Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2010

Pazar yazısı

Tatil günü olmasından yararlanarak "bits and pieces" usûlüne yönelmeye ve bunu yaparken büyük gazeteci Fatih Çekirge'ye öykünmeye karar verdim.

Birinci Yazı

Benim "gündemden hikâye-onu izleyen yorum", "gündemden hikâye-onu izleyen yorum" şeklindeki söylem üretimi ve dolaştırımı formatına -özellikle de bunun yaygın medya organlarında gerçekleşen biçimlerine- dair bazı sorunlarım var. Yorum Farkı, Radikal İki, Telegol, görüntülüsü-basılısı-işitseli filan pek fark etmiyor. Üzerine düşünmeye başlayınca, geçen günkü yazının sonunda belirttiğim şekilde, düşüncem birkaç akademik referans tarafından ele geçiriliyor. Bourdieu, doxa, falan filan. Ama biliyorum ki benim için bu konuda soğuk bilgi arayışının ve kavrama çabasının ötesinde, yoğun bir duygu durumu söz konusu. Koca bir ülkenin tüm "düşünce hayatının" bu formata esir hâle gelmiş olması, nice koç yiğitlerin ufkunun Radikal 2 olması, üzüldüğüm bir durum. Ama oturmuş mekanizma şu yukarıdaki fotoğrafta solda kalan arkadaşı bir-iki sene içinde hiçkimselikten şu anda sahip olduğu megamedyatikliğe zıplatabiliyorsa, herkesin bu opsiyona yatırım yapması şaşırtıcı olmaktan da çıkıyor elbet. 


Şimdilik yalnızca kendi içimde zaman zaman ortaya çıkan bu tarz eğilimleri tespit edip behemehal başlarını ezmeye gücüm yetiyor. Yalnızca birkaç kişiye ulaşan bu blogun dahi henüz-gazetesini-bulamamış-civanbaht-bir-köşe-yazarı-adayının-parlak-köşesine dönmemesi için elimden geleni yapıyorum. Arada da mümkün mertebe depoyu bu formatın eleştirileriyle tahkim ediyorum ki, gündemi yorumlayan adam heveslerinin yenilgisi kesin olsun. Bu meyandan olmak üzere, şu anda "profesyonel"saiklerle elimde bulunan Régis Debray'den ve ülkemizden bir vakayı anlatması bakımından geçenlerde okuduğum Sabah Grubunun Öyküsü: Amiral Battı (Can Ataklı'nın Tanıklığıyla) (Metis Yayınları, 2001) kitabından söz edebilirim. Bits and pieces usûlü pazar yazısı olduğundan ayrıntısına girmiyorum ama..


Ya da biraz gireyim. Ama şurdan gireyim: Can Ataklı, bu kitapta, iktidarın sarhoşluğuyla kayışı koparan, bütün insani duygularını yitiren kötü polis Zafer Mutlu'nun zıddı olarak, yine de kendisi olarak kalabilmiş, doğrucu, dürüst gazeteci olarak tezahür ediyor. Ben kendisini de pek tanımıyordum ama bu kitabın yayınlanmasının sonrasına denk düşen bölümde, Uzan grubunun yükselişi ve çöküşüyle paralel giden bir medya serüveni olmuş Star TV'de. Yüzyılların klişesi olan eleştirdiğine saplanıp kalmanın güzel örneklerini verdiğine dair bazı şeyler okudum orda burda. Arada kısa bir duraklamanın ardından, Vatan'a geçmiş. Tam bir Vatan köşe yazarı şimdilerde.


İkinci Yazı



'Eş durumu' ve eşin işi durumu çakıştı ve cumartesi gecesini (dün geceyi) bu fotoğraftaki adamın, yani dünyaca ünlü (olduğu söylenen) dicey David Guetta'nın konserinde geçirdik. Yaptığı müzik last.fm etiketlerine şöyle yansımış. En ön plandakiler: club, dance, electronic, techno, house filan. Aynen bu fotoğraftaki yere benzeyen bir yerdi. Adam sahneye gece 12 gibi çıktı ve sabah üçe kadar müzik yaptı. Aynen bu fotoğraftaki kadar, ama çok daha ateşli bir kitle de o saate kadar dans etti. Bu yazının ulaştığı milyonlarca kişi içinde beni birazcık tanıyor olanlarınız, bu etkinlik ile benim ne kadar absürd bir kombinasyon oluşturduğumuzu tahmin edebiliyordur. 


Salonda böyle bir yerleşim düzeni vardı. Biletler bir süre indirimle satılmış ama son günlerdeki fiyatlar şöyleymiş: Normal ayakta alan 112 TL, VIP alanı 215 TL, VIP'nin önündeki yuvarlak noktalar (ki etrafında ayakta dikilinen 6 kişilik koktely masaları oluyorlar) 1000 TL, onların önündeki beyaz kareler (ki küçük koltuklardan oluşan 8 kişilik 'localar' oluyorlar) sahneye yakınlığa göre 2000, 2500 veya 3000 TL. Hediyesi de votka, çerez filan. Bunun dışındakiler için yeme içme durumları tanesi 5 TL olan ve sadece 5, 10 veya 20 tane alınabilen markalarla hallediliyordu; ki su, iki markaydı. Hesapladım tabii: toplam hasılatın 500 bin TL'den hayli fazla olması lazım.

Resimde görülen locaların hemen hemen tamamı, Ankara'da olsa "Bilkent'lerle" diyeceğim ve başka bir ek tasvire de gerek duymayacağım geç-ergen/genç tiplemelerle doluydu. (Ama bu memleketin Bilkent'leri de Ankara'nın Bilkent'lerini küçük masum şımarıklar olarak gösterecek kadar "başka" oluyorlar. Böyle bir akşam ve böyle bir kitle Ankara'da asla toplanamazdı.) Ortam bir noktadan sonra tam Vakit gazetesinin yitik gençlik haberlerindeki günah yuvalarına döndü. İçerideki müziğin şiddetine ve içeriğine katlanamadığımızda ara ara çıktığımız sigara içme alanında feciii şekilde dağıtan onlarca genç gördük. Etrafa kusanlar, kendini ordan oraya atanlar, dev şemsiyelerin çubuklarıyla pole dancing yapanlar, içirdikleri kızların durumlarından istifade edenler filan. Tam Allahlık. Hepsi de binlerle ifade edilen klasmandan arkadaşlar. Hatta sonradan o koltuklara def-i hâcet edenler bile olmuş. Fenaydı. Öyle pek "gençler, dağıtsınlar, sonradan akıllanırlar" diye de düşünemedim. Ülkemizin adam olmayacağının garantilendiği zaman dilimini epeyce bir ileriye atmış oldum kendi kendime.

Ama Guetta'nın sahnesindeki ışık oyunlarını kumanda eden hiperaktif elemanı izlemek enteresandı. 

Üçüncü Yazı

Bu konser olayının esas kötü yanı, Real Madrid-Barcelona maçını izleyememem oldu. Oysa planları önceden yapmıştım. Sabah kalktığımda da maçın nasıl bittiğini bilmiyordum. Ama herhangi bir kanalının son bir haftadaki herhangi bir programını banttan izleyebileceğimi vadeden Tivibu'nun beni yarı yolda bırakması sonucu, mecburen özetlere baktım. Barcelona kazanmış. Bahis hesabıımda para kalmış olsaydı seçeceğim iki seçenekten biri olan "kırmızı kart olur" olmamış, "Pedro gol atar" ise olmuş. Ekşi sözlükte yine Rıdvan'dan şikâyet var. Hesabımı 6 aylığına kapattığımdan katılamadım ama ben de iki üç sallamıştım zamanında. Ama bu el-classico olayıyla gündeme gelen Avrupabilmezlik değildi beni sinir eden.

İstanbul'un bütün stadlarında maç izleme serisinin son halkasını tamamlama isteği Fenerbahçe tribünlerinde olma isteksizliğiyle birleşince Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın deplasman tribününde bulunabileceğim bir takımın maçına denk getirip bu sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçına gitmiştim. (Benimle birlikte 12-13 kişi vardı GB tribününde.) Maç, Fenerbahçe'nin Galatasaray maçından önceki son iç saha maçıydı ve Fenerbahçe ilk yarısında çok iyi oynadığı bu maçı 3-0 kazanmıştı. Dönüş yolunda radyodan Rıdvan'ı dinliyordum. Yüzünü göremesem de adamın sesinden, durumdan ne kadar haz duyduğu anlaşılabiliyordu. Net haz. Alex coşmuş, Fenerbahçe farkı açmış, arada da Gençlerbirliği'nin iyi olduğuna dair birkaç söz; ama o da ancak Fenerbahçe'yi dolaylı olarak yüceltme amaçlı. Sonra Fenerbahçe Galatasaray maçını kazandıktan sonra bir bocalama dönemine girdi. Bu dönemin Rıdvan'ı ise gözle görülür şekilde değişti. Cenaze evinden bildirir gibi bir ses tonu. Ana belirleyici Fenerbahçe'nin durumu oluyor, onunla bağlantılı olarak rakiplerin iyi veya kötü olması da Rıdvan'da ufak dalgalanmalar yaratıyor. Bütün takımları değerlendiriş biçimi, işin en başında Fenerbahçe'nin durumuna göre belirleniyor.

Bunu söyleyince, Rıdvan'ın taraf olduğunun zaten aşikâr olduğunu, istemezsek izlemeyebileceğimizi filan söylüyorlar. Benim için şahsen bu durum sorun değil; çünkü ben zaten kendisini NTVSpor.net'e koyulan kliplerden izlesem de, ülkede oynanan futbola ve takımlara ilişkin düşüncelerimi Rıdvan'ın söylediklerine dayanarak oluşturmuyorum. Ama bunu böyle yapan ve sonra da takımlarının teknik ekiplerine veya yönetimlerine o görüşler üzerinden devşirdikleri baskılarla gelen milyonlarca taraftar olduğu söylenebilir. Bu noktada işte kanaat önderinin tarafgir olmaması ihtiyacı bence meşrulanmış oluyor. Evet, istemeyen izlemeyebilir ama neden taraftarın kanaati ağırlıkla, yorumlarının sarahati Fenerbahçe'nin durumuna göre değişkenlik gösteren bir kaynaktan beslenerek şekillendirilsin? Bak buradan birinci yazıdaki sorun yaşadığım kısıma da köprü çıkılabilir belki ama Pazar yazısı diye yapmıyorum. 

Bu anlamda bence Adnan Aybaba'lı, Ziya Şengül'lü, Turgay Şeren'li kadro daha adil bir kanaat şekillendirme kadrosuydu. En azından hepsi birbirini götürüp ortalığı tam bir kaosa sürüklüyordu. Şimdiyse tek yorumcu Rıdvan çıkıyor; bunun anlamı ne? Bu adam hepsini yorumlamaya tek başına muktedirdir. Ama olmuyor işte. O yüzden belki yanına bazı dengeleyiciler koymak gerek. Adnan Aybaba hakikaten uyar da, onun Galatasaray versiyonu şimdi aklıma gelmedi.

24 Kasım 2009

Devlet, Demirsporludur!

Önemli Not: Bu kaydı yazdıktan hemen sonra, ilgili konuda Yiğit Akın tarafından yazılmış Gürbüz ve Yavuz Evlatlar: Erken Cumhuriyet Döneminde Beden Terbiyesi ve Spor (2004) adlı bir kitabın bulunduğunu öğrendim ve kitap hakkında okuduğum bir iki yazıdan anladığım kadarıyla benim ortaya koymaya çalıştığım düşüncelerin epeyce gelişmiş ve kuşkusuz daha düzgün referanslandırılmış halleri bu kitapta bulunuyor. Böyle bir çalışmanın mevcut olması, meselenin ilk olarak yarım yamalak blog doğaçlamalarında değil, akademik düzeyde ele alınmış olması beni sevindiren bir şey oldu. Okumadığım bu kitaptan farkında olmadan plagiarism yaptıysam affola; şimdiden kitaba yönlendirmiş olayım.


Adana Demirspor'un İtalya'nın Livorno takımıyla bu sene yaptığı hazırlık maçıyla birlikte, futbolla ilgilenen romantik-solcu bakış'a birazcık gün doğmuş gibi oldu. Bu maça ve Demirspor'a düzülen güzellemelerin ardında ise, şöyle bir durup düşününce, karşısına oturup 1 kg. civarında rakı içebileceğimiz bir durum var: Tamam, nesnel olarak işçiler tarafından seviliyor, destekleniyor, olabilir; ama köken itibarıyla Adana Demirspor (ki buna Demir-Çelik Spor'lar, Linyitspor'lar da eklenebilir sanırım), ülkemizde yaygın algıda hasbelkader sol'da konumlandırılmış olan pek çok özel ve tüzel kişilik gibi, işçi sınıfının yahut da başkaca herhangi bir "sivil" topluluğun bağrından kendiliğinden kopmuş, otonom bir örgütlülüğe tekabül etmiyor. Bu kulüplerin devlet kurumları bünyesinde kurulduğu bilgisi bile, tek başına, bunun böyle olduğu sanısına dayanan aptal bir romantizmin bırakılması için dolaysız ve yeterli bir neden olabilirdi, ama bunun ötesi de var: ADS ve benzeri kulüplerin doğuşuyla sonuçlanan sürecin ardında, halklara ve işçilere dair bugün kabul edemeyeceğimiz, kurtulmak isteyeceğimiz bir fikriyat yatıyor.

Devlet kurumları tarafından bu tarz spor kulüplerinin kurulmasının altında yatan şey, otoriter tek parti yönetiminin taa İttihat ve Terakki'den tevarüs ettiği bir governmentality zihniyeti. İngilizceyi mazur görün, Michel Foucault kaynaklı pek orijinal bir kavramdır bu, özetini geçmeye çalışayım: Governmentality, Avrupa devletlerinin yönetim tarzlarının evrilmesine tutulan bir ayna mahiyetindedir; bu evrimleşmeyle ortaya çıkan yeni bir tür yönetim zihniyetini ifade eder. Toprak ve mülke sahip olma temeline dayanan eski, klasik egemenlik anlayışının yerini alan, çok daha belirgin, dahası kapsamlı, dahası devamlı bir yönetme anlayışının resmidir bu; ki böyle bir anlayış giderek artan bir biçimde günümüzde yönetmenin hem pratiğini, hem de teorisini karakterize etmektedir. İnsanların ve şeylerin üzerinde uygulanan minik eylemlerin sonucunda ortaya çıkan bilgi, insanlara ve şeyleri yönetmenin kurallarını belirlemek için toplanır; akabinde bu kurallar çerçevesinde bir meşruiyet sistemi oluşturulur; bu da dolaylı olarak davranışları şekillendirir. Devlet ile biz, hepimiz aynı gemideyizdir ve devlet bunun bilincine varmış, boş "denizlerin hakimi" böbürlenmelerini terk etmiş, kendi belirlediği şekliyle hepimizin iyiliği için, ipleri eline almıştır. Geminin batmaması için her düzeyde daha sıkı kontrol ve daha iyi bir bilgi toplama gerçekleşir.

Foucault'nun Avrupa'da birkaç yüzyılda oluştuğunu söylediği bu değişimi ve ortaya çıkan yeni yönetim biçimini hatırda tutarak vatana avdet edip bakalım: İttihat ve Terakki'nin ilk iktidar yılları bu bağlama biraz uymuyor mu? Biraz uymak bir yana, dönemdeki kaygıların ve uygulamaların resme uygunluk bakımından fazlası bile var bence. Foucault'nun anlattığına göre görünüşte bu değişimi çok büyük ve çok acil bir yok olma tehlikesi tarafından tetiklenmemiş haliyle tecrübe eden Avrupa devletlerinin aksine, Osmanlı Devleti için, yönetimin pratiğinin de teorisinin de [1] değişmesi, en acil bir gereklilik oldu uzun süre boyunca; yani bizde yeni yönetme yollarının bulunmasında ilave bir can havli faktörü de mevcuttu. Dışarıyla savaşlar bitmiyordu; içeride ahalinin düşüncesi yönetenlerin istediği yöne gelmiyordu, vesaire. Türkiye'de spor bu ortama doğdu ve devlet tarafından da derhal bir governmentality teknolojisine dönüştürüldü. İzcilik kurumu [2] en güzel örneğidir: cadı kazanı ortamında siyaset tarafından "mükemmel bir gençlik teşkilatı" oluşturma misyonuyla gündeme alınmış, sonra da İttihat ve Terakki'nin maksatlarına uyarlanmış haline, Osmanlı Güç Dernekleri'ne dönüştürülmüştür. Gençlerin Türkleşmesi, millileşmesi, devletin ihtiyaç duyduğu şekilde endoktrine edilmesi gibi misyonlar için biçilmiş kaftandır, öyle de kullanılmıştır. Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte devletin hükmettiği nüfusa dair erekleri tabiidir ki terk edilmiyor; aksine, Osmanlı'nın çöküşünü engelleme gibi "reaktif" bir ereğin yerini, yeni bir ülke kurmak, yeni bir millet ve yeni bir insan yaratmak gibi daha "aktif" bir erek alıyor ve devlet daha bir şevkle sarılıyor toplumu şekillendirme işine. Artık "beden terbiyesi" biçiminde, Foucault'nun resmen arayıp da bulamayacağı kadar net bir şekilde governmentality'yi tasvir eden [3] bir sözdizimiyle tanımlanan misyonu yerine getirmek için, dolaşımdakilere ek olarak yeni teknik araçlar devreye alınıyor.

İşte idman yurtlarının, jimnastik kulüplerinin ve nihayet de 1938 yılında çıkarılan bir kanunla kamu kuruluşlarının bünyesinde kurulması emredilen bu tarz devlet kurumu spor kulüplerinin böyle bir düşünsel arka planı, böyle bir işlevi var. Evet, sonuncu teknolojik aygıt türü, bizi, tevellüdü 1940, doğum yeri devletin kucağı olan Adana Demirspor'a bağlıyor. İşçi takımı, halkın takımı, son barikat filan sandığımız Adana Demirspor'un altından da, bizzat devlet tarafından, üstüne üstlük de, hiçbir zaman ortadan kalkmayan savaş olasılığına karşı vatandaşları hazır ve nazır halde tutmak, daha genel anlamda da, 1930ların kavrayışıyla Türk Irkı'nı düzgün, sağlıklı ve gürbüz kılmak gibi saiklerle oluşturulmuş bir oyuncak çıkıyor. Bu bize devletin, Türkiye'deki devletin hiçbir zaman oyunun dışında kalmadığını, hiçbir zaman oyunun dışındaymış gibi görülemeyeceğini, başka akıllara kolaylıkla indirgenemeyecek kendine ait bir aklının ve en sivil, en kendisinin dışında görünen alanlarda ve kurumlara bile izini gölgesini, misyonunu vizyonunu bir şekilde bulaştırma yeteneğinin bulunduğunu bir kez daha gösteriyor [4].

--
NOTLAR
[1] Teori ve pratik diyorum ama -bilebildiğim kadarıyla- tartışılan ve uygulanan reformların pratik yanı hakkındaki bilgimiz kısıtlı. Onun yerine üniversitelerimizde ilgili dönemi pek de analitik ve ilişkisel olmayan bir yöntemle "silsileleştirilmiş" standart bir düşünce tarihi üzerinden geveler dururuz. Üç Tarz-ı Siyaset gibi genel anlatılar filan. Batmakta olan imparatorluğu kurtarmak için ortaya konan "fikirler" ile yapılan "işler"in arasında henüz gerekli bağlantılar kurulmuş, kıyaslamalar yapılmış değil. Hem işler ile fikirler arasında yalnızca bağlantıların olmadığını da hatırlayalım: iş fikrin doğrudan, dolaysız, doğal bir uzantı değildir hiçbir zaman; geçişlerde nice sapmalar, kırılmalar, yalpalamalar, çekingenlikler (ya da tam tersine öngörülmeyen cüretkârlıklar) olur. Böylesi zengin bir olasılıklar uzayına erişimimiz neredeyse yok, elimiz kolumuz epey bağlı.
[2] Bu konuda internette bulabildiğim en eli yüzü düzgün kaynak, Doç. Dr. Suat Karaküçük'ün şu makalesi.
[3] Bu cuk oturmayı fark etmem, Ekşi Sözlük yazarı nuri altuzer'in şu entrysi vesilesiyle oldu.
[4] Böylece hiç "Başlarken..." filan gibi karın ağrılarına katlanmadan blogu açmış oluyorum; hayırlı uğurlu olsun.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails