İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

04 Eylül 2011

Edebinizle ısrar edin

Ben şimdi yazıyorum ama bahsedeceğim alternatif tiyatro mekanlarının medyayla ilişkilerini konu edinen söyleşi, ta yaz başında yapıldı; Beyoğlu civarlarında konuşlanmış yedi işletmenin bir araya gelerek oluşturdukları girişimin düzenlediği sohbet serisinin bir ayağı olarak.

Bu mekanların hikayesi birçok açıdan enteresan. Tümünü göremedim ama bildiğim kadarıyla bu mekanlar arasında, "sahne" olsun diye inşa edilmiş bir mekan yok. Bir pasajın içine sığınmış olanı da var, sahnesinin ortasından iki kolon geçeni de, bir binanın alt katındaki araba garajından devşirilmiş olanı da. Mekanlarda tabelaya çıkan repertuvarın da oldukça sıradışı oyunlardan oluştuğunu eklemek lazım. Mekanlar zaten mimari özelliklerinden başlayarak belirli şekillerde yorumlanabilecek nitelikteki oyunların tercih edilmesine neden oluyorlar. Ama benim için enteresanlığın zirvesi, bu ucube mekanlarda tiyatro yapan insanların birleşmeleri, ortak hareket etmeleri. Tiyatro alanı standartlarında, bütün mekânların birbirlerine ölümüne düşman olması, oyuncu ve işletmecilerin de bilumum internet forumunda allahlık bir dil ve üslupla, çıldırtıcı (ama gerçekten çıldırtıcı) tartışmalara girişmeleri gerekirdi. Halbuki bu işletmeler güç birliği etmiş [1] durumdalar.

İşte bu el ele vermiş, güç birliği etmiş alternatif mekanların bahsettiğim sohbet serilerinden bir halka, "medya ve tiyatro ilişkileri" gibi bir konuya ayrılmıştı. Nasıl ederiz de bu alternatif mekan hareketinin yaygın basılı ve görsel medyada daha fazla yer bulmasını sağlayabiliriz gibi bir soru eşilip deşilecekti. Katılımcılar: Radikal'den Cem Erciyes, NTV'den Yekta Kopan, Milliyet'ten Asu Maro ve Cumhuriyet'ten Özlem Altunok'tu. Biz salona girdiğimizde Yekta Kopan konuşuyordu. Kendisinden başlayarak hepsi sırayla söz kendilerine geldiğinde ağlayıp sızladılar. Sayfa sayısı az, zaten topun ucundayız, yerimiz dar, acil durumda ilk feragat edilecek dakikaları ve sayfaları biz yapıyoruz, üstlerimiz durumdan tamamen bihaber, tiyatro 'satmıyor', okunmuyor, insanlar ilgi göstermiyor (C.Erciyes: "sanatların popülerlik hiyerarşisi"), bazen çalıştığımız kurumun sponsor olduğu bir etkinlik oluyor, onu görmek zorunda oluyoruz, elimizde eleman yok, bütçemiz yok, yetişemiyoruz, yetiştiremiyoruz, vesaire vesaire... Sazı eline alan başlıyor. Bir de ekstra sinir bozucu olan, durum tespitlerini bu durumlara eleştirel bakarak, değişim için ne yapılabileceğinden bahsederek yapmayı filan ışık hızıyla geçip yarı alaycı bir üslupla yapmaları --bilhassa Cem Erciyes cynicism'in gözüne vurdu ha vurdu. Aralarda utangaç elimden gelen budur'lardan övünçlü yaa bakın bu şartlarda bile davaya hizmet ediyorum'lara uzanan kişisel parantezler de açılıp kapandı tabii. Ama sonuçta o kadar saçma sapan bir durum oldu ki, konuşmaların sonunda bozuk bir sinirle, basın mensuplarından toplum olarak kendilerini soktuğumuz zor durumlar nedeniyle özür dilememiz gerektiğini düşünmeye başladım; asla değiştiremeyecekleri, verili buldukları, azıtmışlığında hiç pasiflikleriyle pay sahibi olmadıkları durumların içinde mücadele edip yine de kendilerinden iyilikler neşet ettirebilen bu mucizevi insanlara çok ayıp ediyorduk!

Galiba kimsenin bu durumlarla bir derdi yoktu ki, seyircilerden gelen soruların geneli "Evet bu böyle, peki şimdi ne yapıyoruz?" eksenindeydi ve tartışmayı pratik bir çerçeveye taşıdı. Ne yapmalı, ama bu şartlar dahilinde, şartları dert etmeden, yine de sinekten yağ çıkarabilmek için ne yapmalı. Yeni tiyatro topluluklarından gelen genç arkadaşlar arasında, işi büsbütün kendi gruplarını tanıtmaya ve bir nevi bu kültür sanat duayenleriyle networkleme çabalarına çevirenler oldu [2]. Yazının başlığına aldığım ve bence günün manşeti durumundaki "edepli ısrar" lafı da bu arada ortaya çıktı. Basın mensupları, kendilerini tanıtma derdindeki tiyatro gruplarına edeplice ısrar etmeyi önerdiler. Kastedilen şu:  çok meşgul olduğumuzdan, çok çalışmamız gerektiğinden, ertesi günü kovaladığımızdan, tempomuz aşırı yüksek olduğundan (ağlamalı girizgâh elbette), çok çok fazla kaynaktan haber geldiğinden [3], sizin sizi tanıtmamız için bize yollayacağınız basın bülteni muhtemelen arada kaynayıp gidecektir. Bir geri dönüş alamazsanız yılmak yok. Yeniden yollayın. Kendinizi bize gösterin. Hatırlatın. Israr edin. Ama bunu yaparken de su kaçırmayın. Kararlı şekilde tekrar yollayın, görene kadar. Şık bir ısrar olsun. Lanet ettirmesin de, azminizi takdir ettirsin. O zaman seve seve görürüz.

(Burada şair artık kendini tutamayarak "MEDYA SEN KİMSİN, NE ARA BU OLDUĞUN ŞEY OLDUN VE BİZDEN NE İSTİYORSUN?" diye haykırıyor.)

Her şey olması gerektiği gibi, bir tek tiyatrocunun ısrarı ya da ısrarında edebi eksik! Bunu derken oradaki tiyatro gruplarına ve etkinliği düzenleyen mekanlara gerçekten yardımcı olmak istiyorlar, ama yine de bu yardımcı olma önerisinin sakilliği son noktada. Öneri diye ağızlarından ilk elde ancak o kadar ağlayıp sızlandıkları düzenin tüm rollerini aynen onaylayan, pekiştiren bir kurgu çıkabilmiş oldu. Bir de, tiyatro gruplarına haber olmaya çalışmaktan ziyade, köşe yazarlarını yanlarına çekmeye çalışmayı önerdiler. Hıncal nasıl bir yeri yazdı mı orası patlıyor, o hesap. Burada galiba, haberi kim göreee, kim okuya, halbuki köşe yazarlarının sıkı takipçileri var, bir kişkilediler mi [4], orayı yıkarlar, gibi bir mantık vardı. Genel gazete okuyucusundansa pirlerince tavsiye edileni uygulayan bu "hedef kitleye" atış yapmak daha verimli olur diye düşünülüyordu. Ve son bir not: bunları önerenler de, mevcut medya alanı içerisinde bu kültür-sanat mekanları açısından bulunabilen en "iyi polis" insanlar. En yüreklilerin genel çerçevesi bu, geri kalanlara bilmem ne demek lazım.

...

İnsan bir noktadan sonra gazetecilere kızmayı da fuzuli görmeye başlıyor. Bence alternatif mekanların onları geçip bulundukları yolda ilerlemesi gerekir. Gazeteciler ne ahlaken meşru, ne de 'hakikaten' bir temeli ve bir geleceği olan sanal konumlarında, bırakınız debelenip dursunlar. Gelip kendilerini vurana kadar hiçbir uydurukluğa ses çıkarmayıp uyuşuk uyuşuk uyuklasınlar. Hem bu insanlardan amaçlanan faydayı sağlayacakları da yok ki: amaçlanan, değiştirilip dönüştürülecek bir kitle oluşturma ideali olsa da buna bu medyaya yaslanılarak ulaşmak mümkün değil; sırf gemiyi yüzdürmek, mekanı döndürebilmek, ayakta kalabilmek olsa da. Gerçekten, filanca yerde filanca oyun var diye haber yapsalar, veya köşelerinde ey cemaat şu oyuna gidin diye övseler tam olarak "ne yazar"; bunu ben kestiremiyorum. Bununla mı abat olacak alternatif tiyatro mekanları? Bütün unsurlarıyla bir alternatif sunma iddiasındaki bu girişim neden kendini tanıtma konusunda böyle modası geçmiş usûllere tevessül etmek zorunda olsun ki? Ben kendi payıma, seyirci kitlesinin gönüllü SAADET ZİNCİRİ modeliyle, yani bir köşesinden halaya dahil olanın hemen beraberinde birkaç arkadaşını da bu mekanların etrafında oluşan kitleye dahil etmesi yöntemiyle büyümesinin, filanca gazetecinin yazarak çizerek oyunları tanıtmasından daha etkili olacağı düşüncesindeyim. Bir asabiye sahibi bir müdavimler heyetine böyle böyle ulaşmak, yaygın medyada konuşlu yıldızlar onu trendy gösteriyor diye oyun izlemeye gelecek yüzer gezer kültür-sanat ürünü "tüketicilerinden" müdavim yaratmaya çalışmaktan daha yerinde bir çaba gibi geliyor. Belki bu yolla kalıcı sonuç elde etmek biraz daha fazla zaman alır ama sonuçta olması gereken olur. O "zaman" da yalnızca bir değişken: belirli bir estetik/politik kaliteyi tüm mekanlarda tutturarak, pazarlama alanından geçici süreliğine ve erdemli yollarda kullanılmak üzere bazı taktikler ödünç alarak, müdavimlere bir cemaat oldukları hissettirilip gerekirse onlardan da sorumluluk almalarını isteyerek bu zaman kısaltılabilir, süreç hızlandırılabilir. Yeter ki muhtaç olunan kuvvetin, hem tiyatroya hem topluma yabancılaşmış, herhangi bir yöne doğru gitmeden topallayan medyada değil de bu girişimin damarları arasında zaten dolaşmakta olan müdavimlerde olduğu görülsün.  

-----
[1] Güç boşuna biriktirilmiyor. Öyle çok fazla tartışma takipçisi olmamama rağmen birkaç yerde, nispeten daha 'sıradan' tiyatro yapan kişilerin yazıp çizdikleri arasında, bu mekanlara ve burada yapılan tiyatroya ufak ufak çakıldığını gördüm. Hafif popülist bir yaklaşımla, ödenekli ve geniş-salon-kapasiteli-özel-tiyatroların (en azından prensipte) daha fazla sayıda insana hitap etmesi, bu alternatif mekanlarınsa daha az kişiye ulaşabilmesi üzerinden vuruluyor: "Tamam, bu da lazım, bu da iyidir, bunu da yapın, ama tiyatroyu bu sanmayın!" gibisinden. Elbette ki esas tiyatro, çakıcıların yaptığı. Alternatif salonlara bu arada bir de marjinallik yaftası asılıyor; bu mekanlar, 100 kişinin kendi arasında top çevirdiği kurtarılmış bölgelere indirgeniyor. Kitleselleşme, kitle yaratma ve onu dönüştürme konusunda alternatif mekanlara hiçbir artısı olmamasına rağmen, nicel olarak daha fazla sayıda insana seslenen, kendini oraya koyuyor işte; "biz hayatın kalbindeyiz, sizler fildişi kulelerdesiniz" demeye getiriyor. Karşı taraf bu konularda pek topa girmediyse de tiyatro ödülleri konusunda biraz ses yükseltildi. Yine de şimdilik açıktan sürdürülen bir mücadele olduğunu söylemek yanlış olabilir. Bunlar, dediğim gibi, arada geçerken yapılan ufak çakmalar. Fakat ben güçlerini birleştiren bu mekanların güç sarf ederek kendilerini, başkalarını ve tüm tiyatro alanını yeniden şekillendirme biçiminde gayet güçlü bir irade taşıdıkları kanaatindeyim ve ileride daha kafa kafaya çakışmalar görülecektir bana göre.
[2] Bu gençlerin en extrovert'ü bir kız, toplantı tamamen bittikten sonra da konuşmacıların etrafında fır dönüp durdu. Mesela: gazetecilere yandan yandan yanaşmasını unutamadığım bu kızcağızın şimdi adını sanını unuttuğum topluluğu, --nasıl olacaksa-- tiyatroda çığır açsa, fevkaladenin fevkıne geçse de ben gidip oyunlarını görmem. Derdi çok başkaydı ve bu çok belliydi.
[3] Burada söyledikleri --gerçi hiç bulunmayacak, tahmin edilmeyecek şeyler değildi ama-- benim için aydınlatıcı oldu ve basının geneline dair de bir şeyler içeriyor. Bu insanlar artık gidip haber avlamak, haber kovalamak safhalarını çoktan geçmişler. Artık ofislerinde oturuyorlar, dünya bunları haberle besleyip duruyor, bunlar da önlerine yığılan malzemenin arasından bir şeyler seçip haber oluşturuyorlar. Öyle bir genel-değerlendirici konumları var: toplum her şeyini bize sunar, biz içinden seçip değer gördüklerimizi topluma geri yansıtırız. Ne zaman, ne şekilde toplumun üzerine böyle çöreklenmişler bilemiyorum ama tamamıyla haksız bir konum olduğunu düşünüyorum. Bağlantılı olarak şöyle bir gerçek üretiyoruz: basın içinden bir mevki edinerek topluma hitap etme ayrıcalığına kavuşanlar sıradan vatandaşlara yalnızca bir tek üstünlüğe sahipler: olup bitenler hakkında hepsinden daha fazla bilgileniyorlar. Yani hikmetini beğendiğiniz gasteci o hikmeti sokaktan bulmuyor, kendisinden de çıkarmıyor, hayvan gibi beslendikten sonra bula bula onu bulabiliyor veyahut da gerizekalı gazetecinin gerizekalılığı bu bilgileyle beslenme imkanına rağmen o kadar feci durumda.
[4] Kişkilemek: Yukarı Etlik/Ayvalı Keçiörencesinde, bir sokak köpeğini "Yürü kişkişkiş! Sarı kişkişkiş!" gibi bağırtılarla bir yere veya bir şeye saldırması için teşvik etmek.

19 Aralık 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: Pera Sokakları

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü, belediyeye bağlı kütüphanelerdeki mebzul miktardaki haritaların bazılarını kitaplar halinde basıyor. Örneğin "Alman Mavileri" diye anılan, 1913-14 tarihli İstanbul haritalarını konu edinen üç ciltlik bir kitap var, sarılıp uyunabilecek bir yayın. Bilimsel bir çalışmayla, Galata Kulesi nirengi noktası alınarak çizilmiş; oldukça büyük ölçekli, yani çok ayrıntılı bir harita. Atatürk Kitaplığı'nda kitapları elime alıp inceleyince sarılıp uyuma fikrim biraz değişti; nedeni haritaların -bence- pek pratik şekilde dizilmemiş olması. Bütün şehir, net kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde dilimlenmiş ve kitap bu dilimleri yukarıdan aşağı ve sonra soldan sağa (veya sağdan sola) giderek izliyor. Dolayısıyla -atıyorum- Dolmabahçe Sarayı ile Taksim Meydanı apayrı ciltlerde bulunabiliyor. Bu Alman Mavileri'nin hemen yanı başında bir başka çalışma gördüm ki, "İşte Premier League bu!" dedirtti. İstanbul'un Charles Edward Goad'un (1848-1910) ekibi tarafından, sigorta şirketleri için yapılmış planlarını içeren çalışma, yine İBB KMM tarafından yayınlanmış (2007). Goad, kendi kendini yetiştirmiş, inşaat mühendisi-haritacı-müteahhit türü bir insan. İngiltere'de doğmuş, Kanada'da ölmüş. Kendisinin büyük bir şirketi var; İstanbul'un olduğu gibi, dünyanın pek çok başka metropolünün de planlarını çıkarmış. Planlar aynı şirketin eseri olduğu için aşağı yukarı standart bir lejanda sahipler. Bu da şehirler arasında kıyaslar yapmaya olanak veriyor. Örneğin şu adreste, aynı şirketin çıkardığı Manchester planından bir pafta görüyoruz, temelde İstanbul planlarıyla aynı gibi.

Burası İstiklal
Goad'un planları, 1905 yılı civarında hazırlanmış. Kendisinin bizzat İstanbul'a gelip gelmediği bilinmiyor. Planlar, sık tekrarlanan yangınlardan para kokusu alan sigorta şirketleri için hazırlandığından, pragmatik ve pratik. Öncelikle, ele alınan paftalardaki binaların yapıldığı malzeme, kat sayıları, duvar yapıları ayrıntılı şekilde belirtilmiş ki sigorta şirketi ona göre bir yangın riski belirlemesi yapsın. Sonra, Türkler sigortaya pek yanaşmadığı için gayrimüslimlerin yaşadığı mahallelere daha çok eğilinmiş. Tabii devlet dairelerinin ve tarihi eserlerin bulunduğu mahaller de es geçilmemiş. Beyoğlu'nda İstiklal Caddesi ve ona açılan sokakların ilk birkaç tanesi ayrıntıyla işlenmiş iken Tophane veya Kasımpaşa tarafları "taştan ve tahtadan mamul evleri olan Türk mahallesi" gibi bir ibareyle geçiştiriliyor.

İstiklal Caddesi civarında enteresan bir ayrıntı daha var: baktığımızda, bölgenin tamamen değiştiğini görüyoruz. Aslında o gün olmayıp bugün olan bir sokak (Muammer Karaca Tiyatrosu Çıkmazı) hariç caddeye açılan sokakların yapısı tamamen bugünle aynı. Fakat sokakların çok önemli bir kısmı, bugünkü isminden farklı bir isim taşıyor. Caddenin kendisi bile Pera Caddesi adında, malum. İsminin ne zaman ve nasıl değiştirildiğini Allah bilir (6-7 Eylül döneminde olmasın, Tatavla'nın Kurtuluş oluşu gibi?). Goad planları hakkında ulaştığım bir yazıda konuyla ilgili şöyle bir yorum yapılmış:

Özellikle Galata­-Pera bölgesinde yol isimlerinde Türkçeleştirmeye gidilmiştir. Örneğin Büyük Pera Sokak İstiklal Caddesi olmuştur. Papaz, Papazoğlu gibi sokak isimleri de değiştirilmiştir. Bazı sokaklar o sokakta mesleklerini icra eden zanaatçıların yaptıkları işlerle isimlendirilirken bu isimlendirmelerde Yorgancılar Sokak Tersane Caddesi’ne dönüşmüştür. Günümüzde bulunmayan bir takım yapılardan isimlerini alan sokakların da ismi değişmiştir. Örneğin artık bulunmayan Haseki Hamamı'ndan ismini alan Haseki Hamamı Sokak, Vakıf  Han Sokak olmuştur. Bunların dışında isimlerin değiştirilmesinde herhangi bir yol izlendiğine rastlanmamıştır. 

Grande Rue de Pera
Bu yorum bana pek ikna edici gelmedi. Daha doğrusu, isim değişiklikleri pek burada bahsedildiği kadar kendiliğinden olmuş gibi gelmiyor bana. Bence bir yol izlenmiş ve o yolun da, ülkemizin o günlerden bugünlere geçirdiği ve sonucunda Tayyip Erdoğan'ın şu meşhur "ters-mıknatıslanma" konuşmasında değindiği "Eğ üstelik bu ülkenin %99'u da Müslümaağn?" durumuna geldiği büyük kuraklama ile inkâr edilemez bir ilgisi var. Ben haritaya baktığımda, kâh sokağa ismi verilen yapının yıkılmasıyla, kâh orada çalışan meslek erbabının orayı terk etmesiyle, başka herhangi bir yol izlenmeden, tesadüfen, olayların doğal akışı gereği, "Aa bir de bakmışsın ki böyle olmuş" şeklinde, öznesiz öznesiz değişen bir cadde değil, kimliğiyle oynanmış, geçmişi yok edilmiş, Türk-İslamlaştırılmış bir cadde görüyorum. Bunun için illa isimlerin yerine öyle kör kör parmağım gözüne Hünkâr Cennet-Mekân Yavuz Sultan Selim Hân Hazretleri Caddesi, Üstâd Necib Fazıl Sokak falan gibi isimlerin konulması şart değil. Var olanın kıymetini bilip onu koruma gibi bir kaygının eseri olmayınca, dönemin isimleri bir bir ortadan kaybolunca zaten maksat hasıl oluyor. Adını muhtemelen Glavany ailesinden alan sokak, Kallavi Sokak olmuş mesela. Gerekçesi muhtemelen dil dönmemesi, tıpkı Misk Sokak'ın Mis Sokak olması gibi. Ama giden gitmiş. Veya "isimleri bir sokakta yaşayacak" şeklindeki çakma kıymetbilirlikle Atıf Yılmaz Sokak, Yeşilçam Sokak yapıyorsun, arada Deveaux ve Sakızağacı gidiyor. Zaten bu sokakları dolduran insanlar da zaman içinde Deveaux'yu bir garip, Atıf Yılmaz'ı ise pek doğal karşılayacak öznelere dönüştürüldüğünden, öyle olmayanlar da bir şekilde oralardan kovulduğundan, kimse bir tuhaflık sezecek, oturup giden isimlere ağıt yakacak değil. Ermeni Kilise Sokak, Nevizade Sokak adıyla alkolün ve fasılın başkenti olmuş, sokağa adını veren Üç Horan Kilisesi arada bir yerde güçlükle nefes alır hâle gelmiş, üstelik ismi buraya verilen Nevizade Ataî'nin de sokakla pek bir ilgisi yok, kilisenin arkasında da gençlik "Çileeeeeeeeeeeeee" diye fasıl yapıyor. Bence çok boktan bir tablo.

"Yıllardır bu sokağın adı X Sokak'tı, ben bunu Y Sokak şeklinde değiştirdim" cümlesi bence iktidar sahiplerinin ağzından çıktığı kadar basit bir cümle değil. Bunu söylemek ve eyleme dökmek bilincinde olunmasa da çok büyük ve -bence- haksız bir iktidar tasarrufu. Adını sonsuza kadar yaşatalım'lar da dahil bence hiçbir şekilde sokak, cadde, mahalle, köy, kasaba, şehir ismine dokunmamak gerek. Ne ise ne. Bu isimleri şıklaştırmak, çağdaşlaştırmak, mutenalaştırmak, içeriklileştirmek, olduğundan daha da anlamlılaştırmak kimsenin haddine olmamalı. Bu koruma bilinciyle ilgili olan kısmı. Bir de değiştirip dönüştürme iradesi var işte. Bu iktidar kafası elini değdiği yeri kurutuyor, çirkinleştiriyor; tatsız tuzsuz kalıpları bir sürü başkabaşkalıkların boynuna ittirip geçiriveriyor. Gidin bakın: Doğu Anadolu "-yurt, -su, -ağaç, dağ-, -ca, -çay, çalı-, ak-, kara-, kızıl-" gibi 25-30 tane sözcüğün mal gibi döndürülüp döndürülüp kullanıldığı, tamamen generic bir sürü köy ismiyle dolu. Köy dağın dibinde diye adını Dağdibi yapmış. Belki Kürtçe veya Ermenicede bambaşka bir ismi var. Hepsi bir tornaya bir şekilde uydurulmuş. Bütün kanı bir şekilde çekilmiş. (Yeri gelmişken, bu değişimin boyutlarını Sevan Nişanyan'ın Anadolu'da yer isimleri envanteri projesinden görebilirsiniz)

Neyse, bu öfke hâli böyle gittikçe gider. Planlara göre Taksim'den Tünel'e giderken, sonra da Tünel'den Taksim'e dönüşte sağ tarafta bulunan sokakların eski ve yeni isimlerini vereyim şimdi. Bunlar yalnızca İstiklal Caddesi'ne açılan sokaklar. Yanları, devamları, arkaları yok. İsimleri yazarken Goad planlarındaki imlayı korudum. Harf devrimi öncesi döneme tekabül eden Latin harfli ve Fransızca okunuş kurallarını izleyen Türkçe yazısından ne kadar hazzettiğimi daha önce yazmıştım. O meyandan olsun. İşte:

Taksim Cd. - ?
Zambak Sokak - Rue Taxim
Bekar Sokak - Rue Bekiar
Mis Sokak - Rue Misk
İmam Adnan Sokak - Rue Imam
Atıf Yılmaz Caddesi - Rue Sakyz-Agatch
Yeşilçam Sokak - Rue Deveaux
Balo Sokak - Rue Sagh
Solakzade Sokak - Rue Sol
Sahne Sokak - Rue Théatro
Hamalbaşı Sokak - Rue Hamal-Bachi
Tütüncü Çıkmazı - Impasse Tutundji
Han Geçidi Sokak - Passage Hazzopoulo
Emir Nevruz Sokak - Passage de l'Eglise Grecque veya Impasse Panaïa
Olivya Geçidi Sokak - Impasse Olivio
Kallavi Sokak - Rue Glavany
Saka Salim Çıkmazı - Impasse Saka
Perukar Çıkmazı - Impasse Lattine
Deva Çıkmazı - Rue Ezadji
Korsan Çıkmazı - Impasse L'Orando
Terkoz Çıkmazı - Passage Dandria
Balyoz Sokak - Rue Venedik
Orhan Adli Apaydın Sokak - Rue Derviche
Gönül Sokak - Rue Timoni
Asmalı Mescid Caddesi - Rue Asmali Mesdjid
Müeyyet Sokak - Rue de Suede
General Yazgan Sokak - Rue Zumbul

Şah Kulu Bostan Sokak - Rue Nouvelle (Yeni Yol)
Kumbaracı Yokuşu - Rue Koumbaradji Yokouchu
Postacılar Sokak - Rue des Postes
Muammer Karaca Tiyatrosu Çıkmazı - Yok/yazmıyor
Nuri Ziya Sokak - Rue de Pologne (veya Rue Leh)
Eski Çiçekçi Sokak - Rue Linardi
Acara Sokak - Rue Ada
Yeni Çarşı Caddesi - Rue Yeni Tcharchi
Kartal Sokak - Rue Kartal
Turnacıbaşı Sokak - Rue Sou Terazi
Fuat Uzkınay Sokak - Rue Hava
Ayhan Işık Sokak - Rue Kouloglou
Sadri Alışık Sokak - Rue de Brousse
Büyük Parmakkapı Sokak - Rue Buyuk Parmak Kapou
Küçük Parmakkapı Sokak - Rue Kutchuk Parmak Kapou
Meşelik Sokak - Rue Roum Kabristan

Manchester dolaylarından bir türküyle kapatalım: Yukarıdaki linkte Goad'un Manchester planlarından ufak bir alıntı resmi vardı. Aşağıda, o resimdeki bölgenin bugünkü halini görüyoruz. Ortadan kaybolan bir iki sokak dışında isimleri tamamen aynı görünüyor. iyice zumlayıp kıyaslayabilirsiniz. Tamam, belki İngiltere'yi örnek vermek haksızlık olabilir ama bu yukarıdaki değişme oranına da bir yuh çekmek gerekiyor:


Yakın tarihimiz tuhaflıklarla dolu.

30 Nisan 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: Surp Agop Mezarlığı

Her şey, bu sabah üçüncü köprü ile ilgili haberleri okuduktan sonra Wikipedia'daki İstanbul maddesine şöyle bir bakmamla başladı. Maddeyi okurken bir harita gördüm: 1922 yılına ait bir İstanbul planı. 'Société anonyme ottomane d'études et d'enterprises urbaines' tarafından yapılmış. (Bir yandan resmi bir kurum gibi duruyor, bir yandan da 'anonim şirket'. Tam anlayamadım.) Princeton Üniversitesi kütüphanesi tarafından internet alemine sunulan bu planlarda ilgilendiğim o kadar çok şey bir arada ki, sevinçten uçtum desem yeridir: geç dönem Osmanlı tarihi, ayrıntılı şehir planları ve haritalar, tramvay güzergâhları (lise edebiyat derslerinin favorisi Fatih-Harbiye hattı 12 numara), hatta Latin alfabesine geçişten önceki döneme ait bir fenomen olarak Türkçe kelimeleri latin harfleriyle (ama harflerin Fransızcadaki ses karşılıklarını esas alarak) yazma denemeleri!.. Ben bu planları daha uzunca bir süre kurcalarım; ama şimdi Beyoğlu-Beşiktaş dolaylarında gördüğüm bir şeylerden hareketle başladığım çok enteresan bir mini-araştırmayı yazmak istiyorum.

1922 yılında, Taksim dolaylarının çehresi bugünkünden oldukça farklı. Şimdiki Gezi Parkı'nın yerinde Taksim Kışlası bulunuyor; ki sanırım bütün futbol takipçileri, avlusunda bulunan Taksim Stadı'ndan ötürü bu büyük kışla binasını bilir. Bu kışlanın arkasında, bugün parkın devamının ve Ceylan Intercontinental otelinin bulunduğu alan, Taksim Bahçesi, ya da bahsettiğim imla ile Taxim Baghtghessi. Bugün AKM'nin bulunduğu alan ile Gümüşsuyu İnönü Caddesindeki binaları da kapsayan alanda bir gayrımüslim mezarlığı var. Aynı şekilde, Elmadağ'da da, soldaki haritada göreceğimiz gibi, büyükçe bir Ermeni mezarlığı var. Mezarlık, tam olarak Harbiye Askeri Müzesi ile, bugün İTÜ'ye bağlı olan Taşkışla arasında uzanıyor. İsmi Surp Agop Mezarlığı olan bu mezarlık, 1500lü yılların ortasından 1865 yılına kadar İstanbul Ermenilerinin ana mezarlığı konumundaymış. (Haritada Taşkışla'nın kuzeybatı çaprazında görünen T şeklindeki kırmızı yapı, Surp Agop Kilisesi; Ermeni ve Mezarlighi sözcüklerinin arasında kalan iki kutu, yıkılan Surp Krikor Lusaroviç Kilisesi; ayrıca bugün caddenin hemen karşı tarafında da Surp Agop Ermeni Hastanesi bulunuyor.) Anlatılanlara göre 1560'daki veba salgınından ötürü mezarlıkların şehir dışına (tarihi yarımada ve Galata dışına) taşımaları buyurulunca bu geniş arazi kullanılmaya başlanmış. (Bugünkü AKM'den Fındıklı'ya doğru inen çok büyük bir Müslüman mezarlığı da varmış.) 1865'de ise vebaya kolera tehditi eklenmiş ve Surp Agop Mezarlığı'na ölü defnedilmesi yasaklanıp Ermenilere -bugün de kullanılan- Şişli'deki mezarlık arazisi tahsis edilmiş. Tam olarak 23 Temmuz 1865 tarihinden sonra bu mezarlığa hiçbir ölü defnedilmediği belirtiliyor.

Sağdaki resimde de, bölgenin 2007 tarihli uydu görüntüsünü görüyoruz. Üstün Paint becerilerimi kullanarak bugün mezarlığın üzerinde bulunan binalara etiketler yerleştirdim. T: TRT İstanbul Radyosu, : En son geçen aylardaki Tayyip Erdoğan-Aydın Doğan kavgasında gündeme gelen Hilton Oteli, HY: Hyatt Regency Oteli, D: Attila İlhan'ın müdavimliğinden bildiğimiz Divan Oteli/Pastanesi oluyor. Taşkışla, Harbiye ve Surp Agop Kilisesi yerlerinde duruyor. Ayrıca 1922'de Harbiye'nin ucunda gördüğümüz tanımsız kırmızı yapının yerini (1981 yılında) Harbiye Orduevi almış. Havuzuyla, 'roof bar'ıyla süper lüks bir ortam. Mezarlık ise kabaca küçük karelerle etrafını çizdiğim alana denk geliyor. Günümüzde bu bölge kongre turizmi için allanıp pullanma sürecinde olduğundan mezarlığın dört bir yanını lüks oteller sarmış. Yol boyu uzanan yedi sekiz adet binanın da pahalı ve az çok prestij sahibi ofis binaları olduğunu söylersem yanılmış olmam galiba.


Peki ne olmuş da Surp Agop Mezarlığı bu hale gelmiş? Görünüşe göre 1865'ten sonra yeni ölü defnedilmeyen mezarlığın arazisinin mülkiyeti, 1930'lar boyunca sürmüş uzunca bir davanın sonunda Kiliseden alınmış. Anladığım kadarıyla dava boyunca Belediye ve ilgili diğer bürokratik kuruluşlar, istimlakın daha sorunsuz olması için ısrarla mezarlığı sahipsiz-metruk statüsünde gösteriyorlar; Kilise ise iddiasını bir türlü yargıya kabul ettiremiyor ve devir sağlanıyor. O dönemde yaptırılan şehir planlarında bu arazi -yanılmıyorsam- düşünülen büyük parka dahil. Park Harbiye'den Maçka'ya kadar kesintisiz şekilde uzanıyor. Fakat 1949'da Radyoevi, 1951'de Hilton derken park planı badem oluyor ve mezarlık arazisi de arada güme gidiyor. Divan Oteli'nin bulunduğu kısım örneğin Vehbi Koç tarafından başlangıçta çalışanlarına bir misafirhane inşa etmek için alınmış. Cadde boyu Radyoevine kadar olan yedi sekiz bina da bir şekilde aynı dönemde satılmış olmalı. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin internet sitesindeki uydu görüntülerinde 1966'ya gelindiğinde bina mevcudunun kabaca bugünkü halini aldığı görülüyor.


Burada mezarlıkların istimlâkının ve tahribinin yalnızca Ermenilerin başına geldiğini iddia etmiyorum. Yukarıda bahsettiğim gibi bugün üzerinde yerleşim yeri olan eski Müslüman mezarlıkları da var. Dahası, bu sadece Türkiye/Osmanlı tarihinde görünen bir olay da değil. Hatta İslam faktöründen ötürü teoride belki de son olması gereken yer Osmanlı Devleti. Aklıma Modest Musorgski'nin Bir Sergiden Tablolar'ı vesilesiyle öğrendiğim Paris'in katakompları geliyor. İstanbul'daki hikâye gibi benzeri sağlık-hijyen problemleri çıkınca bazı mezarlıkları kapatıp çıkan kemikleri maden ocağına istiflemişler. Mezar yerlerinin, belki de ölüp gitmiş insanların kemiklerinin üzerinde yükselen oteller, havuzlar, apartımanlar rahatsız edici görünse de yine de bu mezarlıkların istimlâkı bana ilk bakışta ilkesel düzeyde karşı çıkılıp çıkılamayacağı biraz muğlâk görünen bir konu. Gerçekten bir şehir için böyle bir ihtiyaç olabilir, Allahın dağı bayırı bitmiştir, genişlenemiyordur; yani illâ Surp Agop örneğinde olduğu gibi şehrin göbeğindeki müthiş rantabl arazinin balının kaymağının hüpletilmesi söz konusu olmayabilir, bilemiyorum. Ama Surp Agop'un istimlâkı davasına dair bazı ayrıntılar var ki, işte orada insan, azınlık düşmanı bir siyasetin pis kokularını duyuyor. Aşağıdaki kaynaktan hikayeyi özetleyip yazıyı bitiriyorum.

Şurada mezarlığın tarihine dair ayrıntılı bir yazı mevcut. Yazının tamamını okumanızı öneririm ama davanın seyrini özetlemeye çalışayım. Burada anlatıldığına göre Belediye, 1931 tarihinde bu metruk mezarlığın arsasının "Sultan Bayazıt Veli" adlı bir vakfa ait olduğunu ve kendisine devrolunması gerektiğini iddia ederek tapu idaresine başvurur. Cemaat de mezarlığın metruk olmayıp yalnızca sağlık nedeniyle terk edildiğini ve arsa mülkiyetinin de Kanuni döneminden beri Ermenilerde bulunduğunu gösteren belgelerle idareye gider. İdare Belediye lehine karar verince konu mahkemeye yansır. Belediye avukatları önce mahkemenin yetkisiz olduğunu savunur, ama mahkeme davayı görüşmeye başlayınca Türkiye Ermeni cemaatinin ve Ermeni Patrikhânesi'nin hukuken mevcut olmadığını iddia ederler. İddialarına dayanak da Temmuz 1915 tarihli bir kabine kararıdır; karar İstanbul'daki Ermeni patriğinin Kudüs'e sürüldüğünü ve Türkiye'de artık böyle bir tüzel kişiliğin bulunmadığını ispatlıyordur iddialarına göre. (Not: İnternette onca arama yaptım, verilen tarihte Osmanlı bakanlar kurulundan çıkan bir şey bulamadım.) Bu iddia da çürütülünce dava devam eder. Arada araziye talip bir de Ayas Paşa Vakfı çıkar. Mahkemenin başvurduğu bir bilirkişi heyeti, arsanın Sultan Bayazıt Vakfı'na ait olduğu görüşünü sunar ve bu görüşe itibarla Mahkeme Cemaatin arsa üzerindeki iddiasını reddedip mezarlığı Belediye'ye devreder. Cemaat davayı temyize götürür, bir sonuç alamaz, arada 1933 adliye yangını çıkar, mahkemeler durur. Mahkemeler yeniden işlemeye başladığında Cemaat bir kere daha Yargıtay'ı zorlar. Ama arada Belediye arsaların değerlerini ölçtürmüş, kendi adına tapu çıkarma işlemine de başlamıştır. Yargıtay'daki davalardan bir şey çıkmaz çıkmasına ama süreç içinde bu sefer Belediye, uzayan davalar nedeniyle arsaların değersizleştiği ve kamunun zarara uğratıldığı iddiasıyla Ermeni cemaatine tazminat davası açar. Bu dava da uzayıp gitmekteyken araya İçişleri Bakanı'nın emriyle Vali filan girer. Cemaat ile belediyenin uzlaşarak davaların düşmesi sağlanır. Uzlaşma sonunda Surp Agop Mezarlığının arsası (850 bin metrekare) Belediye'ye, üzerindeki binalar da (6 bin metrekare) Cemaate bırakılır ve Cemaat 1937 fiyatıyla 3200 lira mahkeme masrafını öder.

1938 yılında Belediye, "boş arsadan" istenen mezarların 15 gün içinde taşınabileceğini bildirir. Az sayıda mezarın taşınmasının ardından mezarlık tamamen Fahrettin Kerim Gökay ile Conrad Hilton'un üzerinde görüştüğü "sahaya" dönüşmüş durumdadır. "Belediye “Emval-i Metruke” lerle aynı sonu paylaşan ve bugün varlığı hakkında çok az kişinin bilgi sahibi olduğu mezarlığın, olayların sessiz tanıkları olan sahipsiz mezar taşlarını Park’ın basamaklarının yapımında ve büyük oranda Eminönü meydanının tamirinde kullanır." Arsa için olaylar daha çoook gelişecektir.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails