12 Haziran 2011

Seçimler ve ben

Oy verme davranışım hakkında açıkça mertçe Türkçe bir açıklama yapmak istiyorum:

Efendim; bu sabah, takriben 08:01'de, traşımı olmuş, losyonumu sürmüş, takım elbisemi ve papiyonumu takmış bir vaziyette başka zamanlarda korsan CD ve DVD (oyun, proğram, PC, PS, müzik, Avrupa sineması, festival filmleri [-Bunlar festival filmi mi? -Yok, festivaller şu (ta)rafta] ve alelade Hollywood filmleri) menbağı olarak vatandaşlara hizmet vermekte olup seçim günlerinde ise 1945'ten beri çok partili formda cereyan eden 125 senelik şanlı demokrasimizin yüksek mabedlerinden biri haline gelen Sinanpaşa İş Merkezi'nde yerimi aldım ve Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu'nun (diyenler var; bence Bloku'nun) adaylarından sayın Sırrı Süreyya Önder beyefendiye bir oy kast ettim. Geçen seçimlerde, bulunduğumuz bölgede sadece en fazla 1 MV çıkarabilecek kadar oya karşılık, bugün "Bloğu" olan siyaset, aday sayısını ikiden bire indiremeyince, iki aday da seçilememişti. Toplam oyları 75 bini bulan bu iki aday avuçlarını yalarken, bölgenin son milletvekili, CHP'ye gitti 417000/7=59 bin oyla (Birer MV çıkarabilecek durumda olan Genç Parti ve Saadet'in barajı aşamaması da son MV barajının 59 bine düşmesinde pay sahibi idi.)[2]    Bugün bu bölgede resmi rakamlara göre 2.485.425 tane seçmen bulunuyor. Ortalama %85 katılım, %47-%27-%12 gibi bir dağılım düşünüldüğünde geçen seçimdeki iki adayın toplamı bu seçimde de bir bağımsız adayın seçilmesini sağlayacak ve SSÖ de milletvekili olacak. Bir önceki seçimde Ankara'dan İstanbul 1. bölgede oy kullanıp Ufuk Uras'ın seçilmesini sağlayan sevgili arkadaşım Muhip'e kendisine ait bir vekili olduğu için gıpta etmiştim; önümüzdeki dört sene boyunca ben de aynı konumda olacağım.

...
.

AMA
..

Bununla birlikte bu seçimime dair bazı şerhler düşmek istiyorum. Kayıtsız şartsız bir evet şanımıza yakışmayacağından, bir tane oy verip ondan sonra o oyu adayın burnundan getirene kadar itirazlarda, şerhlerde, yorumlarda, böbürlenmelerde bulunmamız gerekir. SSÖ'nün koltuğunda ~80 binde bir hisse sahibi biri olarak evet'imin anlamını anlatıyorum:

Sevgili SSÖ, ben "Yeni anayasa yapılacak, bu insanların masada olması lazım" fikriyle oy vermedim. Öncelikle, yeni anayasa yapılacağını sanmıyorum. Yeni anayasa gerektiği iddiası son zamanlarda herkesin üzerinde boşça mutabakat ettiği bir şeye dönüştü, farkındayım; fakat yine de ben herkesin bunu istemediğini, en azından herkesin fikrine göre, ülkenin müreffeh yarınlara ulaşmasını engelleyen Anayasa maddelerinin başka başka maddeler olduğunu düşünüyorum. Yani iktidar partisi bu Anayasanın ayrı bir kısmından hoşnutsuz, muhalefet ayrı bir kısmından, kurumsal-siyaset dışı eşitlik ve özgürlük savunucusu odaklar ayrı bir kısmından ve bunlar da neredeyse tamamen temassız. Aradaki iktidar dengesizliklerinden ötürü (ama sadece ondan ötürü değil) Habermasçı bir herkes-meydana-gelir-içini-döker-asgari-müştereklerde-buluşulur sürecinin [3] yaşanacağına inanasım gelmiyor: AB havucunun peşinden koşulan 2004'lerde falan biraz buna uzaktan benzeyen şeyler oldu ama öbür türlü bu hiç olmadı ki? Bu yüzden 8.5 yıldır kazanan formül işlemeye devam eder sanki? Bu TBMM heyeti de sırasını savar, gider.

Sevgili SSÖ, yeni anayasa yapılacağına, birilerinin buna bir katkı verebileceğine inansam zaten sana değil, CHP'ye oy verirdim. Bunun nedeni, aday olduğun bölgede Sezgin Tanrıkulu'nun da aday olması. İkinizi de medyadan tanıyorum ama onun credential'ları bana daha makbul geliyor. Burada benim uzmanlığa olan saygım ve sevgim ön planda: bir anayasa komisyonu sandalyesinde yıllarca hak ihlalleri konusunda alanda çalışmış bir uzmanın oturmasını, kendime daha yakın bulduğum, sözleri çoğunlukla içimin yağlarını eriten başka birinin oturmasına tercih ederim. Çünkü orada başka hesaplar dönecek: rakibin yasaya, tüzüğe, teamüle dayanan salvolarını alt etmek ve oralardan halkçı sonuçlar çıkarabilmek için vicdanın sesi, yürekten gelen çığlık gibi modası geçmiş laflar değil, aynı kaynaklardan beslenen, benzeri noktalara atıflar yapan, rakibin dilini konuşan, onun söylemine yuvalanan başka türlü bir sözler gerekecek. Daha güzel sözler değil, daha doğru sözler gerekiyor ve bu doğru da asla mutlak veya soyut değil, hukuk-siyaset söyleminin yerleşmiş kurallarına göre doğru. Eğer bu doğru'lar doğru zaman ve yerde dispose edilip gerekli etkileri yaratmazsa, dört sene sonra vatandaşlar olarak bize kalan "sadre şifa verse" de, gönlü hoş etse de, YouTube'u çınlatsa da, aslında hiçbir işe yaramamış, somut sonuçlar hasıl edememiş lafla alt etmeler, "ayarlar" olacak.

Bağlantılı olarak sevgili SS abi, şunu da demezsem olmaz: medyadan sana yapılan yatırımı sevmiyorum. Yani medyanın siyasi yatırımlarını genel olarak sevmiyorum. Kampanyanı elden geldiğince izledim, Allahı var, her güne bir gezi, bir çarşı-pazar toplantısı koydun, ama aşağı yukarı her güne bir TV canlı yayınını da sığdırdın sayılır[4]. Gezileri, toplantıları büyük ölçüde parti il örgütünün (örgütlerinin) koordine ettiği fikrindeyim; bu durumda sen kabaca medya aracılığıyla gelmiş, medya aracılığıyla kampanya yürütmüş, medya aracılığıyla seçilmiş biri olacaksın. Senin oturacağın sandalye, meclisin alelade sandalyeleri içinde üzerine en uzun süre canlı yayın yapılmış sandalye, sana verilecek her oy pusulası da belki ikna edilmesi için en uzun gazete yazılarının yazıldığı pusula olacak. Bunu sağlıklı bulmuyorum. Seçim sürecindeki başka büyük adaletsizliklerin farkındayım ama yine de bir tek bağımsız adayın bu kadar görülmesi bence aslında adil bile değil. Medyanın bu kadar manipülatif olmasına, insanların değerleriyle bu kadar oynayabilmesine, birkaç senede birilerini hiç kimsenin tanımadığı insanlardan "kanaat önderlerine", söz ustalarına çevirmesine ve bu birilerinin seçimini de tamamen tesadüfi/afaki şekilde yapmasına tamamen karşıyım. Bir sefer eğrisi doğrusuna denk geldi ve sen benim "iyi biri" diyebileceğim biri olarak, köşe sahibi oldun, yazılar yazdın, aldın yürüdün ve şimdi de milletvekili oluyorsun. Bundan sonrası için ben medya içindeki "iyi polislerin" iyi birilerini bulup önümüze çıkarması ihtimaline dua falan edecek değilim, bunu istemiyorum. Çünkü bu büyük mekanizma, dönemden döneme önümüze bir Sırrı Süreyya çıkarıyorsa, ona karşılık her dakika bir kifayetsizler ordusunu büyütmeye devam ediyor. İyi polisler kırk yılın başı iyi ereklere adanmış bir köşe yazısı yazıyor, bir saat yayın yapıyorsa geri kalan 364 gün ve 23 saatte kötü işlere bilerek veya düzeltilmesi için hiçbir şey yapmayarak alet olmaya devam ediyor.

İşte bunlar da böyle ama'lar oldu. Ama sonuca etki etmedi. Bu son ama ile, yine de sana oy verdim. Çünkü oy kullanmamaktan daha değerli göründü. İkinci çekincemde dediğimin aksine, çok küçük bir grubun ferdi olarak birkaç fırsat bulup genel kurulu karıştırmanı da istiyorum açıkçası. Çok şeyler değişmeyecek olsa da insan gönlünün okşanmasına ihtiyaç duyuyor. Neyse, hayırlı uğurlu olsun.

-----
[1]: Seçimden önceki güne Taraf yazarı Emre Uslu'nun katakullisiyle uyandık. Sanki tamamen açık uçlu bir sürecin sonunda, gerçekten eline programı alıp, konuşmaları, adayları filan izleyip oyunun rengine karar veriyormuş gibi CHP'ye neden oy vermeyeceğini anlatmış. Ayol 1. Sen CHP'ye oy versen ne olur, vermesen ne olur; 2. Sen CHP'nin önüne çektiğin o kriterleri gerçekten kaale alıyor olsan tüm partileri onlara göre hakkaniyetiyle bir değerlendirirsin; o zaman da o barajı hiçbir parti geçemez. Neyse.

[2]: Burada MV sayısının nasıl belirlendiğini hatırlatayım: Ulusal barajı geçerek seçim çevresinden MV çıkarmaya hak kazanan tüm partilerin oyları yazılıyor. Sonra o oy sayıları sırayla bire, ikiye, üçe, dörde ve ne kadar koltuk varsa o kadara (X'e) bölünüyor. Bu bölünmeden sonra ortaya çıkan sayılar büyükten küçüğe sıralanıyor ve ilk X sayı milletvekilini kapıyor. Basitleştirerek şöyle bir örnek verebilirim: 300 bin oylu, 5 milletvekili veren bir seçim çevresinde seçime giren ve ulusal barajı geçen partilerden X partisi: 140 bin, Y partisi: 80 bin, Z partisi 50 bin, bağımsız bir aday da 20 bin oy almış olsun. Oyları sırasıyla 1'den 5'e kadar bölelim. XP: 140, 70, 46.6, 35, 28. YP: 80, 40, 26.6, .... ZP: 50, 25, .... Bölmeler sonucu ortaya çıkan sayıların ilk 5'i 14080705046.6 olduğu için, XP 3 tane, YP ve ZP ise birer tane MV çıkarırlar. Ama bağımsız aday 20 bin yerine 46 bin 700 oy alsaydı beşinci sandalyeye XP'nin üçüncü sıradaki adayı değil, kendisi oturacaktı.

[3]: Demokrasi teorilerinin gözbebeği olan bu süreci ülkemizdeki "Maape barajı aşarsa Anayasa süreci çıkmaza girer" köşeyazarlarıyla yan yana koyuyorum, süper kontrast alıyorum. Zaten hiçbir şekilde çıkmaza girmemiş, yağ gibi ilerlemiş ("Anayasa oylanacak, oyla!") bir süreç sonucu oluşturulmuş bir anayasanın üzerinde oturuyoruz; paşam o zaman nedir, nasıl yapalım bu işi? O çıkmazı erteleyerek, onun etrafından dolanarak yazacağın anayasa seni ne kadar götürecek ki?

[4]: Mesela seni konuk eden bu medya mensuplarının kaçta kaçı seni konuk alarak vicdan bile değil alenen VİJDAN yapıyordu; kaçı senin üzerinden suret-i haktan görünmeye çalışıyordu?

07 Nisan 2011

Selamlamaqla bahtiyar ïm

Eski fotokopilerin arasından çıkan enteresan bir şeyi sunmak için karşınızdayım. Malum, Mustafa Kemal Atatürk 16 Mayıs 1919'da ayrıldığı İstanbul'a ancak 1 Temmuz 1927 tarihinde, cumhurbaşkanı sıfatıyla geri dönüyor. Sunacağım şey, bu tarihte Dolmabahçe Sarayı'nda "İstanbul halkının mümessillerine" yaptığı konuşma, daha doğrusu o konuşmanın tuhaf bir biçimi. Konuşmanın içerik bakımından çok çok fazla bir önem taşıdığı söylenemez. Burada önemli olan, bu konuşmanın, Latin alfabesine yapılan ince ayarlarla oluşturulmuş Türk alfabesinin henüz kullanımda olmadığı bir döneme tekabül etmesi ve Türkçeyi Latin harfleriyle yazma denemelerinden birine konu edilmesi.

Bu denemeyi kopyaladığım kitabın adını sanını yazmamışım. Ancak yanılmıyorsam o döneme ait bir kitap, çünkü hem bu dört-beş sayfada bizim kullandığımız alfabeyle yazılmış Türkçe şeyler yok, hem de (yanlış anlamıyorsam tabii) belgenin ilk sayfasındaki Fransızca notlarda "Şöyle yapılacaktır, böyle edilecektir" gibi bir açıklama tonu var ve konuşma öne sürülen değişikliklerin bir uygulaması olarak sunulmuş. Kitabın Fransızlara Türkçe öğretmeyi hedefleyen veya bir Fransız tarafından önerilen bir alfabe sistemini tanıtan bir kitap olduğunu hayal meyal hatırlıyorum ama kesin konuşmayayım. (Bu da doğru kaynakçalama disiplininin gereğini-önemini belirten bir örnek olsun.)

Aşağıya pdf'i gömüyorum. Görüntüleyemeyenler şu adresten direkt belgeyi açabilir.

23 Şubat 2011

Cadının Bohçası

Geçenlerde Kumbaracı50'de Esmeray'ın “Cadının Bohçası” başlıklı gösterisini izlemiştik. Kumbaracı50'yi bilmeyenler belki en azından geçen sene olanları hatırlıyordur: Altıdan Sonra Tiyatro topluluğunun yarattığı bu mekân, “Yala ama Yutma” adlı misafir bir oyunun provaları esnasında Vakit gazetesinin çıkardığı yaygaraları 'gören' Beyoğlu Belediyesi insanları tarafından, acil çıkış merdiveni olmaması gerekçe/bahanesiyle bir süre kapatılınca gündeme oturmuştu. Sonradan merdiven yapıldı ve mekân hayata geri döndü. Vakit gazetesi bir aralar Cadının Bohçası için de bir yaygara koparmış fakat bu sefer görevli/sivil mü'minleri pek harekete geçirememiş, transseksüel, kemalist ve feminist Esmeray'ın, kültür ajanları tarafından gizli fon ödenen gösterisi aracılığıyla feminizm propagandası yapmasına, toplumun İslami değerlerine milliyetçilik yaftası yapıştırmasına ve masum dimağları kirletmesine engel olamamış. (İbareler tamamen Vakit'e aittir!) İşte mekân odur ve gösteri de odur.

Cadının Bohçası dramatik bir eser değil, bir tek kişilik gösteri. Tanıtım metninde şöyle deniyor: 
CB, ayrımcılıkların kesişiminde, hem transseksüel hem de Kürt olarak şiddete, milliyetçiliğe ve ataerkil değerlere karşı direnen bir feministin hikâyesi. Eşcinsellikten transseksüelliğe geçişinde feminizmin farkına vararak, seks işçiliğini bırakan ve kadın hareketinin içinde yer alan Esmeray'ın oyunu, gerek Kars gerekse İstanbul'daki toplumsal cinsiyet, etnisite ve sınıf ilişkilerini feminist bir perspektiften mizahi bir dille sunmakta.
[Bu metni bir feminist “scholar”ın şekillendirdiği nasıl da belli, değil mi? Maşallah Esmeray hayatı boyunca literatürdeki birtakım kavramlar çerçevesinde, onlar uyarınca yaşamış, yapıp ettiği her şey gelip bir kavramın dibine oturmuş. Bir kavramın prangayı çakmadığı hiçbir yaşantı parçası yok; olsaydı da zaten hemen kavramı üretilirdi. Şiddet karşıtlığı, eşcinsellik, transseksüellik, seks işçiliği, kadın hareketi, toplumsal cinsiyet, etnisite, sınıf ilişkileri... (Bir de gösterinin bir yerinde bizzat Esmeray tarafından dur durak bilmeyen bu kavramsallaştırmalara isyan edilmesi söz konusu, ki ne güzel bir ironidir!) Neyse ki, gösterinin kendisi bize bir scholar'ın aktarımıyla gelmiyor. Bu tanıtım metninin tanıttığı gösteriden bambaşka bir gösteri izledim diyebilirim ve bence de bu çok daha iyi oldu. Bana kavramların çizdiği kesinliklerin içinde usul usul akıp giden bir hikaye değil, karşısına gelen kazaların, bir alay gailenin hep yıkmaya çalışıp bitiremediği, yenemediği sonsuz enerjili bir hayat sunuldu. Aktarımdaki tek soyutlama, her seferinde başına gelenlere kapılıp yittikçe yitmek yerine ayağa kalkıp devam etmek yönünde müthiş bir irade gösteren Esmeray ablamızın kendisi tarafından yapılıyor. Binde biri bile alelade birine, (mesela ofisinde kavramlar üreten scholar'ı veya kendisi hakkında atıp tutan Vakit'teki zavallılara) feleğini şaşırtacak, yerleri öptürecek tecrübeleri, bakkaldan ekmek almak kabilinden basit şeylermiş gibi, biraz yabancılaşarak ve tepeden bakarak aktarıyor; ki böyle bir soyutlamaya ancak saygı duyulabilir.]

Cadının Bohçası'nın yarattığı hayranlıkla Esmeray'ın bir diğer gösterisine gittik; bu sefer Harbiye'deki Mekân Artı'da: Dario Fo ve Franca Rame'nin geç dönemlerine ait feminist (ve Kemalist) oyunlardan “Yalnız Kadın”. Kısa bir oyundu, tadı tuzu pek yoktu, diğer gösteriden farklı olarak Esmeray bu oyunda “oynuyordu” ve net şekilde kötü bir oyunculuktu. Durumu nasıl değerlendirmem gerektiğini bilemedim, hâlâ da kararsızlık içindeyim. Bence biraz sıkıntılı bir durumdu; anlatayım.

Kötü bir yorum ve kötü bir oyundu bana göre. Memnuniyetsizlik duyulur, sarf edilen zaman/paraya yanılır. Rahatsızlık hissetmem lazım. Ama hissetmiyorum. Muhtemelen önceden Cadının Bohçası'nı izlediğim ve Esmeray'ın hikâyesini öğrenmiş ve takdir etmiş olduğum için oluyor bu. Ama böyle yapınca adaletin gözündeki bağ çözülüp atılmış olmuyor mu? Tanıdığın ve önceden sempati duyduğun biri, kötü bir üretimde bulununca kötüyü görmeyi- mi -veriyosun? Eşine dostuna goygoy yapan yerleşik tiyatro eleştirmeni davranışı gibi oldu; adil tiyatro izleyicisi davranışı değil. Fakat Esmeray'ı seviyorum diye oyunu beğenmiş de değilim; yani Esmeray hakkındaki pozitif peşin hüküm, performansı net bir şekilde kötü olarak nitelememe engel olmuyor. Sadece net bir şekilde kötü olduğunu bilmeme rağmen, bundan rahatsız olmuyorum, kendimi bu oyunu izleyerek hata etmiş hissetmiyorum. Önümüzden geçip gidenler “Ne yaptık abi biz?” der gibi gidiyorlardı, çünkü Esmeray'ı tanımıyorlar. Yoksa içten içe bon pour l'Orient misali, “Esmeray için iyi” bir performanstı mı diyorum? Yani normal bir tiyatrocunun normal bir oyunu olsa yaygara koparılır, fakat Esmeray'ın bir yere kadar kötü oynama hakkı var. Çünkü o profesyonel bir tiyatrocu değil. Sade o yüzden mi? Bir de birkaç damgalanmış kimliğe birden sahip olan biri aynı zamanda, bunu bilmiyormuşuz gibi yapamayız. Damgalanmışlığını da gözeterek, bu sefer onu tiyatro izleyicisi adaletinin bağlı gözüyle değerlendirmeyip hoşgörüveriyoruz! Hoşgörüvereni tepedeki yerine, damgalıyı da aşağıdaki kendi yerine sabitleyen o iğrenç tavrı mı tekrar ediyoruz yani? Damgalanmışı nasıl değerlendirmeli; körü körüne mi, damgasını gözeterek mi? Hangisi damgalanmışlığı ortadan kaldırmaya yönelik bir davranış?

Acaba Esmeray bu oyunuyla nasıl değerlendirilmek istiyor, o var bir de: normal bir oyuncuyla aynı standartlara göre mi, yoksa “özel kontenjanın” standartlarına göre mi? Şu röportajdan anlaşıldığına göre biraz uzun bir süredir tiyatroyla uğraşıyormuş; hatta kurgusal oyunlarla olan mesaisi, stand-up'ından öncesine dayanıyormuş. Şimdi ona desteklenesi bir heveskâr mı demeliyiz hâlâ, yoksa kötü bir oyuncu mu? Peki izleyiciler onu nasıl değerlendiriyor? İzleyenlerin arasında duruma şu yukarıdaki hoşgörür bon pour Esmeray'cı tavırla bakan, "olağan olan, senden olağan bir şey çıkmaması; senden olağan bir şey çıkınca çok beğeniyoruz o yüzden" demeden öyle demiş olan çok gafil olduğuna eminim. O duruma düşme riski varsa ve o gafletten kendini tefrik etmek öyle ha deyince yapılamıyorsa, acaba kafadan beğenmeyip nereden geldik bu kötü oyuna diyen mi doğru yapıyor; ay canım bir şeyler yapmaya çalışmış işte ne var diyen mi? Doğruluk tiyatro açısından mı, Esmeray açısından mı?

...

Esmeray'a büyük saygı ve sempati duyduğumu tekrar vurgulayayım ama oynadığı oyun hakkında net bir karara varmama hakkım saklı kalsın; öyle bitireyim. 

-----
Son bir notum var:: Kürtçenin hane halkı dili olmaktan yaklaşık bir nesil önce çıktığı bir Kürt ailesine mensubum. Kürtçe bilmiyorum ama bunu kendime bir psikolojik vaka edinmiş de değilim. Yine de dil konularıyla çok ilgiliyim. Belki de bana hep yakınlarımı hatırlattığı için, Kürt Türkçesi benim inanılmaz yakınlık duyduğum ve sevdiğim bir Türkçe şivesidir. Onu standart Türkçeyle kıyaslamam, defolu bulmam. Ne kadar koyu olursa o kadar severim hatta. Esmeray ablanın Türkçesine de kurban olurum.

04 Ocak 2011

Toplumsal Bir Ortak Payda'ya Doğru Sivil Önermeler - 2004

Bu kitapçık, Düşünce Suçu(!?)na Karşı Girişim'in (orijinal ismi aynen böyle) projelerinden biriymiş. Projede maksat, sivil toplumun istek ve eğilimlerini, sivil toplumun bir üst katında oturan yönetenlere çıkarıp sunmak. Bu maksada nasıl yaklaşılıyor? Klasik kamusal alanın, küçük fakat "toplumun her kesimini  temsil edebilecek yaygınlı[kta]" bir örneklemi oluşturularak. Önce Türkiye'nin altı bölgesindeki STK temsilcileriyle "arama toplantıları" yapılmış. Bunlar bildiğimiz toplantılardan değilmiş. Bu toplantıların, "insanların oturup pasif olarak dinlediği, kürsüye çıkanların ise görüşlerini anlatıp indikleri alışılmış modelden çok farklı bir yöntemi var. Bir kere, katılanların sayısı 20-25'ten fazla olmuyor. Demek ki farklı kesimlerin görüşlerinin dile getirilebilmesi için katılımcıları seçerek çağırmak gerek. Aynen öyle yapıldı. Farklı kesimlerin seslerini duyurabilmeleri için özen gösterildi." Daha sonra, bu toplantıların kararları, bugün var olmayan bir foruma (internet forumu) girilmiş. Bu toplantılara katılmayan kişiler de bu foruma görüşlerini yazmışlar. Son aşamada şu meşhur "Alevisi-Sünnisi" söylemini hatırlatır şekilde, "her kesimden, her inançtan, her meslekten" gelen, "her biri kendi dalında tanınmış" 24 kişilik bir Siyasi Kanaatler A.Ş. heyeti [1] de işin içine girmiş. Bu heyetin dahlinin ne olduğu net olarak belirtilmiyor. Önce her biri kendi görüşlerini de katarak bu görüşleri yorumladı deniyor, ki evet, bu insanlar yorumcu'dur; daha sonra da biraz daha eşitlikçi bir benzetme yapılarak, herkes görüşlerini şeffaf kâğıtlara yazdı, sonra hepsini üst üste ışığa tuttuk ve en koyu (kesişen) alanlar ortak paydayı oluşturdu deniyor. 2004 Türkiye'sinin ortak paydası bu şekilde bulunmuş.

Kitabın önerdiği ortak payda'nın içeriğine ilişkin çok fazla şeyler söyleyebileceğimi sanmıyorum. Ortak payda, günümüzün Türkiye'sinin nasıl bir devlet örgütlenmesine sahip olması gerektiğine dair kamusal alanda dolaşıp duran belli başlı bazı fikirlerin derli toplu bir sıralaması niteliğinde. Bence de doğru olan, fakat hayatta olmayan, hayata geçmeyen, biraz laçkalaşmış, öyle çok büyük heyecanlarla sahiplenilip karşı çıkılmayan, artık ne getirip ne götürdüğünün hesaplanması bile gereksiz addedilen, herkesin artık üzerinde mutabık olduğu, normalleşmiş, common sense'leşmiş, canım tabii ki yahu'laşmış, o konuda hiç tereddüt yok'laşmış, aktif siyasi tartışma/mücadele alanından çıkıp siyasi kültüre perçinlenmiş bazı normatif cümlecikler var ya, işte onlardan bahsediyorum. Karşı çıkmak için düşünce emeği sarfiyatı gereken, benimseyip ifade etmek içinse fazla emek gerekmeyen şeyler: "YÖK üniversitelerin her şeyine karışıyor; bunun yerine daha az yetkili, ama üniversiteler arası ilişkileri düzenleyecek bir koordinasyon kuruluna dönüşmeli", "Devlet ekonomiden elini ayağını çekmeli! Emzik bile üretiyor. Ne o öyle, ne kadar verimsiz!", "Ordumuza canımız feda, anketlerde birinci çıkıyor ama çok siyasete karışıyor", "Diyanet işleri kaldırılmalı", vesaire. Nasıl gerçekleştirilecekleri meçhûl, ama o akil adamlardan mürekkep heyet, bu külliyatı zaman içinde televizyonlardaki tartışma programlarında, köşe-yazarları-arası polemiklerde ısıtıp ısıtıp servis ederek bize benimsetmiş. Bu kitapçıkta da Kanaat AŞ şöyle bir özet geçiyor.

Kitabın maksadının naif ve iyiliksever olduğunun farkındayım, ama bütün bu liberal demokratik kurgu yerin dibine batsın çünkü su götürmüyor. Daha da ileri gideyim, bu çalışmanın sivil toplumun ortak paydasını temsiliyet iddiasını 'komik' derecesinde sıkıntılı buluyorum. Kanaat AŞ, objektif bir biçimde tuttuğunu iddia ettiği nabzı zaten bizzat kendisi inşa ediyor -bir de bunun farkında değilmiş gibi yapıyor üstelik. Allah aşkına, yıllarca medyanın dolayımıyla önce bir toplum yaratmış, sonra da ona (kâh suret-i haktan görünen bilimci mümessilleriyle, kâh ise kendi konumu hakkında bir meşrulaştırma dillendirmeye gerek bile duymayan genel-söylemcileriyle) "Şu şöyledir" fikrini pompalayan bir örgütlenmenin, sonra sözde mikrofonu sesi işitilmeyene tutup ondan da "Şu şöyledir" diye eko alması şaşırtıcı mı? Peki sonra bunu geri körüğe basıp "Bu, şunun şöyle olduğunu düşünüyor; ben de bütün bu olayda hiçbir rolüm yokmuş gibi onu temsil ediyorum" diye yayması komik değil mi?

Bağlantılı: Kanaat AŞ kendini her ne kadar alt kata yerleştirse de siyasetin tellerini titretiyor; çünkü yukarıdaki pompalama esnasında doğrudan doğruya insanların üzerinde iktidar tasarruflarında bulunuyor -bunun da farkında değilmiş gibi yapıyor elbette. Çalışmanın girizgâhındaki yöntemsel konular arasında naifliğini pek sevdiğim bir 'akla takılan sorular ve yanıtları' kısmı var; orada diyor ki, bu girişimin politik çizgisi YOKTUR (kendileri büyük harflerle yazmışlar). Halbuki elbette vardır. Bu çalışma, Kanaat AŞ'nin diğer çalışmaları gibi, geometrik olarak "ortanın malı"nda bulunup herkese her şeyin en makulü gibi gelen şeyi tanımlama çalışmasıdır. Bu bok da öyle havayla çalışmıyor, yakıtı iktidar. Ama ona sorsan, Kanaat AŞ iktidarın tamamen dışında, iktidar hep başka yerde, başkalarının elinde. İktidar toparlanıp birilerine dört beş yıllığına tevdi edilir ve bu kendisine iktidar tevdi edilen, tamamen başka bir göynek giyerek toplumun bir üst katına taşınır. Bu arada alt katta olup bitenler iktidar teknikleri açısından her türlü sorgulamanın dışındadır. Bu kurguya o kadar çok yerde rastlıyoruz ki, iktidar hakkında şimdiden 'yıllanmış' diyebileceğimiz yeni kavramsallaştırmalar bu konularda atıp tutan hiç kimsenin mi kapısına uğramamış, insan merak ediyor. Hâlâ Edward Said usûlü speaking truth to power... O orda, biz burdayız. Değiştirmek veya yeniden üretmek hassaten onun işi, bizse sadece kendiliğinden var olanı temsil ederiz. Kanaat AŞ'nin işine geldiği için kendine bakmıyor, görmezden geliyor fikri, bende uzun süredir daha baskın. O yüzden bilmiyor değil, bilmezden geliyor. (Bir diğer bilmezden gelme örneği: akla takılan sorular kısmında bir soru da "Sizin çalışma yönteminiz (toplantı gündemlerinin önceden belirlenmesi) belli bir şemanın dayatılması anlamına gelmiyor mu, diye soruluyor. El-cevap: Plansız olunca da insan bir yerlere varamıyor canım, bu pratik açıdan gerekli. "Tabii ki eksikler fazlalar olacaktır. Zaman içinde düzeltilirler.")

Bütün bu kurgu içinde pek hoşlaştığım bir diğer ufak ayrıntı da, "ortanın malı" olduğu için geçerli olan fikrin gerçekten de hep geometrik ortaya denk gelmesi. Yukarıda kitapçığın kapağı var ya, ortak paydanın armonisini görüyorsunuz değil mi? Üç tane değişik renkte küme ve kesişim noktaları tam ortada, uçlarda değil, beyaz. Bize doğru olanı kabak gibi işaret ediyor. Toplumda fikirler mükemmel çan eğrisi gibi yayılırlar, diyor. En makul olup aynı zamanda da en doğru olan, tabii ki aşırıların ortasında bulunandır; ki bunun en fazla sayıda insan tarafından benimsenen fikir olmasında da bir hikmet vardır. Uçlara isabet ediyorsan, kendini budamalısın. Ağırlık merkezine doğru yol almalısın. Bu uçta bulunanın ağırlık merkezine doğru kaymasının güzel yolları var. Kanaat AŞ'nin prodüksiyonları da zaten hep bu ortaya yönelme programını içeriyor. Gazete-dergi-televizyon tartışmaları bazen öyle bize ayrılan sürenin sonuna geldik'lerle, ama lütfen çok kısa reklama gidicez'lerle kesilse de hep iki kişinin karşılıklı gelip medeni medeni tartışmasına, birbirini ortaya doğru çekip makul'ü bulmasına dayanıyor. Barlas-Kongar komedyası artık medeniyetin, medeni tartışma kültürünün paçalardan aktığı bir zirve noktası. Onlar pek mesafe kat etmiyor olabilir ama Kanaat AŞ'nin ideali herkesin beyaz alanda toplanması. Böyle böyle bir bakmışsın, görünmez el seni ortaya doğru getirmiş.

Neyse, her zaman olduğu gibi beğenmeme böyle bölük pörçük devam edip gidecek. Yazıyı bitirmek lazım. Bu kitapçığa ben sivil toplumun aynası olarak değil, Kanaat AŞ'nin gizli tarihinin yapraklarından biri gözüyle baktım. Bir birim zamanda bir dilim çekip alınca Kanaat AŞ'nin vaazları her ne kadar öncesiz sonrasız kutsal yasalar gibi görünüyorsa da uzun vadede hepsi başka başka şekillere bürünüyor, başka insanlar tarafından temsil ediliyor. Kitapçığın bugünden bakınca o değişimi vurgulamak gibi bir önemi var işte, yoksa gerisi fasa fiso. Mesela Kıbrıs meselesi tartışılırken Ortak Payda'ya şerh düşen bir kişi "Kıbrıs bir milli meselemiz, kanla ödenmiş kırmızı çizgilerimizden birisi. Üstelik ulusal onurumuz da söz konusu. Bu konuda taviz verilemez" yazmış. Bugün (2011) bu kanaatin şerhler arasında bile olsa dillendirilmesi, böyle düşünen birinin toplumun taleplerini temsil eden altın adamlar arasında bulunması mümkün mü? Böyle bir tipleme ve fikirleri artık yalnızca çarpıştırmalı-kızıştırmalı TARTIŞMA PROGRAMLARI açısından bir kıymet ifade edebilir. Yüzüne ciddi ciddi "Hee, hee" ayağı çekilip arkasından dalga geçilen cins konuk olarak, emekli paşa Ramiz İlker gibi tıpkı. Veya bugünün bir altın adamlar kadrosu, örneğin sosyalist şair-köşe yazarı-kanaatmatik RONİ MARGULİES'i es geçebilir mi? Geçemez, kendisine ortada kocaman ev yaptı adamcağız. Sırf kendisi de değil, mensubu olduğu siyasi hareket sivil toplumun en başat temsilcisi şu anda. Bu yüzden değinmeyi bırak, ancak o klik tarafından bugün böyle bir çalışma hazırlanabilir. İşte böyle böyle, hegemonik söylemlerin rüzgârları her devirde farklı yerden esiyor. Bugünün ortak paydasının aa, gerçekten tam da ortada olan ağırlık merkezi daha başörtüsü dostu, daha asker karşıtı olurdu. Memleketten Ergenekon geçti yahu, sivilleşme konusunu ancak kısa bir değiniyle geçen 2004 ortak paydasının artık bir hükmü olabilir mi?

Bu son söylediklerimden lütfen bir durumu olumsuzlama, değişime hayıflanma almayın. Değişime hayıflanılmaz, değişim esastır. Tam ortada olanın içeriğinin bugün şu veya bu olması hiç önemli değil. Onun kendi kendisine dair iddialarına karşı uyanık olabilirsek bence yeterli olur[2].

-----
[1]: Hüsnü Öndül (eski İHD başkanı), Baskın Oran, Fikret Başkaya, Salim Uslu (HAK-İŞ), Melda Keskin (Greenpeace), Mustafa Erdoğan (Ankara Üni.), Mehmet Elkatmış (TBMM İnsan Hakları Komisyonu Bşk.), Murat Belge, Hrant Dink, James Logan (Amnesty Int'l), Nuray Mert, Yılmaz Ensaroğlu (Mazlumder), Atilla Yayla, Akın Birdal, Ece Temelkuran, Jonathan Sugden (Human Rights Watch), Sami Selçuk, Ergin Cinmen (Avukat), Mehmet Bekaroğlu, Mebuse Tekay, Aydın Engin, Hüseyin Hatemi. Alsında Şanar Yurdatapan ve Abdurrahman Dilipak da varmış ama onlar sonradan heyetten ayrılıp kendi kitaplarını yazmışlar.
[2]: Bu yazı 13 Ağustos 2010'dan beri taslaklar arasında. Hala pek memnun değilim, bu kitapçıkla ilgili çok daha önemli bir şeyler varmış da görememişim, bakamamışım gibi geliyor ama bloga yazma alışkanlığının silinmesi riskine karşı da bir harekette bulunmak gerek.

19 Aralık 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: Pera Sokakları

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü, belediyeye bağlı kütüphanelerdeki mebzul miktardaki haritaların bazılarını kitaplar halinde basıyor. Örneğin "Alman Mavileri" diye anılan, 1913-14 tarihli İstanbul haritalarını konu edinen üç ciltlik bir kitap var, sarılıp uyunabilecek bir yayın. Bilimsel bir çalışmayla, Galata Kulesi nirengi noktası alınarak çizilmiş; oldukça büyük ölçekli, yani çok ayrıntılı bir harita. Atatürk Kitaplığı'nda kitapları elime alıp inceleyince sarılıp uyuma fikrim biraz değişti; nedeni haritaların -bence- pek pratik şekilde dizilmemiş olması. Bütün şehir, net kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde dilimlenmiş ve kitap bu dilimleri yukarıdan aşağı ve sonra soldan sağa (veya sağdan sola) giderek izliyor. Dolayısıyla -atıyorum- Dolmabahçe Sarayı ile Taksim Meydanı apayrı ciltlerde bulunabiliyor. Bu Alman Mavileri'nin hemen yanı başında bir başka çalışma gördüm ki, "İşte Premier League bu!" dedirtti. İstanbul'un Charles Edward Goad'un (1848-1910) ekibi tarafından, sigorta şirketleri için yapılmış planlarını içeren çalışma, yine İBB KMM tarafından yayınlanmış (2007). Goad, kendi kendini yetiştirmiş, inşaat mühendisi-haritacı-müteahhit türü bir insan. İngiltere'de doğmuş, Kanada'da ölmüş. Kendisinin büyük bir şirketi var; İstanbul'un olduğu gibi, dünyanın pek çok başka metropolünün de planlarını çıkarmış. Planlar aynı şirketin eseri olduğu için aşağı yukarı standart bir lejanda sahipler. Bu da şehirler arasında kıyaslar yapmaya olanak veriyor. Örneğin şu adreste, aynı şirketin çıkardığı Manchester planından bir pafta görüyoruz, temelde İstanbul planlarıyla aynı gibi.

Burası İstiklal
Goad'un planları, 1905 yılı civarında hazırlanmış. Kendisinin bizzat İstanbul'a gelip gelmediği bilinmiyor. Planlar, sık tekrarlanan yangınlardan para kokusu alan sigorta şirketleri için hazırlandığından, pragmatik ve pratik. Öncelikle, ele alınan paftalardaki binaların yapıldığı malzeme, kat sayıları, duvar yapıları ayrıntılı şekilde belirtilmiş ki sigorta şirketi ona göre bir yangın riski belirlemesi yapsın. Sonra, Türkler sigortaya pek yanaşmadığı için gayrimüslimlerin yaşadığı mahallelere daha çok eğilinmiş. Tabii devlet dairelerinin ve tarihi eserlerin bulunduğu mahaller de es geçilmemiş. Beyoğlu'nda İstiklal Caddesi ve ona açılan sokakların ilk birkaç tanesi ayrıntıyla işlenmiş iken Tophane veya Kasımpaşa tarafları "taştan ve tahtadan mamul evleri olan Türk mahallesi" gibi bir ibareyle geçiştiriliyor.

İstiklal Caddesi civarında enteresan bir ayrıntı daha var: baktığımızda, bölgenin tamamen değiştiğini görüyoruz. Aslında o gün olmayıp bugün olan bir sokak (Muammer Karaca Tiyatrosu Çıkmazı) hariç caddeye açılan sokakların yapısı tamamen bugünle aynı. Fakat sokakların çok önemli bir kısmı, bugünkü isminden farklı bir isim taşıyor. Caddenin kendisi bile Pera Caddesi adında, malum. İsminin ne zaman ve nasıl değiştirildiğini Allah bilir (6-7 Eylül döneminde olmasın, Tatavla'nın Kurtuluş oluşu gibi?). Goad planları hakkında ulaştığım bir yazıda konuyla ilgili şöyle bir yorum yapılmış:

Özellikle Galata­-Pera bölgesinde yol isimlerinde Türkçeleştirmeye gidilmiştir. Örneğin Büyük Pera Sokak İstiklal Caddesi olmuştur. Papaz, Papazoğlu gibi sokak isimleri de değiştirilmiştir. Bazı sokaklar o sokakta mesleklerini icra eden zanaatçıların yaptıkları işlerle isimlendirilirken bu isimlendirmelerde Yorgancılar Sokak Tersane Caddesi’ne dönüşmüştür. Günümüzde bulunmayan bir takım yapılardan isimlerini alan sokakların da ismi değişmiştir. Örneğin artık bulunmayan Haseki Hamamı'ndan ismini alan Haseki Hamamı Sokak, Vakıf  Han Sokak olmuştur. Bunların dışında isimlerin değiştirilmesinde herhangi bir yol izlendiğine rastlanmamıştır. 

Grande Rue de Pera
Bu yorum bana pek ikna edici gelmedi. Daha doğrusu, isim değişiklikleri pek burada bahsedildiği kadar kendiliğinden olmuş gibi gelmiyor bana. Bence bir yol izlenmiş ve o yolun da, ülkemizin o günlerden bugünlere geçirdiği ve sonucunda Tayyip Erdoğan'ın şu meşhur "ters-mıknatıslanma" konuşmasında değindiği "Eğ üstelik bu ülkenin %99'u da Müslümaağn?" durumuna geldiği büyük kuraklama ile inkâr edilemez bir ilgisi var. Ben haritaya baktığımda, kâh sokağa ismi verilen yapının yıkılmasıyla, kâh orada çalışan meslek erbabının orayı terk etmesiyle, başka herhangi bir yol izlenmeden, tesadüfen, olayların doğal akışı gereği, "Aa bir de bakmışsın ki böyle olmuş" şeklinde, öznesiz öznesiz değişen bir cadde değil, kimliğiyle oynanmış, geçmişi yok edilmiş, Türk-İslamlaştırılmış bir cadde görüyorum. Bunun için illa isimlerin yerine öyle kör kör parmağım gözüne Hünkâr Cennet-Mekân Yavuz Sultan Selim Hân Hazretleri Caddesi, Üstâd Necib Fazıl Sokak falan gibi isimlerin konulması şart değil. Var olanın kıymetini bilip onu koruma gibi bir kaygının eseri olmayınca, dönemin isimleri bir bir ortadan kaybolunca zaten maksat hasıl oluyor. Adını muhtemelen Glavany ailesinden alan sokak, Kallavi Sokak olmuş mesela. Gerekçesi muhtemelen dil dönmemesi, tıpkı Misk Sokak'ın Mis Sokak olması gibi. Ama giden gitmiş. Veya "isimleri bir sokakta yaşayacak" şeklindeki çakma kıymetbilirlikle Atıf Yılmaz Sokak, Yeşilçam Sokak yapıyorsun, arada Deveaux ve Sakızağacı gidiyor. Zaten bu sokakları dolduran insanlar da zaman içinde Deveaux'yu bir garip, Atıf Yılmaz'ı ise pek doğal karşılayacak öznelere dönüştürüldüğünden, öyle olmayanlar da bir şekilde oralardan kovulduğundan, kimse bir tuhaflık sezecek, oturup giden isimlere ağıt yakacak değil. Ermeni Kilise Sokak, Nevizade Sokak adıyla alkolün ve fasılın başkenti olmuş, sokağa adını veren Üç Horan Kilisesi arada bir yerde güçlükle nefes alır hâle gelmiş, üstelik ismi buraya verilen Nevizade Ataî'nin de sokakla pek bir ilgisi yok, kilisenin arkasında da gençlik "Çileeeeeeeeeeeeee" diye fasıl yapıyor. Bence çok boktan bir tablo.

"Yıllardır bu sokağın adı X Sokak'tı, ben bunu Y Sokak şeklinde değiştirdim" cümlesi bence iktidar sahiplerinin ağzından çıktığı kadar basit bir cümle değil. Bunu söylemek ve eyleme dökmek bilincinde olunmasa da çok büyük ve -bence- haksız bir iktidar tasarrufu. Adını sonsuza kadar yaşatalım'lar da dahil bence hiçbir şekilde sokak, cadde, mahalle, köy, kasaba, şehir ismine dokunmamak gerek. Ne ise ne. Bu isimleri şıklaştırmak, çağdaşlaştırmak, mutenalaştırmak, içeriklileştirmek, olduğundan daha da anlamlılaştırmak kimsenin haddine olmamalı. Bu koruma bilinciyle ilgili olan kısmı. Bir de değiştirip dönüştürme iradesi var işte. Bu iktidar kafası elini değdiği yeri kurutuyor, çirkinleştiriyor; tatsız tuzsuz kalıpları bir sürü başkabaşkalıkların boynuna ittirip geçiriveriyor. Gidin bakın: Doğu Anadolu "-yurt, -su, -ağaç, dağ-, -ca, -çay, çalı-, ak-, kara-, kızıl-" gibi 25-30 tane sözcüğün mal gibi döndürülüp döndürülüp kullanıldığı, tamamen generic bir sürü köy ismiyle dolu. Köy dağın dibinde diye adını Dağdibi yapmış. Belki Kürtçe veya Ermenicede bambaşka bir ismi var. Hepsi bir tornaya bir şekilde uydurulmuş. Bütün kanı bir şekilde çekilmiş. (Yeri gelmişken, bu değişimin boyutlarını Sevan Nişanyan'ın Anadolu'da yer isimleri envanteri projesinden görebilirsiniz)

Neyse, bu öfke hâli böyle gittikçe gider. Planlara göre Taksim'den Tünel'e giderken, sonra da Tünel'den Taksim'e dönüşte sağ tarafta bulunan sokakların eski ve yeni isimlerini vereyim şimdi. Bunlar yalnızca İstiklal Caddesi'ne açılan sokaklar. Yanları, devamları, arkaları yok. İsimleri yazarken Goad planlarındaki imlayı korudum. Harf devrimi öncesi döneme tekabül eden Latin harfli ve Fransızca okunuş kurallarını izleyen Türkçe yazısından ne kadar hazzettiğimi daha önce yazmıştım. O meyandan olsun. İşte:

Taksim Cd. - ?
Zambak Sokak - Rue Taxim
Bekar Sokak - Rue Bekiar
Mis Sokak - Rue Misk
İmam Adnan Sokak - Rue Imam
Atıf Yılmaz Caddesi - Rue Sakyz-Agatch
Yeşilçam Sokak - Rue Deveaux
Balo Sokak - Rue Sagh
Solakzade Sokak - Rue Sol
Sahne Sokak - Rue Théatro
Hamalbaşı Sokak - Rue Hamal-Bachi
Tütüncü Çıkmazı - Impasse Tutundji
Han Geçidi Sokak - Passage Hazzopoulo
Emir Nevruz Sokak - Passage de l'Eglise Grecque veya Impasse Panaïa
Olivya Geçidi Sokak - Impasse Olivio
Kallavi Sokak - Rue Glavany
Saka Salim Çıkmazı - Impasse Saka
Perukar Çıkmazı - Impasse Lattine
Deva Çıkmazı - Rue Ezadji
Korsan Çıkmazı - Impasse L'Orando
Terkoz Çıkmazı - Passage Dandria
Balyoz Sokak - Rue Venedik
Orhan Adli Apaydın Sokak - Rue Derviche
Gönül Sokak - Rue Timoni
Asmalı Mescid Caddesi - Rue Asmali Mesdjid
Müeyyet Sokak - Rue de Suede
General Yazgan Sokak - Rue Zumbul

Şah Kulu Bostan Sokak - Rue Nouvelle (Yeni Yol)
Kumbaracı Yokuşu - Rue Koumbaradji Yokouchu
Postacılar Sokak - Rue des Postes
Muammer Karaca Tiyatrosu Çıkmazı - Yok/yazmıyor
Nuri Ziya Sokak - Rue de Pologne (veya Rue Leh)
Eski Çiçekçi Sokak - Rue Linardi
Acara Sokak - Rue Ada
Yeni Çarşı Caddesi - Rue Yeni Tcharchi
Kartal Sokak - Rue Kartal
Turnacıbaşı Sokak - Rue Sou Terazi
Fuat Uzkınay Sokak - Rue Hava
Ayhan Işık Sokak - Rue Kouloglou
Sadri Alışık Sokak - Rue de Brousse
Büyük Parmakkapı Sokak - Rue Buyuk Parmak Kapou
Küçük Parmakkapı Sokak - Rue Kutchuk Parmak Kapou
Meşelik Sokak - Rue Roum Kabristan

Manchester dolaylarından bir türküyle kapatalım: Yukarıdaki linkte Goad'un Manchester planlarından ufak bir alıntı resmi vardı. Aşağıda, o resimdeki bölgenin bugünkü halini görüyoruz. Ortadan kaybolan bir iki sokak dışında isimleri tamamen aynı görünüyor. iyice zumlayıp kıyaslayabilirsiniz. Tamam, belki İngiltere'yi örnek vermek haksızlık olabilir ama bu yukarıdaki değişme oranına da bir yuh çekmek gerekiyor:


Yakın tarihimiz tuhaflıklarla dolu.

04 Aralık 2010

Evrensel

Evrensel'e ve evrenselciliğe karşı yaklaşım nasıl olmalı? Ben, pek sevmiyorum. Geçmişte evrensel insan hakları kavramını ve söylemini eleştiren bazı yazılara bulaşmış, onlar aracılığıyla evrensel'den soğumuştum. Üzerine, evrensel değerleri ve yargıları temsil etme iddiasında olan eski model, à la Sartre entelektüel modeline olan derin antipati var. Fakat, şahsen hâlâ evrensel değerlere, vicdana filan yaslanan bir söylem üretip fışkırtma noktasını yanlış bulsam da, "evrensel sözünü duyunca Browning'ime uzanırım" noktasını da çok sağlam hissetmiyorum diyebilirim. İşte bu noktada yine her zaman olduğu gibi Pierre Bourdieu devreye giriyor. "Alın bunlar evrensel bilgiler, bunlar da evrensel değerler, bunu biz yaptık" diye ortaya çıkan skhole sahibi bilimci/filozof/akademisyenlere dair aşırı güçlü eleştirisi malûm. (Hâlâ akademisyen habitus'ünün nesilden nesile aktarılmasının yeni bir biçimi olarak PhDComics hakkında sağlam bir şeyler yazılabilir diye düşünüyorum.) İşte bu eleştirinin adımlarından birinde, çok güzel bir pasaja rast geldim. Hem yanlış evrenselciliğe net bir karşı duruş içeriyor, hem de bunu yapacak olanı post-modern kuyularda merdivensiz bırakmıyor. (Aslında bu cümlenin türdeşi bir cümle, elsewhere yazdıklarından hareketle, entelektüeller hakkında verdiği nihai kararı özetlemek için de kurulabilir: hem eski modeli tamamen yerinden ediyor, hem de yeni modelin nasıl bir evrensel'e bel bağlayabileceğini ortaya koyuyor. Bourdieu'nün, benzeri işleri yapan başka düşünürler içinde evrensel'e ilişkin bu kadar gelişkin bir eleştirisi ve fikri olan ender bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Kendi yeni-entelektüelini kodlarken "do not universalize so fast" filan diye vazederek yüzeyselliğin dibine vuran adamlar da var.) Yine "Pascalian Meditations"tan (çev: R. Nice, Stanford University Press, 2000) geliyor bu alıntı. 70-71. sayfalar arasında.  Bu sefer pasajı çevirmeyi de denedim. İşte şöyle:  
Aklın ortaya çıkması için bazı tarihsel koşullar vardır. Bilimsel görünmeye ilişkin bir çabası olsun veya olmasın, bu koşulların unutulmasına ya da bilinçli olarak gizlenmesine dayanan her düşünce, tekellerin en haksızı olan “evrenselin tekeli”ni meşrulaştırma eğilimi gösterir. Bu yüzden, her iki taraftan da tepki görmek pahasına da olsa; hem evrensel’e ulaşma koşullarını görmezden gelen soyut bir evrenselciliği savunanlara --ki bunlar, cinsiyet, etnisite veya sosyal pozisyon açısından ayrıcalıklı kimseler olarak, evrensel’i sahiplenme konusununda de facto bir tekele sahiptirler ve bu tekellerine meşruiyet de bahşederler--; hem de inançsız, kinik bir göreliliği savunanlara karşı çıkmak gerekir. İster uluslararası, ister ulusiçi ilişkilerde olsun; soyut evrenselcilik, gerçekleştirilmesinin ekonomik ve sosyal koşullarından koparılmış "demokrasi", "insan hakları" gibi bir soyut evrenselin şekilsel gerekliliklerine uymak adına; hatta daha kötüsü, tikel bir grup için (ve nihayet, kadınlar, geyler ve siyahlar gibi damgalanmış bir tikelliğe sahip bütün “cemaatler” için) özel haklar tanınmasına şatafatlı bir evrenselcilikle karşı durmak adına; kurulu düzenin, halihazırdaki güçler ve ayrıcalıklar dağılımının, yani burjuva, beyaz, Avrupalı/Amerikalı erkeğin hakimiyetinin haklı gösterilmesine hizmet eder. Öte yandan, bütün evrenselci manifestoları hegemonyayı sürdürmek için tertiplenmiş riyakar oyunlar olarak gören elementer bir tür göreliliğe bağlılık adına evrensel’e inanmanın, gerçeğe, özgürleşmeye, yani özetle Aydınlanma’ya inanmanın türlerini, evrensel gerçek ve değerlerin onaylanmasını septikçe veya kinikçe reddetmek de, düzeni olduğu gibi kabul etmenin başka --ve kendisine bir radikallik havası verdiği için de bir bakıma daha tehlikeli-- bir biçimidir.
Nasıl görünüyor olursa olsun, aynı anda hem soyut evrenselciliğin aldatıcı ikiyüzlülüğüne karşı; hem de, gerçek hümanizmin en köklü hedefi olan (ve evrenselci vaazcılık ile nihilist (sözde) yıkıcılığın ikisinin de unuttuğu) evrensel’e ulaşmanın koşullarına evrensel ulaşım için savaşmakta bir çelişki yoktur.
Bu adam bir gün okuma başında beni öldürecek.

26 Kasım 2010

Akademisyen nedir, nerelerde yaşar?

Bourdieu'ye göre kesin olan bir şey var: öyle mahalle arasında, çarşıda pazarda, merdiven altında akademisyen olunmaz. Bir lojmanınız, bir ofisiniz yoksa kurtarmıyor. Akademisyen denen tiplemenin ve onun üretimlerinin zaten alametifarikası, hayatla bağlantısız olmak. Bu, hem hayatın dertlerinden korunmuş olmak, hem de hayata temas edememek anlamına geliyor; yani hem bir imkân, hem de bir sakatlık. Şeytanla anlaşma yapmak gibi. Bu varoluşun önkoşulu olan skhole durumunun, akademisyenlerin bulundukları mekânlara kadar işlediği birkaç örnekten bahsettiği şöyle bir pasaj var, ki küçük Amerika'nın yeni üniversiteleri için de geçerlidir:

Son paragrafla birlikte: sankim beni...
Méditations Pascaliennes, Bourdieu'nün son kitaplarından biri (1997). İngilizce baskısı 2000'de yapılmış; henüz Türkçeye çevirilmemiş. Bu kitaptan hemen önceki eserlerinde yavaştan uğraşmaya başladığı akademik bakış açısının kritiği, bu kitapta zirveye çıkıyor. Kitabı, yapı malzemeleri satan dükkânlarla, ikinci el eşya mağazalarıyla dolu; gürültüsü, patırtısı, paket servis motoru vroaarrrrlaması, yol kavgası eksik olmayan bir sokakta çalışıyorum. Durumda biraz ironi var.  
Bu yukarıdaki alıntı, kitabın 40. sayfasından. Şanslıyız çünkü Google Kitaplar'dan, bu muhteşem parantezin dahil olduğu kısa yazı tamamen okunabiliyor. Fransız entelektüel hayatının önemli bir döneminin çok boyutlu bir analizi var bu ufak ekte. Felsefenin itibarı, bu itibarın yatağı olarak üniversite öncesi eğitimin son demleri, birbirini takip eden ekoller, yarım devrimler, filozofların "evrensel'i temsil edenler olma" süreci, filan... Yukarıdaki sadece yarım sayfalık bir güzellik, daha pek çok ufak alıntı odağa alınabilir. İşte, aşağıda:


-----
Bu arada geçen gün blog bir yaşını doldurdu. Cafcaflı, komikli, görselli bir şeyler yazacaktım ama kaldı. İlk defa bir blogu bu kadar uzun sürdürebildim. Katkılarıyla şevk verenlere teşekkür ederim. Umarım devamı gelir. (Yani umarım blogun devamı gelir.)

Posted by Picasa

19 Kasım 2010

Atatürk ve iller (birinci bölüm)

"Niye?" diyeceksiniz, biliyorum ama yine de şu ufak, eğlencelik araştırmanın ilk bulgularını paylaşacağım. Mustafa Kemal Atatürk'ün Türkiye'de bulunan şehirler hakkında söylediği sözleri derliyorum. Başlangıçta belirgin bir amacım da vardı ama bu amacı unuttum; artık sadece süreç içinde kamusal/sivil bir dolu siteye girip çıkmanın ve güncel/tarihi binbir değişik mim'e şahit olmanın hazzı için devam ediyorum. Bu postta, Ankara'dan Mersin'e kadar olan 33 il için bulduğum şeyler var. Plaka numaraları listesinin sonuna kadar gitmeye de niyetliyim, çünkü gerçekten çok eğlenceli bir şey. Sırayla illeri seçiyorum ve google'da "Atatürk ve x", "Atatürk ve ilimiz" x, Atatürk "x hakkında" demiştir gibi aramalar yapıyorum. Onlarca valiliğin sitesi tek bir şablon üzerine yapıldığı için hepsinde bir "Atatürk köşesi" oluyor. Bazen valinin verdiği 10 Kasım konuşmaları yardım ediyor. Valilik sitelerinin yetersiz kaldığı noktada ilde çalışan amatör/profesyonel tarihçilerin, öğretmenlerin, askeri personelin kendi imkânlarıyla yazdığı şeyler, bazen de ilgisiz sivil toplum kuruluşlarının siteleri devreye giriyor. Her ilin adını, izleyen alıntıyı aldığım internet sayfasına linkledim. Bu sayfalara birer göz atmanızı öneririm.

İçeriğe dair öyle uzun boylu çıkarımlar, cins cins okumalar, soyutlamalar filan yapmak istemiyorum. Bu, gördüğüm yazılardan doğrudan aldığım keyfe biraz turp sıkmak olur. Yalnızca bazı pattern'lara değinebilirim. Çok sayıda il, kendilerini cumhuriyet tarihine önemli bir noktadan bağlayabilmek için Atatürk'ün en kritik kararları kendi sınırları içerisindeyken aldığını iddia ediyor. Özellikle, anlatıdaki mihenk taşı konumları itiraz edilemez derecede net olan Erzurum, Amasya, Sivas gibi illerin etrafındaki iller, kendilerini de fotoğrafa eklemeye çalışıyor. Yine çok sayıda ilde, hele de Kurtuluş Savaşı esnasında işgâl görmemiş yerlerde, "Atatürk'ün x'e gelişi" günleri kutlanıyor; ki Ankara'da, Allahın 27 Aralık'ında az ayaz yemedik bu günün törenleri yüzünden. Sinop'taki (ikinci yazıya kaldı) "Ne olur Sinop'un yarı güzelliği Ankara'da olsaydı" yazısını ve Antalya'daki "Şüphesiz ki Antalya dünyanın en güzel yeridir" yazısını heykelleştirilmiş halde görmüştüm. Hatta Antalya otogarında İngilizcesi bile vardı sticker olarak. Burada geçen diğer sözlerin de ilgili ile ait bir görülecek yere kazındığından, hiç olmadı Atatürk heykel ve büstlerinin kaidelerine işlendiğinden de adım gibi eminim. Bir gün bu sözlerin bu şehirlerdeki izlerini sürmeyi de çok isterim.

Yazı içinde çok fazla copy-paste olduğu için yazının biçimi yer yer yamuk yumuk hale gelmiş olabilir. Son olarak bunun için de kusuruma bakmayın diyeyim ve başlayalım:

Adana:
Bunu kendisi, Büyük Zaferden sonra 15 Mart 1923 günü Adana'ya ilk geldiğinde "Bende bu vakayiin ilk hissi teşebbüsü, bu memlekette, bu güzel Adana'da doğmuştur." diyerek açıklamıştır. Bu açıdan, Atatürk'ün zaferlerle dolu askeri ve siyasi hayatında, Adana'nın özel bir yeri vardır.

Amasya:
"Ben milletin mevcudiyetine hürmet iradesine riayet şartını esas olarak ihtiva eden bir itilafnâmeyi o murahhasa burada imza ettirmiştim.”
“İşte bu itibarla Amasya İnkılap ve Cumhuriyet tarihinde daima ehemmiyetini muhafaza edecek mevki ihraz eylemiştir.
"

Ankara:
"Ankara ve Ankaralıların benim gönlümde bambaşka bir yeri vardır"

Antalya:
"Daha sonra karadan bugünkü Lara yolu üzerinde Rumkuş mevkiine gidildi. Atatürk oradan denizi, karşı sahilleri, karla örtülü Beydağları’ nı uzun uzun seyretti ve “Hiç şüphesiz ki Antalya dünyanın en güzel yeridir” demekten kendini alamadı. Bulunduğu yerin adını yanındakilere sorduğunda “Rumkuş” olduğunu öğrenince Türk topraklarında Türkçe adın olması gerektiğini söyleyerek adının “Erenkuş” olarak değiştirilmesini istedi."

Bitlis:
(Bu alıntı doğrudan doğruya Bitlis hakkında değil ama Bitlis'te dile getirilmiş) “Burası çok güzel yerler. Burada bir Şark Üniversitesinin kurulması gereklidir

Bolu:
"Bolu Halkevinde bir gece kaldım. Bolu’nun güzelliğinden, halkın coşkun sevinçlerinden çok mütehassis oldum."
[...]
Atatürk Edirne'de
Sonra, Fırka'ya çıkıldı. Kendisine tahsis edilen odaya doğru ilerlerken merdivende bir an durakladı. Ilıca, Karacasu taraflarına baktı. Recep Peker'e: "Bolu'yu Ankara'dan önce görmeliydim..." dedi. Bu söz, Bolulularca, sonraları değişik şekilde yorumlandı."Yoksa, Gazi, Bolu'yu başkent yapamadığına mı hayıflanıyordu." Fırka'da, üst düzeyde ve halkın temsilcileri ile fikir alışverişinde bulunuldu.

Diyarbakır:
"Yirmi yıl sonra tekrar Diyarbakır'da bulunuyorum. Dünyanın en güzel ve en modern bir binası içinde, modern, nefis bir müziği dinleyerek... Beşeriyetin medeni bir halkı huzurunda, bu halkın evinde duyduğu zevk ve saadetin ne kadar büyük olduğunu elbette ki takdir edersiniz. Bunu kaydetmekle bahtiyarım." (Bu konuşmanın ertesi günü Diyarbakır'ın "Diyarbekir" olan adı bugünkü haline çevrilmiş.)
Erzincanlıların kendisi için gösterdikleri sevgi ve bağlılığa teşekkür ettikten sonra: “Erzincan’ın az zamanda layık olduğu ve Cumhuriyetin kendisinden beklediği mertebede nur ve feyz kaynağı olacağına tamamen inanıyorum” dedi.
Hemşehrilik Belgesi, Gaziantep Belediye Başkanı Hamdi Kutlar’ın bir konuşmasıyla Atatürk’e verildi. Atatürk teşekkür ederek "Gaziantep güzel şehir, Gaziantep’liler vatansever, cesur ve çok çalışkandır. Bu şehir her hizmete layıktır. Gereken her yardım yapılacaktır" dedi.
"Türküm diyen her şehir, her kasaba ve en küçük Türk köyü, Gaziantepliler’i kahramanlık örneği olarak alabilir"
(Malum nedenden ötürü bu il hakkında çok söz var) "Hatay’daki mücadelelerin gaye ve hedefini biliyorum. İlk günden beri de bu mücadeleleri takip ediyor, imkânlarımızın müsadesi nispetinde destek oluyoruz. Hatay, zaten Misak-ı Millî sınırlarımız içerisindedir"
Hatay benim şahsî davamdır. Şakaya gelmeyeceğini bilmelisiniz
Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz
(Önce şuraya da bir bakın isterseniz; Atatürk'ün seyahatleri biraz tatsız olaylara da sahne olmuş. İzleyen alıntı, o adresteki yazıda aktarılan "Ermeniler Rumlar bu binaları yaparken siz ne yapıyordunuz?" anekdotuyla ilgili olabilir gibime geldi.) "Mersinliler, Memleketiniz, beldeniz Türkiye'nin çok mühim bir noktasında bulunuyor.Çok mühim ticaret noktasıdır. Memleketiniz, bütün dünya ile Türkiye'nin irtibatı noktasının en mühim bir noktasıdır. Bunu sizler benden iyi biliyorsunuz. Fakat bilmelisiniz ki -açık söyleyeyim- memleketinize hakim bulunmuyorsunuz. Memleketinize sahip olabilmek için yeni çok mühim çalışma devresine giriyorsunuz. Geçmişte maruz kaldığınız mahrumiyetlerden çektiğiniz elemler, azaplar büyük olmuştur. Bunu sizler iyi takdir etmişsinizdir. Tekerrür etmesin."

Hakkında bir şey bulamadıklarım:
Adıyaman (1954'te il oldu) -- Afyonkarahisar -- Ağrı -- Artvin (1936'da il oldu) -- Aydın -- Balıkesir -- Bingöl (1936'da il oldu) -- Burdur -- Bursa (bu ile 18 ziyarette bulunmuş ama il hakkında özel bir cümlesi kaydedilmemiş) -- Çanakkale (Çanakkale Savaşı'ndan bağımsız olarak yalnızca kentten bahsettiği bir alıntı bulamadım) -- Çankırı (Kastamonu'da açıklanan şapka devriminin, ilk olarak, Atatürk'ün aynı gezi kapsamında ziyaret ettiği Çankırı'da uygulandığı iddiaları var; bir de, Atatürk deniz ve tren yoluna kapalı bir ilde olmalarına rağmen kendisine banyo hazırladıkları için Çankırılıları incelikli buluyor, ama şehre dair söz yok) -- Çorum -- Denizli ("Halka muhabbetimi iletiniz" vs.) -- Edirne (Edirne'yi ziyaretlerinden Selimiye Camii'nin kubbesindeki ayeti okuyup hocaya anlamını sorması anekdotu kalmış) -- Elazığ (Hem şehrin, hem de şehirde bir gölün ismini değiştirmiş; Elazığ'a da "Doğu'nun Yalova'sı" adını takmış) -- Erzurum -- Eskişehir (22 ziyaret, özel bir değini yok) -- Giresun -- Gümüşhane (1925'te il oldu) -- Isparta (Şehirdeki bir adayı çok beğenmiş ve adanın tapusu üzerine yapılarak kendisine hediye verilmiş)     

09 Kasım 2010

Hıncal Uluç ve kreşendo

İlk ölçüde başlayan kreşendoya da bakınız

Kreşendo (crescendo), bir müzik terimi. Müziğin akışına ait bin bir değişkenden "dinamiğin", yani sesin şiddetinin artması anlamına geliyor. Öğrendiğime göre, tiyatro ve sinemada da kullanılıyormuş; ekşi sözlük'te bir arkadaş "oyunun tirmanarak en yukariya ciktigi, tepe noktasi[na]" kreşendo dendiğini yazmış, ama ya aslında tepe noktasına doğru tırmanışı kastetmiş veya orada bir galatlaşma olmuş. Büyük yaşam gurusu Hıncal Uluç'un bu kreşendo sözüyle hayli fırtınalı bir ilişkisi var. Olur olmaz yerde kullanır; artistlik yapayım derken, aynı sözcüğü müzikteki anlamıyla (yani dinamiğin artması şeklinde) algılayan birinin kulağını gözünü tırmık içinde bırakacak şekilde abuk bir şey söylemiş olur. Benim bu duruma dikkat kesilmem, bugün bütün arama-taramalarıma rağmen internette bulamadığım bir yazısı sonrası oldu. İstanbul'da düzenlenen bir müzik festivalinin açılışını kutladığı ve kutsadığı bir yazısını "Öyleyse... Kreşendoooooooooo!" gibi bir nidayla bitirmiş, sanki insanların sahneye kreşendo diye bağırdığı bir durum varmış gibi bir vaziyet yaratmıştı. Dediğim gibi onu bulamadım, ama başka başka kreşendolar buldum. Alıntıların ilk kelimelerinde, alıntının geçtiği yazılara linkler var; siz de okuyabilirsiniz dilerseniz.

Eğreti Gelin ile evin küçük oğlu arasında beklenen sevişme sahnesi üzerine kurulu film.. Adım adım oraya gidiyor..
"Peki o zaman gel üstüme" diyor, Eğreti Gelin..
Kreşendo..
Hayır.. O sahneyi hemen bitiriyor Atıf Yılmaz..
Neden?..
Filmi ucuzlar diye mi korkuyor?.. Türk sinemasında iyi oyuncular sevişmez aptal kuralına mı uyuyor?..
Seyirciyi başından itibaren o sahneye hazırlayıp, kaçmak olmuyor..
Bu kullanım ilk başta biraz sözün anlamına uygun gibi görünüyor. Eğreti Gelin filminin bir nevi zirve noktası o sahnedir; bütün yapı, oraya ulaşma üzerine kuruludur. O zirveye yaklaşırken de izleyicide bir kreşendo hissi hâsıl olur. (Tayyip Erdoğan buna "kreşendolar cümbüşü" diyebilirdi.) Bu duruma benzeyen şöyle bir alıntı da var Hıncal'da üstelik:
Şener'in çetesi ile açılıyor film.. Uzun uzun onları tanıyoruz.. Niye?.. Filmin devamında önemli rolleri olacak da ondan.. Film gelişirken tahmin de ediyoruz..
Şener'in meğer hiç bilmediği bir oğlu var.. Bu oğlun da bir sevgilisi.. Bu sevgiliye de fena halde takık genç bir çete reisi.. Göz kırpar gibi adam öldüren genç reis, kızı kapmak için Şener'in oğlunu da halledecekken, Şener yılların gerisinden gelen çetesiyle yeniden işbaşı yapacak.. Eskiler, yeniler karşı karşıya gelecek.. Kreşendo.. Muhteşem bir çeteler savaşıyla film bitecek..
Kreşendo aynı kreşendo. Çeteler karşılaşınca hâsıl olan his. Hımppfss diye sesimizi tutacağız ve kreşendo olacak. Hıncal yazının devamında, bu orgazmik kreşendoya ulaşamadığı için yönetmeni haşlıyor: meğer o baştaki çetenin hiçbir işlevi yokmuş. Film burada anlattığı şekilde bir kreşendo içermiyormuş. "O zaman niye uzun uzun onları anlatıyorsun" diyor işte. Bana sorarsanız bu kullanımlarda Hıncal tırmanışı değil zirveyi kreşendo olarak adlandırıyor derim ama yine de ucundan bucağından biraz anlamı yakalamış gibi görünüyor. Konu dışı olarak bu iki alıntıdan ayrıca Hıncal'ın film değerlendirme motorunun iki vitesli olduğunu anlıyoruz. Adeta, bütün film bir kreşendo içerip zirveye çıkabiliyorsa iyi, çıkamıyorsa kötü. Devam edelim:
İstiridiye Deneyimi, beni sulara teslim etti. Bir su yatağı.. İçinde müthiş su fiskiyeleri.. Üzerinizde de duş delikleri.. Yatak içindeki suyun şiddetini seçiyorsunuz.. Dinleyeceğiniz müziği seçiyorsunuz, üzerinize yağacak yağmuru da keyfinizce ayarlayıp kendinizi sulara bırakıyorsunuz.. Nasıl yuğruluyor, nasıl okşanıyor vücudunuz.. Her hücreniz duyuyor, suyun gücünü, sihrini..
Ercan ertesi gün program değiştirip, İstiridyeye bir daha girdi.. Çıktığında hala Venüs'e pek benzemiyordu ama, nasıl kendine gelmişti.. Ve tabii kreşendo.. İlaheler Masajı.. Dört el masajı bu.. İki masöz, bazan paralel, bazan kontr alıyorlar, vücudunuzu ele.. Muhteşem.. Muh-teşem..
Buna ne buyrulur? Adam kaliteli yaşamanın duayeni diyoruz. Hıncal, Antalya Sheraton otelinin genel müdürü arkadaşını ziyarete gidiyor, Ercan Arıklı'yla birlikte. İki gün kâh istiridyeli yağmurlu banyo alıyor, kâh masaja giriyorlar. Olayın en heyecan verici kısmı olarak da "ve kreşendo tabii..". Ama ne alâka, masözler -pardon, ilaheler- masaja pianissimo başlayıp dozu ağır ağır fortissimo'ya mı yükseltiyorlar? Hayır, yine kilit taşı anlamında. Masaj, tatilin Hıncalca kreşendosu. Buyurun değişik bir örnek:
İkili; Doğan Kuban hocanın eserinden, Adair Mill'in mükemmel akademik çevirisiyle İngilizce basılan "OTTOMAN Architecture" kitabıyla kreşendo yapmış, bütün zamanlarının en mükemmel eserini yaratmışlar.
Bu örneğin enteresanlığı, Hıncal'ın köşesinde olup Hıncal tarafından yazılmamış bir yazıdan alıntı olması. Bilirsiniz, Hıncal'ın köşesinin önemli bir kısmı kendisinin gönül dostlarından gelen katkılardan oluşur. Bunu da Ünal Özüak adında biri yazmış. Ama kreşendo Hıncal kreşendosunu da geçmiş. İkili önemli bir kitap yayınlayarak kreşendo yapıyor. Bir masterclass'ında Barenboim bir öğrenciden tek bir notada dekreşendo (?) yapabileceğine inanmasını istiyordu. Öğrenci hocasının maksadına ulaşmıştı ama tek bir kitap yazarak kreşendo yapmak bambaşka bir şey.

Şimdiye kadarki örnekler, Hıncal'ın müzikteki kreşendoyla hiç ilgilenmediğini, sadece sinemadaki kreşendoyu kendine has bir şekilde yorumlayıp onu da başka bağlamlara uyarladığını düşündürebilir. Ama kazın ayağı pek öyle değil. Hıncal her şeyden olduğu gibi elbette müzikten de anlar. O konuda da eksik olmasın yazar çizer.
Ve piyanist, doğanın içinde doğaçlama çalıyor.. Daha önce hiç kimsenin yazmadığı, hiç kimsenin basmadığı notaları çalıyor.. O an, orada, ne hissediyorsa, onu çalıyor..
Sahildeki yamaçta, çift çift oturanlar birbirlerine iyice sokuluyorlar, sarılıyorlar..
Siz o kalabalığın içinde fena halde yalnızlığınızı hissediyorsunuz önce.. Ne zaman güzel bir an yaşasanız böyle oluyor zaten.. "Şimdi yanımda olsaydı.. Neden yok.." (...)
Çılgın piyanistin notaları sevgiyi anlatıyor.. Aşkı anlatıyor.. Gözlerinizi kapıyor, kendinizi sadece hayalinize ve müziğe veriyorsunuz.. Ve hafiften hafiften bir sıcaklık duymaya başlıyorsunuz yanı başınızda..
Düşünceniz yoğunlaşıyor, gelip yanınıza oturuyor.. Elinizi tutuyor bir eli ile.. Öbür kolunu omzunuza atıyor.. O çok özel kokusunu duymaya başlıyorsunuz..
Müzik yükseliyor..
İçinizden fısıldıyorsunuz..
"Seviyorum.."
Müzik daha yükseliyor..
"Çok seviyorum.."
Kreşendo.. Sessiz çığlınızı, belki sadece çok uzaklardaki sevgili duyuyor..
"Özledim seni kız.."
Bu yazı Hıncal Uluç'un tarihindeki en tırt yazı olabilir. Okumanızı özellikle öneririm. Seyhan Hastanesi ve Seyhan Oteli sponsorluğunda gittiği Tuluyhan "çılgın piyanist" Uğurlu resitalinden bahsediyor. Gitmiş güzel bir gezip tozmuş Adana'yı, yemiş içmiş. Böyle de bir romantik fanteziyle akşamını şenlendirmiş. Yine "kreşendo iki nokta" da yerinde. Ama dikkat edilirse yine müziğin şiddetlenmesini değil, en şiddetli noktasını anlatırken kreşendo diyor. Kreşendo mesela "o çok özel kokusunu duymaya başlıyorsunuz" cümlesinden sonra gelse, her şey hallolacak. Ama Hıncal'ın kreşendosu illâ ki en tepede!

Müziksel kreşendo kullanımının iyice bel verdiği "Bir Rahmaninov ki..." başlıklı yazıdan alınma şu örnekle biz de yazının ve kreşendo..'suna varalım.
ZATEN müzik güzel.. Zaten müzik popüler.. Daha ilk melodiler dökülürken orkestradan, ıslıkla ya da mırıldanarak eşlik edecek kadar tanıyorsunuz, adını ve bestecisini bilmeseniz de..
"Vay.. Demek Rahmaninov'un Üçüncü Senfonisi imiş bu" diyorsunuz.. Tamam.. Tamam da..
Böyle mi çalınır?..
Müthiş kreşendo şefin keskin jesti ile bir anda susunca, tüm salon sözleşmiş gibi ayağa fırlıyor.. Bu alkış için değil.. Coşkudan.. Herkesin içinde kendini sahneye atma duyusu oluşmuş dinlerken..
St. Petersburg Senfoni'nin konseri müthişti.. Harikaydı.. Olağanüstüydü.
Yine vurmuş kreşendo'yu canı sağolasıca, acımamış. Açıp notaya bakacaktım finalde gerçekten bir kreşendo mu var diye, ama artık pek gerek de yok. Belli ki patlayışlı bir bitişe sahipmiş eser. Final de, ne bileyim, koda moda de, niye illa kreşendo? Ne kreşendo'ymuş arkadaş. Yalnız dikkatimi çekti, bu son örnekte Hıncal ilk kez kreşendoyu bir cümle içinde kullanmış. "Ve kreşendo.." dememiş. bu da, Hıncal Uluç'un bu yerine oturmamış söz oyununun tarihinde müstesna bir nokta teşkil ediyor.

Ve kreşendo...

Son olarak ben de bir kreşendo paylaşmak istiyorum. Fransız bestecci Maurice Ravel'in en meşhur eseri, Bolero. Bolero alemlerde "dünyanın en uzun kreşendosu" adıyla anılır. Besteci burada çok az materyal ve çok az fikir kullanarak 15 dakika kadar süren bir tırmanış kurgulamıştır. Eserde Hıncal'ın bahsettiği anlamıyla bir "ve kreşendo.." noktası pek yoktur, onun yerine gerçek bir kreşendo vardır. Buyrun:

Evet, Hıncal kesin Ravel'e kızardı. Çünkü onun "ve kreşendo.." diyebileceği kısım bir ölçü falan sürüyor ve sadece bitiş işlevini gören anlamsız bir... anlamsız bir... Bitiş. Yeterince "ve kreşendo.." değil. Öyleyse niye 15 dakika tekrar ediyorsun filan derdi. Sağlık olsun, o da bir gün öğrenir.

11 Kasım 2010 -- Ekleme:
Hıncal meğer Bolero hakkında da yazmış. Övgüyle bahsediyor. Ama o yazıda hiç kreşendo lafı geçmiyor. 

04 Kasım 2010

Fazıl Say, Menderes Türel, Antalya

Size verilen yüzde 24 oy asla "size" değildi...
Toplandik biz...
Endişelerimizden ötürü...
(Bu betimlememin kısmen haksız olduğunu biliyorum, burada belediye seçimleri söz konusu olan...Çok başarılı cok değerli belediye başkanlarınız da kazananlar arasındadır... Haksızlık yapmak istemezdim..Ama Antalya örneği , bu seçimin genel itibariyle mahalli değil siyasi oldugunun en güzel örneğidir.
Senden benden daha laik ve şehrine cok güzel hizmetler hediye etmiş bir başkan idi Menderes Türel... ta ki , Ak Parti'ye Antalyalıların şu ortamda daha fazla oy veremeyeceği asıl gerçek olandır...)

Bu, Fazıl Say'ın geçen seneki yerel seçimlerin ardından Deniz Baykal'a yazdığı ve "20-30 milyon insan" adına, Baykal'dan iktisadi realist maddi manevi ekonomik gerçekçi fikir ve projelerini sorduğu efsane mektubun son kısmı. Mektup cumhuriyetçi hıncının zirve noktalarından biridir; içimi ne kadar kıydığını daha önce belirtmiştim. Bugün bir şekilde yeniden bu mektuba takıldım ve Fazıl sağolsun yine sinirlerimi birazcık hoplattı. Hem "senden benden daha laik" ifadesinin gerzekliğine bir kere daha ibret ettim, hem de Fazıl Say'ın seçimleri değerlendirme biçiminin gerzekliğine uzandım. Bu vesileyle, böyle yetersiz bir insana, büyük-sorumlu-gözetleyip ikaz eden entelektüel pozisyonunu işgal ettiren toplum yapımıza bir kere daha lanet ediyorum.

Senden benden daha laik'e bakalım: bir kere sen kimsin, ben kimim? Yazan Fazıl Say. Hitap ettiği kişi Deniz Baykal ama yalnızca o değil. Facebook'taki izleyicilerine de hitap etmekte. Kendisine ve Deniz Baykal'a benzeyen insanlardan söz ediyor. Bu insanlar, bu söylemin içinde, laiklik konusunda geri kalanlara üstün vasıflarıyla fark atıyorlar. Laiklikte bir numarayı, üst düzeyi temsil ediyorlar. Niye böyle? Çünkü öyle... "Senden benden daha laik", ifade kalitesi ve kavram kullanım bilinci [1] açısından "Ben laik olmasını istiyorum her şeyin ve ne mutlu Türkiye!" seviyesinde geziniyor. Bir de bundan önceki cumhurbaşkanının "Laiklik adam olmaktır" şeklindeki aşırı anlamsız çıkışı vardı. Kavramın içeriğini nasıl da boşaltıyorlar, değil mi? Bir gün laiklik konusunda bir bilimsel toplantı düzenleyecek olursam kapısına "Fazıl Say, Helin Avşar, Ahmet Necdet Sezer ve burslular giremez" levhası asacağım, yazıyorum buraya. Üçü de laikliği dış uzaydan gelen istilacıların sahip olmadığı ama ben sen ve bizim oğlanın sahip olduğu bir olumluluklar bütünü, bir sevgi kümesi olarak görüyor. Düşük düşüncenin bu kadarı sonra insanı merkez-çevre'ci filan yapar. O yüzden bu laiklik konusundan çabucak kaçmalı.  

İşte her neyse, bir de bu yukarıda bahsettiğim üst laikler konseyinin laiklik performansını değerlendirdiği başka biri var. O da, geçen dönemki Antalya belediye başkanı Türel (AK Parti). "Türel'e bakıyorsun, baya baya bi laik sevgili Güntekin" hesabı, konseyden tescilli laik olmasına ve şehrine güzel hizmetlerde de bulunmasına rağmen, seçim "mahalli değil siyasi" nitelikte olduğu için CHP'nin adayına kaybetmiş [2]. Buradaki mantığı ben göremiyorum; çünkü yazının geri kalanına göre, seçimin bu birbirini dışlayan iki kategoriden (!) mahalli olana değil siyasi olana göre belirlenmesinin nedeni, oy verişte hizmet değişkeninin değil, ulusal düzeydeki kavgaların belirleyici olması. Fakat eğer bu sonuca varıyorsak, örneklerimizde a) hizmeti olmayıp laik olduğundan seçilen; b) hizmeti olmayıp sırf laikliğe karşı olduğundan seçilen, c) hizmeti gani gani olup sırf laik olduğu için seçilemeyen, veya d) hizmeti gani gani olup laikliğe karşı olduğundan seçilemeyen adaylar olmalı. Menderes Türel hiçbiri değil. Hem senden benden laik, hem de hizmeti var. Bu, -seçilmemesini tuhaf kılmakla birlikte- bizi Fazıl'ın vardığı sonuca götüren bir kombinasyon değil ki. Aksine, Türel'in senden benden laik olduğu verisi, Fazıl'ın "laik oylar laiklik için birleşti" iddiasını zayıflatıyor. Kavga o ise ve Türel de sınavı geçiyorsa kazanması lazım değil mi? Olmamış ama işte. İyice çorba oldu, buradan seçimlere gelelim evet.

Antalya'nın son seçimlerde el değiştirmesi, hatırlarsanız gerçekten de bir sürpriz olmuştu. Başbakan bile yaptığı değerlendirmede şehir halkını nankörlükle ithama çok yaklaşmış, "Anlamak mümkün değil, bizzat 20 küsür kere gittim, açılışlar yaptım, şehir tarihinde görmediği hizmetleri gördü" gibi şeyler söylemişti. Onun da kaybedilen illere ilişkin düşüncesi, hizmetin değerlendirilmediği yönündeydi. Yani Fazıl'ın "mahalli değil siyasi" dediği... Yeterince uzaktan bakınca her seçim bu şekilde değerlendirilebilir; yani insan bu formül sayesinde tüm yerel seçimleri, genel söylemlerden apartılma ezberlerle anlamlandırma olanağı bulabilir. Fakat bana kalırsa, bu değerlendirme kolaya kaçma anlamındadır. Bizdeki genelci-ulusal gazetecilik ekolü siyasi "analiz" kültürü bu konularda pek derinlere inmez (en fazla büyük usta Yavuz Donat'ın
Bayburt hükümet konağının yanındaki kahveye iniyoruz...
Önümüze çayımız geliyor...
Ahmet dedeye sordum... Dede kim alır...
Yılların tecrübesiyle konuştu dede...
Menderes'ten beri tüm seçimleri bilmiş....
Tayyip alır oğul, dedi...
Delikanlı adam bir kere...
Yiğit... Mert... Reyim ona...
Lamı cimi yok...
Bayburt bu seçimde Ak Parti diyor....
Belki MHP zorlayabilir...
tarzı komik kahvehane sohbetleri işte!) ama her seçimde, olup bitene uzakta olanın, bilgisayarı başından atıp tutanın göremeyeceği yerel değişkenler ön plandadır. Antalya buna istisna değildir, muhakkak laiklik dışında (!) bin bir küçük konu da işin içindedir. Şahsen gidip araştırma şansım elbette yok, ama olup bitenin izleri bir ölçüde internet ortamında hissedilebiliyor. Ufak bir tarama yaptım; otoriter sonuçlara sahip olduğumu iddia etmeyeceğim ama İstanbul'dan duruma bakıp "yerel meseleler önemli değildi 20-30 milyon laiklik için birleşti" demekten daha kayda değer bazı şeyler bulduğumu düşünüyorum: AK Parti'li bir yerel yazarın üç yazıdan oluşan değerlendirmesi öncelikli olarak seçimlerden önce "bizi seçmezseniz hizmet alamazsınız" şeklinde algılanan bir çıkışta bulunan M. Ali Şahin'i, sonucu garanti görüp çalışmayan ve CHP teşkilatının çok gerisinde kalan parti il teşkilatını ve başkan Türel'i sorumlu görüyor. Son yazının ikinci yarısında ise yazar başbakanın MHP'li seçmeni küstürmesi, Akaydın'ı doğrudan muhatap alması gibi hatalarını ve şehre yapılan çalışmaların esnafı ve minibüsçüleri kızdırması gibi etmenleri sıralıyor. Tramvay inşaatı, güzergâhta dükkânları olan esnafı, yeni getirilen akbil benzeri elektronik bilet sistemi de kazançlarını kayıt altına aldığı minibüsçüleri vurmuş. Bu konuları anlatan bir Uludağ Sözlük yazarı, ayrıca Menderes Türel hakkında da epey bir entry yazmış. Şimdi, katılalım-katılmayıp inatçı muhalif filan bulalım ama Türel hakkında Fazıl Say'ın "senden benden daha laik ve hizmeti de olan" üfürüğü nerede, bu arkadaşın detaylandırdığı, ayrıntılandırdığı ve muhtemelen Antalya'da da konuşulup duran bu tanımlamalar nerede!

Seçimleri de zaten bunlar kazandırıp kaybettiryor, Fazıl Say'ın hikmetleri değil.

-----
[1] Kavram kullanım bilinçsizliği yazdım diye lütfen hemen "Yav, insan laik mi olur, devlet laik olur, insan olmaz" şeklindeki bayat ezberi tekrar ettiğim düşünülmesin. Benim bu konudaki pozisyonum şimdilik "devlet, eylemlerini bir dinden kaynaklanan mülahazalara dayandırmamalı, bunlardan arındırmalı; insanlar ise, ister bunlara göre, ister bunları dikkate almadan davranabilmeli" şeklinde. 
[2] Menderes Türel hakkında Fazıl'ın yaptığı iki tespit, Türel'in seçim kampanyası için hazırlanan iki ayrı videoda kendini gösteriyor. 
Bu birincisi, senden benden laik Menderes. Kültür adamı, sanat adamı. Antalya piyano festivalinde Fazıl'la birlikte sahneye çıkar, Bach çalar. Dünya kenti Antalya'ya yakışan uygar başkan:


Bu da ikinci Menderes. Katlı köprülü kavşaklarla, altyapı çalışmalarıyla tam bir hizmet gönüllüsü. Millet aşığı. Milletin değerlerine sahip çıkmış kampanyasında. Davul, zurna, bayrak. Parti ileri gelenleriyle hizmet coşkusunu paylaştığı bir dolu fotoğrafı var.


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails