Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Ekim 2011

Tıpkı

Muhsin bey [Ertuğrul] Küçük Sahne'de Hamlet'i sahneliyor... Sadri de [Alışık] "Rozenkrantz", "Guildenstern" ya da "Horatio"ya, bu üç rolden birine çalışıyor. Bütün oyuncular taytları çekmiş, iyice İngilizliğe sıvanmışlar. Daha doğrusu vücutlarının her zerresine sinmiş alaturkalıkla Danimarkalı taklidi yapmaya çalışıyorlar. Muhsin bey Sadri'den hiç memnun değil. Bir gün prova öncesi Sadri'yi bir köşeye çekiyor, onu çok alaturka olmakla suçluyor. Tavrı inandırıcılıktan çok uzak. Sadri "Hocam, hiçbirimizin bu kılıkları taşıyacak vücut yapımız yok zaten" diyor. "İngiliz oyuncuları taklit etmekten öteye geçmiyoruz. Sen bana bir Kasımpaşalı kahveci oynat, ocağa 'Şekerli bir' diye bir sesleneyim, nasıl inandırıcı olduğumu o zaman göreceksin." (Atıf Yılmaz, Söylemek Güzeldir, s. 128)
Aşağıda bahsettiğim oyunculuk metodunun yegâne metot olmadığının, böyle bir temsil ilişkisi kurma iddiasında olmayan oyunculukların da olduğunun farkındayım. O diğer yaklaşımların teorisinin de, pratiğinin de pek hakkını veremediğim için özür dilerim (belki de benzer şeyler dert edinilmiş, hatta bunlar çözülmüştür de bu esnada). Fakat bu, biraz daha genel geçer bir tarz gibi görünüyor. Genel geçer olmasa bile, daha sorunlu bir yaklaşım eninde sonunda. (Okan, Bloglama Meşgalesinde İstikrar Tutturmak Zordur, s. 129)   

Geçen sezon bir oyun izlemiştik; başarılı bir şekilde yerelleştirilmiş bir Brezilya oyunuydu. Bilmesen, oyunun yabancı bir metine sahip olduğunu anlamayabilirdin. Artık orijinalinde nasıldılar bilinmez, bizimkinde oyunun iki kişisinden bir tanesi bitirim, açıkgözlü bir İstanbul çocuğuna, diğeri de koyu şiveli bir Kürt'e dönüştürülmüştü. Oyunun bitiminde Kürt hamalı (diğer oyun kişisi de hamaldı yanlış hatırlamıyorsam; ya da ipsiz sapsız bir tipti) oynayan oyuncu, ilk oyununu sahneye koyan toplulukları hakkında seyircilere kısa bir şeyler söyledi ve oyundan sonra isteyenlerin oyuncularla sohbet edebileceği duyurusunu yaptı. Ama bunları tabii kendi sesiyle duyurdu, Kürt hamal olarak değil. Duyuruları duyduğumuzda, oyuncunun hünerine dair yeni bir ayma (geriye dönük, esas sesini Kürt hamalkenki sesiyle kıyaslayaraktan), bir takdir hissi oluştu --yani bende oluştu ama bana sorarsanız salonun genelinde de oluşmuştu. Takdiri hissettim. "Vay be, adam aslında senin benim gibiymiş, konuşması düzgünmüş. Halbuki az önceki canlandırması ne kadar canlıydı, gerçekten Kürt hamal gibiydi, meğer ne yetenekli adammış!" gibilerinden. Oyuncu elbette oyun bittikten sonra da Kürt hamal olmayı sürdürecek değil ama şimdi düşününce biraz da şeytan dürtüyor ve oyuncunun oyundan sonra kendi sesiyle konuşmasına -evet art niyetle, oyun olsun diye- birtakım maksatlar iliştiriyorum. Diyorum ki: bir saat boyunca Kürt hamal olarak bize seslenen bu oyuncu elbette oyunun sonunda bize bir kere de kendi olarak seslenecek ki, gerçekte ne kadar da o Kürt hamal olmadığını, Kürt hamalı yalnızca geçici bir süreliğine canlandırdığını, aslında senin benim gibi olduğunu anlayalım ve o retrospektif takdir meydana gelsin.

(Bu arada, ben aynı şeyi Ahmet Mümtaz Taylan'da da hep hissediyorum. Bir Zamanlar Anadolu'da filmi, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan, filmdeki o manda yoğurdu muhabbeti filan... Rolün içindeyken vay be, ne kadar da gerçekçi yaptı, tıpkı şu iddaa bayiine gelen polisler gibiydi diyorsun. (Bunda tam bir amcanın dış görünüşüne sahip olmasının payı yadsınamaz.) Sonra o filmin galasında falan çekilen haber ve röportajlarda, veya sanatçılar arası birtakım örgütlülük-duyarlılık davalarında gerçek kendisi olarak, kendi incelikli ve eğitimli sesiyle konuşuyor. Bana da her kendisi olduğunda, temsil ettiğiyle kendisi arasındaki zıtlıktan parçalı bulutlu bir gurur duyuyormuş gibi geliyor; hani şu ecnebi lafta olduğu gibi "(/tıka basa) kendisiyle dolu"ymuş gibi... "Ne kadar da öyle" diyoruz ama bunu derken de bize gururla verdiği "Ne kadar da öyle değilim" verisini referans alıyoruz.)

Burada hemen can sıkan şey şu: merak ediyorum; mesela AMT'yi tam bir polis memuru gibi bulurken ya da oyundaki oyuncunun hamallığına tam not verirken gerçekten tam olarak ne biliyoruz da konuşuyoruz? Oyuncu (ve yönetmen, yazar vs.), sanat tüketicisi ve hamal, toplumsal uzayın ayrı gayrı köşelerinde birtakım noktaları işgal eden, bütün hayatı bu noktalarca belirlenen üç ayrı tiplemeyiz. Neredeyse bilinen tüm kuvvetler noktalarımız arasındaki mesafe artsın, noktalarımızı birleştiren bir doğru olmasın diye uğraşıyor; normal koşullar altında, bu noktalardan birinin serbestçe bir diğerine gidip onun esrarına vakıf olabileceğini, sonra da geri dönüp bunu üçüncüye aynen aktarabileceğine neden inanalım? Anormal koşullar altında, kimi oyuncularda insanı estetik dalga boylarından dağlayan bir hüner, bir "x faktörü" oluyor; fakat genel olarak oyuncunun hünerleri arasında, doğrudan doğruya bu "uzaktaki noktanın esrarına nüfuz etme ve onu gelip anlatma" işinin başarısını garanti altına alan bir  hüner göremiyorum -şahsen. Çünkü bana göre toplum evrenindeki o noktaların belirleyiciliği düşüncesi, beraberinde, o noktalar arasında ha deyince oradan oraya geçişler yapılamayacağı düşüncesini getiriyor; bu kişisel hünerlerin ya da sihirlerin biraz ötesinde bir düşünce. Yani bir anda kendin olmaktan ötelere uzanıp hamal olmayı bilemiyor, sonra da gelip izleyiciye bunu anlatamıyorsun. Öyle hemen neyi bilip nereye kadar anlatacaksın?

Fazla mı kötü niyetli olacak bilmiyorum ama, bu açıdan bakınca, yıllardır orada burada okuduğumuz "Akıl hastası rolünü daha iyi oynayabilmek için bir sene akıl hastanesinde kaldı!", "Daha iyi gözlem yapabilmek için kılık değiştirip belediye otobüsüne bindi!" türü cümleler de çok çok ters geliyor. Bunlarda, oyuncunun kendine hamlettiği hünere bulanmış halde, başka insanların hayatlarını tırıvırılaştırıcı bir yan var. Senin hayatının esrarı ne olabilir ki? Oyuncu gelir, sınırlı bir süre boyunca sana bakar, --eh, hayatının öyle anlaşılamayacak bir esrarı olacak değil ya-- olayını çözer, sonra gider senden aldığını, kendi oyununu oluştururken bir hammadde olarak kullanır. Bu serbestlikten, bu her şeye kadirlik duygusundan hoşlanmıyorum. Bir insan topluluğuna baktığında "canlandırılabilecek binler (veya milyonlar veya her neyse)" görmek nasıl bir şey, pek anlayamıyorum. Hem o insanların her birinin biricikliğinin hakkını verememiş oluyorsun, hem de kendini onların dışına ve tepesine atıyorsun. Bu da zaten senin en baştaki iddianı sakatlıyor. Düzlemdaşın bile görmediğin birileri ile nasıl bir temsil ilişkisi kuracaksın ki?   

Bu beni, "Ne biliyoruz da konuşuyoruz, takdir ediyoruz?" sorusuna şöyle bir yanıt vermeye doğru götürüyor: getirip bize aktaran kişideki işin esrarına vakıf olma hünerini, kendimiz o esrara vakıf olmadığımız ölçüde biliyoruz. Yani oyuncu bildiği şeyi, bizim bilmediğimiz kadar biliyor, veya bizim de ona dair öyle pek bir şey bilmememiz sayesinde biliyor, gibi. Örneğin hamal. Adam bize bir hamal hazırlıyor, sahneye çıkıyor, elindekini bize gösteriyor. "Ah ne kadar da hamaldı" diye hisleniyoruz, ama aslında sahnedeki hamalın gerçekten bir hamalı ifade edip edemediğini değerlendirebilecek ölçütlerden yoksunuz. Bunun karar mercii belki o hamal olabilir/olmalı. Ama o da, bir değerlendirme yapabilecek ve değerlendirmesini bize aktarabilecek araçlardan yoksun bırakılmış durumda. Bir anda dünya tersine dönse, "dünyanın ağırlığı"nı bir şekilde hamalın sırtından kaldırıp bütün topluma paylaştırsak, hamal gelip salona otursa, olağan sanatseverler o esnada oradan kaçıp gitmeseler; hamal o salonun ağırlığını da hissetmese, yani o salon ve içindekiler hamalı elini ayağını nereye koyacağını bilemez hale getirmeseler, hamal da bir sanat tüketicisine dönüşüp sahnede kendi temsilini izlese, belki o zaman bize o hünerin gerçek bir değerlendirmesini sunabilirdi. Ona kalsa belki de oyuncunun hamal tarifi, görmeyen adamların fil tarihlerinden biri gibi. Fakat "gerçek tiyatro izleyicisi" de temelli bir hamal esası vukufundan yoksun olduğu için, oyuncunun hamal esası vukufu diye sunduğu şeyi kendi yüzeysel hamal vukufuna kıyaslayıp alıyor. Bütün bu ilişkide koca dünya farkları yutulup gidiyor  (Elbette Feriha Yılmaz arkadaşımız olsa bu son senaryo için "Hamal oyun izlemeye geliyor, ona da laf ediyorsun, yavşaksın" derdi; fakat o zaman da ima ettiğim üzere, böylesi ufak ama belirleyici ayrıntılara itibar etmeyen, hayır hasenatçı bir sanatseverliğin, bu mesafeleri aradan kaldırma olasılığına sahip olmadığını düşünüyorum. Bana göre burada esas olan şey sanatçılık da değil, sanatseverlik de; burada esas olan, o mesafelerle ilgili yaklaşım. Ve işte cari oyunculuk (yönetmenlik, yazarlık) modelini hiç bu mesafeleri azaltıyor gibi görememem bir yana, bana doğrudan doğruya o mesafe üzerine tutturmuşuz bir düzen, öyle yuvarlanıp gidiyoruz gibi geliyor. 

İnsanı insana insanla vıdıvıdı... işini insanın hünerli temsilcisi değil, kendisi yapacak sanki. Biraz spekülatif olacak, fakat bence resim şöyle: Bir başkasının hayatına dair esrara vukuf işinin bir çemberi var. Çemberin merkez noktasında, o başkası bulunuyor. Kendi payıma ben, o kişiye olan saygımdan ötürü, geri kalan insanlar ile o merkez noktası arasında bir boşluk koyuyorum. Oyuncu da, yazar da, yönetmen de, sanatsever de o çemberin en fazla yaylarını oluşturan noktalar olabiliyorlar. Çemberin üzerinde, yani merkezdeki bir başkası'na eşit uzaklıkta değiller, ama en az çemberin yarıçapı kadar uzaktalar. Öyle çemberden çembere uçan, bir çemberin merkezini kesip başka çembere iliştiren cambazlar, sihirli özneler pek yok. Bir şato ile etrafındaki hendek gibi. Yukarıda toplum üzerine etki eden kuvvetlerin bu hendekleri derinleştirmeye, genişletmeye çalıştığını söylemiştim; fakat öyle bir hendeğin hiç bulunmadığını, şato sahibinin rızası hilafına tamamen doldurulması gerektiğini düşünüyor değilim. Hatta, dediğim gibi, bunu saygısızlık addediyorum. O hendeklerin ulaşımı engelleyici boşluklar, temassızlıklar, iletişimsizlikler, ayrı gayrılıklar olarak yaşanmasını istemiyorum; fakat aynı zamanda bu mesafeler, onları sonsuza dek artırmaya çalışan kuvvetler ortadan kalksa, her insan için birer özgürlük ve özgünlük alanı olarak korunabilir. Şatodan şatoya elbette kesintisiz yollar gitmeli, öğretici ve özgürleştirici temaslar olmalı. Ama bu yolları şato sahipleri adına birileri açmaya kalkmasın. Şatodan şatoya birtakım deli dumrulların köprüleriyle gitmek zorunda kalmayalım --ki öyle gitmek mümkün olmuyor da. O Deli Dumrul bizi kafasına göre bir yere götürüp "Aradığınız şato burası" diye bırakıyor. Temsili olmayan bir biçim olmalı ve insan insanın karşısına geçip kendisini kullanarak kendisini anlatabilmeli. Önümüze köprüyü indirip bizi şatosuna davet etmeli. Bizi esrarına vakıf etmesi gereken kendisi, o pek bir başkasının işi değil. Gibi.         


Yazının en tepesindeki Sadri Alışık alıntısı, çemberlerin çapının biraz daha küçük olduğu bir zamana ait. Yani en fazla, Kasımpaşalı kahveci hem izleyenin, hem oynayanın hayatında biraz daha yakın bir anlam ifade ediyor olabilir. Sahneye koyulan o kadar oyun, bu mesafeyi azalmak içindi sözde. Fakat artık bana göre kahveci, oyuncu, sanatsever iyice ayrıgayrılaşmış durumda. Bu ayrıgayrılığı, oyuncu ile seyirci arasındaki, bin bir tanesi zaten denenmiş oyunların daha da geliştirilmesiyle azaltmak pek mümkün değil. Belki de artık herkesin sadece kendi namına konuşacağı bir sahne düzenine geçilmeli.  

Aşağıda da, ntvmsnbc'nin "Yılların Öğrettiği" serisindeki Yıldız Kenter ve Serra Yılmaz röportajlarından ortaya karışık bazı beyanatlar var. İşte insanla insanın arasına giren oyuncu, işi buralara, bu iddialara kadar getirmiş:

Y.K.

S.Y.

S.Y.

Y.K.

Y.K.

04 Eylül 2011

Edebinizle ısrar edin

Ben şimdi yazıyorum ama bahsedeceğim alternatif tiyatro mekanlarının medyayla ilişkilerini konu edinen söyleşi, ta yaz başında yapıldı; Beyoğlu civarlarında konuşlanmış yedi işletmenin bir araya gelerek oluşturdukları girişimin düzenlediği sohbet serisinin bir ayağı olarak.

Bu mekanların hikayesi birçok açıdan enteresan. Tümünü göremedim ama bildiğim kadarıyla bu mekanlar arasında, "sahne" olsun diye inşa edilmiş bir mekan yok. Bir pasajın içine sığınmış olanı da var, sahnesinin ortasından iki kolon geçeni de, bir binanın alt katındaki araba garajından devşirilmiş olanı da. Mekanlarda tabelaya çıkan repertuvarın da oldukça sıradışı oyunlardan oluştuğunu eklemek lazım. Mekanlar zaten mimari özelliklerinden başlayarak belirli şekillerde yorumlanabilecek nitelikteki oyunların tercih edilmesine neden oluyorlar. Ama benim için enteresanlığın zirvesi, bu ucube mekanlarda tiyatro yapan insanların birleşmeleri, ortak hareket etmeleri. Tiyatro alanı standartlarında, bütün mekânların birbirlerine ölümüne düşman olması, oyuncu ve işletmecilerin de bilumum internet forumunda allahlık bir dil ve üslupla, çıldırtıcı (ama gerçekten çıldırtıcı) tartışmalara girişmeleri gerekirdi. Halbuki bu işletmeler güç birliği etmiş [1] durumdalar.

İşte bu el ele vermiş, güç birliği etmiş alternatif mekanların bahsettiğim sohbet serilerinden bir halka, "medya ve tiyatro ilişkileri" gibi bir konuya ayrılmıştı. Nasıl ederiz de bu alternatif mekan hareketinin yaygın basılı ve görsel medyada daha fazla yer bulmasını sağlayabiliriz gibi bir soru eşilip deşilecekti. Katılımcılar: Radikal'den Cem Erciyes, NTV'den Yekta Kopan, Milliyet'ten Asu Maro ve Cumhuriyet'ten Özlem Altunok'tu. Biz salona girdiğimizde Yekta Kopan konuşuyordu. Kendisinden başlayarak hepsi sırayla söz kendilerine geldiğinde ağlayıp sızladılar. Sayfa sayısı az, zaten topun ucundayız, yerimiz dar, acil durumda ilk feragat edilecek dakikaları ve sayfaları biz yapıyoruz, üstlerimiz durumdan tamamen bihaber, tiyatro 'satmıyor', okunmuyor, insanlar ilgi göstermiyor (C.Erciyes: "sanatların popülerlik hiyerarşisi"), bazen çalıştığımız kurumun sponsor olduğu bir etkinlik oluyor, onu görmek zorunda oluyoruz, elimizde eleman yok, bütçemiz yok, yetişemiyoruz, yetiştiremiyoruz, vesaire vesaire... Sazı eline alan başlıyor. Bir de ekstra sinir bozucu olan, durum tespitlerini bu durumlara eleştirel bakarak, değişim için ne yapılabileceğinden bahsederek yapmayı filan ışık hızıyla geçip yarı alaycı bir üslupla yapmaları --bilhassa Cem Erciyes cynicism'in gözüne vurdu ha vurdu. Aralarda utangaç elimden gelen budur'lardan övünçlü yaa bakın bu şartlarda bile davaya hizmet ediyorum'lara uzanan kişisel parantezler de açılıp kapandı tabii. Ama sonuçta o kadar saçma sapan bir durum oldu ki, konuşmaların sonunda bozuk bir sinirle, basın mensuplarından toplum olarak kendilerini soktuğumuz zor durumlar nedeniyle özür dilememiz gerektiğini düşünmeye başladım; asla değiştiremeyecekleri, verili buldukları, azıtmışlığında hiç pasiflikleriyle pay sahibi olmadıkları durumların içinde mücadele edip yine de kendilerinden iyilikler neşet ettirebilen bu mucizevi insanlara çok ayıp ediyorduk!

Galiba kimsenin bu durumlarla bir derdi yoktu ki, seyircilerden gelen soruların geneli "Evet bu böyle, peki şimdi ne yapıyoruz?" eksenindeydi ve tartışmayı pratik bir çerçeveye taşıdı. Ne yapmalı, ama bu şartlar dahilinde, şartları dert etmeden, yine de sinekten yağ çıkarabilmek için ne yapmalı. Yeni tiyatro topluluklarından gelen genç arkadaşlar arasında, işi büsbütün kendi gruplarını tanıtmaya ve bir nevi bu kültür sanat duayenleriyle networkleme çabalarına çevirenler oldu [2]. Yazının başlığına aldığım ve bence günün manşeti durumundaki "edepli ısrar" lafı da bu arada ortaya çıktı. Basın mensupları, kendilerini tanıtma derdindeki tiyatro gruplarına edeplice ısrar etmeyi önerdiler. Kastedilen şu:  çok meşgul olduğumuzdan, çok çalışmamız gerektiğinden, ertesi günü kovaladığımızdan, tempomuz aşırı yüksek olduğundan (ağlamalı girizgâh elbette), çok çok fazla kaynaktan haber geldiğinden [3], sizin sizi tanıtmamız için bize yollayacağınız basın bülteni muhtemelen arada kaynayıp gidecektir. Bir geri dönüş alamazsanız yılmak yok. Yeniden yollayın. Kendinizi bize gösterin. Hatırlatın. Israr edin. Ama bunu yaparken de su kaçırmayın. Kararlı şekilde tekrar yollayın, görene kadar. Şık bir ısrar olsun. Lanet ettirmesin de, azminizi takdir ettirsin. O zaman seve seve görürüz.

(Burada şair artık kendini tutamayarak "MEDYA SEN KİMSİN, NE ARA BU OLDUĞUN ŞEY OLDUN VE BİZDEN NE İSTİYORSUN?" diye haykırıyor.)

Her şey olması gerektiği gibi, bir tek tiyatrocunun ısrarı ya da ısrarında edebi eksik! Bunu derken oradaki tiyatro gruplarına ve etkinliği düzenleyen mekanlara gerçekten yardımcı olmak istiyorlar, ama yine de bu yardımcı olma önerisinin sakilliği son noktada. Öneri diye ağızlarından ilk elde ancak o kadar ağlayıp sızlandıkları düzenin tüm rollerini aynen onaylayan, pekiştiren bir kurgu çıkabilmiş oldu. Bir de, tiyatro gruplarına haber olmaya çalışmaktan ziyade, köşe yazarlarını yanlarına çekmeye çalışmayı önerdiler. Hıncal nasıl bir yeri yazdı mı orası patlıyor, o hesap. Burada galiba, haberi kim göreee, kim okuya, halbuki köşe yazarlarının sıkı takipçileri var, bir kişkilediler mi [4], orayı yıkarlar, gibi bir mantık vardı. Genel gazete okuyucusundansa pirlerince tavsiye edileni uygulayan bu "hedef kitleye" atış yapmak daha verimli olur diye düşünülüyordu. Ve son bir not: bunları önerenler de, mevcut medya alanı içerisinde bu kültür-sanat mekanları açısından bulunabilen en "iyi polis" insanlar. En yüreklilerin genel çerçevesi bu, geri kalanlara bilmem ne demek lazım.

...

İnsan bir noktadan sonra gazetecilere kızmayı da fuzuli görmeye başlıyor. Bence alternatif mekanların onları geçip bulundukları yolda ilerlemesi gerekir. Gazeteciler ne ahlaken meşru, ne de 'hakikaten' bir temeli ve bir geleceği olan sanal konumlarında, bırakınız debelenip dursunlar. Gelip kendilerini vurana kadar hiçbir uydurukluğa ses çıkarmayıp uyuşuk uyuşuk uyuklasınlar. Hem bu insanlardan amaçlanan faydayı sağlayacakları da yok ki: amaçlanan, değiştirilip dönüştürülecek bir kitle oluşturma ideali olsa da buna bu medyaya yaslanılarak ulaşmak mümkün değil; sırf gemiyi yüzdürmek, mekanı döndürebilmek, ayakta kalabilmek olsa da. Gerçekten, filanca yerde filanca oyun var diye haber yapsalar, veya köşelerinde ey cemaat şu oyuna gidin diye övseler tam olarak "ne yazar"; bunu ben kestiremiyorum. Bununla mı abat olacak alternatif tiyatro mekanları? Bütün unsurlarıyla bir alternatif sunma iddiasındaki bu girişim neden kendini tanıtma konusunda böyle modası geçmiş usûllere tevessül etmek zorunda olsun ki? Ben kendi payıma, seyirci kitlesinin gönüllü SAADET ZİNCİRİ modeliyle, yani bir köşesinden halaya dahil olanın hemen beraberinde birkaç arkadaşını da bu mekanların etrafında oluşan kitleye dahil etmesi yöntemiyle büyümesinin, filanca gazetecinin yazarak çizerek oyunları tanıtmasından daha etkili olacağı düşüncesindeyim. Bir asabiye sahibi bir müdavimler heyetine böyle böyle ulaşmak, yaygın medyada konuşlu yıldızlar onu trendy gösteriyor diye oyun izlemeye gelecek yüzer gezer kültür-sanat ürünü "tüketicilerinden" müdavim yaratmaya çalışmaktan daha yerinde bir çaba gibi geliyor. Belki bu yolla kalıcı sonuç elde etmek biraz daha fazla zaman alır ama sonuçta olması gereken olur. O "zaman" da yalnızca bir değişken: belirli bir estetik/politik kaliteyi tüm mekanlarda tutturarak, pazarlama alanından geçici süreliğine ve erdemli yollarda kullanılmak üzere bazı taktikler ödünç alarak, müdavimlere bir cemaat oldukları hissettirilip gerekirse onlardan da sorumluluk almalarını isteyerek bu zaman kısaltılabilir, süreç hızlandırılabilir. Yeter ki muhtaç olunan kuvvetin, hem tiyatroya hem topluma yabancılaşmış, herhangi bir yöne doğru gitmeden topallayan medyada değil de bu girişimin damarları arasında zaten dolaşmakta olan müdavimlerde olduğu görülsün.  

-----
[1] Güç boşuna biriktirilmiyor. Öyle çok fazla tartışma takipçisi olmamama rağmen birkaç yerde, nispeten daha 'sıradan' tiyatro yapan kişilerin yazıp çizdikleri arasında, bu mekanlara ve burada yapılan tiyatroya ufak ufak çakıldığını gördüm. Hafif popülist bir yaklaşımla, ödenekli ve geniş-salon-kapasiteli-özel-tiyatroların (en azından prensipte) daha fazla sayıda insana hitap etmesi, bu alternatif mekanlarınsa daha az kişiye ulaşabilmesi üzerinden vuruluyor: "Tamam, bu da lazım, bu da iyidir, bunu da yapın, ama tiyatroyu bu sanmayın!" gibisinden. Elbette ki esas tiyatro, çakıcıların yaptığı. Alternatif salonlara bu arada bir de marjinallik yaftası asılıyor; bu mekanlar, 100 kişinin kendi arasında top çevirdiği kurtarılmış bölgelere indirgeniyor. Kitleselleşme, kitle yaratma ve onu dönüştürme konusunda alternatif mekanlara hiçbir artısı olmamasına rağmen, nicel olarak daha fazla sayıda insana seslenen, kendini oraya koyuyor işte; "biz hayatın kalbindeyiz, sizler fildişi kulelerdesiniz" demeye getiriyor. Karşı taraf bu konularda pek topa girmediyse de tiyatro ödülleri konusunda biraz ses yükseltildi. Yine de şimdilik açıktan sürdürülen bir mücadele olduğunu söylemek yanlış olabilir. Bunlar, dediğim gibi, arada geçerken yapılan ufak çakmalar. Fakat ben güçlerini birleştiren bu mekanların güç sarf ederek kendilerini, başkalarını ve tüm tiyatro alanını yeniden şekillendirme biçiminde gayet güçlü bir irade taşıdıkları kanaatindeyim ve ileride daha kafa kafaya çakışmalar görülecektir bana göre.
[2] Bu gençlerin en extrovert'ü bir kız, toplantı tamamen bittikten sonra da konuşmacıların etrafında fır dönüp durdu. Mesela: gazetecilere yandan yandan yanaşmasını unutamadığım bu kızcağızın şimdi adını sanını unuttuğum topluluğu, --nasıl olacaksa-- tiyatroda çığır açsa, fevkaladenin fevkıne geçse de ben gidip oyunlarını görmem. Derdi çok başkaydı ve bu çok belliydi.
[3] Burada söyledikleri --gerçi hiç bulunmayacak, tahmin edilmeyecek şeyler değildi ama-- benim için aydınlatıcı oldu ve basının geneline dair de bir şeyler içeriyor. Bu insanlar artık gidip haber avlamak, haber kovalamak safhalarını çoktan geçmişler. Artık ofislerinde oturuyorlar, dünya bunları haberle besleyip duruyor, bunlar da önlerine yığılan malzemenin arasından bir şeyler seçip haber oluşturuyorlar. Öyle bir genel-değerlendirici konumları var: toplum her şeyini bize sunar, biz içinden seçip değer gördüklerimizi topluma geri yansıtırız. Ne zaman, ne şekilde toplumun üzerine böyle çöreklenmişler bilemiyorum ama tamamıyla haksız bir konum olduğunu düşünüyorum. Bağlantılı olarak şöyle bir gerçek üretiyoruz: basın içinden bir mevki edinerek topluma hitap etme ayrıcalığına kavuşanlar sıradan vatandaşlara yalnızca bir tek üstünlüğe sahipler: olup bitenler hakkında hepsinden daha fazla bilgileniyorlar. Yani hikmetini beğendiğiniz gasteci o hikmeti sokaktan bulmuyor, kendisinden de çıkarmıyor, hayvan gibi beslendikten sonra bula bula onu bulabiliyor veyahut da gerizekalı gazetecinin gerizekalılığı bu bilgileyle beslenme imkanına rağmen o kadar feci durumda.
[4] Kişkilemek: Yukarı Etlik/Ayvalı Keçiörencesinde, bir sokak köpeğini "Yürü kişkişkiş! Sarı kişkişkiş!" gibi bağırtılarla bir yere veya bir şeye saldırması için teşvik etmek.

23 Şubat 2011

Cadının Bohçası

Geçenlerde Kumbaracı50'de Esmeray'ın “Cadının Bohçası” başlıklı gösterisini izlemiştik. Kumbaracı50'yi bilmeyenler belki en azından geçen sene olanları hatırlıyordur: Altıdan Sonra Tiyatro topluluğunun yarattığı bu mekân, “Yala ama Yutma” adlı misafir bir oyunun provaları esnasında Vakit gazetesinin çıkardığı yaygaraları 'gören' Beyoğlu Belediyesi insanları tarafından, acil çıkış merdiveni olmaması gerekçe/bahanesiyle bir süre kapatılınca gündeme oturmuştu. Sonradan merdiven yapıldı ve mekân hayata geri döndü. Vakit gazetesi bir aralar Cadının Bohçası için de bir yaygara koparmış fakat bu sefer görevli/sivil mü'minleri pek harekete geçirememiş, transseksüel, kemalist ve feminist Esmeray'ın, kültür ajanları tarafından gizli fon ödenen gösterisi aracılığıyla feminizm propagandası yapmasına, toplumun İslami değerlerine milliyetçilik yaftası yapıştırmasına ve masum dimağları kirletmesine engel olamamış. (İbareler tamamen Vakit'e aittir!) İşte mekân odur ve gösteri de odur.

Cadının Bohçası dramatik bir eser değil, bir tek kişilik gösteri. Tanıtım metninde şöyle deniyor: 
CB, ayrımcılıkların kesişiminde, hem transseksüel hem de Kürt olarak şiddete, milliyetçiliğe ve ataerkil değerlere karşı direnen bir feministin hikâyesi. Eşcinsellikten transseksüelliğe geçişinde feminizmin farkına vararak, seks işçiliğini bırakan ve kadın hareketinin içinde yer alan Esmeray'ın oyunu, gerek Kars gerekse İstanbul'daki toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf ilişkilerini feminist bir perspektiften mizahi bir dille sunmakta.
[Bu metni bir feminist “scholar”ın şekillendirdiği nasıl da belli, değil mi? Maşallah Esmeray hayatı boyunca literatürdeki birtakım kavramlar çerçevesinde, onlar uyarınca yaşamış, yapıp ettiği her şey gelip bir kavramın dibine oturmuş. Bir kavramın prangayı çakmadığı hiçbir yaşantı parçası yok; olsaydı da zaten hemen kavramı üretilirdi. Şiddet karşıtlığı, eşcinsellik, transseksüellik, seks işçiliği, kadın hareketi, toplumsal cinsiyet, etnisite, sınıf ilişkileri... (Bir de gösterinin bir yerinde bizzat Esmeray tarafından dur durak bilmeyen bu kavramsallaştırmalara isyan edilmesi söz konusu, ki ne güzel bir ironidir!) Neyse ki, gösterinin kendisi bize bir scholar'ın aktarımıyla gelmiyor. Bu tanıtım metninin tanıttığı gösteriden bambaşka bir gösteri izledim diyebilirim ve bence de bu çok daha iyi oldu. Bana kavramların çizdiği kesinliklerin içinde usul usul akıp giden bir hikaye değil, karşısına gelen kazaların, bir alay gailenin hep yıkmaya çalışıp bitiremediği, yenemediği sonsuz enerjili bir hayat sunuldu. Aktarımdaki tek soyutlama, her seferinde başına gelenlere kapılıp yittikçe yitmek yerine ayağa kalkıp devam etmek yönünde müthiş bir irade gösteren Esmeray ablamızın kendisi tarafından yapılıyor. Binde biri bile alelade birine, (mesela ofisinde kavramlar üreten scholar'ı veya kendisi hakkında atıp tutan Vakit'teki zavallılara) feleğini şaşırtacak, yerleri öptürecek tecrübeleri, bakkaldan ekmek almak kabilinden basit şeylermiş gibi, biraz yabancılaşarak ve tepeden bakarak aktarıyor; ki böyle bir soyutlamaya ancak saygı duyulabilir.]

Cadının Bohçası'nın yarattığı hayranlıkla Esmeray'ın bir diğer gösterisine gittik; bu sefer Harbiye'deki Mekân Artı'da: Dario Fo ve Franca Rame'nin geç dönemlerine ait feminist (ve Kemalist) oyunlardan “Yalnız Kadın”. Kısa bir oyundu, tadı tuzu pek yoktu, diğer gösteriden farklı olarak Esmeray bu oyunda “oynuyordu” ve net şekilde kötü bir oyunculuktu. Durumu nasıl değerlendirmem gerektiğini bilemedim, hâlâ da kararsızlık içindeyim. Bence biraz sıkıntılı bir durumdu; anlatayım.

Kötü bir yorum ve kötü bir oyundu bana göre. Memnuniyetsizlik duyulur, sarf edilen zaman/paraya yanılır. Rahatsızlık hissetmem lazım. Ama hissetmiyorum. Muhtemelen önceden Cadının Bohçası'nı izlediğim ve Esmeray'ın hikâyesini öğrenmiş ve takdir etmiş olduğum için oluyor bu. Ama böyle yapınca adaletin gözündeki bağ çözülüp atılmış olmuyor mu? Tanıdığın ve önceden sempati duyduğun biri, kötü bir üretimde bulununca kötüyü görmeyi- mi -veriyosun? Eşine dostuna goygoy yapan yerleşik tiyatro eleştirmeni davranışı gibi oldu; adil tiyatro izleyicisi davranışı değil. Fakat Esmeray'ı seviyorum diye oyunu beğenmiş de değilim; yani Esmeray hakkındaki pozitif peşin hüküm, performansı net bir şekilde kötü olarak nitelememe engel olmuyor. Sadece net bir şekilde kötü olduğunu bilmeme rağmen, bundan rahatsız olmuyorum, kendimi bu oyunu izleyerek hata etmiş hissetmiyorum. Önümüzden geçip gidenler “Ne yaptık abi biz?” der gibi gidiyorlardı, çünkü Esmeray'ı tanımıyorlar. Yoksa içten içe bon pour l'Orient misali, “Esmeray için iyi” bir performanstı mı diyorum? Yani normal bir tiyatrocunun normal bir oyunu olsa yaygara koparılır, fakat Esmeray'ın bir yere kadar kötü oynama hakkı var. Çünkü o profesyonel bir tiyatrocu değil. Sade o yüzden mi? Bir de birkaç damgalanmış kimliğe birden sahip olan biri aynı zamanda, bunu bilmiyormuşuz gibi yapamayız. Damgalanmışlığını da gözeterek, bu sefer onu tiyatro izleyicisi adaletinin bağlı gözüyle değerlendirmeyip hoşgörüveriyoruz! Hoşgörüvereni tepedeki yerine, damgalıyı da aşağıdaki kendi yerine sabitleyen o iğrenç tavrı mı tekrar ediyoruz yani? Damgalanmışı nasıl değerlendirmeli; körü körüne mi, damgasını gözeterek mi? Hangisi damgalanmışlığı ortadan kaldırmaya yönelik bir davranış?

Acaba Esmeray bu oyunuyla nasıl değerlendirilmek istiyor, o var bir de: normal bir oyuncuyla aynı standartlara göre mi, yoksa “özel kontenjanın” standartlarına göre mi? Şu röportajdan anlaşıldığına göre biraz uzun bir süredir tiyatroyla uğraşıyormuş; hatta kurgusal oyunlarla olan mesaisi, stand-up'ından öncesine dayanıyormuş. Şimdi ona desteklenesi bir heveskâr mı demeliyiz hâlâ, yoksa kötü bir oyuncu mu? Peki izleyiciler onu nasıl değerlendiriyor? İzleyenlerin arasında duruma şu yukarıdaki hoşgörür bon pour Esmeray'cı tavırla bakan, "olağan olan, senden olağan bir şey çıkmaması; senden olağan bir şey çıkınca çok beğeniyoruz o yüzden" demeden öyle demiş olan çok gafil olduğuna eminim. O duruma düşme riski varsa ve o gafletten kendini tefrik etmek öyle ha deyince yapılamıyorsa, acaba kafadan beğenmeyip nereden geldik bu kötü oyuna diyen mi doğru yapıyor; ay canım bir şeyler yapmaya çalışmış işte ne var diyen mi? Doğruluk tiyatro açısından mı, Esmeray açısından mı?

...

Esmeray'a büyük saygı ve sempati duyduğumu tekrar vurgulayayım ama oynadığı oyun hakkında net bir karara varmama hakkım saklı kalsın; öyle bitireyim. 

-----
Son bir notum var:: Kürtçenin hane halkı dili olmaktan yaklaşık bir nesil önce çıktığı bir Kürt ailesine mensubum. Kürtçe bilmiyorum ama bunu kendime bir psikolojik vaka edinmiş de değilim. Yine de dil konularıyla çok ilgiliyim. Belki de bana hep yakınlarımı hatırlattığı için, Kürt Türkçesi benim inanılmaz yakınlık duyduğum ve sevdiğim bir Türkçe şivesidir. Onu standart Türkçeyle kıyaslamam, defolu bulmam. Ne kadar koyu olursa o kadar severim hatta. Esmeray ablanın Türkçesine de kurban olurum.

07 Ağustos 2010

Zeytinburnu'nda bir küçük Fazıl Say?

Şurada, sevgili Ara Nubaryan'ın kaleme aldığı bir yazı bulunuyor. "Faşist, cahil, atgözlüklü bir anne babaya sahibim. Sanattan anladıkları Seda Sayan & Nihat Doğan düetidir sadece. Tiyatronun t’sinden bihaberlerdir" diye başlayan bu yazıda, bilincinin ötelerine doğru uzanıp kendi durumunu Ara'nın kendisine sağladığı dil araçlarıyla ifade eden bir gencimizin ibret dolu serüvenini okuyoruz. Gencimiz bir gün belediyenin dağıttığı biletlere takılarak tesadüfen bir tiyatroya gidiveriyor. Yine Ara'nın sağladığı dil araçlarıyla ilk kez tiyatroya gidişini "Ne oturmasını biliriz ne kalkmasını… Hiç verilmeyecek yerlerde reaksiyonlar gösteririz, semtimizin entel dantel aydınları dönüp ters ters bakarlar" diye anıyor. Genç adam daha sonra yavaş yavaş tiyatroya alışıyor, sürekli gitmeye başlıyor, ve en nihayet kendisini "sanat bir ihtiyaçmış ve olanaksızlıkların olduğu yerde sanat için bir zorlama değil ama teşvik şartmış. Bunu ama devlet yapar ama başka bir kurum; bazen de bir kişi. Ama sanat olmazsa olmazmış. Yemekten, sevişmekten ya da sıçmaktan bir farkı yokmuş; ve evet, en az onlar kadar bir ihtiyaçmış" derken buluyoruz. Daha sonra Ara'cığım bana (evet, bana) şöyle bir çakıyor gencimiz aracılığıyla ve hikâye son buluyor.

Profesyonel, İstanbul DT
Bu hikâye ve bağlantısı olan çakış, Zeytinburnu'nda hep beraber gittiğimiz bir oyunda ben seyircileri beğenmediğim için ortaya çıktı. İhtimal ki hikâyedeki gibi belediye sponsorluğunda oyuna gelen seyirciler, oyunu acemi tiyatro seyircisinin alametifarikası yersiz gülüşlerle ve alkışlarla filan izlemişlerdi. Bense oyunu daha "tiyatro müdavimi" insanlarla birlikte izlemeyi tercih edeceğimi söyledim. Devamında gelen sağanak yağmurlu tartışma sonucunda, dörde karşı bir oyla elitist ilan edildim ve dönüş yolu boyunca neşeli arkadaşlarımın çeşitli şakacılıklarıyla sarıp sarmalandım. O gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlayamadığımı belirterek kıvırmaya doğru potansiyel bir adım attıktan sonra, meramı yeniden ifade etmeyi deneyeyim. Fazıl Say olmadığımı savunmayı planlıyorum.

Aydın Boysan
Benim daha tiyatro izleyicisi gibi bir kitle ile oyun izleme tercihim, temelde, yukarıda Ara'nın ifade ettiği sanat anlayışı ile tabandan zıtlaşan bir görüşe dayanıyor. Bence tiyatro, olmazsa olmaz değildir. Hatta sanat da değildir. (Bu olmazsa olmazlık iddiası, sanat alanının söylemidir; kültür ürünü tüketicisi de bunun böyle olduğuna ikna edilmiş olduğundan, bu yargıyı kendisi için ve herkes için evrensel bir hakikat olarak benimser). Tiyatro konusunda, sanırım diğer bütün toplu insan etkinliklerine genellenebilecek şöyle bir durum söz konusu: durumun ancak ve ancak ortada dolanan ürünü uygun şekilde tüketecek, ilgili bağlamın sembolik alfabesini sökebilecek şekilde dispoze olmuş kişilerle paylaşıldığı zaman, o şekilde dispoze olmuş diğer katılımcılara lezzet vermesi. Bir örnek vereyim. Kısa bir süre alkolle temas kurmuş, onda da hiçbir zaman rakı içmemiş olan bendenizi alıp Aydın Boysan'ın filan bir "rakı-balık" sofrasına koyduğunuzda, bu sofranın bilmediğim-bilemeyeceğim örtülü kurallarına uyamayacağım için, o topluluğun içinde yerimi yurdumu bulamam. Bunun benim üzerime bir baskı olarak gelip gelmeyeceği, ortamın resmiyetine göre değişir. Durumun resmiyeti arttıkça, doğru olan davranışın, grubun tamamında en baskın olan'ın insiyakı tarafından belirlenme olasılığı da artar. Yeni gelenin, işi bilmeyenin, yerini bulmamış olanın, ezilenin kafasını şöyle bir çıkarabilmesi, baskın olan tarafından buyurulan kuralları tersine çevirebilmesi için resmiliğin, kurumsallığın azalması, artı bir faktördür. (Genel anlamda, yeni gelenin "devrimci", orada olup kazanmakta olanın "statükocu, muhafazakâr" olması biraz da bu yüzdendir.)

Bu çerçeveden bakınca benim durumum biraz daha açık hâle geliyor. Benim buradaki hatam basit bir şekilde "elitist" olmak ve halktan iğrenmek filan değil. Burada, yeni gelen'e karşı her yerleşik alan sakininin refleks olarak gösterdiği, o alanda biriktirilen sembolik sermayeyi bir "ayırmaç" (farika, distinc-tive/-tion) olarak ortaya dökme davranışı söz konusudur. Eh, buna biraz sembolik hakimiyet kurma hamleleri de bulaştırdım elbette. Yalnızca bu Zeytinburnu macerasında değil. Distinction kurma içgüdüsü benim için çok daha "steril" tiyatro ortamlarında da baş gösterdi. Tiyatro izlemeye Ankara'da başlamış, orada bir süre sürdürmüş, sonra bu ateşi küllendirmiş, sonra da İstanbul'a gelmiş biri olarak bu Ankara referansını da sıkça sıkça kullandığımı da hatırlıyorum. Neden? Çünkü tiyatro alanında Ankaralı tiyatro izleyicisi olmanın rayici oldukça yüksektir. Daha bir "bilinçli" olduğu söylenir. Tiyatrocular bile çoğunlukla İstanbul'daki izleyiciden şikâyetçidir. Bu yüzden bu özellik her durumda sahaya sürülüp sahibine maç kazandıracak niteliktedir. Tıpkı elitist olmamanın MÜTHİŞ yüksek rayiçli olması gibi.    

Kendimi ayırma içgüdüme hakim olamadığım için özür dilerim. Fakat yine de kendimi savunabileceğim bir konu var. Şimdi, böyle bir "ayırmaççılık" tespitinin ardından ne yapılabilir? Bourdieu'ye sıklıkla mükemmel bir yeniden üretim tespiti düşünürü olduğu, fakat değişim konusunda çok faydalı olamadığı eleştirisi getirilir. Normalde katılabilir miyim emin değilim ama bu örneğin devamında söyleyeceklerim için onun yolundan biraz sapacağım. Ben bu durumun yukarıdaki noktadan sonrası için, sahip olduğu "ayrıcalığı" herkesle paylaşan insan konumuna zıplamak istemiyorum. Çünkü, ne yukarıda dediğim gibi sanatı veya tiyatroyu olmazsa olmaz buluyorum, ne de onu izlemeyi, izleyebilmeyi bir ayrıcalık olarak görüyorum. Ara'nın hikâyesindeki muhafazakâr belediye başkanı da, Ara da, Fazıl Say da sanatın olmazsa olmaz olduğunu düşünüyor. (Böyle düşünenlerden bazıları, yalnızca, kendi içtiği pınardan "kendisinin aşağısında" bulunanların da içmesi gerektiğini düşünecek kadar yüce gönüllü. Bunu da atlamayalım. Bu türden olanların paylaşımcılığı da bir yerde gelir durur.) Ben bu olmazsa olmazlığı sevmiyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayıp etkili bir sima olsaydım ve şimdiki aklım olsaydı da muhtemelen tarladan eve dönüşte radyodan önce bir radyo oyunu, sonra da Brahms Keman Konçertosu dinleyen köylü hayalleri kurmazdım. Bu amaçla katılımcılığı dışlayan, ortada olaya katılma niyeti var mı yok mu ona bile bakmayan büyük kültürel projeler üretmezdim. Projeler tutmayınca hayal kırıklığı içinde acılığı giderek artan bir fikriyat eksik olmuş olurdu ve hiç de fena olmazdı. Çünkü bütün toplum açısından bakınca hakikaten tiyatro da Brahms da birilerinin tasarrufunda bulunan ve bu birileri tarafından kendisine sahip olamayan zavallılarla paylaşılan ya da paylaşılmayan mutlak değerler değil. Geçmişte Brahms benim için Serdar Ortaç'la mukayeseli olarak değil, mutlak olarak bir değer demiştim, faka o benim için'di. Benim için olanın herkes için olmadığına aymak gerek bu noktada. O yüzden Serdar Ortaç da bir, Brahms da bir diyemesem de, Brahms'ın değeri kültürel projelerle ve sivil fetih hareketleriyle ortaya çıkmasın, kendiliğinden bulunsun diyeceğim. Kendiliğindenlik en önemli şey. Peki büyük projeler, devlet teşvikleri filan olmazsa bu değer nasıl bulunacak? Bulunmasın işte, şart değil. Brahms'ın, tiyatronun kıymeti bilinmiyor diye sızlanmak yersiz. Hem projeler sonucunda bu tarz değerler bulunmuş filan da değil üstelik. Yüksek sanat eserlerine bakınca o kodları dekode edemiyoruz, boyanmış tuval görüyoruz diye ölmüyoruz. Ölmemiz gerektiğini, anlayamadığımızı Pikassoperver sanatolmazsaolmazdırcı söylüyor. Sözü onun elinden özgüvenle alabilmeliyiz.    

Özet: şu halde ben yalnızca Okan'ı kenara çekip "Söyle bakalım, neden bir şekilde edindiğin bu ayrıcalığı kimseyle paylaşmıyorsun?" demezdim diye düşünüyorum. Ben daha eşitlikçi bakınca, olayın belki yalnızca bir kısmı düzelecek. Ara'cığım devrim arıyorsa bir zahmet sadece beni devirip geçmesin, tiyatronun, sanatın kıymeti harbiyesini de bir deviriversin. Tiyatrobileni yukarı, tiyatrobilmeyeni aşağı koyan ben değilim. Ben yalnızca genel düzeneğin o söyleme karşı uyanık olamamış bir parçasıyım.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails