"Blog açmak lazım" diye ortalarda dolandığım zaman aklımda olan şey, tematik bloglardan oluşan minik bir ağdı. Fazla iddialı olmayacaktı, yine en fazla ayda beş post gibi bir gönderi sıklığı düşünüyordum. (O zaman daha fazla yazabilirim ama en fazla o kadar yazarım diyordum, şimdi ise aklıma o kadar şey geliyor.) Bir ayağı, "Okuma Notları" gibi bir şey olacaktı mesela. Ama o güzel isim hakkı Blogger'da da, Wordpress'te de alınmış durumda ve her iki okuma notları da üç senedir âtıl halde duruyor. Oraya daha "konumla ilgili" şeyler yazmayı düşünüyordum. Program Notları ise müzik ağırlıklı olacaktı. Sonra birden bire her şeyi buraya yazmaya başladım ve olaylar bir miktar gelişti.
Malûm, program notları diye, özellikle de klasik müzik konserlerinde dağıtılan ufak broşürlerdeki kısa bilgi yazılarına deniyor. Eserin hem kendisi, hem de bestecisi hakkında bilgiler veren bu notları yazma, işi kendi içinde küçük bir sanat; şurada biraz işin püf noktalarına değinilmiş. Genellikle program notları yazarları, profesyonel müzisyenler oluyor. Müzisyen olunmasa bile, amatör heveslerle yarım yamalak edinilmemiş, doğru yerinden alınmış, sağlam bir müzik (teorisi) bilgisi şart. Ama hitap edilen kitle her zaman müzisyenler olmadığı için, "halkın anlayacağı dil" ayarlaması da yapmak gerekiyor. Bu ayarlar yüzünden ya da başka sebeplerden ötürü denge bulunamayınca program notları da tatsız tuzsuz oluyor.
Ben klasik müzikle 2004 yılında tanıştım. Siyasi ihtiraslara sahip bir grup genç, her üniversitede her zaman yapılan ve kimsenin umursamadığı öğrenci konseyi seçimlerinin bizim okulda olanını aşırı ciddiye alıp kazanmıştı ve tumturaklı tavırları sönmeden önce değişik bir organizasyona girişerek okulun konservatuvarında ders vermeye başlamış olan Fazıl Say'ı bizim fakültenin içinde bir konser vermek üzere ayarlamışlardı. Gerçekten ilginç bir hadise olmuştu; Bilkent Senfoni Orkestrası'nın bir bölümüyle birlikte Beethoven'ın Üçüncü Piyano Konçertosu'nun birinci ve son bölümlerini çalmışlardı (ikinci bölümü çalmadılar). Daha sonra o eserin bulunduğu bir CD'yi kütüphaneden alıp dinlemeye başladım (hâlâ üçüncü ve dördüncü konçertoları en çok Ayşegül Sarıca'nın o CD'deki güzel çalışıyla dinlemeyi seviyorum). Konserlere de gitmeye başladım. Sonra CD almalar --uzun süre piyano konçertolarından-- devam etti ve arkası geldi. Üç dört sene sonra konservatuvar deplasmanına gitmeye başladım, piyano dersleri almaya. Kendimden biraz ümitliydim ama fazla iddialı görünmeyeyim diye hocaya "Daha iyi bir dinleyici olmak için" ders aldığımı söylemiştim. Gerektiği kadar çalışamadım, çalışılacak şeyler gerçi en ufak, en basit alıştırma parçalarıydı ama işin hakkını veremedim ve üç dönem sonra dersleri bırakmak zorunda kaldım ve sonuçta en fazla o seviyede bir ilerleme gösterebilmiş oldum. Aşağı yukarı o ilk CD'yi kütüphaneden aldığım günden beri kendi kendime yaptığım araştırmalar ve çalışmalar ise, müziğin altyapısına değil de eserlere ve bestecilere dair "wiki" üzerine yoğunlaştığından fazla bir somut "bilgi" dağarcığı yaratamadı. Bu wiki kümesine dayanarak yıllar içinde ekşi sözlük'te filan araba yüküyle program notu benzeri entry'ler yazdım ama şimdi bakınca yanlış etmişim gibi geliyor.
Her türlü iletişim durumunda olduğu gibi program notları üretimi-tüketimi örneğinde de insanın ne kadar işlenmiş bir söylem üretebileceği ve üretilip önüne koyulan söylemden ne kadar alabileceği, onun habitus'üne bağlı (Bourdieu'cüyüz ezelden). İnsanın bir eser konusunda 'ilk' ve çoğu zaman 'tek' söyleyebildiği, onunla kurduğu ilişkinin ifadesi oluyor. Bu ilişki de amatör dinleyicide, gerçek müzisyenin eserle kurduğu ilişkiden daha yüzeysel kalıyor. Bu bakımdan, kendi ürettiklerim de dahil olmak üzere, klasik müzik eserlerinden bahseden amatör işi program notu öykünücüsü yazılara sirayet etmiş yoğun duygulanım havalarını pek sevmiyorum. "Hıçkırıklara boğularak" bir Chopin noktürnünü dinlemek; belki eser içinde alelade bir modülasyonu yumuşatma işlevini yerine getirmek için konulmuş olan bir soloda Beethoven'ın "yüreğinin derinliklerinde kopan çığlıkları" duyduğunu sanmak; veyahut da eseri bestecinin biyografisinden türeterek, ona indirgeyerek, falanca senfoninin üçüncü bölümünde Çaykovski'nin, kendisini asla olduğu gibi kabul etmeyen toplumun baskısı sonucu yaptığı facia evlilikten ötürü sürüklendiği yıkımın "iç kıyıcı izlerine tanıklık etmek" gibi coşumcu havalardan bahsediyorum tam olarak. Biliyorum, genelleme yapmamak lazım; biliyorum, "saf müzik" ekolü varsa dahi gerçekten bu tarz yansıtmalarla süslü bir "program müziği" ekolü de var. Ama yetersizlik bir kere fark edilince görmezden gelinemiyor. Yine kendiminkileri de dahil ederek konuşayım: ben amatör işi program notlarına baktığımda çoğunlukla "100 olabilecekken 10 olup sürümden kazanan" birilerinin değil, "8 iken kendini çekip çekiştirip 10 göstermeye çalışan" birilerinin seslerini duyuyorum. 1812 Uvertürü gibi YABA GİBİ programı olan saçma sapan bir eser hakkında bir blog yazısı yazarken bile kurdeşen döktüğümü biliyorum, niye bilmiyormuş gibi yapayım... (Bütün bu hikâye içinde kendimi biraz 'arada kalmış tam arada' hissediyorum: daha iyi olanı üretmeye de tüketmeye de yetkin değilim, ama bununla birlikte kendi üretebildiğimden daha iyisini üretip tüketmeye yetkin birinin olacağı gibi rahatsız oluyorum.)
Uzmanlığın hakkı teslim edilmeli. Klasik müzik eserleri, anlaması zor ve ciddi eserler. Diğer türler öyledir veya değildir demiyorum; bu tür böyle; benim nazarımda 'görece', 'Serdar Ortaç's kıyasla' değil, 'kesin' bir değeri var bu türün. Söz konusu eserleri yaratan kimseler, yüzyıllar içinde gelişip oturgunlaşmış bazı sıkı formlara rağmen değil, onlar sayesinde, onların içinde özgür ve son derece yaratıcı olabildikleri için çok çok büyük adamlar ve kadınlar olarak anılıyor. (Yaratıcılık üzerine düşününce onu bu yapısal kısıtlamaların ötesinde filan sanıyoruz ama öyle değil. Ciddi çalışma, ciddi öğrenme, ciddi emek olmadan öyle birden masaya yaratıcılık filan koyulamıyor.) Şakaya, amatörlüğe gelmeyen bir iş yapıyorlar. Bugün bir ergen, Özgen'le yaptığımız esprilerde dediğimiz gibi "platoniğini düşünmek üzere" teybe bir Chopin takıyorsa, bunu en fazla onun kıymetbilmezliği ve Chopin'in trajedisi olarak etiketlemeliyiz. Çünkü o ergenin o eserle kurduğu dolaysız ilişkiden ötede dönen bazı konular var ve o konulardaki ustalığından ötürü Chopin o saygınlığı hak ediyor. Bu çerçevede, o büyük eserler hakkında program notu yazmak da ciddi bir şey olarak görülmeli. Amatörlüğe, sulugözlüğe gelmeyen bir konu olduğu teslim edilmeli.
Bir örnek vererek kapatayım. Aşağıda, Brahms'ın Birinci Piyano Konçertosu'nun ikinci bölümü bulunuyor (yine: Reader'da filan görünmüyorsa siteye buyurun). Ben bu eseri ne kadar sevdiğimi her seferinde daha da duygusallaşan bir söz dizimiyle ve daha da kabızlaşarak anlatabilirim; sonlara doğru saf bir yağmur sesi duyduğumdan, (dinlerken aman diyeyim hiç ağlamamış olmakla birlikte, dramatik etkiyi artırmak için) klarinet solosunun insanın gözlerini yaşarttığından filan bahsedebilirim; eserin, Schumann'ın intihara teşebbüs ettiği, akıl hastanesine kapandığı, Brahms'ın aileye duyduğu bağlılığın ve Clara'ya duyduğu tutkunun iyiden iyiye açığa çıktığı dönemde yazılmış olduğu bilgisini eğip bükerek bazı biyografik göndermeler icat edebilirim; fakat bunların hepsi hem boş retorik hükmünde olur; hem de, benim değerlerini korumaları için kendime saklamam, sanki aktarılabiliyormuş gibi aktarmaya çalışmamam gereken duyguları orta yere saçmamda, istismarcılığa kadar gidebilen sevimsiz bir durum vardır. Bütün bunların ötesinde gerçek olan şey ise, Brahms'ın burada belirli bir biçimsel izleğe sadık kaldığı ve daha düşük formlara indirgenemeyecek bir estetik güzelliği bu çerçevede hiç zorlamadan ifade edebildiğidir. Eserin 'program notları', bunları tam anlamıyla görüp aktarabilecek kifayette biri tarafından yazılmalı, doğru olanı anlatmalıdır.