04 Kasım 2010

Fazıl Say, Menderes Türel, Antalya

Size verilen yüzde 24 oy asla "size" değildi...
Toplandik biz...
Endişelerimizden ötürü...
(Bu betimlememin kısmen haksız olduğunu biliyorum, burada belediye seçimleri söz konusu olan...Çok başarılı cok değerli belediye başkanlarınız da kazananlar arasındadır... Haksızlık yapmak istemezdim..Ama Antalya örneği , bu seçimin genel itibariyle mahalli değil siyasi oldugunun en güzel örneğidir.
Senden benden daha laik ve şehrine cok güzel hizmetler hediye etmiş bir başkan idi Menderes Türel... ta ki , Ak Parti'ye Antalyalıların şu ortamda daha fazla oy veremeyeceği asıl gerçek olandır...)

Bu, Fazıl Say'ın geçen seneki yerel seçimlerin ardından Deniz Baykal'a yazdığı ve "20-30 milyon insan" adına, Baykal'dan iktisadi realist maddi manevi ekonomik gerçekçi fikir ve projelerini sorduğu efsane mektubun son kısmı. Mektup cumhuriyetçi hıncının zirve noktalarından biridir; içimi ne kadar kıydığını daha önce belirtmiştim. Bugün bir şekilde yeniden bu mektuba takıldım ve Fazıl sağolsun yine sinirlerimi birazcık hoplattı. Hem "senden benden daha laik" ifadesinin gerzekliğine bir kere daha ibret ettim, hem de Fazıl Say'ın seçimleri değerlendirme biçiminin gerzekliğine uzandım. Bu vesileyle, böyle yetersiz bir insana, büyük-sorumlu-gözetleyip ikaz eden entelektüel pozisyonunu işgal ettiren toplum yapımıza bir kere daha lanet ediyorum.

Senden benden daha laik'e bakalım: bir kere sen kimsin, ben kimim? Yazan Fazıl Say. Hitap ettiği kişi Deniz Baykal ama yalnızca o değil. Facebook'taki izleyicilerine de hitap etmekte. Kendisine ve Deniz Baykal'a benzeyen insanlardan söz ediyor. Bu insanlar, bu söylemin içinde, laiklik konusunda geri kalanlara üstün vasıflarıyla fark atıyorlar. Laiklikte bir numarayı, üst düzeyi temsil ediyorlar. Niye böyle? Çünkü öyle... "Senden benden daha laik", ifade kalitesi ve kavram kullanım bilinci [1] açısından "Ben laik olmasını istiyorum her şeyin ve ne mutlu Türkiye!" seviyesinde geziniyor. Bir de bundan önceki cumhurbaşkanının "Laiklik adam olmaktır" şeklindeki aşırı anlamsız çıkışı vardı. Kavramın içeriğini nasıl da boşaltıyorlar, değil mi? Bir gün laiklik konusunda bir bilimsel toplantı düzenleyecek olursam kapısına "Fazıl Say, Helin Avşar, Ahmet Necdet Sezer ve burslular giremez" levhası asacağım, yazıyorum buraya. Üçü de laikliği dış uzaydan gelen istilacıların sahip olmadığı ama ben sen ve bizim oğlanın sahip olduğu bir olumluluklar bütünü, bir sevgi kümesi olarak görüyor. Düşük düşüncenin bu kadarı sonra insanı merkez-çevre'ci filan yapar. O yüzden bu laiklik konusundan çabucak kaçmalı.  

İşte her neyse, bir de bu yukarıda bahsettiğim üst laikler konseyinin laiklik performansını değerlendirdiği başka biri var. O da, geçen dönemki Antalya belediye başkanı Türel (AK Parti). "Türel'e bakıyorsun, baya baya bi laik sevgili Güntekin" hesabı, konseyden tescilli laik olmasına ve şehrine güzel hizmetlerde de bulunmasına rağmen, seçim "mahalli değil siyasi" nitelikte olduğu için CHP'nin adayına kaybetmiş [2]. Buradaki mantığı ben göremiyorum; çünkü yazının geri kalanına göre, seçimin bu birbirini dışlayan iki kategoriden (!) mahalli olana değil siyasi olana göre belirlenmesinin nedeni, oy verişte hizmet değişkeninin değil, ulusal düzeydeki kavgaların belirleyici olması. Fakat eğer bu sonuca varıyorsak, örneklerimizde a) hizmeti olmayıp laik olduğundan seçilen; b) hizmeti olmayıp sırf laikliğe karşı olduğundan seçilen, c) hizmeti gani gani olup sırf laik olduğu için seçilemeyen, veya d) hizmeti gani gani olup laikliğe karşı olduğundan seçilemeyen adaylar olmalı. Menderes Türel hiçbiri değil. Hem senden benden laik, hem de hizmeti var. Bu, -seçilmemesini tuhaf kılmakla birlikte- bizi Fazıl'ın vardığı sonuca götüren bir kombinasyon değil ki. Aksine, Türel'in senden benden laik olduğu verisi, Fazıl'ın "laik oylar laiklik için birleşti" iddiasını zayıflatıyor. Kavga o ise ve Türel de sınavı geçiyorsa kazanması lazım değil mi? Olmamış ama işte. İyice çorba oldu, buradan seçimlere gelelim evet.

Antalya'nın son seçimlerde el değiştirmesi, hatırlarsanız gerçekten de bir sürpriz olmuştu. Başbakan bile yaptığı değerlendirmede şehir halkını nankörlükle ithama çok yaklaşmış, "Anlamak mümkün değil, bizzat 20 küsür kere gittim, açılışlar yaptım, şehir tarihinde görmediği hizmetleri gördü" gibi şeyler söylemişti. Onun da kaybedilen illere ilişkin düşüncesi, hizmetin değerlendirilmediği yönündeydi. Yani Fazıl'ın "mahalli değil siyasi" dediği... Yeterince uzaktan bakınca her seçim bu şekilde değerlendirilebilir; yani insan bu formül sayesinde tüm yerel seçimleri, genel söylemlerden apartılma ezberlerle anlamlandırma olanağı bulabilir. Fakat bana kalırsa, bu değerlendirme kolaya kaçma anlamındadır. Bizdeki genelci-ulusal gazetecilik ekolü siyasi "analiz" kültürü bu konularda pek derinlere inmez (en fazla büyük usta Yavuz Donat'ın
Bayburt hükümet konağının yanındaki kahveye iniyoruz...
Önümüze çayımız geliyor...
Ahmet dedeye sordum... Dede kim alır...
Yılların tecrübesiyle konuştu dede...
Menderes'ten beri tüm seçimleri bilmiş....
Tayyip alır oğul, dedi...
Delikanlı adam bir kere...
Yiğit... Mert... Reyim ona...
Lamı cimi yok...
Bayburt bu seçimde Ak Parti diyor....
Belki MHP zorlayabilir...
tarzı komik kahvehane sohbetleri işte!) ama her seçimde, olup bitene uzakta olanın, bilgisayarı başından atıp tutanın göremeyeceği yerel değişkenler ön plandadır. Antalya buna istisna değildir, muhakkak laiklik dışında (!) bin bir küçük konu da işin içindedir. Şahsen gidip araştırma şansım elbette yok, ama olup bitenin izleri bir ölçüde internet ortamında hissedilebiliyor. Ufak bir tarama yaptım; otoriter sonuçlara sahip olduğumu iddia etmeyeceğim ama İstanbul'dan duruma bakıp "yerel meseleler önemli değildi 20-30 milyon laiklik için birleşti" demekten daha kayda değer bazı şeyler bulduğumu düşünüyorum: AK Parti'li bir yerel yazarın üç yazıdan oluşan değerlendirmesi öncelikli olarak seçimlerden önce "bizi seçmezseniz hizmet alamazsınız" şeklinde algılanan bir çıkışta bulunan M. Ali Şahin'i, sonucu garanti görüp çalışmayan ve CHP teşkilatının çok gerisinde kalan parti il teşkilatını ve başkan Türel'i sorumlu görüyor. Son yazının ikinci yarısında ise yazar başbakanın MHP'li seçmeni küstürmesi, Akaydın'ı doğrudan muhatap alması gibi hatalarını ve şehre yapılan çalışmaların esnafı ve minibüsçüleri kızdırması gibi etmenleri sıralıyor. Tramvay inşaatı, güzergâhta dükkânları olan esnafı, yeni getirilen akbil benzeri elektronik bilet sistemi de kazançlarını kayıt altına aldığı minibüsçüleri vurmuş. Bu konuları anlatan bir Uludağ Sözlük yazarı, ayrıca Menderes Türel hakkında da epey bir entry yazmış. Şimdi, katılalım-katılmayıp inatçı muhalif filan bulalım ama Türel hakkında Fazıl Say'ın "senden benden daha laik ve hizmeti de olan" üfürüğü nerede, bu arkadaşın detaylandırdığı, ayrıntılandırdığı ve muhtemelen Antalya'da da konuşulup duran bu tanımlamalar nerede!

Seçimleri de zaten bunlar kazandırıp kaybettiryor, Fazıl Say'ın hikmetleri değil.

-----
[1] Kavram kullanım bilinçsizliği yazdım diye lütfen hemen "Yav, insan laik mi olur, devlet laik olur, insan olmaz" şeklindeki bayat ezberi tekrar ettiğim düşünülmesin. Benim bu konudaki pozisyonum şimdilik "devlet, eylemlerini bir dinden kaynaklanan mülahazalara dayandırmamalı, bunlardan arındırmalı; insanlar ise, ister bunlara göre, ister bunları dikkate almadan davranabilmeli" şeklinde. 
[2] Menderes Türel hakkında Fazıl'ın yaptığı iki tespit, Türel'in seçim kampanyası için hazırlanan iki ayrı videoda kendini gösteriyor. 
Bu birincisi, senden benden laik Menderes. Kültür adamı, sanat adamı. Antalya piyano festivalinde Fazıl'la birlikte sahneye çıkar, Bach çalar. Dünya kenti Antalya'ya yakışan uygar başkan:


Bu da ikinci Menderes. Katlı köprülü kavşaklarla, altyapı çalışmalarıyla tam bir hizmet gönüllüsü. Millet aşığı. Milletin değerlerine sahip çıkmış kampanyasında. Davul, zurna, bayrak. Parti ileri gelenleriyle hizmet coşkusunu paylaştığı bir dolu fotoğrafı var.


28 Ekim 2010

Çoğunluk

Fotoğrafın kaynağı: cogunluk.net
Çoğunluk Seren Yüce tarafından yazılıp yönetilmiş; başrollerinde Bartu Küçükçağlayan, Settar Tanrıöğen ve Esme Madra oynuyor. Film bu sene Antalya'da en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu (BÇ) dallarında altın portakal ödülü aldı. 15 Ekim'de gösterime girdi, şu anda tüm ülkede, dokuzu İstanbul'da olan toplam 19 salonda gösteriliyor. Muhtemelen bir iki hafta daha gösterimde kalıp tabeladan inecek. Görülmeli, izlenmeli.

Film toplumuzun çoğunluğuna mensup, büyük işler bağlayıp yürüten bir müteahhitten (Kemal, ST), "ev hanımı" bir anneden ve babasının yanında çalışıyor görünüp aslında boşgezen bir çocuktan (Mertkan, BÇ) mürekkep bir aileyi mercek altına alıyor. (Bir de büyük çocuk var ama o evlenerek kendi denizine doğru yelken açmış.) Ailede çoğunluk'a ait olarak niteleyebileceğimiz özellikler: Müslümanlık, muhafazakârlık, milliyetçilik, Kürdofobi, ciddiyet, ataerkillik, militarizm, yuvaya bağlılık, girişimcilik (baba), kliyentalist bürokratik örgütlenme içinde yolunu bulacak kadar yordam bilmek (baba), Teksas usûlü "benim olan benimdir"cilik, vesaire. Film boyunca bu yukarıdaki özelliklerin birçoğu, tam zıtlarına tekabül eden değersizlikler ve yanlışlarla iç içe geçmiş hâlde ekranı ziyaret ediyor. Hiçbir şey yaşanmasa bile bu özelliklerin bazıları birbirlerini götürür, çelişik nitelikte zaten. Camiye gidip ahlâk dersi alan ve zaman zaman oğluna o yolda ahlâk öğretileri veren babanın alkollü oğlunun tam suçla çarpıp arabasını haşat ettiği taksiciye (Erkan Can!) davranışları, veya bu suçu örtbas etmek için kaza raporunu değiştirmesi gibi. Anne filmin bir yerinde bu tavırları sevgisizlikle gerekçelendiriyor ama eksik olanın yalnızca sevgisizlik olduğunu düşünmek pek mümkün değil.

Filmin "melodisini" götüren olay ise, Mertkan'ın sosyoloji öğrencisi, kafeterya çalışanı ve Kuştepe sakini Vanlı Gül'e (EM) meyletmesi. İkisinin arasında geçene bir aşk demek mümkün değil. Yalnızca ihtiyaçların çakışması ve karşılıklı giderilmesi üzerine bir yaklaşım durumu. Gül Mertkan için -sonradan kabul edeceği üzere- "çakılacak" bir kadın, kendisi de Gül için yoksul hayattan yırtabilmenin bir olasılığı. Yine de bambaşka dünyalardan gelmeleri hasebiyle bu meyletme Mertkan'ın dünyasını biraz sarsıyor. Ama altında bulunduğu ağır kaya kütleleri öyle kolayca kırılıp atılacak cinsten olmadığı gibi, kendisinin, yaşantısının dışına çıkmak için gerçek bir irade gösterdiği filan da yok. Aile de kıza veto koyunca bu meyil kendiliğinden çözülüp bitiyor.

Film boyunca Mertkan-Kemal, Mertkan-Gül, Kemal-Anne, Mertkan-şirketin işçileri, Kemal-Taksici eksenlerinde her biri uzunca yazılara, çok değişik okumalara kaynaklık edebilecek pek çok ufak cereyan akışları yaşanıyor. Bunlara girmeyeceğim çünkü açıkçası hiçbir tekil unsur üzerinde filmin genel söylemi üzerine olduğum kadar meşgûl olmadım. Bu meşguliyet filmden çıktıktan sonraki süre içinde kendi kendime verdiğim notu 8.5'tan sallantılı 8'e filan indirdi. İlkinin yüksekliği, filmin durup çoğunluğu izlediği tepeden görünen manzaranın biraz gönlümü okşaması yüzünden. Ben bu çoğunluğa ne kimliksel ne sınıfsal hiçbir noktadan bağlanmayan bir aileden geliyorum; filmde bana gösterilen çifte standartlardan ve ikiyüzlülüklerden de az çok bıkmış sayılabilirim. Bu noktadan film bir yaralı parmağa işeyebiliyor, bir sağaltım sağlayabiliyor. "Nefret ettiğim şeyler şöyle iyice bir tefe koyuldu" diyebiliyorum filmden çıktıktan sonra.

Filme kendi kendime verdiğim notun düşmesi ise, büyük ölçüde, bu sağaltıcı etkinin çok kısa sürmesi ve filmden hemen sonra, tecrübe ettiğimiz "gerçek hayatta" sazın tekrar çoğunluğun eline geçmesinden kaynaklanıyor. Peki bir film tek başına bunu değiştirebilir mi ki ben kabahati ona bulup notu düşürüyorum? Film tecrübe ettiğimiz gerçek hayatı değiştirebilecek gibi değil; ama onu temsil ederken bizi biraz aldatıyormuş gibi geliyor bana. Gerçekte çoğunluk hayatı asla burada temsil edildiği kadar kırılgan bir şekilde tecrübe etmez, bu kadar yalpa yapmaz. Gelir, yaşar ve gider. İçten içe durumunun eziyetini yaşadığı, odasında karanlıkta patlayıp çatlayıp etrafı hırpaladığı düşüncesi, ona bakan azınlığın kuruntusudur (veya tek avuntusudur). Bu açıdan, esas özne olan Kemal doğruya doğru, ama Mertkan ve annesi birazcık beyaz yalan hükmünde bana göre. Sonlardaki Mertkan'ın rüyası ise tam allahlık. Mertkan'ın Gebze'deki şantiyede yaşadıklarını durumların gerçekteki konfigürasyonuna doğru yaklaşmalar olarak görmüş ve oradan geriye doğru giderek tüm film boyuncaki seyrini bir Kemal'in oluşumu sürecindeki ufak istisnalar olarak yorumlamaya doğru meyletmiştim ki bu rüya işin içine girerek filmin bütününde biraz hatalı gibi gördüğüm portreyi tekrar devreye aldı.

Bir de, genel olarak ahlâken yargılama, vicdanda mahkûm etme gibi fantezileri pek sevmiyorum. Ahlaki açıdan yargılama çoğu örnekte konu edilebilecek milyonlarca değişkenin üstünü usulca örtüyor gibime geliyor. Milyonlarca açıdan mahkûm edilebilecek X'leri bir de "ahlâksız x" yapınca sanki "ahlâklı x"ler de mümkünmüş gibi bir ima ortaya çıkıyor. Zayıf olan, durumda bir değişiklik hasıl edemeyeceği için olacak, bu kullanabileceği milyonlarca değişkeni elinin tersiyle itiyor da ahlâka sarılıyor. Kendi yarattığı bir dünya nasıl olsa! Nietzsche'nin kölelerin ahlâkta ayaklanması dediği hesap... Vicdan desen, o da korkunç derecede kaygan bir şey. Tekele alınamayacak, herkesi tabi tutabileceğin bir zemini asla sana sunamayacak bir zemin; çünkü herkesin aklında vicdanlı olan kendisi, vicdansız olan başkası. Vicdana davet, vicdandan argüman, vicdansızlıkla itham, aynı pilava kaşık salladıkların hariç, korkunç zayıf şeyler. Bu ve benzeri -ileride açımlanması gereken- nedenlerden ötürü ahlaki-vicdani argümanın sosyal ve siyasal enerjiyi yanlış yönlere sevkettiğini düşünüyorum. Ahlâki-vicdani argüman, sanabenzer olanların ağzına bir parmak balı çalıp sonra ortadan kayboluyor. (Yıldırım Türker'i de pek sevmiyorum, hep benzeri davalardan; gerçek hayatın güçlülerini ahlak ve vicdanda mahkûm edici yazılarını okur geçerim ama feyste paylaşmam, öyle onlarla coşa filan gelmem.)

19 Ekim 2010

Meraba bayan!

Geçenlerde bir gün ekşi sözlük'te "Bayan değil kadın!" isyanı gündeme oturmuştu. Oradaki bağlantıyla gördüğüm aynı adlı sitede enteresean bir yazı var. Birkaç kez baktım ama "bayan" sözünün neden tercih edilmemesi ve kadın sözüyle ikame edilmesi gerektiğinin gerekçelerini (aslında gerekçeyi) doyurucu bulmadım. Günlük konuşmamda bayan'ın yazıda olumsuzlanan çeşidini de kullanmadığım halde üstelik.
Yazıda sorunlu gördüğüm bir iki husus var:

1. "Toplumsal bilinçaltı" şeklindeki bir kavram aracılığıyla, "bayan" deyicilere, bilinçli olarak gütmediği maksatların iliştirilmesi biraz kötü bir hamle olmuş. Bayan sözünün, kadın sözü uygunsuz görüldüğü için kullanıldığı iddia ediliyor. Devamında da şöyle deniyor:
"“Benim ‘bayan’ derken öyle bir niyetim yok” diyeceklere çok uzatmadan cevap verelim. Buradaki mesele “toplumsal bilinçaltı” dediğimiz hale bir örnek. Yani biz sizin her ‘bayan’ deyişinizde aklınızdan uzun uzadıya “aman kadın demeyeyim, o uygunsuz bir laf, ‘bayan’ derken öyle kötü çağrışımlar yapmış olmuyorum” diye geçirdiğinizi iddia etmiyoruz. Bizim asıl sorun olarak gördüğümüz şey “kadın” kelimesinin kolektif biliçaltında gözle görülmez bir biçimde “kirlenmiş” kabul edilmesi. Bu durumda kişinin hesabına düşen de kadın kelimesini kendi başına temizleyemeyeceğini belli belirsiz hissedip, kendini aynı anlama gelecek başka bir kelimeye doğru yönlendirmesi. Ve tekrar edelim bunlar çok çok hızlı, üzerine akıl yürütmeden yapılıverilen şeyler."
Neticede iletişimde bence maksat esastır. bir sözdiyen'in dediğini, onun belirlediği anlamlar yardımıyla anlarız, öyle yapmalıyız. Bir yorumcu, söylediğim bir şey hakkında, bana demek istemediğim şeyleri demek istiyormuşum gibi davranırsa, bir yere varamayız, iletişim yürümez. Tabii ki söylediğim şeyin, söylediğim anda farkında olmadığım bazı yönleri de olabilir. Kadını ayıplı kusurlu gördüğü için bayan diyenler de eminim vardır; ama bu ihtimal karşısında yapılması gereken, kişiden maksat sormak da dahil muhtelif şeyler olabilir, ama bence onun söylediklerini toplumsal bilinçaltı'nın sadece yorumcuya açık bazı kodlarıyla çözmeye kalkışmak olamaz. Adama sorarlar, bu toplumsal bilinçaltı'na neden ve nasıl sen ulaşıyorsun, başkaları ulaşamıyor, diye. Hani şimdi yaygın patriyarkal zihniyet kalıpları yoktur veya toplumsal bilinçaltında bunlar değil başka şeyler yazılıdır diyecek değilim tabii ki; fakat tekil anlamların hepsinin bir dev yapıdan otomatik olarak türetilmesi ve "öyle olmasa da öyledir"e varan bir dil çabukluğuyla istisnai durumlara kapının kapatılmasına itirazım olur. Düşüncenin her ihtimalini işlemek değil, retorik ucuzluktur bu.

2. Düşüncenin her ihtimalini işlemek bir şart mı bilemiyorum ama böyle yapılmak isteniyorsa bence ortaya örnek durumları aşan bir ilke koyulmalı; ki "Bayan sözünün kullanılması, kadın'ın uygunsuz görülmesinden ötürüdür; kadın sözüne kendisinden çalınmış olan itibar verilmelidir" yargısından öte, okuyanı bayan'dan kadın'a tartışmasız şekilde sevk edecek ilke namına bir şey bulamadığımı söyledim. Yazı bu ilkeyi örneklerden hareketle kurmaya çalışmış, bayan sözünün kullanımı için birkaç tane örnek gerekçe seçip onları tartışıyor. Seçilen örnek gerekçeler, a) kız/kadın ayrımının etrafından dolaşmak için ve b) kendisinden söz edilen kadın öyle istediği için bayan sözünün kullanılması. Bir de işte c) nezaket olsun diye bayan sözüne müracaat var. Yazıyı yazanların tartıştığı örnekler, bana kalırsa kendi sınırlarını ifade ediyor. Üç örnekle meseleyi sabitleyip tartışmayı bağlıyorlar. Ama bu örnekler seçkisi ilkeyi yaratamadığı gibi, muhtemel durumların hepsine gidecek bir anahtar da sunmuyor bize. Sırf nezaket konusunu bile bana kalırsa biraz yanlış okumuşlar.  

3. Bu yazıdan tamamen bağımsız olarak benim müthiş dikkatimi çeken bir şey, gündelik hayatta (çarşıda, pazarda) bayan sözünün kadın'ın değil de, karı'nın ve muadillerinin alternatifi olarak kullanıldığı durumlar. (Dur bi, dinle!) Bir Sarıyer-Beşiktaş dolmuş şoförünü ele alalım, Maslak'tan iyi giyimli, eğitimli bir kadın dolmuşa biniyor olsun. Dolmuşta kadını da içeren ve anekdotal değeri olan herhangi bir olay geçtiğini varsayalım. Dolmuş şoförü bu anekdotu, değer yargıları ve anlam kalıpları açısından tamamen kendini evinde hissettiği bir ortamda, örneğin durağın şoförleri arasında geçen bir konuşmada ya da kaavede kâğıt oynarken yanındaki adama "Maslak'tan bi karı/karının teki bindi, 200 lirayı sallıyor, bir kişi Beşiktaş diye... [hatta tam bu noktaya o meşhur noktalama işaretimizi de ekleyebilirsiniz]" gibi bir girizgâhla anlatır gibime geliyor. Maslak-plaza kadını ile sıcağı sıcağına konuşuyorken biraz deplasmanda olduğu için "Bozuk yok muydu (bayan)?" diyebilir. Daha formel bir ortamda, örneğin bir trafik polisine anlatıyorken de "Maslak'tan binen bayan 200 lira uzattı..." gibi bir şekilde anlatır.
Pazarcıların durumu da benzeri dalgalanımlar taşır. Kadın ve karı filan bir yana, pazarcıların kendilerini evinde hissettikleri dil çoğunlukla Türkçe bile değil. Çoook uzak deplasmanda bayan'la filan tevil etmeye çalıştığı şeye kendi evinde ne dediğini bile bilmiyoruz neredeyse. (Bu arada bayanla tevil dedim ama ben çocukken pazarcıların evrensel hitapları abla, yenge, teyze filandı. Geçen haftasonu Ihlamurdere pazarında duyduğum "Bayan gel al kilosu bir buçuk lira!" şeklindeki replik eskiden yoktu. Veya İstanbul Beşiktaş'ta hep vardı da Ankara Keçiören'de, kadınlar pazarcılara, kendilerinden bahsederken o kadar da fazla ince ayar yapmayı gerektirecek canlılar olarak görünmüyordu!) Pazarcının, şoförün içine girdiği dalgalanımlar, iletişim içinde kendisini deplasmanda hissetmelerinden kaynaklanan bir euphemism örneğidir. Öfemizmin basitçe nezaket'e indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Hele hele BayanDeğilKadın'ların yazıda bahsettikleri (ve hatta yazı içinde vurguladıkları, italikledikleri) şekilde bu bir "seçim" hiç değildir bana kalırsa. İnsiyâki niteliğinde de, kerameti kendinden menkul toplumsal bilinçaltları değil, daha başka bir sürü şey belirleyici niteliktedir.

4. Yine geldik Pierre Bourdieu'ye. Bourdieu'nün özel olarak "maskülen tahakküm" üzerine yazmışlığı var ve bildiğim kadarıyla kendisinin terekesini feministler kurcalayıp duruyorlar ama o yazılara hiç mi hiç aşina değilim. Ben sadece şu klasik "Dil ve Sembolik İktidar" davalarından bahsedeceğim. Bourdieu bize şunu söylüyor: iletişimsel alışverişlerin tarafları arasında hangi dilin kullanılacağı ve hangi söylemlerin meşru, yerinde-yöresinde, kabul edilebilir addedileceği, taraflara hükmeden sosyal-ekonomik bazı şartların etkisi altında belirlenir.  Değişik dil kullanımları arasında, kendilerini kullanan özneler arasındaki sosyal hiyerarşiyi kabaca izleyen bir hiyerarşi vardır. Dil kullanımlarının dil pazarında ederinin ne olacağı da, kendilerini seslendiren öznelerin söylem üretme ve tüketme yeteneklerine göre belirlenir. Dolayısıyla bir dil kullanımına belirli bir anlam giydirebilme işi, bir iktidar ilişkisidir. Hatta çoğu bakımdan bir hegemonik ilişkidir. Dolayısıyla bir X'i her "ben yaptım" diyen X kılamaz; ancak, sahip olduğu sembolik sermayenin miktarı ve sermaye alttürlerine göre kompozisyonu ile, iletişimin taraflarını oluşturan herkesi kendi X önerisine tabi edebilen kimse kılabilir.

5. Hakim olan cinsiyetin temsilcisi, kendi koyduğu ölçütlere göre sakıncalı bulduğu "kadın" sözünü seçmiyor da gidiyor "bayan" diyor şeklinde bir temsil, Bourdieu'nün dil ve sembolik iktidar üzerine yazdıklarına kıyasla bizi pek cimri şekillerde techiz ediyor diye düşünüyorum. Kadınkarıbayan gibi cins-i latif imleyenleri, üç beş tane kullanım üzerinden tartışılmamalı bence; çünkü verili sözlerin ve verili anlam içeriklerinin ne birbirinden etraflıca bir farkı var, ne de aslında soyutlanmış halleriyle bir önemi. Nüanslar için bakılması gereken yer, sözün geçtiği dil alışverişleri. Bayan sözü feminist tahayyülde erkeğin kadını disipline etme aracı olarak görünebilir; ama dolmuşçunun dilinde, kendi diliyle konuşamadığı, kendisinden daha sermayedar bir Maslaklı kadına karşı doğru konuşma kaygısıyla bulup bulabildiği tek kompromi de olabilir. ("Nezaket" diye tartışıp geçiliyor bu da!)

6. Bu alışverişlere damga vuran hiyerarşiler ve güç ilişkileri Hakim Erkek'ten Hükmedilen Kadın'a doğru tek yönlü akmıyor. Çok yönlü ve çok boyutlular. Özellikle de kendilerine bayan denmesinden şikâyetçi olan kadınların örneğinde, bayan demekle suçlanan kişiler, on örnekten en az sekizinde-dokuzunda, iletişimin içindeki hiyerarşide o kadına denk ya da ondan daha aşağıda bir konumda bulunuyor bana göre. Bayan sözünün internete eklemli orta-üst sınıf erkeğin dilinden de tasfiye edilmekte oluşu, tam bir sermaye ve sembolik güç kullanımı öyküsüdür. Alışılmış yönlerin tersine akan bir iktidar ilişkisi örnekçiğidir. Bence.

Netice itibarıyla benim olup bitene bir itirazım yok ve dediğim gibi zaten bayan deyicisi değilim; fakat bu hikâyenin, bir aktörü güçle alakalı, diğer aktörü de gücün tamamen dışında kurgulayan eski kafa bakış açısıyla değil, sosyal ilişkinin bütün taraflarını güç merceğinden gören, istisnasız bütün sosyal aktörleri güç kullanan ve güçle eyleyen aktörler addeden bir bakış açısından izlenmesini isterim galiba.

10 Ekim 2010

Pazar Yazısı

Birinci Yazı

Geçtiğimiz iki haftanın büyük bir kısmını, tezimle ilgili bazı görüşmeler ve "bürokratik" bazı düzenlemeler yapmak gerektiğinden, Ankara'da geçirdim. Soğuk ve gri kent edebiyatı elbette yapmayacağım ama Ankara'da yaşıyorken fark etmediğim bazı şeylerden dem vurmak istiyorum. Bir tanesi, akademik alanın izole konumu üzerine.
Bir arkadaşımla konuşuyorduk. Arada, İstanbul'da bulunan bazı akademisyen-entelektüellerle görüşmek icap etmesi durumunda, bu insanlarla iletişim kurmak için bazı yatay bağlantıları kullanmanın daha etkili olabileceğinden bahsettik. Burada (İstanbul'da) yaşayan akademisyenler, kravat takan gri renkli memurların kenti Ankara'dakilere kıyasla çok daha fazla sivil topluma gömülü oluyorlar. Belirli bir alanda faaliyet gösterdiğini bildiğiniz bir akademisyeni, o alana dair düzenlenen bir toplantıda bulma, çay molasında yanaşıp aracısız şekilde onunla temas kurma olasılığınız hayli yüksek. Akademik işlerle hiçbir ilgi-alâkanız olmasa bile bu böyle. Ankara'da ise ofisaur filan kovalamak, vehayut da önce dikey yollardan kendi hocanıza çıkmak (ve bunun için önce bir hocaya, bir üniversiter ortama erişim sahibi olmak) ve ancak onun o yukarı seviyelerde kuracağı bir yatay bağlantıyla aradığınız kişiye ulaşmak durumunda oluyorsunuz çoğu zaman. Belki Ankara'daki akademisyenin de, İstanbul'daki akademisyenin de edu.tr adresli mailini takip huyu yok ama İstanbul'dakiyle temas kurmak için yollar daha bir çeşitli. Kravatlı ve gri ve memur kenti Ankara'nın akademikleri çok fazla "piyasada" dolanmıyor. Sivil toplumdan kopuklar. Üniversitelerine tıkılıp kalıyorlar. Bu da büyük ihtimalle dolaşılacak etkinlikler pazarının İstanbul'a kıyasla oldukça dar olmasından kaynaklanıyor.  
Bu durumları gözlemlediğim günlerde bak Allahın işine ki hava gerçekten gri ve soğuktu. Zaten bence Ankara'nın en güzel yeri, İstanbul'a dönüşte, Eskişehir yolu bağlantılı ve İstanbul yolu bağlantılı çevre yollarının birleştiği üç katlı, köprülü mevkidir. (Fırsat buldukça bu sonuncusu gibi orijinal şakalar yapmaya çalışacağım.) Buranın az ilerisinde de çok enteresan bir sanayi sitesi inşaatı var. Henüz binalar yok ama kaldırım taslakları, ileride sokakları oluşturacak şekilde düzenlenmiş toprak yollar, kanalizasyon sistemleri ve elektrik direkleri var. Şehir altyapısı tabirinin ne anlama geldiğini orayı görünce anladım.

İkinci Yazı

Evde kitapların arasında Hilmi Ziya Ülken'in Türk Tefekkürü Tarihi kitabını buldum (Yapı Kredi Yayınları, 2004[1933]). Bir ucuzluk kampanyasıyla almış, okumamıştım. Yine okumadım ama biraz göz attım. Kitabın yazıldığı döneme ait birkaç karakteristik özelliği not ettim. Birincisi, yarı Fransızca, yarı Osmanlıca tuhaf dili. Fransızca olan unsurlar orijinal haliyle yazılıyor, "communisme cereyanlarına kapılan bazı mütefekkirler..." gibi. İki dilin çarpımları daha enteresan sonuçlar da çıkarmış: "Collectif tefekkür" gibi bir kategoriden bahsediliyor örneğin.
İkinci olarak yalnızca Fransızca kaynaklara dayanılması gibi bir durum var. Maşallah Hachette'li, Gallimard'lı referanslardan geçilmiyor. Günümüzde akademik bilgi üretimi sanatının rüzgârları tamamen İngilizceden estiği için, haliyle olarak biraz tuhaf göründü, bir nevi milat öncesi gibi. Ayrıca, kitabın önemi veya Ülken'in "Türk tefekkürü tarihi"ndeki yeri konularında bir yargılama gibi anlaşılmasın ama bu Fransızca kaynakların kullanımında da biraz yüzeysellik vardı diyebilirim. Aslında yüzeysellik de değil, benzer durumlarla çok rastlamış kişilerin şıppadanak anlayabilecekleri bir husus: kaynaklarda cereyan eden fikir tartışmaları aktarılırken, öyle çok fazla "ben bu tartışmaya hakimim, onun her adımını izledim, oradan aktarıyorum" duygusu verecek bir aktarım tutturulamamış. Bunun yerine, tekil kaynaklardan nokta atışlar ve çok geniş özetlemelerle tartışmaların şöyle bir üzerinden geçmek gibi bir eğilim vardı. Hâlâ demek istediğimi aktaramadığımdan, kafadan bir örnek kuracağım. "Gerçi meşhur Fransız mütefekkiri Foucault'nun discours nizamlarına müteallik nazariyesi bazı zaviyelerden tatmin edici olmakla beraber Foucault da, nazariyesindeki pratique eksiklikler yüzünden İngiliz âlimi Fairclough tarafından bihakkın tenkid edilmiştir" gibi bir cümle gördüğünüzü düşünün. Şimdi bu cümle bir "yetkinlik duygusu" aksettiriyor mu? Bence öyle değil. Ucundan kıyısından zor bela bir şeye tutunmuşluk ama ona da tam hakim değillik duygusu içeriyor.

Bu, şundan da olabilir: Neşeli lisans öğrencileriyken, özellikle de birinci, ikinci sınıftayken, yazılan ödevlerdeki kelime kotalarını hemen doldurabilmek için bir cümle alıntı yaptığımız adamı ceddin deden neslin baban tanıtır, alıntılarken de yıkayıp yağlardık "BATI aleminin bu konuda yetiştirdiği en önemli isimlerden ve Collège de France'a seçilen en genç profesörlerden biri olan Didier Henri-Germain Paul Drogba [adamın on beş tane isminin olması da bir artı tabii], kedilerin kuru mamayla beslenmesine karşı çıkmaktadır" gibi. Böyle bir geleneğin imbiğinden süzülünce de doğal olarak Fransız alimi, Amerikan sociologue'u gibi kalıplar öyle bir etki yarattı. Kendi çakallıklarını Ülken'e çekiştiriyorsun derseniz de itiraz etmem.

Üçüncü Yazı

Çaykovski'nin Keman Konçertosu'ndan bir bölümü ve 1812 Uvertürü'nü buralara koyunca, google'dan epeyce ziyaretçi damlamaya başladı.

Gün geçmiyor ki "Çaykovski dinle, uvertür dinle, 1812 dinle, Çaykovski nasıl dinlenir, Pariste Son Konser filmindeki müzikleri dinle, Çaykovski Paris konseri dinle" gibi sorguların ardından birileri burayı bulmasın.

İşte bu rağbeti görünce ben de "İyiymiş" dedim ve henüz blogu bulamamış "Dumka dinle, Çaykovski Dumka scene rustique russe dinle" arayıcıları için Dumka'yı paylaşacaktım.

Ama şimdi dosyayı mp3'le, Dropbox'a yolla, upload etsin, linki al, player'ı ayarla diye uğraşmak ölüm çektiğinden, vazgeçtim. Ama google ziyaretçilerinden kaynaklı hayretin tortuları kaldı elbette.

***

Bu insanlar kimdir, necidir, neden böyle histerik şekillerde arama yapıyorlar?

Dinlemezse ölecek hastalığı mı çıktı?

Olmuyor... Yakışmıyor...

Peki ya youtube'da videolara "Çaykovski dinle, müzik dinle, klasik müzik dinle, gitar dinle, piyano, keman, orkestra, koro, senfoni, konçerto, Beethoven dinle, Chopin dinle, Mozart, adagio dinle, andante dinle, allegro dinle, vivace dinle, Kurtlar Vadisi, Polat Alemdar, Ezel, Aşkı Memnu" diye etiketler iliştiren insanlar mı bu talebe yanıt olarak doğdu...

Yoksa bu talep mi onların başta etiketleri böyle koyması sonucu bu şekillere büründü?

Buna da bir bakmak lazım...

***

Bu yazı biraz kısaca kaldığından Fatik Çekirge'liği bir adım ileri götürerek paragraflamaya oynadım.

İyi pazarlar... (Da, gün bitti iyi mi!)

06 Ekim 2010

Yine mi "küçük politika"?

Aşağıdaki alıntı, Nutuk'tan. Kitabın 1938 yılında yapılmış, yeni harflerle sanırım ilk baskı olan baskısının tıpkıbasımından (İleri Yayınları, 2006) aldım, devrin hayranı olduğum imlâ tarzına hiç dokunmadan tabii:

“Bir memlekette, bir heyeti içtimaiyede, bir inkılâp yapılacağı zaman elbette onun esbabı vardır. Ancak o inkılâbı yapanlar, inanmak istemiyen anut hasımlarını iknaa mecbur mudur? Cümhuriyetin elbette taraftarları ve aleyhtarları vardı; taraflar, ne için ve ne gibi kanaatlere ve mülâhazalara binaen cümhuriyet ilan ettiğini, aleyhtarlara izah ve kanaatlerinde ve icraatlarında isabet olduğunu ispat etmek isteseler de, onların, kastî temerrütlerini izale edebileceği kabul olunur mu? Bittabi taraftarlar muktedir iseler mefkûrelerini herhangi bir suretle ihtilâlle, inkılâpla veya eşkâli mutebereden geçirerek tatbik ederler; bu, mefkûre inkılâpçılarının vazifesidir. Buna karşı itirazlar, yaygaralar ve irticakârane teşebbüslerde, aleyhtarların yapmaktan geri durmıyacakları hareketlerdir. Cümhuriyet idaremizin ilânında Rauf Bey ve emsalinin yaptıkları gibi.” (sf. 594)
Biraz şu “İhtimal ki bazı kafalar kesilecektir” anekdotunu andıran bu satırları okuyunca aklıma Yakup Kadri ve “büyük politika” rüyaları geldi. Nutuk'un, Mustafa Kemal'in Rauf Bey, Refet Bey, Karabekir gibi isimlere sıkça ve sakınmadan “çaktığı” bir kitap olduğunu hatırlamak bile o fikrin temelsiz olduğunu iddia etmek için yeterliymiş aslında, fakat durumun, o dönemde ve her dönemde siyasetin ne merkezde cereyan ettiğinin yukarıda vurgulu cümlelerdeki güzel ifadesi, üstüne bal kaymak oldu.

Yukarıdaki alıntının şöyle bir hikayesi var: Fırka içinde oluşan muhalif grup, bakanlar kurulunun tek tek bütün meclis üyeleri tarafından seçildiği sistemden faydalanarak Mustafa Kemal'in istediği hükûmet ve meclis yönetimini sabote ediyor. Bunun üzerine hükûmet istifa ederek muhalefete pusu atıyor, “Hadi gücünüz yetiyorsa çıkarın hükûmetinizi!” gibisinden. Birkaç gün hükûmet kurulamayınca meclis üyeleri topu Mustafa Kemal'e atıyor; o da cumhuriyeti ilan eden bir kanun değişikliği hazırlayıp devletin başı olarak cumhurbaşkanı – onun görevlendirdiği başvekil – başvekilin seçtiği vekiller sistemine çeviriyor. O sırada İstanbul'da bulunan Rauf Bey ve emsali ise krizden çıkış için güçlü bir hükûmet kurulmasının yeterli olacağını, illâ bu deklarasyonun yapılmasının gerekmediğini, cumhuriyet ilanının aceleye getirildiğini, bir yerde emrivaki olduğunu, Mustafa Kemal'in bu büyük değişiklik konusunda kamuoyunu aydınlatması ve ileride daha da fazla iktidar istemeyeceğine dair güvenceler vermesi gerektiğini söylüyorlar. Mustafa Kemal ise cumhuriyetin ilanına şöyle veya böyle itiraz edip şüphecilik yapanların samimi olmayıp esas olarak hilafetin devamını istediklerini iddia ediyor. Sonuç, yukarıdaki değerlendirme işte. Yine bu bağlam da, siyasetin aşağı yukarı kemik kavgası olduğunu işaret ediyor bence. İlkokuldan üniversitedekine kadar bilcümle inkılap tarihlerine sorsan cumhuriyet işi Atatürk daha çocukken bağlanmıştı, Fransız siyasi teorisiyle Atatürk'ün kalbi arasındaki kırmızı hattan nokta atışıyla nüzul olmuştu; halbuki ortada neler neler dönmekteymiş.

Bir ufak yazı sonucu, bende kesinlikle bir üzüntüye/hayâl kırıklığına/eli eteği bir sırça köşke/çekmişmiş gibi havalara/ezcümle/yaygın Cümhuriyetçi Hıncı'nın bir örneğine sebep olmaması gerektiğine dair kendimi eğittiğim bu gerçeği biraz unutur gibi olduğumu fark ettim. Bu hafta içinde Sevan Nişanyan, süregiden anadil tartışmalarına birkaç Anayasa maddesi öneren şu yazıyla katkıda bulundu. Bir noktada, “teoride böyledir ama pratikte böyle olamaz”a (Selam Kant!) varan bir şey söylüyor; özetle diyor ki, normal, tipik, klasik özgürlükçü yaklaşımıyla, özellikle bir dilin adını anmadan, küllünün üzerindeki yasakları kaldıran, hepsine alan açan bir metin sorunların çözümü için yeterlidir; fakat, Türkiye için bu yeterli değildir. Türkiye'nin yakın tarihine bir silahlı ve siyasi hareket, bir şekilde damgasını vurmuştur ve yapılacak herhangi anayasa değişikliği, temelde bu silahlı ve siyasi çizginin politize ettiği sorunları çözebilmek amacındaysa, o çizginin siyasetine cevap niteliğinde olmak, onu gözardı etmemek zorundadır. Dolayısıyla kesin çözüm, metnin Kürtçeyi zikretmesinden geçer. Nişanyan da yazısının kalanında, dengeyi bulma arayışında. Tam olarak talebi karşılayabilecek kombinasyonun peşinde bazı kavramsal arayışlarda bulunuyor, ulusal dil, yerel dil, bölgesel dil, vs. gibi.

Yazıyı ilk okuduğumda birden kendimi içinde yakaladığım Yakup Kadrilik şuydu: neden teorik olarak doğru olanın içeriği gayet iyi bilindiği halde, yerel gündemin doğrularına teslim olunur ki, diye düşünmüştüm. Öyle ya, Türkiye'nin kendi gerçekleri, “evrensel” siyasi pozisyonların ve onlarla ilişkilendirilen önceliklerin safkan hallerini epey bir kırıp dökmüşse, bu yerel gerçekliğe uymak zorunda olunmasın, onun yerine bu çarpık gerçeğin tarafları kendilerine çeki-düzen versin, fikir-teori irtifalarına çekilsinler. Örneğin silahlı ve siyasi harekete densin ki, “Şu işi ilkeleri tartışarak yürütelim, böyle -ne bileyim, zaman içinde bağımsızlıktan demokratik özerkliğe, oradan anadile inecek şekilde- eşşeğin kuyruğundan ne kıl koparsan kâr hesabı yürütmeyin”. Öncelikle, duruma, gerçek insanlardan azizlerin kitabî etik performanslarını bekleyen, yanlış, hayâl kırıklığına mahkûm bir açıyla bakıyor! Daha vahimi de, “klasik özgürlükçü bakış açısını”, düşünsel pozisyonları, işin teorisinde bir muhafazakâr ne düşünürse işte onu, kemiksiz, şeffaf, normal, temiz, bu baldırı çıplak kavgaların dışında duruyor zannetmek gibi bir hatası da var ki, bambaşka ve çok şeytan tüylü bir konu.

Halbuki bu siyasi işlerin tam da (selam sana da, ey Radikal2'liğin altın vuruşu tam da!) bu merkezde olduğunu görmek gerek. Siyasi süreçler deve güreşi misali oluyor; bu bir eksiklik, çürüklük, bozukluk değil. İktidar ile çalışan, o geçer akçe birimiyle hareket eden herkes kirleniyor. Sevgili Cümhuriyetçi, senin ülkemizde olup bitenleri çarpık bir kopyası sandığın pirüpak süreçler de aynı ölçüde kirli idi. Sadece hepsinin kazananı sonradan kendisini aklayıverdi. Bak Mustafa Kemal işin nasıl da farkında, muarızlarını kemik kavgasında boğuluyor gösterip kendini nerelere çekiyor.

Gerçi bu yanılgının Cümhuriyetçiye has olmadığını da teslim etmek gerek. AKP, hakkında açılan kapatma davasında on düşünüp bir adım atarak kendisini mahkeme önünde savunuyorken, parti söyleminin terkisindeki bazı köşe yazarları, “Niye bu iddianame ciddiye alınıyor? Niye tek tek bütün suçlamalara yanıtlar verilmeye çalışılıyor? Neden savunma tarihe geçecek bir DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜKLER MANZUMESİ biçiminde yapılmıyor, niye bu tiyatroya şöyle güzel bir ders verilmiyor?” diye hayıflanıyorlardı. Oldu, yumurta küfesi senin sırtındayken artık sen yazarsın o manzumeyi.

28 Eylül 2010

Le Concert / Paris'te Son Konser

Çaykovski gençken
"Le Concert", şu sıralarda "Paris'te Son Konser" adıyla sinemalarımızda oynayan bir film. Yönetmeni Radu Mihaileanu. Fransız-Rus-Romen işi bir yapım. Ben filme on üzerinden on iki verdim. Yeterince fazla sayıda kişi izleyip bu kadar beğenirse film Çaykovski Keman Konçertosu'nun Shine'ı olabilir gibime geldi; en ana hatlar düzeyinde çağrıştırmıyor değil. Ama film galiba Shine kadar sükse yapmadı/yapmayacak. Neyse ki filmde hayâli kişiler kullanılmış; yani bu filmin ardından Çaykovskiperverlik trend olsa bile, bundan 15 sene sonra kimse, freakshow ayarında konserler düzenleyip - "İstanbul kerizleri"ne 300-400 TL'ye biletler kakalayıp -- "Dünyanın en mükemmel birinci sıradaki Çaykovski yorumcusu şefi geliyor" diye düzmece basın bültenleri kastırıp --- sonra da "Kızaam, Çaykovski çalarken sahnede mükemmel uyumu bulan ayyaşlar ordusunu bi dinledik bi dinlediik" diye normalde bu taraklarda hiç bezi olmayan insanlara orada burada caka sattırmayacak. (Ne demek istiyorum? Bakınız da bakınız).  

Dağılmayalım, filme odaklanalım: orkestra şefi Andrey Filipov, 1980'de, kariyerinin zirvesindeyken, SBKP genel sekreteri Brejnev'in, yönettiği Bolşoy Orkestrası'ndaki Yahudi müzisyenleri kovması yönündeki emrini dinlemeyince, onur kırıcı bir biçimde işinden kovulur. Günümüzde orkestranın salonunda temzilikçi olarak çalışmaktadır. Bir gün müdürün ofisini temizliyorken, faks makinasına Fransa'daki meşhur Théâtre de Châtelet'den Bolşoy'a gelen bir konser davetiyesi düşer. Filipov davetiyeyi yöneticilerden gizler ve bu davete kendi ekibiyle, gerçek Bolşoy kılığında icabet etmeye karar verir. Châtelet ile anlaşılır. "Bolşoy", üç gün Paris'te konaklayacak, son gün de Filipov'un özellikle şart koştuğu genç kemancı Anne-Marie Jacquet ile Çaykovski'nin keman konçertosunu da içeren bir konser verecektir (Filipov'un otuz sene önceki konserinde yarıda kesilen eser budur.) Filipov, o günkü orkestrasının çellisti ve günümüzün ambulans şoförü Saşa Grosman ile işe koyulur. Ekip elemanları dağılmış durumdadır. Çoğu o tarihten beri müzik yapmamaktadır. Enstrüman sahibi olanlar bile az sayıdadır. Türlü aksiliklerin ardından Paris'e gidilir. Olaylar gelişir.

Bu filmi izlemeden önce Çaykovski'nin keman konçertosunu -bestecinin kendi eserleri içinde bile- en çok sevdiğim eserler sıralamasına koymazdım. Aklımda kalmış kısımları, ilk baştaki yaylılar girişi ve aşağıdaki versiyonun 6:38'inde başlayan tuttiden ibaretti (Tutti demişken, şu entry'nin sahibine de selam edeyim; bu bölümden benim beklentim de onunkiyle aynıdır). Çaykovski'nin öyle en başta gelen eserlerinden biri sayılacağını sanmıyorum. Kendisinin keman ve orkestra için toplam üç eseri var. Piyano-orkestra için üç buçuk/dört eser (üçüncü piyano konçertosu, öldüğünde tamamlanmamıştı), orkestra için yedi senfoni ve beş süit, öbür tarafta on bir tane opera yazmış; Uyuyan GüzelFındıkkıranKuğu Gölü üçlüsüyle bale repertuvarının baş köşesine kurulmuş bir bestecinin repertuvarında merkezi yer işgal ettiği pek söylenemez.  Öyle ki, bu eseri bile, kemancı ve kendisinin öğrencisi olan Yosif Kotek'ten yardım alarak bestelemiş. Bağlantılı olarak, eserin film içinde önemli olmakla birlikte yalnızca bir unsur olduğunu hatırlamak gerek. Dolayımıyla türlü başka hikayeler anlatılan bir araç gibi. Aşağıda bu konçertonun birinci bölümünü dinliyoruz, evet:


Konçerto dolayımıyla anlatılan başka hikâyeler şunlar: Filipov'un bu eserle özel bir meselesi var. Bir kere, yukarıda dediğim gibi, 30 sene önce yarıda kesilen eser olması nedeniyle, konçerto Filipov'un komünist rejimle olan görülememiş hesaplarını temsil ediyor. Filipov için Çaykovski Keman Konçertosu'nun çalındığı bir konser, Brejnev karşısındaki mağlubiyetinin, işinden olup yeteneksizlere bıraktığı orkestrasını ancak bir temizlikçi olarak izleyebilmesinin rövanşı niteliğinde. Otuz sene önceki konserde solist olan Yahudi müzisyen Lea'nın hatırasıyla da mücadele ediyor. Çaykovski'de ve konçertoda bulacağı mükemmel uyumun peşine düşerek, o dönemin politik koşullarına uygun davranmayarak hem kendisini, hem topluluğunu, hem de Lea'yı trajik durumlara sürüklemesinin ağırlığını yaşıyor. Özellikle albümlerini ve hakkında çıkan haberleri biriktirdiği Franzıs kemancı Anne-Marie Jacquet ile çalmak istemesi de bu meselenin bir ayrı katmanını oluşturuyor. Filme konu edilen konser, bu davalardan ötürü çok yüzeyli bir demir leblebi.

Görüldüğü üzere bir eserin, onu kaleme alan kişinin maksadından çok bağımsız anlam ve önemleri olabiliyor. Bunu görememek acı: filmi izlerken bir yandan da birkaç ay önce şöyle şöyle şeyler yazmış olduğum için bir pişmanlık gelip içime oturdu:
İnsanın bir eser konusunda 'ilk' ve çoğu zaman 'tek' söyleyebildiği, onunla kurduğu ilişkinin ifadesi oluyor. Bu ilişki de amatör dinleyicide, gerçek müzisyenin eserle kurduğu ilişkiden daha yüzeysel kalıyor. Bu bakımdan, kendi ürettiklerim de dahil olmak üzere, klasik müzik eserlerinden bahseden amatör işi program notu öykünücüsü yazılara sirayet etmiş yoğun duygulanım havalarını pek sevmiyorum. "Hıçkırıklara boğularak" bir Chopin noktürnünü dinlemek; belki eser içinde alelade bir modülasyonu yumuşatma işlevini yerine getirmek için konulmuş olan bir soloda Beethoven'ın "yüreğinin derinliklerinde kopan çığlıkları" duyduğunu sanmak; veyahut da eseri bestecinin biyografisinden türeterek, ona indirgeyerek, falanca senfoninin üçüncü bölümünde Çaykovski'nin, kendisini asla olduğu gibi kabul etmeyen toplumun baskısı sonucu yaptığı facia evlilikten ötürü sürüklendiği yıkımın "iç kıyıcı izlerine tanıklık etmek" gibi coşumcu havalardan bahsediyorum tam olarak
Bu yazının ardından hem orada, hem burada cereyan eden dostlararası temaslar neticesinde, bu yazdığım görüşün, "bir eser hakkında uzman bilgisi veren yazılar" için belki biraz doğru kabul edilebileceğini, ama hepimizin bulaştığı müzik ahkâmları evreninde o dar parantezin azıcık dışına taştığında ya da o parantezin içine dair olduğu yeterince vurgulanmadığında da, kendi halinde müzik dinleyen, müzikten bahseden masum insanlara yönelik yüksek kırıcılıkta, küstah bir dandunluk haline dönüşeceğini kabul etme noktasına gelmiştim. Fakat şu da var: uzman bilgisi veren yazılardan, hakikaten, bize ne, bana ne? Neden o konuda bir görüş sahibi olmak zorunda olayım ki; ne bir uzmanım, ne uzmanlara laf buyuracak konumdayım. Ama hem kendim, hem dostlar elbette müzik evreninde dinliyor, anlatıyor ve yazıyoruz; hiç işim olmayacak bir konuda bidir bidir konuşmak adına hepsine ayıp etme riskini göze almışım. Ekrem'i, Özgen'i, bu faşizan kategorizasyonlarla kırayazdığım dostlar ağızlarını açıp bir şey demediler ama bu filmin ardından onlar adına, haklı olarak sormak isterim kendime: Arkadaş, ne hakla, senin ne haddine? Sen kimsin ki insanlar arasında kerameti kendinden menkul eserle derin ilişki kurabilme kapasitesine dayanan ve dinleyiciyi dibe müzisyeni tepeye koyan bir hiyerarşiden bahsedebiliyorsun? Sana ne? İsteyen istediği gibi dinler, okur, yazar. Eser hakkında uzman bilgisinin nasıl olması gerektiğini başkaları tartışsın; sen işine bak. Başkalarının eserlere dair söylediği, onlarla kurabildikleri ilişkinin ifadesi ise, "yüzeysel!" diyeceğine, paylaşabiliyorsan paylaş, paylaşamıyorsan kır kıçını otur orada!

İşte bir müzik eseri, işte bestecisi tarafından çok büyük anlamlarla yüklenmemiş alelade bir müzik eseri, ama etrafına o eserle kurulmuş bireysel ilişkilerden oluşan koca bir yapı örülmüş. Yapının içinde eser çok şık durmuş, aynı zamanda binayı da daha güzel kılmış. Bu durum karşısında yukarıdaki alıntıdaki gibi düşünen birine dengeli beslenmek düşer. Geç de olsa bu tekzibi bana yaptırabildiği için filme emek verenlere teşekkür ederim. Ha bir de, yukarıda şudur budur diye anlatırken izlemeyenlere filmin gazı kaçmasın diye biraz salağa yattım, şaşırtmaçlar verdim. İzlemiş olanlar "Vay dangoz bunu böyle mi sandın?" demesinler.

24 Eylül 2010

Başkut Özal'ı anlatıyor

Başkut'un anı kitabından bir anı aktaracağımı söylemiştim. Aşağıya dercediyorum ama önce biraz bağlamdan bahsedeyim. Sovyetler'den çatırtıların gelmeye başlamasını takiben Dışişleri camiası kulaklarını o yöne doğru kabartmaya başlıyor. Bu dönem aynı zamanda, Türkiye'nin de AB'den yıllık raporlar aracılığıyla ayar üstüne ayar yediği bir dönem. Dönemin Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz da bürokratların konuya olan ilgisini tespit edip hemen işe girişiyor. Kendisinin himayesinde "SSCB ve Doğu Avrupa'da Ekonomik Gelişmeler ve Türkiye" isimli bir seminer düzenleniyor. Yılmaz'ın ayrıca ANAP liderliği gibi de bir hırsı olduğu için, kendisi bu semineri bir kişisel gövde gösterisine dönüştürüp ne kadar orta-üst düzey işadamı ve bürokrat varsa davet ediyor. İlk başta Özal duruma çok fazla ilgili değil ama seminerin basında övgüler almasını takiben "görüyor ve artırıyor", o da işe girişiyor. Gerisi şöyle:
Fikri benimseyen Özal, hiç vakit geçirmeden Sovyetler Birliği, Bulgaristan ve Romanya devlet başkanlarına önerisini duyurmuş ve ön mutabakatlarını almıştı bile. Bu arada kendilerine pek güvendiği bazı ekonomi bürokratlarına "derhal bir proje hazırlayın" talimatını vermişti. Sonuçtan memnun kalmayınca yine bize döndü. Önce Cumhurbaşkanlığında bir görüşme yapıldı ve vakit geçirmeden bu konuyu derinlemesine incelemek üzere Özal, Genel Sekreterine "Abant'ta bir toplantı yapalım, ilgili kamu kesimi sorumlularını ve özel sektörden katkı yapabilecek önemli işadamlarımızı çağırın," dedi. Hazırlayacağımız proje tarafımızdan o seçkin gruba sunulacak ve enlemesine, boylamasına tartışılacaktı.
Hiç unutmuyorum, Abant Oteli'nin büyük kısmı bu iş için kapatılmıştı ve bizlere 2 Aralık 1990 günü saat 13.00'de Cumhurbaşkanmızı'ı karşılayacak şekilde hazır olun talimatı verilmişti. Koyu renk elbiselerimizi giyip, yollara düştük tabii. Tam saatinde Cumhurbaşkanının elini sıkmak üzere sıraya dizildiğimizde kimler yoktu ki. (İsimleri sayıyor -O.) Ön proje tarafımdan sunulacağından, soruların çoğu da tabii bana yöneltilecekti. Bendeki heyecanı sormayın. Bir an önce şu iş kazasız belasız bitse de kurtulsam diye can atıyordum. Saat 13'ü çoktan geçmişti ama Özal ortalarda yoktu. Ankara'ya sordular, Cumhurbaşkanımız henüz Çankaya'yı terk etmemişti. "En iyisi, gidip yemek yiyelim," dediler. Cümbür cemaat lokantaya doluştuk, çoğumuz ceketleri çıkarıp ünlü alabalığı ve ayva tatlısını yemeye koyulduk. Bir süre sonra "geliyooooor..." diye bir ses duyuldu. Ceketler giyildi ve yeniden sıralara girildi. Bu kere Özal geldi. Göğsünde toprak renkli işlemeleri olan siyah bir mont ve yeşil renkli bir tişörtle. Ellerimizi sıktıktan sonra "hadi yürüyün yemeğe" demesin mi! Kimse de çıkıp "Biz sizi bekleyemedik," diyemedi tabii. Yenided restorana girdik ve bizlere ikinci defa servis yapılmaya başlandı. Neyse ki benim cüssem böyle sık sık birşeyler atıştırmaya alışık. Çaktırmadan kıkır kıkır da gülüyorduk tabii. Özal ise Abant'a gelirken yeni BMW'sini kendisinin kullandığını ve hız denemesi yaptığını anlattı durdu. Yemek bitince hepimiz ayağa fırladık. Tam önümüzden geçerken, "Ne haber, ikinci yemek nasıldı?" demesin mi!
Neyse, brifinge artık başlayabilecektik. Bu iş için ayrılan geniş salonda yerlerimizi aldık. Ben pür heyecan hazırladığımız dosyaların katılanlara dağıtılmasını sağlar ve yararlanabileceğimiz klasörleri önüme dizerken bir de ne göreyim, görevlilerden biri Özal'ın kulağına bir şeyler fısıldıyor. Meğer televizyonda Galatasaray-Fenerbahçe maçı varmış, "Televizyon getirelim mi?" diye soruyorlarmış. "Tabii getirin," dedi ve çalışmamız yine ertelendi. Özal Fenerliydi ve maçta da yenildiler (*). Söylendi durdu. Bu arada hakem de nasibini aldı tabii. 
Toplantı epey geç başladı ve gece yaklaşık üçe kadar da sürdü. Özal usul ve adap alanında bazen vurdumduymazlığın ve "ben yaptım oldu" anlayışının temsilcisi gibiydi ama bilinçli çalışmada da pek ileri düzeydeydi doğrusu. Müthiş dikkatliydi ve pratik zekâsıyla hemen konunun uygulama safhasını içeren sorular soruyor ve bir adım öteye gidilmesini sağlıyordu. Görüşleri bazen aşırılıklara da kaçıyordu. Aşırılıktan amacım, her şeyi hemen istemesiydi. Örneğin benden üye ülke vatandaşlarına diğer ülkelerde sorgusuz sualsiz çalışma hakkı verilmesini öngören bir madde ilave etmemi istiyordu. Ben, öncelikle, Türkiye'de çok sayıda meslek dalının yabancılara kapalı olduğunu hatırlatınca, "Bir yasayla hepsini iptal ederiz," diyordu. Bunun üzerine, "Bazı azınlıklar için aynı kolaylığı sağladık ama şimdi hâlâ çok zorlanıyoruz," dediğimde istemiye-istemiye de olsa, adım adım ilerleyen bir önlem paketini kabulleniyordu. Ama onunla diyalog çok çabuk gelişiyordu ve hemen bir sonuca varmak mümkün olabiliyordu. Karadeniz Ekonomik İşbirliği projesi metni de onun bu tutumu sayesinde tamamlanabildi... (Yaman Başkut, Aferin, İyiydin, sf. 99-101).
Bence her yönüyle gayet güzel bir anekdot. Türk siyasetiyle, özellikle de dönemle ilgilenmiş kişilerin damağında eşsiz bir tat bırakacaktır diye düşünüyorum. Değil mi Mr. Özkan?

--
(*) Özal'ın Fenerli olmasında da bana sorarsanız anahtarın kilide oturması gibi bir münasebet var. Hiç şaşırmadım desem yeridir. Bu arada bu maç Başkut'un bu toplantıyı tarihlediği 2 Aralık'ta değil, 1 Aralık'ta oynanmış. Galatasaray Tanju'nun golleriyle 2-1 kazanmış. Fener'in başında Hiddink, Cimbom'un başında da Denizli var. Maçta 2 kırmızı, 7 sarı kart gösteren, berbat yönetimiyle başta Özal olmak üzere bütün Fenerlileri çileden çıkaran hakem de Erman Toroğlu.

21 Eylül 2010

Aferin, İyiydin - Yaman Başkut

Birkaç gündür emekli büyükelçi Yaman Başkut'un "Aferin, İyiydin...": Bir Diplomatın Anıları (İnkılap Kitabevi, 2004) başlıklı kitabını okuyordum. Oyun yazarı Cevat Fehmi Başkut'un (1905-1971) oğlu olan Yaman Başkut, 1939 doğumlu. 2002'de emekli olmadan önce 43 sene Dışişleri Bakanlığı'nın çeşitli kademelerinde ve çeşitli ülkelerde çalışmış. Özellikle Türkiye'nin uluslararası ekonomik ilişkileri konusunda uzmanlık kazanmış; uluslararası siyasi ve ticari düzenin değiştirilmesini savunan kimselere (Güney-Kuzey ekseni tartışmaları, G77'ler, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen, vb.) yakın görüşleri ve diplomatik temaslarıyla bakanlıkta ses getiren diplomatlardan biri olmuş. Karadeniz İşbirliği Örgütü ve İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) gibi örgütlerin kurulumunda önemli rol sahbi olduğu anlaşılıyor. Kitabı okuduktan sonra internette bakınırken, Galatasaray Lisesi kaynaklı bir haberden Başkut'un Ağustos 2010 başlarında vefat ettiğini öğrendim.Cenazesine dair başka hiçbir haber veya yorum görmedim. Ölüm nedeninin ne olduğu belirtilmiyor.

Başkut'un anı kitabını satın aldığımda, İsrail'le yaşanan gemi krizinden ötürü dış politika en önemli gündem maddesi halindeydi. Bu özel olay aynı zamanda, AKP iktidarının başından beri yerleşik Dışişleri camiası ile hükûmet üyeleri ve başbakan arasında, hatta bazen de sivil kamuoyu arasında iplerin gerilip gerilip gevşediği bir olaylar serisinin halkalarından biri niteliğindeydi. Sivil kamuoyu-dışişleri camiası gerginlikleri bugüne kadar genellikle Ermeni Soykırımı tartışmaları bağlamında cereyan etti. Camia temsilcilerinden Onur Öymen'in Dersim olayı da vardı tabii. Hükûmetle çıkan gerginlikler ise biraz daha sık oluyor. Ta en başından beri dış temasların yer yer bakanlık biraz baypas edilerek parti organlarınca yürütülmesi, bu siyaset tarzının usûl esasa mukaddemdir diyecek kadar sembolik ekonomilerine bağlı dışişleriadamlarında yarattığı tansiyon, emekli büyükelçilerin her sıradışı gelişmenin ardından ekranlardan eleştiriler yürütmeleri, bunlara cevaben çıkarılan monşerler tartışmaları, Berlin büyükelçisini vatandaş önünde azarlamalar, Davos, Mavi Marmara, "eksen kayması", vesaire vesaire. Bütün bu hengâme bir de "teknisyen-uzman olarak entelektüel-bürokrat-siyasetçi-memur-amir ve hepsinin iktidarları" gibi müthiş enteresan bir dekor önünde olup bitiyor. Yani meraklısının ağzını sulandıracak bir vaziyet söz konusu.

İleride belki daha ciddi bir çalışmaya giriş olarak ve gerilimin taraflarından birinin haleti ruhiyesinin genel fotoğrafı olabilir düşüncesiyle aldığım kitap, Dışişleri camiasında ne düşünülür, ne yenir, ne içilir gibi konularda beklediğim kadar giz açığa çıkarıcı olmadı. Bir kere en başta, bir junior diplomat nasıl olur, nasıl yetişir gibi sorulara hiç derman olmayacak şekilde Başkut kitabı Dışişleri'nde çalışmaya başladığı günden başlatıyor. Anı kitabını baştan ne kadar zayıflatan bir tercih! Halbuki öncesi de çok önemliydi benim için. Devamında da, merkezde bulunduğu yıllara ait anlattıkları hadi bir gıdımcık da olsa biraz bazı telleri titretiyor; ama kitabın genelinde Başkut pek "topa girmemiş" diyebilirim. Dış görevlerinden bahsederken hele, çalıştığı ülkenin insanlarından stereotipler çıkarmakla çok fazla meşgûl olmuş. Dönemin medyasına yansıyacak kadar yankı bulmuş işlerinden uzun uzun bahsedip geçiyor. Arada parlayıp sönen birkaç müthiş anı damlacığı var. Tam bunlar biraz ısındırıyordu ve yukarıda bahsettiğim vaziyetlere ucundan kıyısından bulaşan gerçekten enteresan bazı şeylerden bahsetmeye başlamıştı ki, kitap bitti.

Genel olarak, alana ve olaya özel eğilmeler için bile fazla bir katkısı olmayacak bir kitap olduğunu not edeyim son olarak. Yine de o anı damlalarından bir tanesini buraya aktaracağım (ipucu: Özal), ama maalesef zamansızlıktan ötürü, şimdi değil. "Diplomat anıları" etiketi altında yukarıdaki meselelere değinen bir şeyler biliyorsanız ve refere ederseniz de çok makbule geçer.

04 Eylül 2010

Fikri takip: yerindelik denetimi

Geçenlerde bu konu hakkında bir yazı yazmıştım. Konu referandum tartışmaları genel gündemine hâlâ tam olarak girmiş değil ama çevreci çevreler, kendilerini yakından ilgilendiren bu konu üzerine tartışmaya devam ediyor. Bu sabah, değişiklik önerisini tartıp biçen çok iyi bir yazı okudum. Ekolojistler.org adlı sitede 27 Ağustos'ta yayınlanan bu yazı, hem hukukla hem de çevre alanıyla yüksek alâka sahibi bir yazarın kaleminden çıktığı için, konuyu benim amatör işi yazımdan çok daha düzgün bir şekilde işliyor. Özellikle de evet'çilerin ve hayır'cıların yargıya dair "sandıklarını" hakimler üzerinden biraz sosyoloji kevgirine tuttuğu satırlar çok çok başarılıydı. Yerindelik denetimine karşı çıkmayı "yargı bağımsızlığına pranga vuruluyor" falan gibi bir düşünsel hattın ötesine taşıyabilmek için birebir bazı fikirler içeriyordu. "Hayır'ın Ekolojisi" başlıklı son bölümü de kaçırmamanızı tavsiye ederim.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışan yazarı google'ladım ve başka bazı yazılarından, söyledikleri takip edilesi bir kişi olduğu sonucuna vardım.

02 Eylül 2010

Kürt kökenli'nin yükselişi ve düşüşüne dair karmaşık notlar

Bugün Beyoğlu'nun herhangi bir yerinde düzenlenen sivil-toplumsal bir etkinlikte söz alıp Kürtlere "Kürt kökenli" biçiminde bir atıfta bulunmanız durumunda, ciddiye alınmayacağınız gibi, tepki de çekersiniz. Bu imleyen artık tamamen tasfiye olmuştur ve sivil toplum alanında da, loser konumunda olan, daha doğrusu, sivil toplum alanında hakim olan kesimlerin, söylemlerini "rahatça ihmal edilebilir" statüsünde değerlendirdiği birtakım başka kişiler tarafından dile getirilir. Bugünün şartlarında bu kavramdan ("Kürt kökenli") yola çıkan yeni kavramsallaştırmaların, söylemsel hamlelerin "tutma" şansı sıfırdır. Sahaya çıktığınız anda muhtemelen rezil edilirsiniz. Büyük ihtimalle "Kürt kökenli", Kürtlüğün inkârı, silinmesi, reddedilmesi olarak algılanır ve söyleyecekleriniz, aranızda düşünsel farklar olsa da sivil toplumda loser olmak ortak paydasında buluştuğunuz kişilerin irili ufaklı pek çok başka sözleriyle bulamaç edilerek susturulur. Bir anda kendinizi "kart-kurt", "Güneydoğu'daki vatandaşlar" türü mimlerin içinde, söylemediğiniz şeylerin söyleyicisi olarak bulursunuz. Kısmet, belki faşist bile olursunuz.

Bu, bugünkü durum. Elbette ki bu durum hep böyle değildi. Düşündüğüm veya bildiğim değil, sandığım bir şey var, oturulan yerden buyurulan bir işkembe-i kübra mahsûlü olarak, onu ifade edeyim: Bu söz Kürt sözcüğünün telaffuz edilemediği bir ortama doğmakla birlikte, Kürt kelimesinin muadili olarak değil, başka bir şey olarak doğdu; ama sonrasında Kürt'ün muadili olarak algılanıp yerleşti. Daha da sonrasında Kürt, telaffuz edilebilir hale gelince, "Kürt kökenli", onu Kürt'ün muadili olarak görenlerin bir kısmınca terk edilerek Kürt'ün telaffuz edilemediği devr-i sabıkın bir öğesi addedildi. Belki komik gelecek ama bu kanaate yine Milliyet arşivi aracılığıyla vardım. Şöyle ki:


Burada Kürt kökenli'nin aynen bu haliyle bu gazetede söz konusu edilme sayılarını görüyoruz. 1950'den 1989 sonuna kadar, büyük çoğunluğu da bu dönemin son on yılına tekabül eden yalnızca 47 kullanım var. Daha sonra 1990'ların ilk 4-5 yılında gazetede sıklıkla Kürt kökenli sözünün geçtiği görülüyor. Fakat ondan sonra, 1999 yılı dışında sözün o canlılık kazandığı bir yol yok ve kullanım sıklığı giderek düşüyor.

Bu kullanımların hepsi için açıklamalar getirmem mümkün değil tabii ki, fakat gördüğüm manşetlerden şöyle birkaç genel izlenim aktarabilirim.

  • SHP'nin 1990 tarihli "Güneydoğu Raporu", Kürt kökenli sözünün tedavüle girişinde önemli bir durak. Fakat o raporda Kürt kökenli lafı, Kürt sözü dillendirilemediği için dile getirilmiş bir alternatif, bir "ara çözüm" değil; bir tespit olarak, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir" deniyor. Kürt demenin hâlâ sakıncalı olduğu (rapor jet hızıyla bir DGM soruşturmasına tabi tutuluyor) bir dönemde yazılmış olmakla birlikte, bu tespit, SHP'nin raporun geneline sinmiş söylem değişikliği hamlesinin bir parçası olarak anlamlı. "Etnik açıdan Kürt kökenli" deniyor ama bununla birlikte etnik çoğulculuk anlayışı yerleştirilmeye, yürürlükte olan yurttaşlık anlayışına alternatif getirilmeye çalışılıyor. 
  • 1991 seçimlerinin ardından DYP-SHP hükûmetinin kurulmasıyla ve HEP'li milletvekillerinin parlamentoya girmesiyle beraber bu kimlik tartışmaları gündemde uzun süre kalıyor. Bu dönemde henüz birkaç haftalık başbakan olan Demirel'in çıktığı bir Güneydoğu gezisi sonrası meşhur Kürt realitesini tanımak durumundayız konusu da var. Ve tabii terör olaylarını da unutmamak lazım.
  • 1994 sonunda ve 1995'in ilk günlerinde önce Demirel'in anayasal vatandaşlık tartışması açması, akabinde de Tansu Çiller'in "Ne mutlu Türk'üm diyene!" sözünü "Ne mutlu Türkiyeliyim diyene!" şeklinde ifade etmesiyle alevlenen bir tartışma var. Bu tartışma dahilinde de Kürt kökenli'lerin durumu hayli tartışılıyor. Peki Demirel ve Çiller durduk yere mi böyle ufak çalı bir açılım gerçekleştiriyorlar? Hayır. Cem Boyner'in dönem için ezber bozucu Yeni Demokrasi Hareketi aynı haftalarda gündeme bomba gibi düşüyor.
  • Demirel'in anayasal vatandaşlık vurguları enteresan. 1990'ların başında, başbakanken SHP ile çokça etkileşim halinde görünüyor. Ama cumhurbaşkanı ikenki konumu farklı, biraz daha devlete angaje durumda. Malûm, "Ne mutlu Türk'üm diyene!"deki Türk'ün etnik Türk'ü betimlemediği, Türkiye vatandaşı olanların tümünü kapsadığı şeklindeki bayat ötesi söylemin ana yayıcılarından Bozkurt Güvenç, kendisinin danışmanı filan oluyor Çankaya'da. Devlet sanki bu dönemde Kürt kökenli'yi Kürt realitesini yarım ağızla tanıma amaçlı, --Şerif Mardin'in deyişiyle-- bir kompromi olarak benimsiyor gibi. 
  • 1995'ten sonralara doğru Kürt kökenli etiketiyle sürdürülen kimlik tartışmaları kâh terör eylemlerinin artışı nedeniyle, kâh da gündemin başka konularca işgali (Refah Partisi, "irtica", vs.) nedeniyle yavaşlamaya başlıyor.
  • 1999-2000'deki ani popülerlik Abdullah Öcalan'ın yakalanması ile ilgili olabilir.
Eğer bu izlenimler doğruysa, Kürt kökenli sözünün, Kürt'ün avatarı olarak değil, ülkede geçerli yurttaşlık anlayışına karşı bir alternatif getiren bir söylemin bir unsuru olarak ortaya çıktığı, devletin karşı duruşuna rağmen sol-sosyal demokrat çevrede popülerlik kazandığı izlenimine kapılınabilir. Bir süre sonra, daha doğrusu devlet yeterli derecede zorlandıktan sonra, Kürt kökenli, devletin elinde "kart-kurt" inkârcılığından ileriye titrek bir adım olarak genel kabul görüyor. Kürt kökenli'yi sözü tedavüle sokup popülerleştirenler değil de onu sonradan zor bela benimseyenler kullandığında, ben şahsen "Tamam, böyle birileri var, biliyoruz, yok değiller, o kadar da değil artık; ama bunlar eskiden Kürtmüş/Kürttü, şimdi artık başkalaşmış, başka bir şeye dönüşmüşlerdir veya da biz bunun böyle olmasını tercih ederdik" gibi bir hava alıyorum. İlk paragrafta bahsettiğim sivil-toplumsal öfke, tabirin bence bu aşamasına ait (veya öyle olmalı). Zor bela Kart-Kurttan Kürt kökenli'ye gelenlerin aldıkları yolun kısalığını, 2010'da bile daha başka mesafe almamış olmalarını vurgulamak için bu tabirin tasfiyesi anlaşılabilir. Ama bir zamanlar Kürt kökenli diye bir sözü kullananların kafasında bu mızmızlıktan daha başka şeyler vardı. Nitekim bugün Kürt kökenli'yi terk etmiş olup daha ziyade Türkiyeli(lik) kavramını işlemeye çalışan kimselerle örtüşen fikirlerdi bunlar. Bunun hakkının bir şekilde verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat bununla birlikte, sivil toplumun hakimlerinin aslında Kürt milliyetçiliğinin etki alanında olduğunu da düşünüyorum bir yandan, o yüzden bu beklenti pek gerçekçi değil biliyorum.

Çok uzadı ama Türkiyelilikle ilgili ilginç bir husus var, onu yazıp kapatayım: Yine Milliyet arşivinin bütün tarihi boyunca, Türkiyelilik'ten ilk söz eden, bizim Coşkun Kırca! 1989 yılında yazdığı ve Bulgaristan-Türkiye krizlerine değindiği bir yazıda, Bulgaristan Türklerini Türk saymayan bir tek Marksist-Leninistlerdir diyor tepkiyle, çünkü onlara göre Türklük yokmuş, Türkiyelilik varmış. Bundan iki sene sonra Melih Aşık, Bülent Ecevit'in 1969'da yazdığı şiiri alıntılamış. Şu "Pülümür'ün bir dağ köyünde gördüm onu" diye başlayıp "Bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim" diye biten meşhur şiir. Bundan sonra, 1995 tarihli bir Çağlar Keyder röportajı, 96'lardan ve 98'lerden birkaç Ali Haydar Veziroğlu haberi. 2000'lere kadar Türkiyeli'lerin hepsi bu kadar.

Ve son bir cümle, bir hatırlatma: Söylediklerimin spekülatif olduğunun, Milliyet arşivinin tek başına yeterli bir kaynak olmadığının farkındayım; zaten "budur, böyledir, doğrusu şudur" diye ahkâm da kesmiyorum, sadece izlenimler.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails