20 Temmuz 2010

Fazıl Say


I. Önce biraz sıkıcı maddeler: Fazıl Say'ın son yıllarda Facebook'tan aşkettirdiği "makaleleri" aracılığıyla üstlendiği ve şimdilik "Dinle ey ehl-i vatan!" ve "Koşun, kurşun eritmeye çağırıyorum!" seslenişleriyle simgeleyeceğim entelektüel tiplemesi, entelektüelin -ilk örneği de dahil- en tipik örneklerini yaratmış olan Fransa toplumunda bile, bundan kırk sene kadar önce demodeleşti. Bu türün ağababası, zamanının süperstarı, feylesof ve yazar Jean-Paul Sartre'ı, yazma eylemini olabileceği kadar abartan, özgürlüğün hemen hemen tek gerçek kaynağı olarak gösteren tumturaklı teorileri bile kurtaradı. Sartre'ın "ehl-i vatanı", kabaca 1968 yılı dolaylarında bir tür toplumsal patricide'a kalkışarak sazı eline aldı; bugün, kendisinin dünyadaki sosyalist-komünist rejimler hakkında söylediği yalanları da içeren tuhaflıkları, istihza ile anılır vaziyette.

II. Sartre'da cisimleşmiş tiplemenin yaygın iletişim türü, genel söylemcilik. Genelci, herhangi bir uzmanlığa, işlenmiş bilgi birikimine dayanmadan, estetik (veyahut retorik) alan(lar)ındaki görece ustalıklarına dayanarak, salt bu alanlara ait olmayıp bunların çok dışına doğru taşan büyük ölçekli sosyal ve siyasal sorunlara GENEL (ve yüzeysel) içerikli söylemleriyle müdahil olur. Entelektüeller sosyolojisi bugün genelciliği tasfiye etmiş durumdadır. Kadir-i mutlak, üstüngörülü biliciye hiçbir yerde pabuç bırakılmaz. Kamusal alana salıverilen söylemlerin işlerinin ehli olan kimselerce üretilip yaydırılması gerekliliği konusunda kabaca bir mutabakat olduğu söylenebilir.

III. Söz konusu büyük ölçekli sosyal ve siyasal sorunlar, amatörlüğü kesinlikle kaldırmaz. Sorunların her zaman için, dikkat edilmesi gereken çok fazla sayıda yüzü vardır; tahlilleri ve çözümleri yüksek miktarda emek harcanmasını gerektirir. Bu emeği herkesin harcayabilmesi bile mümkün değildir. Olayların ve sorunların amatöre-genelciye görünmeyen suretlerini ortaya çıkarabilmek için, onların işleyişleri hakkında gerçek, temellendirilebilir, bilimsel bilgileri üretebilme ve tüketebilme kapasitesine sahip olmak gerekir; bu kapasite de yetiştirilmeyle (uzmanlaşmayla) edinilir.
Şairler, yazarlar, sanatçılar, profesyonel devrimciler, 'organik entelektüeller' gündelik'in kıskacında olan kitlelerin bu yeteneğe sahip olmadıklarını tespit etmekte ne kadar haklı ise, aynı uzaklık durumunu kendilerine teşmil etmemekte, yani belirli bir uzmanlaşma sürecini yaşamamış, bunu yerine sadece bilicilik, görücülük, kahinlik, yapılar-üstü/ötesilik, vicdanın sesini temsil ederlik, evrensel değerlere erişebilirlik gibi nereden neşet ettiği meçhul, kerameti de kendinden menkul yetilere sahipmişgibiyapagelmişveherkesidebunainandırmış olan kendilerinin esas durumlarını ortaya koymamakta da, o kadar haksız.

IV. Fazıl Say'ın 2009 yerel seçimlerinden sonra Deniz Baykal'a yanılmıyorsam yine Facebook üzerinden yazdığı, medya tarafından yaygın şekilde işlenen ve hatta Baykal'a sorulan ve inanılmaz şekilde Baykal'ın da hakkında değerlendirmeler yaptığı "açık mektup", siyasi değerlendirmede amatörlüğün, yüzeyselliğin ve genelciliğin zirve noktalarından, daha doğrusu, dip noktalarından biri. Bundan daha önceki "İslamcılar kazandı, ben gidiyorum" hezeyanı da, siyasi sorumsuzluğunu, tek yanlılığını belgelemişti. Açık mektubunda "yaklaşık 20-30 milyon" (On milyon kişi oynuyor lan?!) laik'in endişelerini temsilen Deniz Baykal'a kategorik iyilerin kategorik kötüleri nasıl yenebileceklerini bilip bilmediğini hep üç soru işaretiyle soran Say'a hiç kimse bu temsil hakkı devrinin, bu delegasyonun ne zaman gerçekleştiğini; bu kadar kişinin psikolojisini nasıl görebildiğini, nabzını nasıl tuttuğunu; öteki tespitlerini neye dayanarak yaptığını; söylediklerinin altını nasıl doldurabileceğini; istediği kategorik kötüleri alt edecek politikaların içeriğinin, "karşı siyaset(ler)", "iktisadi açılımlar", "iktisadi ve gerçekçi fikirler-projeler", "eğitim projeleri", "gerçekçi iktisadi ... fikir(ler)", "kültür sanat projeleri", "bunlara destek olacak "sivil toplum örgütleri" ya da "sponsorlar"" gibi acayip kulaktan (medyadan) dolma-doldurma gibi görünen şeylerin ötesinde ne olduğunu; halihazırda neyin yanlış yapıldığını, öne sürülen içeriğin bunları nasıl karşılamadığını düşündüğünü sormadığı gibi, kendisi bu açık mektubuyla epey takdir de edildi; doğruları sanatçı görüsüyle görebilip ifade edebilen hassas ruh muamelesi gördü.
Sıradan bir vatandaşın genelci olmasında da, siyasi değerlendirmelerinde yüzeysel olmasında da elbette bir sorun yok. Dahası, hadi biraz da sivrilik yapayım, pek çok sıradan vatandaş, tam da Fazıl Say tarafından temsil edilebilecek kadar yüzeysel bakışlı ve görüşlü. Sorun, bu sıradan vatandaşın sıradan vatandaş olarak kalamamasında, kendisinin düşünülmemiş, düşünülememiş düşüncelerinin dolaşıma girmesinde, yüzeyselliğin hasbi düşünce olarak sunulması ve anılmasında. Milyonlarca mümkün söylemin içinden yalnızca belirli bazılarının herkes tarafından tüketilmesinde ve bu elemede de kesinlikle işlenmişlik, spesifiklik, uzmanişilik gibi değerlerin aranmamasında. Böylece doxa sarmalının kendi etrafında döne döne herkesi kendine katmasında, kartopu gibi büyümesinde. Eh, bunlar yalnızca Facebook'ta olup bitmiyor, medyanın mediyasyonu da hatırlamamız ve üzerine düşünmemiz gerek elbette. Ben kendi başıma düşündüğümde bir yandan da bu işlerde içerik kalitesi aramanın yersiz ve umutsuz olduğunu düşündüğüm için, benim epeyce bir düşünmem gerek hatta.

V. Fazıl Say'ı sosyal ve siyasi konularda acemi, sorumsuz, sığ ve genelci buluyorum. Öyle olmasına rağmen söylediklerini gününde saatinde öğreniyor ve değerlendiriyor olmaktan rahatsızım. Fazıl Say'ın toplumun geri kalanıyla kurduğu ilişkide, hatta toplumun geri kalanıyla ilişki kurabiliyor olmasında bile iş müziği/sanatı aştığı anda yanlışlık ve adaletsizlik var gibi geliyor bana. "Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum" şeklindeki son çıkışının biçimi bu kadar rahatsız ediciyken, bir de içeriğine girmek gerekli mi, değil mi; girersem onun değirmenine su taşımamayı nasıl becerebilirim, bunları tam kestiremiyorum. Yalnızca neresinden, hangi tarafından girilebileceği hakkındaki fikrimi söyleyebilirim: kendisinin arabesk yönelimini ve diğer bütün kültür sanat "dispozisyonlarını" serbest bilinç/irade işi görmesi eleştirilmeli. Tabii ki bu yapılırken, bilinçsizlik/bilinçlendirme/bilinç kazandırma/sosyal pedagoj temalarından, bilinçlilerin/bilinçsizlerin müzikleri türü akılsız-vicdansız kategorilerden KESİNLİKLE kaçınılmalı. Arabesk'in hangi sosyal durumları yaşayan insanların ihtiyaçlarına yanıt vererek geliştiği, bu insanlar için hangi anlama geldiği, hangi rolü üstlendiği hakkında başta Meral Özbek'in çalışmaları olmak üzere yığınla inceleme var. Fazıl Say aradığı gerçekçi fikir ve iktisadi projelerin bir kısmını bunlarda bulabilir.

13 Temmuz 2010

Laçiner diyor ki:

Taner Akçam'ın Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu kitabının, Ömer Laçiner tarafından yazılmış bir sunuş yazısı var. 10-12 sayfalık bu kısa metin gerçekten çok güzel ve orijinal bir erken Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliği anlatısı sunuyor. Bu yazıda bu sunuşun tamamını paylaşmak isterdim fakat kitap yanımda bulunmuyor. Laçiner sunuşunda Cumhuriyet'in (2010'ların başında yavaş yavaş sarsılmakla birlikte) halen aşağı yukarı tabu statüsünde bulunan, milliyetçilik modelinin temelini oluşturan bazı önkabullerin arkasını epeyce eşeliyor. Bu anlayışların tabular haline gelmesinin, aslında, Balkan Savaşları'ndan Cumhuriyet'in kurulmasına kadarki dönemde bir cadı kazanına dönen Anadolu'da gerçekleşen bazı başka süreçlerdeki (Anadolu'nun Hırstiyan nüfustan arındırılması, o arındırılma esnasında işlenen katliamların ve büyük çaplı kapital değişiminin yeni çıkar ilişkileri, yeni dengeler, yeni işbirlikleri yaratması...) parçalı bulutlu durumun verdiği özgüvensizliğın sonucu olduğunu iddia ediyor. Zaten Akçam'ın kitabının önemli tezlerinden biri de buydu, bu bağlantı idi. Laçiner'in tabulaştırılan Büyük Milli Doğuş/Diriliş Anlatısı'na alternatif bir fikir cimnastiği yaptığı şu satırlar ise alıntılanmaya değer:
"Oysa, eğer 1923 Anadolu'sundaki halklar, devletin iktisadi, kültürel ve toplumsal ilişki kanallarını açmakla yetinen faaliyetinin yardımıyla doğal bir etkileşim sürecine sokulabilmiş olsalardı ve toplumun ortak kimliği her unsurun kendi katkılarını da taşıyacağının bilgi ve güveniyle yaşanacak bir sürece "emanet edilmiş" olsaydı; yeterince felaket, kan ve yıkım yaşamış, hangi eksikliklerinin onu "geri bıraktırdığı"nı, hangi eğilimlerin halkları boğazlaşmaya ittiğini savaşların ateşinde -kamu bilincinde değilse bile- görmüş, sezmiş bu halklar topluluğu, çok daha sağlam, çok daha yürekten sahiplenilmiş bir kimlik oluşturabilirlerdi."

Bana pek mümkün gelmedi ama hayâl hayâldir.
   

10 Temmuz 2010

Argumentum ad...

Son senelerde giderek artan bir sıklıkta "mantık hataları" konusu fikir tartışmalarında gündeme geliyor. Çok yakın bir zamanda insanların haklı olanın o eşsiz durumunu tatmaları için muarızlarının söylemlerinde birkaç mantık hatası bulması yeterli olacak. Daha şimdiden "Bu direk Ad hominem" türü çıkışlar akan suları durdurmuyorsa da yavaşlatıyor. (Bu tespit cümlesinin bu kadar kısalabilmesi bile söylemin yaygınlığına işaret.) Bense bu hususta tam olarak arada kalmış durumdayım. Bir taraftan içimde bunları öğrenme isteği var (habire şuna benzer siteleri arada uğramak üzere gündeme alıyor ve sonra da hiç geri uğramıyorum); çünkü insanın bir diyalogu değilse bile en azından kendi içindeki düşüncesini bu hatalara bulaşmadan geliştirebilmesinde bir değer olduğunu sanıyorum. Öbür yandan da işin kıymeti harbiyesini biraz anlayamıyorum.

Son zamanlarda okuduğum şeylerde birkaç defa söz bunlara geldi. Birbirinden farklı yazarlar alakasız görünen bağlamlarda bu hatalara değinseler de söylediklerinde bazı benzerlikler vardı. Dikkat çekilen bir husus, yalnızca mantık alanına, üstelik de o alanın tamamını temsil etmeyen bir zümreye ait görünen bu 'profesyonel' yöntemlerin alanların dışına doğru çok fazla taşması. Düşüncenin bu mantık hatalarına düşmemesi gerektiği fikri, başlangıçta yalnızca küçük bir felsefe çevresinin fikri. Belirli başlangıç noktalarıyla uyumlu, belirli bir epistemolojinin tellerini titretiyor. Mantıksal pozitivizm, bilgiye ulaşmada akılcı argümantasyonu baş köşeye koyuyor örneğin. Viyana dolaylarında doğan bu anlayış zamanla anglosakson dünyaya yayılıyor. Bahsettiğim okumalar genellikle neo-liberalizmle ve ekonomik mantalitenin ekonomik olmayan alanlara doğru hücuma kalkışı ile ilgiliydi fakat birbirinden bağımsız yazan iki yazar da, yani Bourdieu de, Foucault da, bir noktada mantığın yayılışı analojisini kullandılar. Amerika ikisinin de görüş alanına girdi, oraya bu anlayışın eldivenin ele oturması gibi oturduğundan ikisi de bahsettiler. Bilhassa da Foucault. Yeni hükümet aklı, hak temelli değil mantık/bilgi temelli devlet eleştirisi, pazar olarak toplum, pazar olarak x, pazar olarak y, rational choice, romantize-idealize dalgalanımlar yok; yerine ilmek ilmek işlenen, mantık hatalarından arındırılmış akılcı argümantasyon var. Bu hatasız akılcı söylem, stilize debate ortamında rakiplerini alt edecek ve atomize birlikler onu uygun bulup benimseyecek. Vesaire vesaire.

Gerçekten de insan şöyle bir bakınca mantık hatalarına hassasiyet ile Amerika ile bağlantılık/Amerika'ya yakınlık arasında bir bağlantı olduğunu düşünebiliyor. Hatırlıyorum, bir iki ay önce bir akademik toplantıya katılmıştım. Amerika'da faaliyet gösteren genç bir konuşmacı (favori akademisyen tipim!), Ermeni soykırımı tartışmaları dahilinde gerçekleşen "Özür diliyorum" kampanyasının metnini inceleyen bir konuşma yapmıştı. Bu mantık hatalarına da değinen sıkı (dar) bir söylem analiziydi. Metnin altından girdi, üstünden çıktı, içindeki bulanıklıkları ve mantık hatalarını bir bir ortaya dökerek sertçe eleştirdi. Metin filanca filanca hataları yüzünden maksadı gerçekleştirmekten çok uzaktı, yetersizdi, filan. Konuşmacının polemikçi tavrı dinleyicileri (dinleyiciler arasında söz konusu metni oluşturanlardan kimseler de vardı) oldukça gerdi. Gelen eleştiriler genelde bu metnin oluşturulması sürecinin hiç dikkate alınmadığı konusunda odaklanmıştı. (Yani o mantık hataları, o belirsizlikler metnin başarısızlığının nedeni değil, metin oluşturma sürecinin iki ucu keskin bıçak niteliğinin sonucuydu.) Yani konuşmacı, söylem analizi yöntemi açısından eleştiriliyordu. Halbuki daha temelde bir uyumsuzluk yok mu? Böyle bir metin argumentum ad'ların süzgecinden geçirilebilir mi? İşte geldim işin kıymeti harbiyesi konusuna.

Bourdieu'nün de bir lafı var; sözünü ettiğim mantık taşmasından bahsederken, bu taşmaya önayak olmuş insanları "mantığa ait şeyleri eşyanın mantığı sanmakla" itham ediyor. Mantığa ait, mantığın kurallarına tabi uzay, hayatın tamamına şamil değil. Pek post-modern görünmek istemiyorum fakat hayatın tamamını akılcı ve mantık kurallarına uygun hâle getirme projelerinin bedeli hep ağır oldu. Başka ilkelere göre işleyen alanlara bir örnek, elbette din alanı; tamamen kişisel karizma üzerine kurulu. Şimdi, örneğin "ilk taşı günahsız olan atsın" söyleminin gücü ve etkisi ortadayken, bu söylemin içinde "ad hominem" avına çıkmanın anlamı olur mu? Dini(n sosyolojisini) Weber'den okumuş Pierre Bourdieu, mantığın, argümantasyon ekonomisinin geçerlilik alanının aslında çok daha küçük olduğunu düşünmemize neden olacak bir dolu çalışma yapmış. Din alanı, sanat alanı, (ilk bakışta akılcılığa daha uygun görünebilmesine rağmen) edebiyat alanı, entelektüel alan; bunların hiçbirisinde söylemler bu açılardan fazlaca incelenemiyor. Hepsinde, akıl fikir hesaplarını boşa çıkarabilecek, söylenenin başka herhangi bir iletişim düzlemine çekilmesine engel bir sembolik boyut bulunuyor. Alandaki oyunun gereklerine göre mantık hatası, defo olarak görülen davranışların hepsi de babalar gibi yapılabilir, failine getiri getirebilir.

Bence özellikle de günümüzdeki haliyle siyasal alan da bu akla mantığa sığmazlığın zirvelerinden biri. Burada da bence doğruya hatasız dizilmiş akılcı argüman yoluyla ulaşma kuralı değil, Talay Erker'in "Hagi sana 40 metreden bir çakar, o istatistikleri ne yapacağını şaşırırsın" kuralı geçerli durumda. Bu siyaset alanının bir defosu da değil üstelik; hatta belki de en büyük erdemlerinden biri olduğu söylenebilir. "Özür diliyorum" metnini yazan adam, çok kaygan bir siyasi zeminde ilerliyordu. Ermeni tarafına yetecek, Türk tarafında da en fazla insanın altına imza koyabileceği şekilde "fazla olmayan" bir şeyler bulmaya çalıştığı için sonuçta öyle bir metinle ortaya çıktı. Sanki yalnızca bir masa, bir kâğıt, bir kalem ve adamın zihni varmış ve başka bir şey yokmuş gibi bu metni mantık hataları çerçevesinden incelemeyi -af buyurun- son derece sikko buluyorum. Önemli olan, ortaya çıkan söylemin akılcılığı, mantıklılığı, "seviyesi", hatta doğruluğu bile değil, ortada (siyasal alanda) dönen oyunun örtük kurallarını algılayabilip ona göre yönünü ayarlayabilme becerisidir bana göre.  Bunu yapabilen söylemi, siyasi açıdan başarılı buluruz; bir de, sonradan dünya akla mantığa uygun dönmüyor diye durumdan karamsar havalar çıkarmamamız gerekir diye düşünüyorum.    

Geçen gün, televizyonda Anayasa değişiklik paketi referandumuna dair bir program izliyordum. Bir akademisyen, stüdyoya getirdiği ama kadraja girmeyen sihirli küresinden bakarak "oturduğu yerden" "Yani mahkeme kararından sonra mağduriyet söylemi geçersiz hâle geldi. Belki yine kullanılır ama sanmıyorum, halkımız artık çok bilinçlendi, etkilenmeyecektir" gibi bir şeyler diyordu... Konu bir bilinç konusu, bir akıl-mantık konusu değil işte, DEĞİL! (Burada Rıdvan Dilmen'in "Oyuncu değişikliği hakkı doldu, DOULDO"su gibi çıldırdığımı düşününüz lütfen.) Kendi kafasına göre bir akılcı değerlendirme tutturmuş; eğer herkes durumu o çerçeveden görürse ne âlâ, bilinç seviyesi yüksek. Görmezse de halkımız bilinçsiz... Ah akademisyen, vah akademisyen!.. Halbuki önümüzdeki aylarda gerçek siyaset alanının zirvelerinden birini geçeceğiz. Anayasa paketinin içeriği ve anlamından bağımsız olarak, bütün mantık hatalarıyla süslü halde söylemler üretilip havalarda uçuşacak. Birisi herkese veyahut gereği kadar fazla sayıda insana işin doğrusu gibi gelecek, onu destekleyecekler, ondan sonra gelecek ona göre şekillenmeye devam edecek. Mantıkçı da bunalımlardan bunalım beğenecek niye ortalık argumentum ad'lardan geçilmiyor diye.

07 Temmuz 2010

PhDcomics, komik değil

"Okuma abartılıyor olabilir" temalı bir şey yazmaya çalışıyordum; arada "antiparantezle" geçeceğim bir konu, daha uzun bir süredir gözüme takıldığı için, biraz dallanıp budaklandı ve onu şimdi not etmek isterim.

PhDcomics diye bir çizgi dizi sitesi var. Bilmeyenler için, burada doktora ve/veya asistanlık yapan taze akademik kişiliklerin pek çileli fakat öbür yandan pek de ayrıksı ve eğlenceli şekilde temsil edilen yaşamlarını konu alan karikatürler yayınlanlıyor. Cins huylu, sıkıntı çıkaran profesörler, bir türlü bitmeyen tezler, projeler, inekleşmeden mantarlaşmaya seyahat eden akademisyen adayları, falan filan. Benim de bu işlerle uğraşan çok sayıda tanıdığım olduğu için, Facebook'ta filan düzenli aralıklarla PhDcomics karikatürlerine maruz kalıyorum. Bir patladı mı deli gibi paylaşılıyor. Bendeniz bu sitedeki karikatürleri genelde hiç komik bulmadığım gibi, paylaşılmasından da biraz rahatsız oluyorum; nedeni de, akademik camiaya dahil olmayan/olamamış kişilere karşı bu alanın "lükslerinin" ortaya konulmasında biraz şımarıklık veya görgüsüzlük kokusu almam. Aynı şekilde, geçmişte kendimi biraz bulamış olsam da, bugün "procrastination" edebiyatını da, yani özellikle tezini/ödevini yapmak yerine aylaklık eden öğrencinin bu durumunu bir de allayıp pullamasını da sevmiyorum.

Yukarıda "akademik camiaya dahil olmayan/olamamış" dedim. Benim algıladığım kadarıyla PhDcomics'te kıyaslamalar yapıldığında, genellikle kendi iradesiyle akademik tarik yerine başka bir yolu tercih etmiş kısımla ilgileniliyor. Yani asistanlarımızı, akademik kariyer yapmak yerine, "her türlü zaten tutan" Amerikan rüyasının başka bir tarafından tutmuş, arada tercihen yüksek maaşlı bir işe başlamış, ev-araba döşemiş, evlenmiş, vs. tiplerle kontrast içinde görüyoruz. Ama asistan hâlâ tezidir ödevidir uğraşıyor, vesaire. Akademik yola girmek istediği halde giremeyen kişiler söz konusu edilmiyor; zorlanılsa sırf bu konumlanmaları tercih işiymiş gibi gösteren iğrenç havası için bile bu karikatürlerden hazzedilmezdi fakat işin beni sıkan yönü birazcık başka.

Malûm, bu akademisyen, okuyucu-yazıcı-öğretici 'takımını' tabir eden sözcüklerden biri de, "scholar". Okul sözcüğünün akrabası da olan bu sözcük, skholē şeklindeki bir Yunanca sözcükten geliyor, ki bunun anlamı da "boş zaman ('leisure'), gündelik sıkıntılardan ötede bulunan sakinlik-serbestlik-rahatlık durumu" gibi bir şey. Aradaki bağlantıya değinen çoktur: bilim yapmanın böyle bir maliyetinin söz konusu olduğu; yani bilimsel faaliyetle uğraşmak için, böyle bir skholē'ye sahip olunması, böyle bir bedelin ödenebilmesi önkoşulunun mevcut olduğu vurgulanır. Evet, evrensel geçerliliği olan, herkesi bağlayan, herkesi susturan, höy höy höy konumundaki bilimsel bilgi, yalnızca "kahvehanelerde değil, laboratuvarlarda sabahlayan" insanlar tarafından üretilebiliyor ve o laboratuvarlara da yalnızca o şiirdeki gibi Atatürk sevgisiyle girilmiyor. Her ne kadar burslar ve diğer desteklerle işe biraz eşitlikçi makyajlar sürülmekte ise de, akademisyen olan, akademik yolda olan herkesin toplumsal sınıflar bakımından görece yukarılarda, en kötü orta-üst irtifalarda bulunduğunu hatırlamak gerek. Bu iş, yalnızca kendisine bir şekilde o zamanı yaratma imkânını bulanlara özgü bir iş.  

Kendi payıma, hiç kimsenin üniversite sınavı, lisans not ortalaması gibi bu yolun en elementer basamaklarında dahi mevcut olan üretim pozisyonlarının (evrensel'i üreten olma konumlarının), onları objektif olarak en fazla hak eden öğrencilere verildiğini iddia edebileceğini sanmıyorum. Bu bakımdan, bence lisans seviyesinden öteye giden herkesin bir şekilde bu durumla hesabını kitabını görmesi gerek. Akademide ders veren, gazetelere yazı yazan, televizyonlarda görününen, takdis kurumlarından aldığı güç ve özgüvene yaslanarak "Bu, böyledir" dediği zaman gerçekten de onu öyle yapan ve öyle yapışı yalnızca ve yalnızca alanında faaliyet gösteren bir başka yoldaşı tarafından söz/eleştiri/itiraz konusu edilebilen --ki bu meydan okumalar kendi başına kocaman bir inceleme konusu-- her akademisyen, o anda, bütün gün işyerinde çalıştığı için kafası mantara dönmüş, patron çilesi çeken, elini ayağını bile oynatamayan, düşünemeyen, eleştiremeyen, hatta çalışıp yorulmasa bile düşünceyle işi olmayacak zebil miktar yaşıtının pahasına o konumda. Bilimsel olanın kendisi, bilimsel olmayanın da bir başkası olması, tartışılmaz şekilde meşru değil. Bilim öyle kendi kendine adamın kafasından neşet etmiyor.

Durum böyle böyleyken beni rahatsız eden şey, çalışma'nın içini vida sıkmayla, odun kırmayla, döviz alıp satmayla değil de düşünüp taşınmayla, okumayla yazmayla doldurabilme lüksüne sahip olan ve bu arada da çorbası pişen bireyin çalışamaması, sonra da çalışamamasının parodisini yazması. Oyun bilmeyen gelinin düğün ahalisine dönüp "yerim dar ama en kral yer de burası. Canınızı verirdiniz benim bu darlığından yakındığım yerde olabilmek için ama yine de burada olan ben olacağım" demesi.  

Ben PhDcomics'in tembelliğe övgü havasından öteden beri rahatsız oluyordum ama bu rahatsızlığa bu şeklini veren, elbette Pierre Bourdieu. Kendisi evrenseli üretmenin sınıfsal koşullarına dikkat kesildiği anda, bu ayrıcalığa sahip olanlara, önce bir bütün halinde hareket ederek sahip oldukları ayrıcalıklı durumu brütal bir şekilde işgal etmeye hallenen "dış güçlere" karşı mücadele etmeleri, bununla bağlantılı bir esas misyon olarak ise, giderek sahip oldukları koşulları genelleştirmenin, genele yaymanın yollarını aramaları öğüdünü veriyor. Bizim genç scholar adayı ne yapıyor? Tüm listesine karikatürü paylaşarak cicilerini göstermeye çalışıyor. Orada bile -yine Bourdieu'den gidelim- bir distinction peşinde koşuyor.

03 Temmuz 2010

Sana selam vermeden uçan kuşun


Makruhyan Ermeni İlkokulu, 1868'de yapılmış. Az aşağısındaki Surp Astvadsadsin Kilisesi gibi Balyanların elinden çıkma bir yapı. Ekşi sözlük'ten öğrendiğimiz kadarıyla 1980'lerin ortasına kadar okulda eğitime devam edilmiş; bina şimdi metruk durumda ve belki de yıkılmak üzere.

O ışıklı tabela esas konu tabii ki ama o plastik, o estetik, sonra tabelanın o akıbeti tarife sığmıyor.   

Posted by Picasa

25 Haziran 2010

'Zaten bunlar ideal tipler' savunması

  

Bu yukarıdaki, akademik dünyanın meseleleriyle ilgili benim şimdiye kadar gördüğüm en büyük kritiklerden biri. ODTÜ Sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden Hasan Ünal Nalbantoğlu tarafından yazılmış, her büyük akademik dönemeçte yeniden dönülmesi gerektiğini düşündüğüm bir makale. Son okumamın üzerinden epey süre geçtiği için şimdi bu metnin ayrıntısına giremeyeceğim ama ardından gelen şeyin sağlamlığını hissettirmekte tuhaf bir potansiyeli olan giriş satırlarını alıp, başka bir şeye bağlayacağım. Nalbantoğlu'nun burada bahsettiği bile bile lades biçiminde paylaşılan akademik diplomasi dili ve yavansöyleminin pek nadide bir örneğini sunmak istiyorum. Fakat belki önce ortamı biraz daha tarif etmek gerekebilir.

Konuşma, sempozyum, konferans türü toplantılar, konuşmacının tercihen daha tecrübeli ve daha ak saçlı bir başkası tarafından tanıtılmasıyla başlar. Tanıtıcı, bir yandan şöyle süperdir böyle hiperdir diye konuşmacıyı överken, dikkatli şekilde fazla da ileri gitmemeye çalışır; çünkü kendi 'takdis eder'-konuşmasını sağlar-müsaade eder konumunu unutmamalıdır. Bu meyandan olmak üzere, eğer biyografinin parçalarından biriyle ilgili kendi yaşanmışlıkları varsa muhakkak bunları araya serpiştirir; örneğin "Doktorasını güzel New York şehrinde tamamladı" diyerek mekâna izini bulaştırmaya çalışır; ya da "Profesör Steward Jamainko hâlâ orada mı" gibi küçük bir soru sorar. Biyografisinin üstat'tan süzülmüş hali dillendirilirken konuşmacı da utangaç şekilde kendi biyografisini dinler. Sonra konuşmasına başlar. Konuşma mutlaka verilen süreden fazla sürme eğilimindedir. Tanıtıcı-moderatör onu da kibarca hatırlatır; kendi kendine yahut da temsil ettiği kurum, enstitü, seminerler serisi tarzı kurumların olanak sağlayıcı ve belirleyici konumu tahkim edilir. Konuşma bitince önce sunulan bir alkışlanır; sonra soru cevap faslına geçilir. Onun da bir düzeni, izlenmesi gereken bir yapısı vardır. Soru sorucular sorularına küçük bir övgüyle başlarlar; sonra eleştirilerini sıralarlar. (Hep bu noktada ortaya çıkan, bahsettiğimiz yavansöylemin parçalarından biri, ekşi sözlük'ten babaerenler tarafından çok güzel dile getirilmiştir: 'Nerde benim değişkenim' eleştirisi) Bu eleştirilerle sunulan şeyin içeriğinin değiştiği çok fazla görülmez. Soru soran kendini ortaya koyar, konuşmacı kendini tekrar ortaya koyar, bütün bu eleştirilerin sonunda tanıtıcı kılığındaki kurumun kendisini tekrar ortaya koymasıyla tören sonuçlanır. "Tea/coffee break".

Bütün bunların neresinde bir sorun olduğu sorulabilir. Kaldı ki, bütün bunların yerini alacak post-yapısal havalarda bir yaratıcılığı sanıyorum ben de hiç tercih etmezdim. Bununla birlikte, -belki ben hep tuhaf olanlarına denk geldim, bilemem ama- bu ritüeller (ve konuşmacıların kullandıkları küçük retorik oyunları ve daha neler neler) benim kısıtlı tecrübelerimin çoğunda, bir boşluğun kamuflajı niteliğinde oldu -geçenki "program notları" gibi-. Öte yanda, akademik-bilimsel alanın kendisini sıkça yalnızca gerçeğin ve işlenmiş düşüncenin baskın çıkabileceği otonom bir eşitler cumhuriyeti gibi erdemlerle süslü biçimlerde kurgulaması var. Bu yüzden, boş kanaatlerin, mağara duvarlarına vuran yansımaların aksi olarak gerçek ve taze bilgiyi üretme işini kendi üzerine öyle veya böyle almış olan bu alanın parçalarının böyle yavanlıklara dolanıp yumak olması bana komik geliyor. Zaten her hâlükârda rutinleşen, ritüelleşen, o anda üretilmiş olmayan davranışlara dikkat etmek gerek diye düşünüyorum.

İşte 'Zaten bunlar ideal tipler' savunması da, bahsettiğim toplantılarda sıkça kullanılan ezberlerden biri. Genelde şöyle ortaya çıkıyor: konuşmacı, ampirik dünyayla bağlantısı dinleyiciye kuşkulu görünen bir zihinsel araçtan bahsediyor. Sonra konuşma bittiğinde, kuşkulu dinleyici "Bu böyle değil" şeklinde özetleyebileceğimiz bir itirazda bulunuyor. Daha afili formüle ediyor itirazını elbette. Eleştiriye yanıt verme sırası gelen konuşmacı da, zaten Weber'in bahsettiği anlamda ideal tiplerden birinin söz konusu olduğunu belirtiyor. Demek istediği aslında çoğunlukla şundan ibaret: İdeal tip diyorum, Sosyoloji 101'lerin baştacından bahsediyorum, hepimiz okuduk, biliyoruz, ampirik dünyadakiyle aynısı olmak zorunda değil; bu analitik aracı konuşmaya çağırdım, bu bana ampirik dünyayı takmama lüksü veriyor, sen de bir zahmet bu kavramın ve Weber'in ismine itaat edip benim ampirik dünyayla olan alakasızlığımı sorun etmemeye başla. (Kuşkusuz bu tercüme de bir ideal tip.. Weberyen anlamda. Haha!) En alakasız disiplinlerin konuşmalarında bile bu sözde Weberyen çilingirizme başvuruluyor; bütün disiplinlerin Sosyoloji 101 görmesi sonucu sanırım.

Elbette ideal tip böyle bir şey değil. Bir idel tipin ampirik dünyadan kaçmayı haklılaştırıcı bir gerekçe olarak değil, ampirik dünyanın 'akıl sır ermez' karmaşıklığıyla başa çıkabilmenin bir aracı olarak düşünülmesi gerek. Gerçekten de ampirik dünyadan alınabilecek milyarlarca 'doğru' parçasına karşı bir alerji söz konusu; ama onlara bulaşma külfetinden -nasıl olacaksa- kurtulmak için değil, aksine onları 'ham' halden daha işlenmiş hale getirebilmek için ideal tipler inşa edilip kullanılıyor. "Sosyal dünya eğer rasyonel kanunlara göre işleseydi şu durumda nasıl bir aksiyon dizisi meydana gelirdi" şeklinde bir soru söz konusu, buna durumun bütün gerçeklerini sıkıca inceleyerek (ve aynı zamanda kendi zamana-mekâna gömülülüğünüzü de unutmadan) yanıt verdiğinizde, elinizde bir ideal tip oluyor; fakat elinizdeki şey son zamanların popüler deyimiyle bir amaç değil bir araç olduğundan ve dünya ne sizin ideal tipinize, ne de rasyonel kanunlara göre işlediğinden, bu tipin sürekli gerçeklerle denenmesi gerekiyor.

Bilginin yeri ve şekli konusundaki bütün kavgaları bir yana, Weber sanırım hiçbir zaman mutlak olanın ampirik olan değil de ona yaklaşmanın bir yolu olan ideal tip olduğunu iddia etmezdi. Bir ideal tipin ampirik dünyaya aykırı algılanması durumunda, salt onun bir ideal tip olduğu bilgisi, aykırılığın görmezden gelinmesinin gerekçesi olamıyor dolayısıyla. Ama bizim konuşmacıya ne gam! O oturduğu yerden öyle görmüş. itiraz kabul etmediği gibi, reddiyesini de şıklaştırmış, Weber'e havale etmiş. "Bu anahtar bu kapıyı açmayacak galiba" denen birinin anahtarını gururla gösterip "Olur mu oğlum, KALE marka bu" demesi gibi bir şey.

15 Haziran 2010

Sosyal medya kuşu

İki kelam edip içeriksiz post için de özür dileyip kenara çekileceğim. İki sosyal medya medyumuna kayıtlar oldum, gelip giderken yolunuz oralara da düşerse beklerim: Twitter hesabım bu. Burada da formspring sayfası var. Bilmiyorsanız, bu ikincisi milletin birbirine sorular sorduğu bir ortam. Patlayalı çok oldu, hatta belki modası bile geçti ama ben yeni kaydoldum. Bir de "konumla ilgili" çok gizli bir profesyonel sorumluluk sayfam var ama onu kamusallaştırmaya içim el vermedi, sadece eş dost haberdar.

(Henüz tam sosyal medya kuşluğuna adapte olamamış bünyem, bu küstahlığa en güzel yanıt, her iki profilde de bu postun ardından yaprak bile kıpırdamaması olur diye düşünüyor.)

09 Haziran 2010

Yaptım ama, sor bi niye yaptım

Pierre Bourdieu, kültürel üretim alanından bahsederken, bu alanın en önemli ayırt edici özelliğinin, 'ekonomik' olanın hor görülmesi, reddedilmesi olduğundan bahseder. Pazar için üretimde bulunmak, ticari mantaliteyle davranmak, hamlelerde ekonomik sermayeyi gözetmek ve kullanmak gibi davranışlar hep sanatın (resmin, tiyatronun, edebiyatın) dışında addedilir. Ekonomik olana karşı mesafe, alanın tümünün diğer alanlardan ayrışmasını sağlayan tanımlayıcı özellik olduğu kadar, alanın içindeki hakimiyet mücadelelerinin de ana konusudur. Alanda hakim olanlar böyle oldukları için bu konuma geldikleri iddiasında bulunur; alana yeni giren hakimiyet arayıcıları da hakim olanları bu ilke üzerinden vurmaya çalışır. Ekonomik olan herkesin ötekisidir.

Fakat Bourdieu, bu tavrın içinde gizli olan ekonomik mantaliteyi de tespit eder. Ekonomik olana duyulan antipati, kültürel üretim alanının 'geçer akçesi' konumundadır. Ekonomik olan yalnızca sembolik olarak inkâr edilir ve bu inkâr, aslında alanda dolaşımda olan sembolik sermayeden kazanımlar elde etmeye yönelmiştir. Ekonomik olanı reddederek kazanılan itibar, şöhret, hatta otorite, uzun vadede mutlaka ekonomik kapitali de içeren bazı getirileri doğurma potansiyeline sahiptir. Bu yüzden bu inkâr ekonomik güdümlü bir hamledir; bu değişmez ilkeden ötürü de kültürel üretim alanı Bourdieu'nün gözüne 'ters çevrilmiş ekonomik alan' yahut da ekonomik alanın aynadaki aksi olarak görünür.

Bourdieu bir ara Tutunamayanlar romanında da bahsi geçen 'Gümrükçü' Rousseau'dan bahsediyor, 'kısıtlı üretim alanı'ndaki sanatın ve sanatçının ne olacağını belirleme otoritesine sahip hakim sanatçıların bu ressamı nasıl ressam kabul etmediklerini anlatırken. O noktada benim aklıma Yalçın Küçük'ün Cemal Süreya üzerinde uygulamaya giriştiği sembolik şiddet hamlesi ("darphane memurundan şair mi olurmuş!") gelmişti. Fakat o noktada, bu yukarıda bahsettiğim ekonomiyi reddin çok daha net bir örneğini sergileyen bir metin parçası gördüğümü hatırladım: "Devrimci, şair, tercüman" Roni Margulies'in kitaplarında kullandığı otobiyografisi!

Aslında elbette milyonlarca insanın içinden bir tek Roni Margulies'in aklıma gelmesi tamamen tesadüf eseri değil. Malûm, bu günlerde İsrail yine bir boklar yedi ve Türkiye medyasının "adamın gol diyo"cu unsurları hemen "İsrail karşıtı Yahudi" gibi bir niche'e oturmuş olan (ve fakat sürekli Yahudi kimliğiyle değil sosyalist-anti-emperyalist kimliğiyle konuşmak istediğini söylemekle birlikte, bir alay sosyalistin içinden mikrofonların sürekli başkasına değil ona çevrildiği, sadece onun telefonlarının susmadığı gerçeğini hiç mesele edinmiyor görünen) Margulies'e müracaat etti ve kendisinin medyatik görünürlüğü yine zirve yaptı. Neyse, bu hususa daha fazla bulaşmadan biyografiye geçeyim:
 1955’te İstanbul’da doğdu. Robert Koleji bitirdikten sonra İngiltere’nin çeşitli üniversitelerinde okuyarak iktisat doktoru oldu. Hiç iktisatçılık yapmadı. İstanbul’dan 1972’de ayrılalı beri Londra’da yaşıyor. Devrimci, şair, tercüman. İlk şiir kitabı 1991’de yayımlandı, bunu beş şiir kitabı, çocukluk anıları, dört tercüme şiir kitabı, siyasi tercümeler ve edebiyat, siyaset, tarih konularında sayısız dergi ve gazete yazısı izledi. Son şiir kitabı Saat Farkı ile 2002 Yunus Nadi Şiir Ödülünü kazandı. Bugünlerde, Batı’nın “Korkunç Türk” imajının günlük hayata yansıması üzerine çalışıyor.   
Bu örnek aklıma geldiğinde bana o kadar yardımcı oldu ki, şimdi üzerine çok fazla bir yorumlama getirmenin gerektiğini sanmıyorum. "Şair", İngiltere'nin çeşitli üniversitelerinde yapılmış İktisat doktorası yüzünden neredeyse özür dilemiş. Margulies akademik yolun yolcusu olmaya yönelmiş olsaydı, sanıyorum ki o çeşitli üniversitelerin ismini de okuyor olurduk, Zottirishire Üniversitesi olsa bile. (Çünkü yurt dışında doktora yapmış olmak inanılmaz bir şeydir. Hatta 'kendinde şey'dir.) Ama kültürel üretim alanının dinamikleri, bu gerçeği bir zenginlik, bir 'credential' olarak değil, hemen arkasından bir mazeretin, reddiyenin gelmesini gerektiren bir şey olarak konumlandırıyor.

"Bilkent'te okudu, ama burslu" kalıbı gibi bir şey olmuş bu. Çoğunlukla böyle çok küçük dil/söylem hamlelerinde çok büyük kavgalar ifade buluyor.

04 Haziran 2010

Duchamp diyor ki:

Aslında Bourdieu diyor. Yoksa Duchamp'ı tanımam etmem. İlk bakışta sivri, çıkıntı bir arkadaşa benziyor. Sanat olayıyla biraz dalgasını geçmiş gitmiş. Bourdieu ise, kültürel üretim alanında gerçekleşmekte olan bir dönüşümden bahsederken Duchamp'dan şu röportaj alıntısını yapıyor. Okurken eğlendim:
Soru: Hazır nesnelerinize geri dönelim. Çeşme'deki R. Mutt imzasının, pisuvarın üreticisine ait olduğunu düşünüyordum. Ama Rosalinda Krauss'un yazdığı bir makalede, R. Mutt'un Almancada Armut (yoksulluk) kelimesiyle yapılmış bir oyun olduğunu okudum. 'Yoksulluk', Çeşme'nin anlamını tamamen değiştiriyor.
Marcel Duchamp: Rosalinda Krauss? Şu kızıl saçlı olan mı? Alakası yok. İnkâr edebilirsin onu. Mutt, sağlık ürünleri yapan Mott Works firmasından geliyor. Ama Mott [Mott Works'e] çok yakın olduğundan, onu Mutt'a çevirdim; çünkü o sıralarda gazetelerde herkesin bildiği Mutt and Jeff diye bir karikatür serisi vardı. Daha başlangıçtan itibaren ona benziyordu: Mutt kısa ve şişman bir adamdı, Jeff ise uzun ince... Richard da tuvalet için iyi bir isim ama! Yani yoksulluğun tam tersiydi aslında [Richard'daki 'zengin' anlamına gelen rich sözcüğüne gönderme yapıyor]. Ama o bile değildi, sadece R. -- R. Mutt.
 S: Peki Bisiklet Tekerleği hakkında nasıl bir yorum yapılabilir? Onu devinimin sanat eserine entegre edilmesi olarak mı görmeli? Yoksa Çinlilerin tekerleği icat etmesi gibi bir temel bir kopuş noktası mı?
 M.D.: O makinenin, sanat eseri görünümünden kurtulmak dışında hiçbir amacı yok. Öyle anlık bir fikirdi, onun sanat eseri olduğunu ben söylemedim. Sanat eserleri yaratma tutkusunu kaldırıp atmak istedim hatta. Eserler neden sabit olmalı ki? Aklıma o fikirden önce tekerlek geldi. Öyle yaygara koparma, 'Ben bunu yaptım ve bunu daha önce kimse yapmamıştı' deme gibi maksatlar olmadan... Ayrıca orijinali hiç satılmadı.
 S: Şu balkona asılı geometri kitabına [1] ne demeli? Bunun uzayı ve zamanı bir araya getirmekle alakalı olduğunu söyleyebilir mi? "Uzay geometrisi" üzerine bir kelime oyunu ve "zaman", yani güneş ve yağmurun kirabı dönüştürmesi?
 M.D.: Hayır, hayır, sadece hareket ve heykeli birbirine katma fikri... O bir şakaydı. Saf bir şaka. İlkelerle dolu kitabı aşağılama... 
Bourdieu de "Artık," diyor, "sanat eserini takdis eden, onu koruyan, inceleyen kurumların -okulların, müzelerin, galerilerin, kliklerin, akımların-; sanat alanında çalışan insanların; sanatı beğenen, takdir eden, tüketen kitlelerin sayısı öyle arttı ki, yorumlayıcılarla sanat eserinin kendisinin ilişkisi çok daha kapsamlı hâle geldi. Öyle ki, eser üzerine söylem yalnızca ona eşlik eden, onun algılanmasını sağlayan yan bir unsur olmaktan çıkıp sanat eserinin, onun anlamının ve değerinin üretimi sürecinin bir parçası hâline geldi." Bu alıntı da bahsettiği sürecin zirve noktalarından biri olmuş. Benzeri gönderme avcılarını, 'aykırı okuma' saplantılarını ülkemizde de gözlemlemek mümkün. Ben bu hususta "feminist okumaları" her zaman tek geçiyorum.    

---
[1] Bu geometri kitabı meselesi, Duchamp'ın Valizdeki Kutu adlı eserinde fotoğrafını kullandığı bir şey. 1919 senesinde Duchamp Buenos Aires'teyken yeni evlenen Paris'teki kızkardeşiyle kocasına bir geometri kitabı alıp balkona asmalarını söylemiş; "Rüzgâr kitabın sayfaları arasında dolaşsın, kendi problemlerini seçsin, sayfaları karıştırıp yırtsın" diye. "Program notuna" da "Eser yapımı esnasında yok olmuş ve ondan geriye bir tek fotoğraf kalmış" diye eklemişler.

01 Haziran 2010

'Program Notları'

"Blog açmak lazım" diye ortalarda dolandığım zaman aklımda olan şey, tematik bloglardan oluşan minik bir ağdı. Fazla iddialı olmayacaktı, yine en fazla ayda beş post gibi bir gönderi sıklığı düşünüyordum. (O zaman daha fazla yazabilirim ama en fazla o kadar yazarım diyordum, şimdi ise aklıma o kadar şey geliyor.) Bir ayağı, "Okuma Notları" gibi bir şey olacaktı mesela. Ama o güzel isim hakkı Blogger'da da, Wordpress'te de alınmış durumda ve her iki okuma notları da üç senedir âtıl halde duruyor. Oraya daha "konumla ilgili" şeyler yazmayı düşünüyordum. Program Notları ise müzik ağırlıklı olacaktı. Sonra birden bire her şeyi buraya yazmaya başladım ve olaylar bir miktar gelişti.

Malûm, program notları diye, özellikle de klasik müzik konserlerinde dağıtılan ufak broşürlerdeki kısa bilgi yazılarına deniyor. Eserin hem kendisi, hem de bestecisi hakkında bilgiler veren bu notları yazma, işi kendi içinde küçük bir sanat; şurada biraz işin püf noktalarına değinilmiş. Genellikle program notları yazarları, profesyonel müzisyenler oluyor. Müzisyen olunmasa bile, amatör heveslerle yarım yamalak edinilmemiş, doğru yerinden alınmış, sağlam bir müzik (teorisi) bilgisi şart. Ama hitap edilen kitle her zaman müzisyenler olmadığı için, "halkın anlayacağı dil" ayarlaması da yapmak gerekiyor. Bu ayarlar yüzünden ya da başka sebeplerden ötürü denge bulunamayınca program notları da tatsız tuzsuz oluyor.

Ben klasik müzikle 2004 yılında tanıştım. Siyasi ihtiraslara sahip bir grup genç, her üniversitede her zaman yapılan ve kimsenin umursamadığı öğrenci konseyi seçimlerinin bizim okulda olanını aşırı ciddiye alıp kazanmıştı ve tumturaklı tavırları sönmeden önce değişik bir organizasyona girişerek okulun konservatuvarında ders vermeye başlamış olan Fazıl Say'ı bizim fakültenin içinde bir konser vermek üzere ayarlamışlardı. Gerçekten ilginç bir hadise olmuştu; Bilkent Senfoni Orkestrası'nın bir bölümüyle birlikte Beethoven'ın Üçüncü Piyano Konçertosu'nun birinci ve son bölümlerini çalmışlardı (ikinci bölümü çalmadılar). Daha sonra o eserin bulunduğu bir CD'yi kütüphaneden alıp dinlemeye başladım (hâlâ üçüncü ve dördüncü konçertoları en çok Ayşegül Sarıca'nın o CD'deki güzel çalışıyla dinlemeyi seviyorum). Konserlere de gitmeye başladım. Sonra CD almalar --uzun süre piyano konçertolarından-- devam etti ve arkası geldi. Üç dört sene sonra konservatuvar deplasmanına gitmeye başladım, piyano dersleri almaya. Kendimden biraz ümitliydim ama fazla iddialı görünmeyeyim diye hocaya "Daha iyi bir dinleyici olmak için" ders aldığımı söylemiştim. Gerektiği kadar çalışamadım, çalışılacak şeyler gerçi en ufak, en basit alıştırma parçalarıydı ama işin hakkını veremedim ve üç dönem sonra dersleri bırakmak zorunda kaldım ve sonuçta en fazla o seviyede bir ilerleme gösterebilmiş oldum. Aşağı yukarı o ilk CD'yi kütüphaneden aldığım günden beri kendi kendime yaptığım araştırmalar ve çalışmalar ise, müziğin altyapısına değil de eserlere ve bestecilere dair "wiki" üzerine yoğunlaştığından fazla bir somut "bilgi" dağarcığı yaratamadı. Bu wiki kümesine dayanarak yıllar içinde ekşi sözlük'te filan araba yüküyle program notu benzeri entry'ler yazdım ama şimdi bakınca yanlış etmişim gibi geliyor.

Her türlü iletişim durumunda olduğu gibi program notları üretimi-tüketimi örneğinde de insanın ne kadar işlenmiş bir söylem üretebileceği ve üretilip önüne koyulan söylemden ne kadar alabileceği, onun habitus'üne bağlı (Bourdieu'cüyüz ezelden). İnsanın bir eser konusunda 'ilk' ve çoğu zaman 'tek' söyleyebildiği, onunla kurduğu ilişkinin ifadesi oluyor. Bu ilişki de amatör dinleyicide, gerçek müzisyenin eserle kurduğu ilişkiden daha yüzeysel kalıyor. Bu bakımdan, kendi ürettiklerim de dahil olmak üzere, klasik müzik eserlerinden bahseden amatör işi program notu öykünücüsü yazılara sirayet etmiş yoğun duygulanım havalarını pek sevmiyorum. "Hıçkırıklara boğularak" bir Chopin noktürnünü dinlemek; belki eser içinde alelade bir modülasyonu yumuşatma işlevini yerine getirmek için konulmuş olan bir soloda Beethoven'ın "yüreğinin derinliklerinde kopan çığlıkları" duyduğunu sanmak; veyahut da eseri bestecinin biyografisinden türeterek, ona indirgeyerek, falanca senfoninin üçüncü bölümünde Çaykovski'nin, kendisini asla olduğu gibi kabul etmeyen toplumun baskısı sonucu yaptığı facia evlilikten ötürü sürüklendiği yıkımın "iç kıyıcı izlerine tanıklık etmek" gibi coşumcu havalardan bahsediyorum tam olarak. Biliyorum, genelleme yapmamak lazım; biliyorum, "saf müzik" ekolü varsa dahi gerçekten bu tarz yansıtmalarla süslü bir "program müziği" ekolü de var. Ama yetersizlik bir kere fark edilince görmezden gelinemiyor. Yine kendiminkileri de dahil ederek konuşayım: ben amatör işi program notlarına baktığımda çoğunlukla "100 olabilecekken 10 olup sürümden kazanan" birilerinin değil, "8 iken kendini çekip çekiştirip 10 göstermeye çalışan" birilerinin seslerini duyuyorum. 1812 Uvertürü gibi YABA GİBİ programı olan saçma sapan bir eser hakkında bir blog yazısı yazarken bile kurdeşen döktüğümü biliyorum, niye bilmiyormuş gibi yapayım... (Bütün bu hikâye içinde kendimi biraz 'arada kalmış tam arada' hissediyorum: daha iyi olanı üretmeye de tüketmeye de yetkin değilim, ama bununla birlikte kendi üretebildiğimden daha iyisini üretip tüketmeye yetkin birinin olacağı gibi rahatsız oluyorum.)

Uzmanlığın hakkı teslim edilmeli. Klasik müzik eserleri, anlaması zor ve ciddi eserler. Diğer türler öyledir veya değildir demiyorum; bu tür böyle; benim nazarımda 'görece', 'Serdar Ortaç's kıyasla' değil, 'kesin' bir değeri var bu türün. Söz konusu eserleri yaratan kimseler, yüzyıllar içinde gelişip oturgunlaşmış bazı sıkı formlara rağmen değil, onlar sayesinde, onların içinde özgür ve son derece yaratıcı olabildikleri için çok çok büyük adamlar ve kadınlar olarak anılıyor. (Yaratıcılık üzerine düşününce onu bu yapısal kısıtlamaların ötesinde filan sanıyoruz ama öyle değil. Ciddi çalışma, ciddi öğrenme, ciddi emek olmadan öyle birden masaya yaratıcılık filan koyulamıyor.) Şakaya, amatörlüğe gelmeyen bir iş yapıyorlar. Bugün bir ergen, Özgen'le yaptığımız esprilerde dediğimiz gibi "platoniğini düşünmek üzere" teybe bir Chopin takıyorsa, bunu en fazla onun kıymetbilmezliği ve Chopin'in trajedisi olarak etiketlemeliyiz. Çünkü o ergenin o eserle kurduğu dolaysız ilişkiden ötede dönen bazı konular var ve o konulardaki ustalığından ötürü Chopin o saygınlığı hak ediyor. Bu çerçevede, o büyük eserler hakkında program notu yazmak da ciddi bir şey olarak görülmeli. Amatörlüğe, sulugözlüğe gelmeyen bir konu olduğu teslim edilmeli.

Bir örnek vererek kapatayım. Aşağıda, Brahms'ın Birinci Piyano Konçertosu'nun ikinci bölümü bulunuyor (yine: Reader'da filan görünmüyorsa siteye buyurun). Ben bu eseri ne kadar sevdiğimi her seferinde daha da duygusallaşan bir söz dizimiyle ve daha da kabızlaşarak anlatabilirim; sonlara doğru saf bir yağmur sesi duyduğumdan, (dinlerken aman diyeyim hiç ağlamamış olmakla birlikte, dramatik etkiyi artırmak için) klarinet solosunun insanın gözlerini yaşarttığından filan bahsedebilirim; eserin, Schumann'ın intihara teşebbüs ettiği, akıl hastanesine kapandığı, Brahms'ın aileye duyduğu bağlılığın ve Clara'ya duyduğu tutkunun iyiden iyiye açığa çıktığı dönemde yazılmış olduğu bilgisini eğip bükerek bazı biyografik göndermeler icat edebilirim; fakat bunların hepsi hem boş retorik hükmünde olur; hem de, benim  değerlerini korumaları için kendime saklamam, sanki aktarılabiliyormuş gibi aktarmaya çalışmamam gereken duyguları orta yere saçmamda, istismarcılığa kadar gidebilen sevimsiz bir durum vardır. Bütün bunların ötesinde gerçek olan şey ise, Brahms'ın burada belirli bir biçimsel izleğe sadık kaldığı ve daha düşük formlara indirgenemeyecek bir estetik güzelliği bu çerçevede hiç zorlamadan ifade edebildiğidir. Eserin 'program notları', bunları tam anlamıyla görüp aktarabilecek kifayette biri tarafından yazılmalı, doğru olanı anlatmalıdır.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails