28 Eylül 2010

Le Concert / Paris'te Son Konser

Çaykovski gençken
"Le Concert", şu sıralarda "Paris'te Son Konser" adıyla sinemalarımızda oynayan bir film. Yönetmeni Radu Mihaileanu. Fransız-Rus-Romen işi bir yapım. Ben filme on üzerinden on iki verdim. Yeterince fazla sayıda kişi izleyip bu kadar beğenirse film Çaykovski Keman Konçertosu'nun Shine'ı olabilir gibime geldi; en ana hatlar düzeyinde çağrıştırmıyor değil. Ama film galiba Shine kadar sükse yapmadı/yapmayacak. Neyse ki filmde hayâli kişiler kullanılmış; yani bu filmin ardından Çaykovskiperverlik trend olsa bile, bundan 15 sene sonra kimse, freakshow ayarında konserler düzenleyip - "İstanbul kerizleri"ne 300-400 TL'ye biletler kakalayıp -- "Dünyanın en mükemmel birinci sıradaki Çaykovski yorumcusu şefi geliyor" diye düzmece basın bültenleri kastırıp --- sonra da "Kızaam, Çaykovski çalarken sahnede mükemmel uyumu bulan ayyaşlar ordusunu bi dinledik bi dinlediik" diye normalde bu taraklarda hiç bezi olmayan insanlara orada burada caka sattırmayacak. (Ne demek istiyorum? Bakınız da bakınız).  

Dağılmayalım, filme odaklanalım: orkestra şefi Andrey Filipov, 1980'de, kariyerinin zirvesindeyken, SBKP genel sekreteri Brejnev'in, yönettiği Bolşoy Orkestrası'ndaki Yahudi müzisyenleri kovması yönündeki emrini dinlemeyince, onur kırıcı bir biçimde işinden kovulur. Günümüzde orkestranın salonunda temzilikçi olarak çalışmaktadır. Bir gün müdürün ofisini temizliyorken, faks makinasına Fransa'daki meşhur Théâtre de Châtelet'den Bolşoy'a gelen bir konser davetiyesi düşer. Filipov davetiyeyi yöneticilerden gizler ve bu davete kendi ekibiyle, gerçek Bolşoy kılığında icabet etmeye karar verir. Châtelet ile anlaşılır. "Bolşoy", üç gün Paris'te konaklayacak, son gün de Filipov'un özellikle şart koştuğu genç kemancı Anne-Marie Jacquet ile Çaykovski'nin keman konçertosunu da içeren bir konser verecektir (Filipov'un otuz sene önceki konserinde yarıda kesilen eser budur.) Filipov, o günkü orkestrasının çellisti ve günümüzün ambulans şoförü Saşa Grosman ile işe koyulur. Ekip elemanları dağılmış durumdadır. Çoğu o tarihten beri müzik yapmamaktadır. Enstrüman sahibi olanlar bile az sayıdadır. Türlü aksiliklerin ardından Paris'e gidilir. Olaylar gelişir.

Bu filmi izlemeden önce Çaykovski'nin keman konçertosunu -bestecinin kendi eserleri içinde bile- en çok sevdiğim eserler sıralamasına koymazdım. Aklımda kalmış kısımları, ilk baştaki yaylılar girişi ve aşağıdaki versiyonun 6:38'inde başlayan tuttiden ibaretti (Tutti demişken, şu entry'nin sahibine de selam edeyim; bu bölümden benim beklentim de onunkiyle aynıdır). Çaykovski'nin öyle en başta gelen eserlerinden biri sayılacağını sanmıyorum. Kendisinin keman ve orkestra için toplam üç eseri var. Piyano-orkestra için üç buçuk/dört eser (üçüncü piyano konçertosu, öldüğünde tamamlanmamıştı), orkestra için yedi senfoni ve beş süit, öbür tarafta on bir tane opera yazmış; Uyuyan GüzelFındıkkıranKuğu Gölü üçlüsüyle bale repertuvarının baş köşesine kurulmuş bir bestecinin repertuvarında merkezi yer işgal ettiği pek söylenemez.  Öyle ki, bu eseri bile, kemancı ve kendisinin öğrencisi olan Yosif Kotek'ten yardım alarak bestelemiş. Bağlantılı olarak, eserin film içinde önemli olmakla birlikte yalnızca bir unsur olduğunu hatırlamak gerek. Dolayımıyla türlü başka hikayeler anlatılan bir araç gibi. Aşağıda bu konçertonun birinci bölümünü dinliyoruz, evet:


Konçerto dolayımıyla anlatılan başka hikâyeler şunlar: Filipov'un bu eserle özel bir meselesi var. Bir kere, yukarıda dediğim gibi, 30 sene önce yarıda kesilen eser olması nedeniyle, konçerto Filipov'un komünist rejimle olan görülememiş hesaplarını temsil ediyor. Filipov için Çaykovski Keman Konçertosu'nun çalındığı bir konser, Brejnev karşısındaki mağlubiyetinin, işinden olup yeteneksizlere bıraktığı orkestrasını ancak bir temizlikçi olarak izleyebilmesinin rövanşı niteliğinde. Otuz sene önceki konserde solist olan Yahudi müzisyen Lea'nın hatırasıyla da mücadele ediyor. Çaykovski'de ve konçertoda bulacağı mükemmel uyumun peşine düşerek, o dönemin politik koşullarına uygun davranmayarak hem kendisini, hem topluluğunu, hem de Lea'yı trajik durumlara sürüklemesinin ağırlığını yaşıyor. Özellikle albümlerini ve hakkında çıkan haberleri biriktirdiği Franzıs kemancı Anne-Marie Jacquet ile çalmak istemesi de bu meselenin bir ayrı katmanını oluşturuyor. Filme konu edilen konser, bu davalardan ötürü çok yüzeyli bir demir leblebi.

Görüldüğü üzere bir eserin, onu kaleme alan kişinin maksadından çok bağımsız anlam ve önemleri olabiliyor. Bunu görememek acı: filmi izlerken bir yandan da birkaç ay önce şöyle şöyle şeyler yazmış olduğum için bir pişmanlık gelip içime oturdu:
İnsanın bir eser konusunda 'ilk' ve çoğu zaman 'tek' söyleyebildiği, onunla kurduğu ilişkinin ifadesi oluyor. Bu ilişki de amatör dinleyicide, gerçek müzisyenin eserle kurduğu ilişkiden daha yüzeysel kalıyor. Bu bakımdan, kendi ürettiklerim de dahil olmak üzere, klasik müzik eserlerinden bahseden amatör işi program notu öykünücüsü yazılara sirayet etmiş yoğun duygulanım havalarını pek sevmiyorum. "Hıçkırıklara boğularak" bir Chopin noktürnünü dinlemek; belki eser içinde alelade bir modülasyonu yumuşatma işlevini yerine getirmek için konulmuş olan bir soloda Beethoven'ın "yüreğinin derinliklerinde kopan çığlıkları" duyduğunu sanmak; veyahut da eseri bestecinin biyografisinden türeterek, ona indirgeyerek, falanca senfoninin üçüncü bölümünde Çaykovski'nin, kendisini asla olduğu gibi kabul etmeyen toplumun baskısı sonucu yaptığı facia evlilikten ötürü sürüklendiği yıkımın "iç kıyıcı izlerine tanıklık etmek" gibi coşumcu havalardan bahsediyorum tam olarak
Bu yazının ardından hem orada, hem burada cereyan eden dostlararası temaslar neticesinde, bu yazdığım görüşün, "bir eser hakkında uzman bilgisi veren yazılar" için belki biraz doğru kabul edilebileceğini, ama hepimizin bulaştığı müzik ahkâmları evreninde o dar parantezin azıcık dışına taştığında ya da o parantezin içine dair olduğu yeterince vurgulanmadığında da, kendi halinde müzik dinleyen, müzikten bahseden masum insanlara yönelik yüksek kırıcılıkta, küstah bir dandunluk haline dönüşeceğini kabul etme noktasına gelmiştim. Fakat şu da var: uzman bilgisi veren yazılardan, hakikaten, bize ne, bana ne? Neden o konuda bir görüş sahibi olmak zorunda olayım ki; ne bir uzmanım, ne uzmanlara laf buyuracak konumdayım. Ama hem kendim, hem dostlar elbette müzik evreninde dinliyor, anlatıyor ve yazıyoruz; hiç işim olmayacak bir konuda bidir bidir konuşmak adına hepsine ayıp etme riskini göze almışım. Ekrem'i, Özgen'i, bu faşizan kategorizasyonlarla kırayazdığım dostlar ağızlarını açıp bir şey demediler ama bu filmin ardından onlar adına, haklı olarak sormak isterim kendime: Arkadaş, ne hakla, senin ne haddine? Sen kimsin ki insanlar arasında kerameti kendinden menkul eserle derin ilişki kurabilme kapasitesine dayanan ve dinleyiciyi dibe müzisyeni tepeye koyan bir hiyerarşiden bahsedebiliyorsun? Sana ne? İsteyen istediği gibi dinler, okur, yazar. Eser hakkında uzman bilgisinin nasıl olması gerektiğini başkaları tartışsın; sen işine bak. Başkalarının eserlere dair söylediği, onlarla kurabildikleri ilişkinin ifadesi ise, "yüzeysel!" diyeceğine, paylaşabiliyorsan paylaş, paylaşamıyorsan kır kıçını otur orada!

İşte bir müzik eseri, işte bestecisi tarafından çok büyük anlamlarla yüklenmemiş alelade bir müzik eseri, ama etrafına o eserle kurulmuş bireysel ilişkilerden oluşan koca bir yapı örülmüş. Yapının içinde eser çok şık durmuş, aynı zamanda binayı da daha güzel kılmış. Bu durum karşısında yukarıdaki alıntıdaki gibi düşünen birine dengeli beslenmek düşer. Geç de olsa bu tekzibi bana yaptırabildiği için filme emek verenlere teşekkür ederim. Ha bir de, yukarıda şudur budur diye anlatırken izlemeyenlere filmin gazı kaçmasın diye biraz salağa yattım, şaşırtmaçlar verdim. İzlemiş olanlar "Vay dangoz bunu böyle mi sandın?" demesinler.

24 Eylül 2010

Başkut Özal'ı anlatıyor

Başkut'un anı kitabından bir anı aktaracağımı söylemiştim. Aşağıya dercediyorum ama önce biraz bağlamdan bahsedeyim. Sovyetler'den çatırtıların gelmeye başlamasını takiben Dışişleri camiası kulaklarını o yöne doğru kabartmaya başlıyor. Bu dönem aynı zamanda, Türkiye'nin de AB'den yıllık raporlar aracılığıyla ayar üstüne ayar yediği bir dönem. Dönemin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz da bürokratların konuya olan ilgisini tespit edip hemen işe girişiyor. Kendisinin himayesinde "SSCB ve Doğu Avrupa'da Ekonomik Gelişmeler ve Türkiye" isimli bir seminer düzenleniyor. Yılmaz'ın ayrıca ANAP liderliği gibi de bir hırsı olduğu için, kendisi bu semineri bir kişisel gövde gösterisine dönüştürüp ne kadar orta-üst düzey işadamı ve bürokrat varsa davet ediyor. İlk başta Özal duruma çok fazla ilgili değil ama seminerin basında övgüler almasını takiben "görüyor ve artırıyor", o da işe girişiyor. Gerisi şöyle:
Fikri benimseyen Özal, hiç vakit geçirmeden Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Romanya devlet başkanlarına önerisini duyurmuş ve ön mutabakatlarını almıştı bile. Bu arada kendilerine pek güvendiği bazı ekonomi bürokratlarına "derhal bir proje hazırlayın" talimatını vermişti. Sonuçtan memnun kalmayınca yine bize döndü. Önce Cumhurbaşkanlığında bir görüşme yapıldı ve vakit geçirmeden bu konuyu derinlemesine incelemek üzere Özal, Genel Sekreterine "Abant'ta bir toplantı yapalım, ilgili kamu kesimi sorumlularını ve özel sektörden katkı yapabilecek önemli işadamlarımızı çağırın," dedi. Hazırlayacağımız proje tarafımızdan o seçkin gruba sunulacak ve enlemesine, boylamasına tartışılacaktı.
Hiç unutmuyorum, Abant Oteli'nin büyük kısmı bu iş için kapatılmıştı ve bizlere 2 Aralık 1990 günü saat 13.00'de Cumhurbaşkanmızı'ı karşılayacak şekilde hazır olun talimatı verilmişti. Koyu renk elbiselerimizi giyip, yollara düştük tabii. Tam saatinde Cumhurbaşkanının elini sıkmak üzere sıraya dizildiğimizde kimler yoktu ki. (İsimleri sayıyor -O.) Ön proje tarafımdan sunulacağından, soruların çoğu da tabii bana yöneltilecekti. Bendeki heyecanı sormayın. Bir an önce şu iş kazasız belasız bitse de kurtulsam diye can atıyordum. Saat 13'ü çoktan geçmişti ama Özal ortalarda yoktu. Ankara'ya sordular, Cumhurbaşkanımız henüz Çankaya'yı terk etmemişti. "En iyisi, gidip yemek yiyelim," dediler. Cümbür cemaat lokantaya doluştuk, çoğumuz ceketleri çıkarıp ünlü alabalığı ve ayva tatlısını yemeye koyulduk. Bir süre sonra "geliyooooor..." diye bir ses duyuldu. Ceketler giyildi ve yeniden sıralara girildi. Bu kere Özal geldi. Göğsünde toprak renkli işlemeleri olan siyah bir mont ve yeşil renkli bir tişörtle. Ellerimizi sıktıktan sonra "hadi yürüyün yemeğe" demesin mi! Kimse de çıkıp "Biz sizi bekleyemedik," diyemedi tabii. Yenided restorana girdik ve bizlere ikinci defa servis yapılmaya başlandı. Neyse ki benim cüssem böyle sık sık birşeyler atıştırmaya alışık. Çaktırmadan kıkır kıkır da gülüyorduk tabii. Özal ise Abant'a gelirken yeni BMW'sini kendisinin kullandığını ve hız denemesi yaptığını anlattı durdu. Yemek bitince hepimiz ayağa fırladık. Tam önümüzden geçerken, "Ne haber, ikinci yemek nasıldı?" demesin mi!
Neyse, brifinge artık başlayabilecektik. Bu iş için ayrılan geniş salonda yerlerimizi aldık. Ben pür heyecan hazırladığımız dosyaların katılanlara dağıtılmasını sağlar ve yararlanabileceğimiz klasörleri önüme dizerken bir de ne göreyim, görevlilerden biri Özal'ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Meğer televizyonda Galatasaray-Fenerbahçe maçı varmış, "Televizyon getirelim mi?" diye soruyorlarmış. "Tabii getirin," dedi ve çalışmamız yine ertelendi. Özal Fenerliydi ve maçta da yenildiler (*). Söylendi durdu. Bu arada hakem de nasibini aldı tabii. 
Toplantı epey geç başladı ve gece yaklaşık üçe kadar da sürdü. Özal usul ve adap alanında bazen vurdumduymazlığın ve "ben yaptım oldu" anlayışının temsilcisi gibiydi ama bilinçli çalışmada da pek ileri düzeydeydi doğrusu. Müthiş dikkatliydi ve pratik zekâsıyla hemen konunun uygulama safhasını içeren sorular soruyor ve bir adım öteye gidilmesini sağlıyordu. Görüşleri bazen aşırılıklara da kaçıyordu. Aşırılıktan amacım, her şeyi hemen istemesiydi. Örneğin benden üye ülke vatandaşlarına diğer ülkelerde sorgusuz sualsiz çalışma hakkı verilmesini öngören bir madde ilave etmemi istiyordu. Ben, öncelikle, Türkiye'de çok sayıda meslek dalının yabancılara kapalı olduğunu hatırlatınca, "Bir yasayla hepsini iptal ederiz," diyordu. Bunun üzerine, "Bazı azınlıklar için aynı kolaylığı sağladık ama şimdi hâlâ çok zorlanıyoruz," dediğimde istemiye-istemiye de olsa, adım adım ilerleyen bir önlem paketini kabulleniyordu. Ama onunla diyalog çok çabuk gelişiyordu ve hemen bir sonuca varmak mümkün olabiliyordu. Karadeniz Ekonomik İşbirliği projesi metni de onun bu tutumu sayesinde tamamlanabildi... (Yaman Başkut, Aferin, İyiydin, sf. 99-101).
Bence her yönüyle gayet güzel bir anekdot. Türk siyasetiyle, özellikle de dönemle ilgilenmiş kişilerin damağında eşsiz bir tat bırakacaktır diye düşünüyorum. Değil mi Mr. Özkan?

--
(*) Özal'ın Fenerli olmasında da bana sorarsanız anahtarın kilide oturması gibi bir münasebet var. Hiç şaşırmadım desem yeridir. Bu arada bu maç Başkut'un bu toplantıyı tarihlediği 2 Aralık'ta değil, 1 Aralık'ta oynanmış. Galatasaray Tanju'nun golleriyle 2-1 kazanmış. Fener'in başında Hiddink, Cimbom'un başında da Denizli var. Maçta 2 kırmızı, 7 sarı kart gösteren, berbat yönetimiyle başta Özal olmak üzere bütün Fenerlileri çileden çıkaran hakem de Erman Toroğlu.

21 Eylül 2010

Aferin, İyiydin - Yaman Başkut

Birkaç gündür emekli büyükelçi Yaman Başkut'un "Aferin, İyiydin...": Bir Diplomatın Anıları (İnkılap Kitabevi, 2004) başlıklı kitabını okuyordum. Oyun yazarı Cevat Fehmi Başkut'un (1905-1971) oğlu olan Yaman Başkut, 1939 doğumlu. 2002'de emekli olmadan önce 43 sene Dışişleri Bakanlığı'nın çeşitli kademelerinde ve çeşitli ülkelerde çalışmış. Özellikle Türkiye'nin uluslararası ekonomik ilişkileri konusunda uzmanlık kazanmış; uluslararası siyasi ve ticari düzenin değiştirilmesini savunan kimselere (Güney-Kuzey ekseni tartışmaları, G77'ler, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen, vb.) yakın görüşleri ve diplomatik temaslarıyla bakanlıkta ses getiren diplomatlardan biri olmuş. Karadeniz İşbirliği Örgütü ve İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) gibi örgütlerin kurulumunda önemli rol sahbi olduğu anlaşılıyor. Kitabı okuduktan sonra internette bakınırken, Galatasaray Lisesi kaynaklı bir haberden Başkut'un Ağustos 2010 başlarında vefat ettiğini öğrendim.Cenazesine dair başka hiçbir haber veya yorum görmedim. Ölüm nedeninin ne olduğu belirtilmiyor.

Başkut'un anı kitabını satın aldığımda, İsrail'le yaşanan gemi krizinden ötürü dış politika en önemli gündem maddesi halindeydi. Bu özel olay aynı zamanda, AKP iktidarının başından beri yerleşik Dışişleri camiası ile hükûmet üyeleri ve başbakan arasında, hatta bazen de sivil kamuoyu arasında iplerin gerilip gerilip gevşediği bir olaylar serisinin halkalarından biri niteliğindeydi. Sivil kamuoyu-dışişleri camiası gerginlikleri bugüne kadar genellikle Ermeni Soykırımı tartışmaları bağlamında cereyan etti. Camia temsilcilerinden Onur Öymen'in Dersim olayı da vardı tabii. Hükûmetle çıkan gerginlikler ise biraz daha sık oluyor. Ta en başından beri dış temasların yer yer bakanlık biraz baypas edilerek parti organlarınca yürütülmesi, bu siyaset tarzının usûl esasa mukaddemdir diyecek kadar sembolik ekonomilerine bağlı dışişleriadamlarında yarattığı tansiyon, emekli büyükelçilerin her sıradışı gelişmenin ardından ekranlardan eleştiriler yürütmeleri, bunlara cevaben çıkarılan monşerler tartışmaları, Berlin büyükelçisini vatandaş önünde azarlamalar, Davos, Mavi Marmara, "eksen kayması", vesaire vesaire. Bütün bu hengâme bir de "teknisyen-uzman olarak entelektüel-bürokrat-siyasetçi-memur-amir ve hepsinin iktidarları" gibi müthiş enteresan bir dekor önünde olup bitiyor. Yani meraklısının ağzını sulandıracak bir vaziyet söz konusu.

İleride belki daha ciddi bir çalışmaya giriş olarak ve gerilimin taraflarından birinin haleti ruhiyesinin genel fotoğrafı olabilir düşüncesiyle aldığım kitap, Dışişleri camiasında ne düşünülür, ne yenir, ne içilir gibi konularda beklediğim kadar giz açığa çıkarıcı olmadı. Bir kere en başta, bir junior diplomat nasıl olur, nasıl yetişir gibi sorulara hiç derman olmayacak şekilde Başkut kitabı Dışişleri'nde çalışmaya başladığı günden başlatıyor. Anı kitabını baştan ne kadar zayıflatan bir tercih! Halbuki öncesi de çok önemliydi benim için. Devamında da, merkezde bulunduğu yıllara ait anlattıkları hadi bir gıdımcık da olsa biraz bazı telleri titretiyor; ama kitabın genelinde Başkut pek "topa girmemiş" diyebilirim. Dış görevlerinden bahsederken hele, çalıştığı ülkenin insanlarından stereotipler çıkarmakla çok fazla meşgûl olmuş. Dönemin medyasına yansıyacak kadar yankı bulmuş işlerinden uzun uzun bahsedip geçiyor. Arada parlayıp sönen birkaç müthiş anı damlacığı var. Tam bunlar biraz ısındırıyordu ve yukarıda bahsettiğim vaziyetlere ucundan kıyısından bulaşan gerçekten enteresan bazı şeylerden bahsetmeye başlamıştı ki, kitap bitti.

Genel olarak, alana ve olaya özel eğilmeler için bile fazla bir katkısı olmayacak bir kitap olduğunu not edeyim son olarak. Yine de o anı damlalarından bir tanesini buraya aktaracağım (ipucu: Özal), ama maalesef zamansızlıktan ötürü, şimdi değil. "Diplomat anıları" etiketi altında yukarıdaki meselelere değinen bir şeyler biliyorsanız ve refere ederseniz de çok makbule geçer.

04 Eylül 2010

Fikri takip: yerindelik denetimi

Geçenlerde bu konu hakkında bir yazı yazmıştım. Konu referandum tartışmaları genel gündemine hâlâ tam olarak girmiş değil ama çevreci çevreler, kendilerini yakından ilgilendiren bu konu üzerine tartışmaya devam ediyor. Bu sabah, değişiklik önerisini tartıp biçen çok iyi bir yazı okudum. Ekolojistler.org adlı sitede 27 Ağustos'ta yayınlanan bu yazı, hem hukukla hem de çevre alanıyla yüksek alâka sahibi bir yazarın kaleminden çıktığı için, konuyu benim amatör işi yazımdan çok daha düzgün bir şekilde işliyor. Özellikle de evet'çilerin ve hayır'cıların yargıya dair "sandıklarını" hakimler üzerinden biraz sosyoloji kevgirine tuttuğu satırlar çok çok başarılıydı. Yerindelik denetimine karşı çıkmayı "yargı bağımsızlığına pranga vuruluyor" falan gibi bir düşünsel hattın ötesine taşıyabilmek için birebir bazı fikirler içeriyordu. "Hayır'ın Ekolojisi" başlıklı son bölümü de kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışan yazarı google'ladım ve başka bazı yazılarından, söyledikleri takip edilesi bir kişi olduğu sonucuna vardım.

02 Eylül 2010

Kürt kökenli'nin yükselişi ve düşüşüne dair karmaşık notlar

Bugün Beyoğlu'nun herhangi bir yerinde düzenlenen sivil-toplumsal bir etkinlikte söz alıp Kürtlere "Kürt kökenli" biçiminde bir atıfta bulunmanız durumunda, ciddiye alınmayacağınız gibi, tepki de çekersiniz. Bu imleyen artık tamamen tasfiye olmuştur ve sivil toplum alanında da, loser konumunda olan, daha doğrusu, sivil toplum alanında hakim olan kesimlerin, söylemlerini "rahatça ihmal edilebilir" statüsünde değerlendirdiği birtakım başka kişiler tarafından dile getirilir. Bugünün şartlarında bu kavramdan ("Kürt kökenli") yola çıkan yeni kavramsallaştırmaların, söylemsel hamlelerin "tutma" şansı sıfırdır. Sahaya çıktığınız anda muhtemelen rezil edilirsiniz. Büyük ihtimalle "Kürt kökenli", Kürtlüğün inkârı, silinmesi, reddedilmesi olarak algılanır ve söyleyecekleriniz, aranızda düşünsel farklar olsa da sivil toplumda loser olmak ortak paydasında buluştuğunuz kişilerin irili ufaklı pek çok başka sözleriyle bulamaç edilerek susturulur. Bir anda kendinizi "kart-kurt", "Güneydoğu'daki vatandaşlar" türü mimlerin içinde, söylemediğiniz şeylerin söyleyicisi olarak bulursunuz. Kısmet, belki faşist bile olursunuz.

Bu, bugünkü durum. Elbette ki bu durum hep böyle değildi. Düşündüğüm veya bildiğim değil, sandığım bir şey var, oturulan yerden buyurulan bir işkembe-i kübra mahsûlü olarak, onu ifade edeyim: Bu söz Kürt sözcüğünün telaffuz edilemediği bir ortama doğmakla birlikte, Kürt kelimesinin muadili olarak değil, başka bir şey olarak doğdu; ama sonrasında Kürt'ün muadili olarak algılanıp yerleşti. Daha da sonrasında Kürt, telaffuz edilebilir hale gelince, "Kürt kökenli", onu Kürt'ün muadili olarak görenlerin bir kısmınca terk edilerek Kürt'ün telaffuz edilemediği devr-i sabıkın bir öğesi addedildi. Belki komik gelecek ama bu kanaate yine Milliyet arşivi aracılığıyla vardım. Şöyle ki:


Burada Kürt kökenli'nin aynen bu haliyle bu gazetede söz konusu edilme sayılarını görüyoruz. 1950'den 1989 sonuna kadar, büyük çoğunluğu da bu dönemin son on yılına tekabül eden yalnızca 47 kullanım var. Daha sonra 1990'ların ilk 4-5 yılında gazetede sıklıkla Kürt kökenli sözünün geçtiği görülüyor. Fakat ondan sonra, 1999 yılı dışında sözün o canlılık kazandığı bir yol yok ve kullanım sıklığı giderek düşüyor.

Bu kullanımların hepsi için açıklamalar getirmem mümkün değil tabii ki, fakat gördüğüm manşetlerden şöyle birkaç genel izlenim aktarabilirim.

  • SHP'nin 1990 tarihli "Güneydoğu Raporu", Kürt kökenli sözünün tedavüle girişinde önemli bir durak. Fakat o raporda Kürt kökenli lafı, Kürt sözü dillendirilemediği için dile getirilmiş bir alternatif, bir "ara çözüm" değil; bir tespit olarak, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir" deniyor. Kürt demenin hâlâ sakıncalı olduğu (rapor jet hızıyla bir DGM soruşturmasına tabi tutuluyor) bir dönemde yazılmış olmakla birlikte, bu tespit, SHP'nin raporun geneline sinmiş söylem değişikliği hamlesinin bir parçası olarak anlamlı. "Etnik açıdan Kürt kökenli" deniyor ama bununla birlikte etnik çoğulculuk anlayışı yerleştirilmeye, yürürlükte olan yurttaşlık anlayışına alternatif getirilmeye çalışılıyor. 
  • 1991 seçimlerinin ardından DYP-SHP hükûmetinin kurulmasıyla ve HEP'li milletvekillerinin parlamentoya girmesiyle beraber bu kimlik tartışmaları gündemde uzun süre kalıyor. Bu dönemde henüz birkaç haftalık başbakan olan Demirel'in çıktığı bir Güneydoğu gezisi sonrası meşhur Kürt realitesini tanımak durumundayız konusu da var. Ve tabii terör olaylarını da unutmamak lazım.
  • 1994 sonunda ve 1995'in ilk günlerinde önce Demirel'in anayasal vatandaşlık tartışması açması, akabinde de Tansu Çiller'in "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü "Ne mutlu Türkiyeliyim diyene!" şeklinde ifade etmesiyle alevlenen bir tartışma var. Bu tartışma dahilinde de Kürt kökenli'lerin durumu hayli tartışılıyor. Peki Demirel ve Çiller durduk yere mi böyle ufak çalı bir açılım gerçekleştiriyorlar? Hayır. Cem Boyner'in dönem için ezber bozucu Yeni Demokrasi Hareketi aynı haftalarda gündeme bomba gibi düşüyor.
  • Demirel'in anayasal vatandaşlık vurguları enteresan. 1990'ların başında, başbakanken SHP ile çokça etkileşim halinde görünüyor. Ama cumhurbaşkanı ikenki konumu farklı, biraz daha devlete angaje durumda. Malûm, "Ne mutlu Türk'üm diyene!"deki Türk'ün etnik Türk'ü betimlemediği, Türkiye vatandaşı olanların tümünü kapsadığı şeklindeki bayat ötesi söylemin ana yayıcılarından Bozkurt Güvenç, kendisinin danışmanı filan oluyor Çankaya'da. Devlet sanki bu dönemde Kürt kökenli'yi Kürt realitesini yarım ağızla tanıma amaçlı, --Şerif Mardin'in deyişiyle-- bir kompromi olarak benimsiyor gibi. 
  • 1995'ten sonralara doğru Kürt kökenli etiketiyle sürdürülen kimlik tartışmaları kâh terör eylemlerinin artışı nedeniyle, kâh da gündemin başka konularca işgali (Refah Partisi, "irtica", vs.) nedeniyle yavaşlamaya başlıyor.
  • 1999-2000'deki ani popülerlik Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile ilgili olabilir.
Eğer bu izlenimler doğruysa, Kürt kökenli sözünün, Kürt'ün avatarı olarak değil, ülkede geçerli yurttaşlık anlayışına karşı bir alternatif getiren bir söylemin bir unsuru olarak ortaya çıktığı, devletin karşı duruşuna rağmen sol-sosyal demokrat çevrede popülerlik kazandığı izlenimine kapılınabilir. Bir süre sonra, daha doğrusu devlet yeterli derecede zorlandıktan sonra, Kürt kökenli, devletin elinde "kart-kurt" inkârcılığından ileriye titrek bir adım olarak genel kabul görüyor. Kürt kökenli'yi sözü tedavüle sokup popülerleştirenler değil de onu sonradan zor bela benimseyenler kullandığında, ben şahsen "Tamam, böyle birileri var, biliyoruz, yok değiller, o kadar da değil artık; ama bunlar eskiden Kürtmüş/Kürttü, şimdi artık başkalaşmış, başka bir şeye dönüşmüşlerdir veya da biz bunun böyle olmasını tercih ederdik" gibi bir hava alıyorum. İlk paragrafta bahsettiğim sivil-toplumsal öfke, tabirin bence bu aşamasına ait (veya öyle olmalı). Zor bela Kart-Kurttan Kürt kökenli'ye gelenlerin aldıkları yolun kısalığını, 2010'da bile daha başka mesafe almamış olmalarını vurgulamak için bu tabirin tasfiyesi anlaşılabilir. Ama bir zamanlar Kürt kökenli diye bir sözü kullananların kafasında bu mızmızlıktan daha başka şeyler vardı. Nitekim bugün Kürt kökenli'yi terk etmiş olup daha ziyade Türkiyeli(lik) kavramını işlemeye çalışan kimselerle örtüşen fikirlerdi bunlar. Bunun hakkının bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, sivil toplumun hakimlerinin aslında Kürt milliyetçiliğinin etki alanında olduğunu da düşünüyorum bir yandan, o yüzden bu beklenti pek gerçekçi değil biliyorum.

Çok uzadı ama Türkiyelilikle ilgili ilginç bir husus var, onu yazıp kapatayım: Yine Milliyet arşivinin bütün tarihi boyunca, Türkiyelilik'ten ilk söz eden, bizim Coşkun Kırca! 1989 yılında yazdığı ve Bulgaristan-Türkiye krizlerine değindiği bir yazıda, Bulgaristan Türklerini Türk saymayan bir tek Marksist-Leninistlerdir diyor tepkiyle, çünkü onlara göre Türklük yokmuş, Türkiyelilik varmış. Bundan iki sene sonra Melih Aşık, Bülent Ecevit'in 1969'da yazdığı şiiri alıntılamış. Şu "Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu" diye başlayıp "Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim" diye biten meşhur şiir. Bundan sonra, 1995 tarihli bir Çağlar Keyder röportajı, 96'lardan ve 98'lerden birkaç Ali Haydar Veziroğlu haberi. 2000'lere kadar Türkiyeli'lerin hepsi bu kadar.

Ve son bir cümle, bir hatırlatma: Söylediklerimin spekülatif olduğunun, Milliyet arşivinin tek başına yeterli bir kaynak olmadığının farkındayım; zaten "budur, böyledir, doğrusu şudur" diye ahkâm da kesmiyorum, sadece izlenimler.

25 Ağustos 2010

Yakın tarihten büsbütün tuhaf bir sima: Coşkun Kırca

Temmuz 1990'da SHP'nin hazırladığı "Güneydoğu Raporu", Kürt Sorunu tartışmalarında, özellikle de bugünkü CHP'nin meseleye yaklaşımı tartışılırken sıkça gündeme getirilir. Ben de bu raporla ilgili, şöyle bir dolandım internette. Milliyet'in muazzam internet arşivine yolum düştü; raporun, yayınlandığı tarihte karşılanma biçimine bakıyordum ki, emekli diplomat ve "devlet adamı" Coşkun Kırca'nın (1927-2005) acayip yazısıyla karşılaştım. Yazıyı, Milliyet arşivinin kısıtlamaları nedeniyle beş resim dosyası halinde aşağıya koyuyorum. İlla ki Reader'da ya da sitede filan bir görüntüleme sorunu olacaktır; kendiniz bakmak isterseniz de yazı, 18 Temmuz 1990 tarihli Milliyet'in 11. sayfasında yer alıyor.  



"Kürtçe denilen ilkel ağız" ve Kürt kültürünün "uygarlık seviyesi"ne yönelik bombardıman laflar, 1990'ların atmosferinde pek siyaseten sakıncalı sayılmıyor olmalı ki böyle büyük bir gazetenin sayfalarında kendilerine yer bulabilmişler. Bu lafların dışında da, rapor hakkında gazetenin diğer yazarları heyecansız bir olumlama havasındayken, hatta Demirel ve Özal'dan bir tepki gelmemişken ve Ecevit de benzeri çizgide kendi raporlarını hatırlatmışken, burada Kırca epey köpürmüş. Ve yazıdaki devletlik yoğunluğuna dikkat. Buyuruyor: "vatandaşlar "Kürt kökenli Türk" olabilirler; ama sırf Kürt olamazlar". Sevr, Lozan, Atatürk, İnönü referansları. 

Yukarıda Coşkun Kırca'ya "devlet adamı" demem boşuna değil. Bu sözü de hafif pejoratif anlamda kullandım. Kırca'nın hayat öyküsü çok enteresan. Ülkenin önemli dönemeçlerinde hep bir köşede bir şekilde bulunmuş. İnternette araştırmak saatlerimi aldı diyebilirim. Selanik kökenli bir aileden gelmiş, ki bu unsur yüzünden Yalçın Küçük de kendisine değinmiş, Sabetayist avındaki küçük siteler de. Şişli Terakki ve Galatasaray Lisesi'nde eğitim görmüş. Sultani'nin 1945 sınıfından. İstanbul Hukuk'u bitirmiş, Paris'te ihtisas etmiş. (Eski bakan Mükerrem Taşçıoğlu'nun bir röportajında bu şehirde Metin Toker ve Şükrü Elekdağ ile birlikte olduğu belirtiliyor). Demokrat Parti döneminin hemen başlarında Dışişleri'ne girip Fatin Rüştü Zorlu ile anlaşmazlıklar yaşayarak birkaç yıl sonra istifa ediyor. 1960 darbesi sonrası CHP aracılığıyla Kurucu Meclis üyesi. O dönemde Anayasa Komisyonu'na giriyor ve bugün de yürürlükte olan pek çok kanunu resmen kendi eliyle yazıyor. Şu röportajda bu kanunlar arasında "Anayasa Mahkemesi, Siyasi Partiler, TRT, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri ve Grev Kanunu" gibi kanunlar sayılıyor. (İlber Ortaylı ölümünün ardından yazdığı yıkama yağlama yazısında kanun yazıcılığını, Fransızcasının megalığını övüyor). 1961-69 arasında parlamentoda CHP milletvekili. CHP'li ama İsmet Paşacı, eski model CHP'li tabii. Ecevit'in güçlenmesi sonrası ortaya çıkan ortanın solu yönelimine karşı çıkıp Güven Partisi'ni kuran kendisi gibi CHP'lilerin arasında bulunuyor. Ecevit'le yıldızı hiç barışmamış fakat Demirel'le arası çok iyi. İnanılmaz bir denge. Onun sayesinde 1970'lerde diplomasiye geri dönüyor. 1980-85 arası New York'ta büyükelçi. 1986'da Hariciyecilikten emekli olup köşe yazarlığına başlıyor. Yukarıdaki yazısı, işte bu aşamada kaleme alınmış. 1991'de de büyük D ile Devletin Los Galacticos'u görünümündeki DYP'de milletvekili.1995'ten sonra kayıtlara geçen mesleği ise, kuruluşunda büyük rol üstlendiği ve bugün adını yaşatan bir salona sahip Galatasaray Üniversitesi'nde akademisyenlik. 2005'te kalp krizinden vefat ediyor ve Teşvikiye Camii'nde ekşi sözlük'ten ged'in şu güzel entrysinde dikkat çektiği üzere cenazesine Mit'ten de, Hürriyet'ten de, her partiden de adam geliyor.

Komplo teorisyenliği, sabetayist avcılığıyla filan doğal olarak hiç ilgim yok ama benim için bu yaşamöyküsü kazdıkça enteresanlaşan bir şey oldu. Fransızcasının her biyografisinde daha fazla övülmesi, klasik müzik tutkunluğuna illa ki bir değinilmesi gibi komik ayrıntılar da vardı; fakat genel olarak ben kendimi gizemli bir kişiyle karşı karşıya hissettim. Eminim ki Kıbrıs sorununun 50'lerdeki kabarmasında da, 74'lerde de Dışişleri'nde önemli konum işgal eden, darbelerin istisnasız hepsini yarasız beresiz atlatabilen, CHP'li olup Demirel'den ikbal görebilen çok çok az kişi vardır. Ezcümle çok az insan Coşkun Kırca kadar "devlet" olabilir ve eminim devlet'in vücut bulmuş hali rolünü çok az kimse böyle mükemmelen canlandırabilmiştir.  

24 Ağustos 2010

Yerindelik denetimi?

12 Eylül günü halkoyuna sunulacak olan anayasa değişiklik paketinin maddelerinden biri, yürürlükteki 1982 Anayasası'nın 125. maddesine şöyle bir not düşülmesini öngörüyor: "Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz". Bu yerindelik denetimi denen olay, Özal'dan Melih Gökçek'e kadar, girişimcililer girişimcisi muhafazakâr-sağ iktidar sahiplerinin hepsinin baş belası olagelmiş bir olay. Yasama organının hamleleri hakkında Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlar gündemi işgal ediyorken bu maddede bahsedilen olayın bir benzeri tartışılıyor. "Anayasa değişikliğini sadece usûl bakımından incelersin, içeriğine karışamazsın" görüşünü al, idarenin hamlelerine ve bunların karşısında idari yargı organlarının verdiği kararların bağlamına doğru çek uzat, işte karşında bir yerindelik denetimi karşıtı söylem var. Burada da "İdarenin eylemlerini sadece hukuka uygunluk açısından denetleyebilirsin, yerindelik denetimi yapamazsın" deniyor. Önceki durumda olduğu gibi bu da yasalarda yer bulmuş; İdari Yargılama Usûlü Kanunu'nun 2. maddesinde yerindelik denetimi yapılamayacağı, idarenin takdir hakkının (Roni Margulies'çesi: "hükûmetlerin hükûmet etme hakkı". biraz ağız yayılarak, biraz umursamaz bir tavırla, en önemlisi de "Bunlar çok karmaşık mevzular ama ben yine de halkın anlayacağı şekilde anlatayım" havasıya söylenecek) ortadan kaldırılamayacağı belirtiliyor. Fakat yine yasamanın denetlenmesinde olduğu gibi, kanunda yazılı olanın aksi yönüne bakıyormuş gibi görünen bir fiili durum var. İşte bu anayasa değişikliği paketi ile birlikte, yerindelik denetimi karşıtı söylem anayasal düzeye çekiliyor, idareye bu düzeyde bir koruma getiriliyor.

Yerindelik denetimi neden kaçınılası bir şey? Burada teori devreye giriyor. Şimdi idare belli bir karar veriyor, bir şey yapmak istiyor. Buna karşılık da yargının aynı işin öyle değil de şöyle yapılırsa daha iyi olacağına dair bir kararı var, deniyor. Devamında da ekleniyor:
İdarenin yaptığı nitelendirmenin yanlış, mahkemenin yaptığı nitelendirmenin doğru olacağını kimse söyleyemez. O nedenle demokratik hukuk devletinde idari işlemlerin sebep unsuru konusunda nitelendirme yapma yetkisi, kural olarak, mahkemelere değil, idareye aittir.
Çünkü niye, çünkü idare (yine) teoride insanlara bir doğru önerisi sunarak ve bu kendi doğru'sunu onlara onaylatarak işbaşına geliyor. Onun doğrusunun arkasında halkın desteği var; yargının heybesinde ise böyle bir şey yok. Yeşiller.org'daki yazının alıntıladığı metnin atladığı unsur şu: yargı'nın doğru ve yerinde olan'a dair görüşünü yargıçlar af buyurun bir taraflarından kıl-tüy söküp tek mi çift mi diye sayarak belirlemiyorlar. Arada bilirkişi denen bir kurumun dolayımı var. Teoride, bilirkişi'nin, doğru ve yerinde olan'ı belirleme konusunda herkesten daha avantajlı bir konumda olması lazım (şu konu da ennihaye gelip bilgi sosyolojisine dayandı ya...). Seçilmişin de, atanmışın da onun karşısında el pençe divan durması lazım. Mahkemelerde bilirkişinin dediğinin hilafına karar alınması Yargıtay için karar bozma nedeni diyorlar; seçilmiş olan için ise bir şey denmiyor. Ama yine de teoriyi bilirkişi'ye kapattığında, böyle bir nedenden ötürü yerindelik denetimi gördüğünüzde kaçınız durumu hasıl oluyor.

Bu kadar teori yeter. Yerindelik denetimi konusunun pratiğinde, idare-mahkeme-bilirkişi gibi soyut kişiler değil, somut kişilikler bulunuyor. Melih Gökçek 267 metrelik semazen heykeli projesi çizdiriyor mesela, inşaat için bazı düzenlemelere girişiyor, sonra birileri (kimler yetkili buna?) konuyu mahkemeye götürüyor, sonra Melih'in belalısı ODTÜ'den bilirkişi tayin ediliyor, o da projeyi kamu yararına, şehircilik ilkelerine uygun bulmuyor ve sonra ya plan tadil ediliyor, ya proje rafa kaldırılıyor --seçim döneminde CHP ZİHNİYETİ TARAFINDAN ENGELLENEN HİZMETLER diye afişlere ve internet banner'larına dönüşmek üzere. İş öylesine ölüm çekici sıkıcılıkta bir rutine binmiş ki, Melih Gökçek'in dan dun bir proje ortaya çıkaracağı da baştan belli, ODTÜ'lü bilirkişinin ne olursa olsun projenin reddedilmesini önereceği de. Mahkeme de geri kalmıyor: ona düşen çarpıklık da, örneğin, 2003'te yapılan otobüs bileti zammını kamu yararına, sosyal devlet ilkesine filan uygunsuz bulup iptal etme işini 2010 yılında yapmak gibi bir şey oluyor. Daha küçük yerlerde ne dalgalar dönüyor bilemiyoruz.

Belki yine argumentum ad'lara girecek fakat konunun, bu somut kişilerin somut kavgalarını gözardı ederek tartışılamayacağını düşünüyorum. Çünkü teoride tartışıldığında bir erkin başka bir erkin alanına tecavüzü olarak görünen bu fiili durum, pratikte, bu somut kişiliklerin ve onların faaliyet gösterdiği hukuki bağlamın onulmaz çarpıklıkları sonucu bambaşka görünümlere bürünüyor, örneğin bir hak arama aracına dönüşüyor. Metrobüs zammına, usûlsüz özelleştirmeye, dediğim dedik çaldığım düdük kent içi "mutenalaştırma" projelerine karşı insanların elinde iki tür "silah" var: birincisi, dört yılda bir gelen sandık (AK Parti kendi elementer demokrasi anlayışı uyarınca çoğunlukla bunu yeterli buluyor), ikincisi de, idari yargı ve onun tepesindeki Danıştay. Bunu, "Son kale yargı, onu da ele geçirmeye çalışıyorlar" filan gibi anlamayın lütfen. Yargı sistemini genel olarak bir utanç kaynağı olarak görüyorum, kendimi onlar sayesinde güvende filan hissetmiyorum ve bazen gazlara geldiğimde "Bunların burnunu ne kadar sürtsen iyi" gibi şeyler bile diyorum. Ama burada demek istediğim, işin eğrisi doğrusuna denk gelmiş ve bu çarpıklıklar yumağında böyle bir imkân ortaya çıkmış. Çeksenbelınsıs o yea hesabı. Tıpkı aslında devlet tarafından büyük ihtimalle kontrol aygıtları olarak tasarlanmış olan meslek odalarının, belirli bazı insanlar tarafından mesken edinilerek, bu potansiyel imkânın "halkçı" sonuçlar yaratmasında gerekli dolayımı sağlıyor olması gibi.

Böyle düşününce anayasa değişikliği paketindeki yerindelik denetimi karşıtı düzenlemenin doğrudan doğruya Melih Gökçek ve Kadir Topbaş tarafından önerildiği izlenimine kapıldım. Böyle bir imkânın anayasa aracılığıyla kırpılması bana pek "elbette ideal, yeterli değil ama neticede ileri doğru atılmış bir adım" gibi gelmedi, pek razı olmadım açıkçası. Sandık yetmiyor ve sandık olsa bile, idarenin bir kontrole tabi olması, olmamasından -benim için- sanırım her şartta daha iyidir. Galataport normal, ideolojik-olmayan, tarihin sonu, dünyanın eksikliğiyle yüzyılları heba ettiği pırıl pırıl evrensel hakikat; fakat tek onu engelleme çabaları idoolojik bazı yaklaşımlardır diyemiyorum. Bu durum "fiili" nitelikteyse, doğru dürüst işlemiyorsa, bilirkişiler yetkilerini kötüye kullanıyorsa onun çaresine bakarsın, düzenlemesini yaparsın. Bilirkişi seçimlerine sıkı bir usûl getirirsin, yerindeliğe hem bu imkânı ortadan kaldırmayacak hem de idarenin iş görmesini sağlayacak bir yol ararsın. Ama bir kontrol unsuruna karşı sağcı bir partinin millet ile kaldırmak'tan başka bir yönelimi söz konusu olamayacağı için bu varsayımsal kısma bir son vermenin vaktidir.

Öte yandan, yukarıda alıntıladığım Yeşiller.org yazısının sonunda enteresan bir argüman var. Anayasa değişikliğinin kabul edilmesi halinde yürürlükte olan bütün çevreci davaların düşeceği görüşüne karşı bir sav geliştirilmiş. Deniyor ki, bu davalar düşmeyecek, zira halihazırda kimse "Bu özelleştirme yerinde değil, buna bir yerindelik denetimi attır hoca" diye mahkemeye gitmiyor ve mahkemeler de kararlarında "Evet ben yerindelik denetimi yaptım ve bunu yerinde değil buldum" demiyor. Bunun yerine, örneğin bir HES projesinin hukuka uygunluğu değerlendirilirken, "hukukilik denetimi", yalnızca ihale uygunluğu, nizamnamelere uygunluk, işçileri sigortalı çalıştırma gibi şekil ve usûl kısımlarını kapsayacak şekilde dar tarifeden değil, başka insanların yaşama hakkı, mülkiyet hakkı, devletin çevreyi koruma-yaşam kalitesini artırma-sosyal devlet olma gibi bazı Anayasal ve yasal ödevleri de işin içine katılarak, daha geniş şekilde yorumlanıyor. Bu sebepten, Anayasa değişikliği şu andaki hukuki aracı teğet geçecek ve sürdürülen mücadeleler baltalanmayacak. Bu görüş biraz aklımı bulandırdı ama öbür yandan şunu da sormak lazım: Eğer durum gerçekten böyleyse, yani yapılan şeyin adı zaten yerindelik denetimi değilse ve mesele hukukilik denetiminin geniş yorumlanması ise neden özellikle yerindelik denetimini yasaklayan ama hukukiliğe bir ses çıkarmayan bu Anayasa değişikliğine ihtiyaç duyuluyor? Zaten mevcut olan ve işlediği belirtilen yasal korumayı anayasal düzeye taşımanın anlamı ne? Siz belki hukukilik denetimi sınırları içinde kalma iddiasındasınız ama durumu yerindelik denetimi olarak adlandıran, önü kesiliyormuş hisseden de bir irade var ve belli ki bu durumu ortadan kaldırmaya bilenmiş, kozlarını ortaya koymuş durumda.

Belki de değişikliklerin kabul edilmesi durumunda bir vaka Anayasa Mahkemesi'ne kadar taşınacak; o zaman durumun adı tam koyulacak ve ondan sonrasında Melih Gökçek mi, ODTÜ mü wins perfect, belirlenecek. AYM hem kendi alanında bu yerindelik denetimiyle pek hoşlaşıyor, hem de geçmişte (1990'ların başı) Danıştay'ın elini kararlarıyla güçlendirmişliği mevcut. Fakat gelecekte yapısı değişecek bir Anayasa Mahkemesi'nin yönelimi nasıl olur sorusu bir yana, şu gün şu saatte bile hukuka dair siyasal kamuoyunda yerindelik yandaşı bir söylemin yaygınlık bulması bence mümkün değil. Her hâlükârda böyle bir imkânın yok edilmesi riskini barındıran bu değişiklik önerisi beni hoşnutsuz ediyor. Hele de bunun ne şekilde "ileri bir adım" olabileceğini hiç anlayamıyorum. Kişisel olarak referanduma dair elediğim, yapmam dediğim ilk seçenek Hayır seçeneği idi ama konu öyle basit değil, onu anlamış oldum kendi payıma.

19 Ağustos 2010

İslam deplasmanına puan ya da puanlar için gidenler

Eskiden insanlar yalnızca AKP'nin icraatlarını filan eleştirirken bahsedeceğim havalara bürünürlerdi. Normalde dinle diyanetle pek bir arada anılmayan kişiler ve "kesimler", dinden kaynaklanan söylemlerin adresi konumundaki AKP'ye eleştiri getirirken din-diyanet deplasmanına gider, örneğin "Müslüman çalmaz, Allah celle celaluhû ne diyor, bana bir tek kul hakkıyla gelme diyor, bunlar ne biçim müslüman?" filan derlerdi. Bu sorgulama mantığını benimsemeye aslında çok daha fazla sayıda insan teşneymiş. Son günlerde patlayan KPSS skandalları sonucu bunu anladım. Bir cemaatin merkezi bir sınavın sorularını ele geçirdiğiyle ilgili şaibeler ortaya çıkıyor, (cemaat kısmını bilmem de şaibe kısmı epey ikna edici), buna tepki koyanların hepsinin ağzında beddualar, lanetler, bunlar nasıl Müslümanlar'lar...  

Bana tepeden tırnağa yanlış gelen bir sorgulama. Bir kere, biz, hepimiz, Allah'ın nizamına tabi değiliz. Eleştiriciler zaten kafadan değiller; eleştirilenler de güya o nizama tabi olma iddiasındalar. Dünya da o nizama göre dönmüyor. Yani eleştirilen eylemi seküler hukuki ve ahlâki normlara göre tanımlayıp, anlamdırıp -örneğin- "yolsuzluk" (AKP eleştirisi örneği) veya "hırsızlık" (KPSS örneği) olarak da kodlamak, söylemi oradan döndürmek varken, niçin buna "kul hakkı yemek" filan diyelim ki? Bir fail hırsızsa hırsızdır, yolsuzsa yolsuzdur; niye her ikisinde de onu SÜPER MÜMİNLİK MEGA MÜSLÜMANLIK'a atfen, ona kıyasla tartışmak durumunda olalım? Süper mümin olsa ne yazar, sahte müslüman olsa ne yazar?

Siyasetten gelen örnekte, soruların yanıt belki söylemin sekülerleştirilince, hukukileştirilince "gitmemesi" olabilir. Çünkü AHLAK ŞURASI toplayıp sonuç bildirgesine "ahlakı dinden ayırmak mümkün olmadığına göre..." yazan insanların titrinin profesör olabildiği bir ülkede yaşıyoruz. (Bu şuranın bildirisini ararken karşıma çıkan benzeri pseudo-akademik gerizekâlılıklar yüzünden kendimi jiletleyecek noktaya geldim.) Bu şartlar altında söylemin peynir-ekmek gibi gitmesi için böyle bir maneviyat ayarı çekiliyor denebilir, ama ama'sı var işte. Siyasi başarı için bir söylemcinin kendine bu kadar uzak bir deplasmana gitmesi, çalışmadığı, işlemediği, kayda değmediği ayan beyan ortada olan böyle bir söyleme teslim bayrağı çekmesi bence kötü bir şey. Sırf önemli gördüğüm "dilde, fikirde, işte kendiliğindenlik" ilkesine karşılıktan ötürü bile böyle bir seçenek şahsen benim için kaçınılası olurdu.

KPSS örneğini düşününce ortaya alternatif bir yanıt daha çıkıyor. Facebook'ta veya Memurla.net'te kendi kendine ilenen insanların siyasetçi olmadıkları, bir siyasi söylem kurmaya çalışmadıkları çok açık. Burada din-diyanet söylemine teslimiyet (veya tevessül diyelim, çünkü böyle ilenenlerin bir kısmı gerçekten de din söyleminin içinde yaşıyan ve fakat cemaatle bağlantısız kimseler olabilir), seküler-hukuki söylemin sadece söylemde kalması, bu insanları koruyamaması yüzünden meydana geliyor. Karşılarında böyle bir haksız durum duruyorken ve ellerinde hukuki bir araç pratikte pek bulunmuyorken, insanların bu dünyadan cayıp hukuklarını ötekine cirolamaları beklenebilecek bir şey. Dilekçeler, Danıştaylar, kanun maddeleri, iptal istemleri, Bakanlıklar, yürütmeyi durdurmalar vesairelerin arasında kaybolunsa dahi ortaya bir şey çıkmayacak. Maykıl Ceksın olsalardı belki "Ma'in Lu'er yaşasaydı KPSS'yi iptal ettirirdi" diyebilirlerdi, fakat bu alanda verilmiş ve somut sonuçlar hasıl etmiş bir hukuki mücadele örneği bulunmuyor. (Gerçi ben "Sesimizi duyuralım, basına haber verelim, bu işi takip edelim, gösteri düzenleyelim" gibi söz konusu örnekleri kurma çabalarını da gördüm ama ilk elde çoğunluğun tercihi "deplase olmak" oluyor. Sivil toplum iyi hoş ama o da öldürücü şekilde dolaylı.) Dolayısıyla gelsin kul hakkı söylemi. Bu somut hukuki sonuç elde etme çabalarına göre dolaylı bile değil ama benim anlayamadığım bir şekilde mağdurun o gadrin ağırlığını azaltmasına yardımcı oluyor. Ruhsuz dünyanın ruhu işte.

---
Bir de bu yazı süresince aklıma gelen birkaç alakasız şeyi buraya not edeyim:
1. Tayyip Erdoğan'ın Ermeni Soykırımı'nın olmadığını "müslüman soykırım yapmaz" diye kanıtlayıp geçmesi! Dünyada "iş gören", dünyada eyleyen ve bunları da --eğer herhangi bir düşünce doğrultusunda yapıyorsa-- bu dünyanın koşullarında şekillenmiş bir düşünce doğrultusunda yapan insanları "kendi sahasına" aldırması. (Din-diyanet Tayyip Erdoğan'ın sahası değil ki itirazı kabulüm olmakla birlikte bu konuda bir şey demeyeceğim.)
2. Tayyip Erdoğan'ın İsrail'i eleştirirken Yahudi şeriatı deplasmanına gidip "Yu şel nat kil" demesi. Yine dünyada olup biteni başka nizamlarla tartıp biçme umutsuz-çabası. İsrail askeri de öldürme-öldürmeme kararını verecekken dönüp "Öldür mü diyor, öldürme mi diyor" diye on emre bakıyordu zaten.
3. Eşcinsellik konusundaki süperliklerinden hatırladığımız Taraf yazarı Hilal Kaplan: "Kürt meselesi oldukça hassas bir mesele. Çok canlar yandı. Bu mesele üzerine düşünürken aklımdan çıkarmadığım bir ayet-i kerime var: "Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Doğrusu O, zalimleri sevmez." Bence bu ayet, Kürt olsun ya da olmasın tüm ülke Müslümanlarının feyz alması ve öfke, intikam, gurur gibi nefsî duygularla baş ederken her dâim hatırlaması gereken bir ortak zemin sağlayabilir. Bu ayet-i kerimeyi her tür eylemliliğimizde baş köşede ağırlamamız gerekiyor diye inanıyorum." Burada bir deplasman söz konusu değil elbette. Aksine, Hilal Kaplan 100 bin kişilik yeni stadının açılış maçına hepimizi davet ediyor. Koca Kürt sorununu, barışın diye buyuran bir ayeti eylemliliklerde baş köşede ağırlayarak çözecekmişiz. Yazı boyunca bahsettiğim sığlığın dip noktası. Bu "ayet-i kerime" ortalarda olduğu bin küsür yıl boyunca bir tek toplumsal krizi çözmüş, veya bir tek siyasi aktörün eylemliliklerinde baş köşede ağırlanmış mıdır acaba?

07 Ağustos 2010

Zeytinburnu'nda bir küçük Fazıl Say?

Şurada, sevgili Ara Nubaryan'ın kaleme aldığı bir yazı bulunuyor. "Faşist, cahil, atgözlüklü bir anne babaya sahibim. Sanattan anladıkları Seda Sayan & Nihat Doğan düetidir sadece. Tiyatronun t’sinden bihaberlerdir" diye başlayan bu yazıda, bilincinin ötelerine doğru uzanıp kendi durumunu Ara'nın kendisine sağladığı dil araçlarıyla ifade eden bir gencimizin ibret dolu serüvenini okuyoruz. Gencimiz bir gün belediyenin dağıttığı biletlere takılarak tesadüfen bir tiyatroya gidiveriyor. Yine Ara'nın sağladığı dil araçlarıyla ilk kez tiyatroya gidişini "Ne oturmasını biliriz ne kalkmasını… Hiç verilmeyecek yerlerde reaksiyonlar gösteririz, semtimizin entel dantel aydınları dönüp ters ters bakarlar" diye anıyor. Genç adam daha sonra yavaş yavaş tiyatroya alışıyor, sürekli gitmeye başlıyor, ve en nihayet kendisini "sanat bir ihtiyaçmış ve olanaksızlıkların olduğu yerde sanat için bir zorlama değil ama teşvik şartmış. Bunu ama devlet yapar ama başka bir kurum; bazen de bir kişi. Ama sanat olmazsa olmazmış. Yemekten, sevişmekten ya da sıçmaktan bir farkı yokmuş; ve evet, en az onlar kadar bir ihtiyaçmış" derken buluyoruz. Daha sonra Ara'cığım bana (evet, bana) şöyle bir çakıyor gencimiz aracılığıyla ve hikâye son buluyor.

Profesyonel, İstanbul DT
Bu hikâye ve bağlantısı olan çakış, Zeytinburnu'nda hep beraber gittiğimiz bir oyunda ben seyircileri beğenmediğim için ortaya çıktı. İhtimal ki hikâyedeki gibi belediye sponsorluğunda oyuna gelen seyirciler, oyunu acemi tiyatro seyircisinin alametifarikası yersiz gülüşlerle ve alkışlarla filan izlemişlerdi. Bense oyunu daha "tiyatro müdavimi" insanlarla birlikte izlemeyi tercih edeceğimi söyledim. Devamında gelen sağanak yağmurlu tartışma sonucunda, dörde karşı bir oyla elitist ilan edildim ve dönüş yolu boyunca neşeli arkadaşlarımın çeşitli şakacılıklarıyla sarıp sarmalandım. O gün söylediklerimi kelimesi kelimesine hatırlayamadığımı belirterek kıvırmaya doğru potansiyel bir adım attıktan sonra, meramı yeniden ifade etmeyi deneyeyim. Fazıl Say olmadığımı savunmayı planlıyorum.

Aydın Boysan
Benim daha tiyatro izleyicisi gibi bir kitle ile oyun izleme tercihim, temelde, yukarıda Ara'nın ifade ettiği sanat anlayışı ile tabandan zıtlaşan bir görüşe dayanıyor. Bence tiyatro, olmazsa olmaz değildir. Hatta sanat da değildir. (Bu olmazsa olmazlık iddiası, sanat alanının söylemidir; kültür ürünü tüketicisi de bunun böyle olduğuna ikna edilmiş olduğundan, bu yargıyı kendisi için ve herkes için evrensel bir hakikat olarak benimser). Tiyatro konusunda, sanırım diğer bütün toplu insan etkinliklerine genellenebilecek şöyle bir durum söz konusu: durumun ancak ve ancak ortada dolanan ürünü uygun şekilde tüketecek, ilgili bağlamın sembolik alfabesini sökebilecek şekilde dispoze olmuş kişilerle paylaşıldığı zaman, o şekilde dispoze olmuş diğer katılımcılara lezzet vermesi. Bir örnek vereyim. Kısa bir süre alkolle temas kurmuş, onda da hiçbir zaman rakı içmemiş olan bendenizi alıp Aydın Boysan'ın filan bir "rakı-balık" sofrasına koyduğunuzda, bu sofranın bilmediğim-bilemeyeceğim örtülü kurallarına uyamayacağım için, o topluluğun içinde yerimi yurdumu bulamam. Bunun benim üzerime bir baskı olarak gelip gelmeyeceği, ortamın resmiyetine göre değişir. Durumun resmiyeti arttıkça, doğru olan davranışın, grubun tamamında en baskın olan'ın insiyakı tarafından belirlenme olasılığı da artar. Yeni gelenin, işi bilmeyenin, yerini bulmamış olanın, ezilenin kafasını şöyle bir çıkarabilmesi, baskın olan tarafından buyurulan kuralları tersine çevirebilmesi için resmiliğin, kurumsallığın azalması, artı bir faktördür. (Genel anlamda, yeni gelenin "devrimci", orada olup kazanmakta olanın "statükocu, muhafazakâr" olması biraz da bu yüzdendir.)

Bu çerçeveden bakınca benim durumum biraz daha açık hâle geliyor. Benim buradaki hatam basit bir şekilde "elitist" olmak ve halktan iğrenmek filan değil. Burada, yeni gelen'e karşı her yerleşik alan sakininin refleks olarak gösterdiği, o alanda biriktirilen sembolik sermayeyi bir "ayırmaç" (farika, distinc-tive/-tion) olarak ortaya dökme davranışı söz konusudur. Eh, buna biraz sembolik hakimiyet kurma hamleleri de bulaştırdım elbette. Yalnızca bu Zeytinburnu macerasında değil. Distinction kurma içgüdüsü benim için çok daha "steril" tiyatro ortamlarında da baş gösterdi. Tiyatro izlemeye Ankara'da başlamış, orada bir süre sürdürmüş, sonra bu ateşi küllendirmiş, sonra da İstanbul'a gelmiş biri olarak bu Ankara referansını da sıkça sıkça kullandığımı da hatırlıyorum. Neden? Çünkü tiyatro alanında Ankaralı tiyatro izleyicisi olmanın rayici oldukça yüksektir. Daha bir "bilinçli" olduğu söylenir. Tiyatrocular bile çoğunlukla İstanbul'daki izleyiciden şikâyetçidir. Bu yüzden bu özellik her durumda sahaya sürülüp sahibine maç kazandıracak niteliktedir. Tıpkı elitist olmamanın MÜTHİŞ yüksek rayiçli olması gibi.    

Kendimi ayırma içgüdüme hakim olamadığım için özür dilerim. Fakat yine de kendimi savunabileceğim bir konu var. Şimdi, böyle bir "ayırmaççılık" tespitinin ardından ne yapılabilir? Bourdieu'ye sıklıkla mükemmel bir yeniden üretim tespiti düşünürü olduğu, fakat değişim konusunda çok faydalı olamadığı eleştirisi getirilir. Normalde katılabilir miyim emin değilim ama bu örneğin devamında söyleyeceklerim için onun yolundan biraz sapacağım. Ben bu durumun yukarıdaki noktadan sonrası için, sahip olduğu "ayrıcalığı" herkesle paylaşan insan konumuna zıplamak istemiyorum. Çünkü, ne yukarıda dediğim gibi sanatı veya tiyatroyu olmazsa olmaz buluyorum, ne de onu izlemeyi, izleyebilmeyi bir ayrıcalık olarak görüyorum. Ara'nın hikâyesindeki muhafazakâr belediye başkanı da, Ara da, Fazıl Say da sanatın olmazsa olmaz olduğunu düşünüyor. (Böyle düşünenlerden bazıları, yalnızca, kendi içtiği pınardan "kendisinin aşağısında" bulunanların da içmesi gerektiğini düşünecek kadar yüce gönüllü. Bunu da atlamayalım. Bu türden olanların paylaşımcılığı da bir yerde gelir durur.) Ben bu olmazsa olmazlığı sevmiyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayıp etkili bir sima olsaydım ve şimdiki aklım olsaydı da muhtemelen tarladan eve dönüşte radyodan önce bir radyo oyunu, sonra da Brahms Keman Konçertosu dinleyen köylü hayalleri kurmazdım. Bu amaçla katılımcılığı dışlayan, ortada olaya katılma niyeti var mı yok mu ona bile bakmayan büyük kültürel projeler üretmezdim. Projeler tutmayınca hayal kırıklığı içinde acılığı giderek artan bir fikriyat eksik olmuş olurdu ve hiç de fena olmazdı. Çünkü bütün toplum açısından bakınca hakikaten tiyatro da Brahms da birilerinin tasarrufunda bulunan ve bu birileri tarafından kendisine sahip olamayan zavallılarla paylaşılan ya da paylaşılmayan mutlak değerler değil. Geçmişte Brahms benim için Serdar Ortaç'la mukayeseli olarak değil, mutlak olarak bir değer demiştim, faka o benim için'di. Benim için olanın herkes için olmadığına aymak gerek bu noktada. O yüzden Serdar Ortaç da bir, Brahms da bir diyemesem de, Brahms'ın değeri kültürel projelerle ve sivil fetih hareketleriyle ortaya çıkmasın, kendiliğinden bulunsun diyeceğim. Kendiliğindenlik en önemli şey. Peki büyük projeler, devlet teşvikleri filan olmazsa bu değer nasıl bulunacak? Bulunmasın işte, şart değil. Brahms'ın, tiyatronun kıymeti bilinmiyor diye sızlanmak yersiz. Hem projeler sonucunda bu tarz değerler bulunmuş filan da değil üstelik. Yüksek sanat eserlerine bakınca o kodları dekode edemiyoruz, boyanmış tuval görüyoruz diye ölmüyoruz. Ölmemiz gerektiğini, anlayamadığımızı Pikassoperver sanatolmazsaolmazdırcı söylüyor. Sözü onun elinden özgüvenle alabilmeliyiz.    

Özet: şu halde ben yalnızca Okan'ı kenara çekip "Söyle bakalım, neden bir şekilde edindiğin bu ayrıcalığı kimseyle paylaşmıyorsun?" demezdim diye düşünüyorum. Ben daha eşitlikçi bakınca, olayın belki yalnızca bir kısmı düzelecek. Ara'cığım devrim arıyorsa bir zahmet sadece beni devirip geçmesin, tiyatronun, sanatın kıymeti harbiyesini de bir deviriversin. Tiyatrobileni yukarı, tiyatrobilmeyeni aşağı koyan ben değilim. Ben yalnızca genel düzeneğin o söyleme karşı uyanık olamamış bir parçasıyım.

03 Ağustos 2010

Nigar Sami Hanım


Bu fotoğrafı, 2007 yazında Sinop'ta çekmiştim. Daha sonra, K. Sami paşanın etrafındakilere çok çektirmiş biri olabileceğini düşündüğümü belirterek Picasa internet albümlerine koymuştum da kimliği belirsiz bir kişi, ülkenin kurulmasında önemli rol oynamış bu kumandan hakkında dalga geçici şeyler yazmamamı öğütleyen bir yorum bırakmıştı. Peki şimdi bu mezar taşını hatırlamanın manası ne? Tabii ki geçen gün bahsettiğim kitaptaki Tomris Özden'in röportajı. Tomris Hanım bu röportajda, subayların rütbelerine göre eşlerinin ve ailelerinin de yerlerinin değiştiği kapalı devre bir sosyal durumdan, sıkı bir hiyerarşiden bahsediyordu. Bu mezar taşında da günümüzdeki durumun kökenlerini aydınlatıyor. "Kurucu babalar"ın Bank Asya ligine belki girebilecek olan Kemalettin Sami Paşa'nın Sinop'taki çok yüksek rayici, ablasının mezar taşına yansımış. Kadının adı yok değil belki ama adı dışında da hiçbir şeyi yok; mezar taşı birkaç kelime hariç mezarın sahibinden değil, onun kardeşinden bahsediyor.

Kemalettin Sami Paşa, 1934'de Almanya'da ölüp İstanbul'da gömülmüş. (1933'te bir kaza geçirmiş, uzun süre hasta yatmış, iyileştikten kısa süre sonra da ölmüş. Arada hiç Hitler ile görüşmüş mü acaba?) Bir yerde Balkan Savaşı'nda, bir yerde de "Yanya Kolordusu Birinci Şube Müdürüyken" sağ kolundan yaralanarak sakat kaldığı, Çolak Kemal olarak anıldığı bildiriliyor. Yaralanmayı Balkan Savaşı'nda diye gösteren kaynak, paşanın Birinci Dünya Savaşı'nda on üç, Kurtuluş Savaşı'nda da yirmi iki yerinden yaralandığını söylüyor. Kaç olursa olsun, on altısının göküsten ve duşman kurşunundan olduğunu biliyoruz en azından! Kurtuluş Savaşı esnasında ayrıca İnönü ile bir giderleşmeleri mevcut. İnönü'nün kendisinin emrine atamak istediği, ileride Gnl. Kur. Bşk. olacak olan bir subaya itiraz ederek istifasını vermiş. İkbalini kapatmıştır bu olay belki. Bir de, Oğuz Atay'ın kulakları çınlasın, tıpkı onun kendi babasına dediği gibi, paşa doğru anda doğru yerde yetişkin bir kimse olarak bulunarak, bugün yurdun çeşitli bölgelerinde okullara, caddelere ismini vermiş. Bu enteresan paşanın ablasının mezar taşından görünen irtihal tarihi, neredeyse otuz sene sonra. Bu durumda etrafındakilere çektirmiş olan pekâlâ Nigâr Sami Hanım da olabilir. Sinop'un tek büyük kahramanının ablası olarak epey enteresan bir hayat sürmüştür diye tahmin ediyorum.

Bu mezarlıkta başka ilginç simalar da yatmaktaydı. Dalgaları yaran ve üzerinde "Bitmez demiştik, bitmedi..." yazan gemi şeklindeki mezar taşı; "Türkiye'yi seven insan" James Max Ogborn'un mezarı (muhtemelen şehirdeki radar üssünde çalışmış); babası "kalaycı", oğlu belediye başkanı olan sosyal merdiven tırmanıcı aile; Tek Parti dönemini anlatan yazılarda bahsi geçen local notable'ın net örneği, "emekli polis memuru", "deri ve barsak taciri" ve "hacı" olduğu belirtilen Yahya efendi...
  
Posted by Picasa

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails