25 Haziran 2010

'Zaten bunlar ideal tipler' savunması

  

Bu yukarıdaki, akademik dünyanın meseleleriyle ilgili benim şimdiye kadar gördüğüm en büyük kritiklerden biri. ODTÜ Sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden Hasan Ünal Nalbantoğlu tarafından yazılmış, her büyük akademik dönemeçte yeniden dönülmesi gerektiğini düşündüğüm bir makale. Son okumamın üzerinden epey süre geçtiği için şimdi bu metnin ayrıntısına giremeyeceğim ama ardından gelen şeyin sağlamlığını hissettirmekte tuhaf bir potansiyeli olan giriş satırlarını alıp, başka bir şeye bağlayacağım. Nalbantoğlu'nun burada bahsettiği bile bile lades biçiminde paylaşılan akademik diplomasi dili ve yavansöyleminin pek nadide bir örneğini sunmak istiyorum. Fakat belki önce ortamı biraz daha tarif etmek gerekebilir.

Konuşma, sempozyum, konferans türü toplantılar, konuşmacının tercihen daha tecrübeli ve daha ak saçlı bir başkası tarafından tanıtılmasıyla başlar. Tanıtıcı, bir yandan şöyle süperdir böyle hiperdir diye konuşmacıyı överken, dikkatli şekilde fazla da ileri gitmemeye çalışır; çünkü kendi 'takdis eder'-konuşmasını sağlar-müsaade eder konumunu unutmamalıdır. Bu meyandan olmak üzere, eğer biyografinin parçalarından biriyle ilgili kendi yaşanmışlıkları varsa muhakkak bunları araya serpiştirir; örneğin "Doktorasını güzel New York şehrinde tamamladı" diyerek mekâna izini bulaştırmaya çalışır; ya da "Profesör Steward Jamainko hâlâ orada mı" gibi küçük bir soru sorar. Biyografisinin üstat'tan süzülmüş hali dillendirilirken konuşmacı da utangaç şekilde kendi biyografisini dinler. Sonra konuşmasına başlar. Konuşma mutlaka verilen süreden fazla sürme eğilimindedir. Tanıtıcı-moderatör onu da kibarca hatırlatır; kendi kendine yahut da temsil ettiği kurum, enstitü, seminerler serisi tarzı kurumların olanak sağlayıcı ve belirleyici konumu tahkim edilir. Konuşma bitince önce sunulan bir alkışlanır; sonra soru cevap faslına geçilir. Onun da bir düzeni, izlenmesi gereken bir yapısı vardır. Soru sorucular sorularına küçük bir övgüyle başlarlar; sonra eleştirilerini sıralarlar. (Hep bu noktada ortaya çıkan, bahsettiğimiz yavansöylemin parçalarından biri, ekşi sözlük'ten babaerenler tarafından çok güzel dile getirilmiştir: 'Nerde benim değişkenim' eleştirisi) Bu eleştirilerle sunulan şeyin içeriğinin değiştiği çok fazla görülmez. Soru soran kendini ortaya koyar, konuşmacı kendini tekrar ortaya koyar, bütün bu eleştirilerin sonunda tanıtıcı kılığındaki kurumun kendisini tekrar ortaya koymasıyla tören sonuçlanır. "Tea/coffee break".

Bütün bunların neresinde bir sorun olduğu sorulabilir. Kaldı ki, bütün bunların yerini alacak post-yapısal havalarda bir yaratıcılığı sanıyorum ben de hiç tercih etmezdim. Bununla birlikte, -belki ben hep tuhaf olanlarına denk geldim, bilemem ama- bu ritüeller (ve konuşmacıların kullandıkları küçük retorik oyunları ve daha neler neler) benim kısıtlı tecrübelerimin çoğunda, bir boşluğun kamuflajı niteliğinde oldu -geçenki "program notları" gibi-. Öte yanda, akademik-bilimsel alanın kendisini sıkça yalnızca gerçeğin ve işlenmiş düşüncenin baskın çıkabileceği otonom bir eşitler cumhuriyeti gibi erdemlerle süslü biçimlerde kurgulaması var. Bu yüzden, boş kanaatlerin, mağara duvarlarına vuran yansımaların aksi olarak gerçek ve taze bilgiyi üretme işini kendi üzerine öyle veya böyle almış olan bu alanın parçalarının böyle yavanlıklara dolanıp yumak olması bana komik geliyor. Zaten her hâlükârda rutinleşen, ritüelleşen, o anda üretilmiş olmayan davranışlara dikkat etmek gerek diye düşünüyorum.

İşte 'Zaten bunlar ideal tipler' savunması da, bahsettiğim toplantılarda sıkça kullanılan ezberlerden biri. Genelde şöyle ortaya çıkıyor: konuşmacı, ampirik dünyayla bağlantısı dinleyiciye kuşkulu görünen bir zihinsel araçtan bahsediyor. Sonra konuşma bittiğinde, kuşkulu dinleyici "Bu böyle değil" şeklinde özetleyebileceğimiz bir itirazda bulunuyor. Daha afili formüle ediyor itirazını elbette. Eleştiriye yanıt verme sırası gelen konuşmacı da, zaten Weber'in bahsettiği anlamda ideal tiplerden birinin söz konusu olduğunu belirtiyor. Demek istediği aslında çoğunlukla şundan ibaret: İdeal tip diyorum, Sosyoloji 101'lerin baştacından bahsediyorum, hepimiz okuduk, biliyoruz, ampirik dünyadakiyle aynısı olmak zorunda değil; bu analitik aracı konuşmaya çağırdım, bu bana ampirik dünyayı takmama lüksü veriyor, sen de bir zahmet bu kavramın ve Weber'in ismine itaat edip benim ampirik dünyayla olan alakasızlığımı sorun etmemeye başla. (Kuşkusuz bu tercüme de bir ideal tip.. Weberyen anlamda. Haha!) En alakasız disiplinlerin konuşmalarında bile bu sözde Weberyen çilingirizme başvuruluyor; bütün disiplinlerin Sosyoloji 101 görmesi sonucu sanırım.

Elbette ideal tip böyle bir şey değil. Bir idel tipin ampirik dünyadan kaçmayı haklılaştırıcı bir gerekçe olarak değil, ampirik dünyanın 'akıl sır ermez' karmaşıklığıyla başa çıkabilmenin bir aracı olarak düşünülmesi gerek. Gerçekten de ampirik dünyadan alınabilecek milyarlarca 'doğru' parçasına karşı bir alerji söz konusu; ama onlara bulaşma külfetinden -nasıl olacaksa- kurtulmak için değil, aksine onları 'ham' halden daha işlenmiş hale getirebilmek için ideal tipler inşa edilip kullanılıyor. "Sosyal dünya eğer rasyonel kanunlara göre işleseydi şu durumda nasıl bir aksiyon dizisi meydana gelirdi" şeklinde bir soru söz konusu, buna durumun bütün gerçeklerini sıkıca inceleyerek (ve aynı zamanda kendi zamana-mekâna gömülülüğünüzü de unutmadan) yanıt verdiğinizde, elinizde bir ideal tip oluyor; fakat elinizdeki şey son zamanların popüler deyimiyle bir amaç değil bir araç olduğundan ve dünya ne sizin ideal tipinize, ne de rasyonel kanunlara göre işlediğinden, bu tipin sürekli gerçeklerle denenmesi gerekiyor.

Bilginin yeri ve şekli konusundaki bütün kavgaları bir yana, Weber sanırım hiçbir zaman mutlak olanın ampirik olan değil de ona yaklaşmanın bir yolu olan ideal tip olduğunu iddia etmezdi. Bir ideal tipin ampirik dünyaya aykırı algılanması durumunda, salt onun bir ideal tip olduğu bilgisi, aykırılığın görmezden gelinmesinin gerekçesi olamıyor dolayısıyla. Ama bizim konuşmacıya ne gam! O oturduğu yerden öyle görmüş. itiraz kabul etmediği gibi, reddiyesini de şıklaştırmış, Weber'e havale etmiş. "Bu anahtar bu kapıyı açmayacak galiba" denen birinin anahtarını gururla gösterip "Olur mu oğlum, KALE marka bu" demesi gibi bir şey.

15 Haziran 2010

Sosyal medya kuşu

İki kelam edip içeriksiz post için de özür dileyip kenara çekileceğim. İki sosyal medya medyumuna kayıtlar oldum, gelip giderken yolunuz oralara da düşerse beklerim: Twitter hesabım bu. Burada da formspring sayfası var. Bilmiyorsanız, bu ikincisi milletin birbirine sorular sorduğu bir ortam. Patlayalı çok oldu, hatta belki modası bile geçti ama ben yeni kaydoldum. Bir de "konumla ilgili" çok gizli bir profesyonel sorumluluk sayfam var ama onu kamusallaştırmaya içim el vermedi, sadece eş dost haberdar.

(Henüz tam sosyal medya kuşluğuna adapte olamamış bünyem, bu küstahlığa en güzel yanıt, her iki profilde de bu postun ardından yaprak bile kıpırdamaması olur diye düşünüyor.)

09 Haziran 2010

Yaptım ama, sor bi niye yaptım

Pierre Bourdieu, kültürel üretim alanından bahsederken, bu alanın en önemli ayırt edici özelliğinin, 'ekonomik' olanın hor görülmesi, reddedilmesi olduğundan bahseder. Pazar için üretimde bulunmak, ticari mantaliteyle davranmak, hamlelerde ekonomik sermayeyi gözetmek ve kullanmak gibi davranışlar hep sanatın (resmin, tiyatronun, edebiyatın) dışında addedilir. Ekonomik olana karşı mesafe, alanın tümünün diğer alanlardan ayrışmasını sağlayan tanımlayıcı özellik olduğu kadar, alanın içindeki hakimiyet mücadelelerinin de ana konusudur. Alanda hakim olanlar böyle oldukları için bu konuma geldikleri iddiasında bulunur; alana yeni giren hakimiyet arayıcıları da hakim olanları bu ilke üzerinden vurmaya çalışır. Ekonomik olan herkesin ötekisidir.

Fakat Bourdieu, bu tavrın içinde gizli olan ekonomik mantaliteyi de tespit eder. Ekonomik olana duyulan antipati, kültürel üretim alanının 'geçer akçesi' konumundadır. Ekonomik olan yalnızca sembolik olarak inkâr edilir ve bu inkâr, aslında alanda dolaşımda olan sembolik sermayeden kazanımlar elde etmeye yönelmiştir. Ekonomik olanı reddederek kazanılan itibar, şöhret, hatta otorite, uzun vadede mutlaka ekonomik kapitali de içeren bazı getirileri doğurma potansiyeline sahiptir. Bu yüzden bu inkâr ekonomik güdümlü bir hamledir; bu değişmez ilkeden ötürü de kültürel üretim alanı Bourdieu'nün gözüne 'ters çevrilmiş ekonomik alan' yahut da ekonomik alanın aynadaki aksi olarak görünür.

Bourdieu bir ara Tutunamayanlar romanında da bahsi geçen 'Gümrükçü' Rousseau'dan bahsediyor, 'kısıtlı üretim alanı'ndaki sanatın ve sanatçının ne olacağını belirleme otoritesine sahip hakim sanatçıların bu ressamı nasıl ressam kabul etmediklerini anlatırken. O noktada benim aklıma Yalçın Küçük'ün Cemal Süreya üzerinde uygulamaya giriştiği sembolik şiddet hamlesi ("darphane memurundan şair mi olurmuş!") gelmişti. Fakat o noktada, bu yukarıda bahsettiğim ekonomiyi reddin çok daha net bir örneğini sergileyen bir metin parçası gördüğümü hatırladım: "Devrimci, şair, tercüman" Roni Margulies'in kitaplarında kullandığı otobiyografisi!

Aslında elbette milyonlarca insanın içinden bir tek Roni Margulies'in aklıma gelmesi tamamen tesadüf eseri değil. Malûm, bu günlerde İsrail yine bir boklar yedi ve Türkiye medyasının "adamın gol diyo"cu unsurları hemen "İsrail karşıtı Yahudi" gibi bir niche'e oturmuş olan (ve fakat sürekli Yahudi kimliğiyle değil sosyalist-anti-emperyalist kimliğiyle konuşmak istediğini söylemekle birlikte, bir alay sosyalistin içinden mikrofonların sürekli başkasına değil ona çevrildiği, sadece onun telefonlarının susmadığı gerçeğini hiç mesele edinmiyor görünen) Margulies'e müracaat etti ve kendisinin medyatik görünürlüğü yine zirve yaptı. Neyse, bu hususa daha fazla bulaşmadan biyografiye geçeyim:
 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Koleji bitirdikten sonra İngiltere’nin çeşitli üniversitelerinde okuyarak iktisat doktoru oldu. Hiç iktisatçılık yapmadı. İstanbul’dan 1972’de ayrılalı beri Londra’da yaşıyor. Devrimci, şair, tercüman. İlk şiir kitabı 1991’de yayımlandı, bunu beş şiir kitabı, çocukluk anıları, dört tercüme şiir kitabı, siyasi tercümeler ve edebiyat, siyaset, tarih konularında sayısız dergi ve gazete yazısı izledi. Son şiir kitabı Saat Farkı ile 2002 Yunus Nadi Şiir Ödülünü kazandı. Bugünlerde, Batı’nın “Korkunç Türk” imajının günlük hayata yansıması üzerine çalışıyor.   
Bu örnek aklıma geldiğinde bana o kadar yardımcı oldu ki, şimdi üzerine çok fazla bir yorumlama getirmenin gerektiğini sanmıyorum. "Şair", İngiltere'nin çeşitli üniversitelerinde yapılmış İktisat doktorası yüzünden neredeyse özür dilemiş. Margulies akademik yolun yolcusu olmaya yönelmiş olsaydı, sanıyorum ki o çeşitli üniversitelerin ismini de okuyor olurduk, Zottirishire Üniversitesi olsa bile. (Çünkü yurt dışında doktora yapmış olmak inanılmaz bir şeydir. Hatta 'kendinde şey'dir.) Ama kültürel üretim alanının dinamikleri, bu gerçeği bir zenginlik, bir 'credential' olarak değil, hemen arkasından bir mazeretin, reddiyenin gelmesini gerektiren bir şey olarak konumlandırıyor.

"Bilkent'te okudu, ama burslu" kalıbı gibi bir şey olmuş bu. Çoğunlukla böyle çok küçük dil/söylem hamlelerinde çok büyük kavgalar ifade buluyor.

04 Haziran 2010

Duchamp diyor ki:

Aslında Bourdieu diyor. Yoksa Duchamp'ı tanımam etmem. İlk bakışta sivri, çıkıntı bir arkadaşa benziyor. Sanat olayıyla biraz dalgasını geçmiş gitmiş. Bourdieu ise, kültürel üretim alanında gerçekleşmekte olan bir dönüşümden bahsederken Duchamp'dan şu röportaj alıntısını yapıyor. Okurken eğlendim:
Soru: Hazır nesnelerinize geri dönelim. Çeşme'deki R. Mutt imzasının, pisuvarın üreticisine ait olduğunu düşünüyordum. Ama Rosalinda Krauss'un yazdığı bir makalede, R. Mutt'un Almancada Armut (yoksulluk) kelimesiyle yapılmış bir oyun olduğunu okudum. 'Yoksulluk', Çeşme'nin anlamını tamamen değiştiriyor.
Marcel Duchamp: Rosalinda Krauss? Şu kızıl saçlı olan mı? Alakası yok. İnkâr edebilirsin onu. Mutt, sağlık ürünleri yapan Mott Works firmasından geliyor. Ama Mott [Mott Works'e] çok yakın olduğundan, onu Mutt'a çevirdim; çünkü o sıralarda gazetelerde herkesin bildiği Mutt and Jeff diye bir karikatür serisi vardı. Daha başlangıçtan itibaren ona benziyordu: Mutt kısa ve şişman bir adamdı, Jeff ise uzun ince... Richard da tuvalet için iyi bir isim ama! Yani yoksulluğun tam tersiydi aslında [Richard'daki 'zengin' anlamına gelen rich sözcüğüne gönderme yapıyor]. Ama o bile değildi, sadece R. -- R. Mutt.
 S: Peki Bisiklet Tekerleği hakkında nasıl bir yorum yapılabilir? Onu devinimin sanat eserine entegre edilmesi olarak mı görmeli? Yoksa Çinlilerin tekerleği icat etmesi gibi bir temel bir kopuş noktası mı?
 M.D.: O makinenin, sanat eseri görünümünden kurtulmak dışında hiçbir amacı yok. Öyle anlık bir fikirdi, onun sanat eseri olduğunu ben söylemedim. Sanat eserleri yaratma tutkusunu kaldırıp atmak istedim hatta. Eserler neden sabit olmalı ki? Aklıma o fikirden önce tekerlek geldi. Öyle yaygara koparma, 'Ben bunu yaptım ve bunu daha önce kimse yapmamıştı' deme gibi maksatlar olmadan... Ayrıca orijinali hiç satılmadı.
 S: Şu balkona asılı geometri kitabına [1] ne demeli? Bunun uzayı ve zamanı bir araya getirmekle alakalı olduğunu söyleyebilir mi? "Uzay geometrisi" üzerine bir kelime oyunu ve "zaman", yani güneş ve yağmurun kirabı dönüştürmesi?
 M.D.: Hayır, hayır, sadece hareket ve heykeli birbirine katma fikri... O bir şakaydı. Saf bir şaka. İlkelerle dolu kitabı aşağılama... 
Bourdieu de "Artık," diyor, "sanat eserini takdis eden, onu koruyan, inceleyen kurumların -okulların, müzelerin, galerilerin, kliklerin, akımların-; sanat alanında çalışan insanların; sanatı beğenen, takdir eden, tüketen kitlelerin sayısı öyle arttı ki, yorumlayıcılarla sanat eserinin kendisinin ilişkisi çok daha kapsamlı hâle geldi. Öyle ki, eser üzerine söylem yalnızca ona eşlik eden, onun algılanmasını sağlayan yan bir unsur olmaktan çıkıp sanat eserinin, onun anlamının ve değerinin üretimi sürecinin bir parçası hâline geldi." Bu alıntı da bahsettiği sürecin zirve noktalarından biri olmuş. Benzeri gönderme avcılarını, 'aykırı okuma' saplantılarını ülkemizde de gözlemlemek mümkün. Ben bu hususta "feminist okumaları" her zaman tek geçiyorum.    

---
[1] Bu geometri kitabı meselesi, Duchamp'ın Valizdeki Kutu adlı eserinde fotoğrafını kullandığı bir şey. 1919 senesinde Duchamp Buenos Aires'teyken yeni evlenen Paris'teki kızkardeşiyle kocasına bir geometri kitabı alıp balkona asmalarını söylemiş; "Rüzgâr kitabın sayfaları arasında dolaşsın, kendi problemlerini seçsin, sayfaları karıştırıp yırtsın" diye. "Program notuna" da "Eser yapımı esnasında yok olmuş ve ondan geriye bir tek fotoğraf kalmış" diye eklemişler.

01 Haziran 2010

'Program Notları'

"Blog açmak lazım" diye ortalarda dolandığım zaman aklımda olan şey, tematik bloglardan oluşan minik bir ağdı. Fazla iddialı olmayacaktı, yine en fazla ayda beş post gibi bir gönderi sıklığı düşünüyordum. (O zaman daha fazla yazabilirim ama en fazla o kadar yazarım diyordum, şimdi ise aklıma o kadar şey geliyor.) Bir ayağı, "Okuma Notları" gibi bir şey olacaktı mesela. Ama o güzel isim hakkı Blogger'da da, Wordpress'te de alınmış durumda ve her iki okuma notları da üç senedir âtıl halde duruyor. Oraya daha "konumla ilgili" şeyler yazmayı düşünüyordum. Program Notları ise müzik ağırlıklı olacaktı. Sonra birden bire her şeyi buraya yazmaya başladım ve olaylar bir miktar gelişti.

Malûm, program notları diye, özellikle de klasik müzik konserlerinde dağıtılan ufak broşürlerdeki kısa bilgi yazılarına deniyor. Eserin hem kendisi, hem de bestecisi hakkında bilgiler veren bu notları yazma, işi kendi içinde küçük bir sanat; şurada biraz işin püf noktalarına değinilmiş. Genellikle program notları yazarları, profesyonel müzisyenler oluyor. Müzisyen olunmasa bile, amatör heveslerle yarım yamalak edinilmemiş, doğru yerinden alınmış, sağlam bir müzik (teorisi) bilgisi şart. Ama hitap edilen kitle her zaman müzisyenler olmadığı için, "halkın anlayacağı dil" ayarlaması da yapmak gerekiyor. Bu ayarlar yüzünden ya da başka sebeplerden ötürü denge bulunamayınca program notları da tatsız tuzsuz oluyor.

Ben klasik müzikle 2004 yılında tanıştım. Siyasi ihtiraslara sahip bir grup genç, her üniversitede her zaman yapılan ve kimsenin umursamadığı öğrenci konseyi seçimlerinin bizim okulda olanını aşırı ciddiye alıp kazanmıştı ve tumturaklı tavırları sönmeden önce değişik bir organizasyona girişerek okulun konservatuvarında ders vermeye başlamış olan Fazıl Say'ı bizim fakültenin içinde bir konser vermek üzere ayarlamışlardı. Gerçekten ilginç bir hadise olmuştu; Bilkent Senfoni Orkestrası'nın bir bölümüyle birlikte Beethoven'ın Üçüncü Piyano Konçertosu'nun birinci ve son bölümlerini çalmışlardı (ikinci bölümü çalmadılar). Daha sonra o eserin bulunduğu bir CD'yi kütüphaneden alıp dinlemeye başladım (hâlâ üçüncü ve dördüncü konçertoları en çok Ayşegül Sarıca'nın o CD'deki güzel çalışıyla dinlemeyi seviyorum). Konserlere de gitmeye başladım. Sonra CD almalar --uzun süre piyano konçertolarından-- devam etti ve arkası geldi. Üç dört sene sonra konservatuvar deplasmanına gitmeye başladım, piyano dersleri almaya. Kendimden biraz ümitliydim ama fazla iddialı görünmeyeyim diye hocaya "Daha iyi bir dinleyici olmak için" ders aldığımı söylemiştim. Gerektiği kadar çalışamadım, çalışılacak şeyler gerçi en ufak, en basit alıştırma parçalarıydı ama işin hakkını veremedim ve üç dönem sonra dersleri bırakmak zorunda kaldım ve sonuçta en fazla o seviyede bir ilerleme gösterebilmiş oldum. Aşağı yukarı o ilk CD'yi kütüphaneden aldığım günden beri kendi kendime yaptığım araştırmalar ve çalışmalar ise, müziğin altyapısına değil de eserlere ve bestecilere dair "wiki" üzerine yoğunlaştığından fazla bir somut "bilgi" dağarcığı yaratamadı. Bu wiki kümesine dayanarak yıllar içinde ekşi sözlük'te filan araba yüküyle program notu benzeri entry'ler yazdım ama şimdi bakınca yanlış etmişim gibi geliyor.

Her türlü iletişim durumunda olduğu gibi program notları üretimi-tüketimi örneğinde de insanın ne kadar işlenmiş bir söylem üretebileceği ve üretilip önüne koyulan söylemden ne kadar alabileceği, onun habitus'üne bağlı (Bourdieu'cüyüz ezelden). İnsanın bir eser konusunda 'ilk' ve çoğu zaman 'tek' söyleyebildiği, onunla kurduğu ilişkinin ifadesi oluyor. Bu ilişki de amatör dinleyicide, gerçek müzisyenin eserle kurduğu ilişkiden daha yüzeysel kalıyor. Bu bakımdan, kendi ürettiklerim de dahil olmak üzere, klasik müzik eserlerinden bahseden amatör işi program notu öykünücüsü yazılara sirayet etmiş yoğun duygulanım havalarını pek sevmiyorum. "Hıçkırıklara boğularak" bir Chopin noktürnünü dinlemek; belki eser içinde alelade bir modülasyonu yumuşatma işlevini yerine getirmek için konulmuş olan bir soloda Beethoven'ın "yüreğinin derinliklerinde kopan çığlıkları" duyduğunu sanmak; veyahut da eseri bestecinin biyografisinden türeterek, ona indirgeyerek, falanca senfoninin üçüncü bölümünde Çaykovski'nin, kendisini asla olduğu gibi kabul etmeyen toplumun baskısı sonucu yaptığı facia evlilikten ötürü sürüklendiği yıkımın "iç kıyıcı izlerine tanıklık etmek" gibi coşumcu havalardan bahsediyorum tam olarak. Biliyorum, genelleme yapmamak lazım; biliyorum, "saf müzik" ekolü varsa dahi gerçekten bu tarz yansıtmalarla süslü bir "program müziği" ekolü de var. Ama yetersizlik bir kere fark edilince görmezden gelinemiyor. Yine kendiminkileri de dahil ederek konuşayım: ben amatör işi program notlarına baktığımda çoğunlukla "100 olabilecekken 10 olup sürümden kazanan" birilerinin değil, "8 iken kendini çekip çekiştirip 10 göstermeye çalışan" birilerinin seslerini duyuyorum. 1812 Uvertürü gibi YABA GİBİ programı olan saçma sapan bir eser hakkında bir blog yazısı yazarken bile kurdeşen döktüğümü biliyorum, niye bilmiyormuş gibi yapayım... (Bütün bu hikâye içinde kendimi biraz 'arada kalmış tam arada' hissediyorum: daha iyi olanı üretmeye de tüketmeye de yetkin değilim, ama bununla birlikte kendi üretebildiğimden daha iyisini üretip tüketmeye yetkin birinin olacağı gibi rahatsız oluyorum.)

Uzmanlığın hakkı teslim edilmeli. Klasik müzik eserleri, anlaması zor ve ciddi eserler. Diğer türler öyledir veya değildir demiyorum; bu tür böyle; benim nazarımda 'görece', 'Serdar Ortaç's kıyasla' değil, 'kesin' bir değeri var bu türün. Söz konusu eserleri yaratan kimseler, yüzyıllar içinde gelişip oturgunlaşmış bazı sıkı formlara rağmen değil, onlar sayesinde, onların içinde özgür ve son derece yaratıcı olabildikleri için çok çok büyük adamlar ve kadınlar olarak anılıyor. (Yaratıcılık üzerine düşününce onu bu yapısal kısıtlamaların ötesinde filan sanıyoruz ama öyle değil. Ciddi çalışma, ciddi öğrenme, ciddi emek olmadan öyle birden masaya yaratıcılık filan koyulamıyor.) Şakaya, amatörlüğe gelmeyen bir iş yapıyorlar. Bugün bir ergen, Özgen'le yaptığımız esprilerde dediğimiz gibi "platoniğini düşünmek üzere" teybe bir Chopin takıyorsa, bunu en fazla onun kıymetbilmezliği ve Chopin'in trajedisi olarak etiketlemeliyiz. Çünkü o ergenin o eserle kurduğu dolaysız ilişkiden ötede dönen bazı konular var ve o konulardaki ustalığından ötürü Chopin o saygınlığı hak ediyor. Bu çerçevede, o büyük eserler hakkında program notu yazmak da ciddi bir şey olarak görülmeli. Amatörlüğe, sulugözlüğe gelmeyen bir konu olduğu teslim edilmeli.

Bir örnek vererek kapatayım. Aşağıda, Brahms'ın Birinci Piyano Konçertosu'nun ikinci bölümü bulunuyor (yine: Reader'da filan görünmüyorsa siteye buyurun). Ben bu eseri ne kadar sevdiğimi her seferinde daha da duygusallaşan bir söz dizimiyle ve daha da kabızlaşarak anlatabilirim; sonlara doğru saf bir yağmur sesi duyduğumdan, (dinlerken aman diyeyim hiç ağlamamış olmakla birlikte, dramatik etkiyi artırmak için) klarinet solosunun insanın gözlerini yaşarttığından filan bahsedebilirim; eserin, Schumann'ın intihara teşebbüs ettiği, akıl hastanesine kapandığı, Brahms'ın aileye duyduğu bağlılığın ve Clara'ya duyduğu tutkunun iyiden iyiye açığa çıktığı dönemde yazılmış olduğu bilgisini eğip bükerek bazı biyografik göndermeler icat edebilirim; fakat bunların hepsi hem boş retorik hükmünde olur; hem de, benim  değerlerini korumaları için kendime saklamam, sanki aktarılabiliyormuş gibi aktarmaya çalışmamam gereken duyguları orta yere saçmamda, istismarcılığa kadar gidebilen sevimsiz bir durum vardır. Bütün bunların ötesinde gerçek olan şey ise, Brahms'ın burada belirli bir biçimsel izleğe sadık kaldığı ve daha düşük formlara indirgenemeyecek bir estetik güzelliği bu çerçevede hiç zorlamadan ifade edebildiğidir. Eserin 'program notları', bunları tam anlamıyla görüp aktarabilecek kifayette biri tarafından yazılmalı, doğru olanı anlatmalıdır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails