hepimizin iyiliği için, ipleri eline almıştır. Geminin batmaması için her düzeyde daha sıkı kontrol ve daha iyi bir bilgi toplama gerçekleşir.

Foucault'nun Avrupa'da birkaç yüzyılda oluştuğunu söylediği bu değişimi ve ortaya çıkan yeni yönetim biçimini hatırda tutarak vatana avdet edip bakalım: İttihat ve Terakki'nin ilk iktidar yılları bu bağlama biraz uymuyor mu? Biraz uymak bir yana, dönemdeki kaygıların ve uygulamaların resme uygunluk bakımından fazlası bile var bence. Foucault'nun anlattığına göre görünüşte bu değişimi çok büyük ve çok acil bir yok olma tehlikesi tarafından tetiklenmemiş haliyle tecrübe eden Avrupa devletlerinin aksine, Osmanlı Devleti için, yönetimin pratiğinin de teorisinin de [1] değişmesi, en acil bir gereklilik oldu uzun süre boyunca; yani bizde yeni yönetme yollarının bulunmasında ilave bir can havli faktörü de mevcuttu. Dışarıyla savaşlar bitmiyordu; içeride ahalinin düşüncesi yönetenlerin istediği yöne gelmiyordu, vesaire. Türkiye'de spor bu ortama doğdu ve devlet tarafından da derhal bir governmentality teknolojisine dönüştürüldü. İzcilik kurumu [2] en güzel örneğidir: cadı kazanı ortamında siyaset tarafından "mükemmel bir gençlik teşkilatı" oluşturma misyonuyla gündeme alınmış, sonra da İttihat ve Terakki'nin maksatlarına uyarlanmış haline, Osmanlı Güç Dernekleri'ne dönüştürülmüştür. Gençlerin Türkleşmesi, millileşmesi, devletin ihtiyaç duyduğu şekilde endoktrine edilmesi gibi misyonlar için biçilmiş kaftandır, öyle de kullanılmıştır. Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte devletin hükmettiği nüfusa dair erekleri tabiidir ki terk edilmiyor; aksine, Osmanlı'nın çöküşünü engelleme gibi "reaktif" bir ereğin yerini, yeni bir ülke kurmak, yeni bir millet ve yeni bir insan yaratmak gibi daha "aktif" bir erek alıyor ve devlet daha bir şevkle sarılıyor toplumu şekillendirme işine. Artık "beden terbiyesi" biçiminde, Foucault'nun resmen arayıp da bulamayacağı kadar net bir şekilde governmentality'yi tasvir eden [3] bir sözdizimiyle tanımlanan misyonu yerine getirmek için, dolaşımdakilere ek olarak yeni teknik araçlar devreye alınıyor.

İşte idman yurtlarının, jimnastik kulüplerinin ve nihayet de 1938 yılında çıkarılan bir kanunla kamu kuruluşlarının bünyesinde kurulması emredilen bu tarz devlet kurumu spor kulüplerinin böyle bir düşünsel arka planı, böyle bir işlevi var. Evet, sonuncu teknolojik aygıt türü, bizi, tevellüdü 1940, doğum yeri devletin kucağı olan Adana Demirspor'a bağlıyor. İşçi takımı, halkın takımı, son barikat filan sandığımız Adana Demirspor'un altından da, bizzat devlet tarafından, üstüne üstlük de, hiçbir zaman ortadan kalkmayan savaş olasılığına karşı vatandaşları hazır ve nazır halde tutmak, daha genel anlamda da, 1930ların kavrayışıyla Türk Irkı'nı düzgün, sağlıklı ve gürbüz kılmak gibi saiklerle oluşturulmuş bir oyuncak çıkıyor. Bu bize devletin, Türkiye'deki devletin hiçbir zaman oyunun dışında kalmadığını, hiçbir zaman oyunun dışındaymış gibi görülemeyeceğini, başka akıllara kolaylıkla indirgenemeyecek kendine ait bir aklının ve en sivil, en kendisinin dışında görünen alanlarda ve kurumlara bile izini gölgesini, misyonunu vizyonunu bir şekilde bulaştırma yeteneğinin bulunduğunu bir kez daha gösteriyor [4].

--
NOTLAR
[1] Teori ve pratik diyorum ama -bilebildiğim kadarıyla- tartışılan ve uygulanan reformların pratik yanı hakkındaki bilgimiz kısıtlı. Onun yerine üniversitelerimizde ilgili dönemi pek de analitik ve ilişkisel olmayan bir yöntemle "silsileleştirilmiş" standart bir düşünce tarihi üzerinden geveler dururuz. Üç Tarz-ı Siyaset gibi genel anlatılar filan. Batmakta olan imparatorluğu kurtarmak için ortaya konan "fikirler" ile yapılan "işler"in arasında henüz gerekli bağlantılar kurulmuş, kıyaslamalar yapılmış değil. Hem işler ile fikirler arasında yalnızca bağlantıların olmadığını da hatırlayalım: iş fikrin doğrudan, dolaysız, doğal bir uzantı değildir hiçbir zaman; geçişlerde nice sapmalar, kırılmalar, yalpalamalar, çekingenlikler (ya da tam tersine öngörülmeyen cüretkârlıklar) olur. Böylesi zengin bir olasılıklar uzayına erişimimiz neredeyse yok, elimiz kolumuz epey bağlı.
[2] Bu konuda internette bulabildiğim en eli yüzü düzgün kaynak, Doç. Dr. Suat Karaküçük'ün şu makalesi.
[3] Bu cuk oturmayı fark etmem, Ekşi Sözlük yazarı nuri altuzer'in şu entrysi vesilesiyle oldu.
[4] Böylece hiç "Başlarken..." filan gibi karın ağrılarına katlanmadan blogu açmış oluyorum; hayırlı uğurlu olsun.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails