16 Nisan 2010

Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu


Politikada 45 Yıl - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri gerçi erken dönem Cumhuriyet tarihinde hiç sözü edilmeyen bir yazar değil. Fakat genelde söz kendisine ancak iki vesileyle geliyor: birincisi, "Anadolu Mezalimini Tahkik Komisyonu" ile birlikte çalışırken yaptığı gözlemlerle yazdığı Yaban (1932) romanı; ikincisi de önde gelen simalarından olduğu Kadro dergisi (1932-34). Birkaç yazıdır gündemde olan 'değerlendirmelerin klişeleşmesi' konusu elbette bu iki Yakup Kadri bahsi için de geçerli. Erken cumhuriyet döneminin ana unsurlarından olan modernleşmeci elit-halk ikileminden bahsederken mutlaka ve yalnızca Yaban'dan, devrimlerin yeterince kökleşmediğinin düşünüldüğü bunalımlı bir dönemin kimlik arayışlarından bahsederken de mutlaka ve yalnızca -Ülkü dergisiyle birlikte- Kadro'dan bahseder siyaset bilimcilerimiz. Oysa Yakup Kadri'nin düşünce ve siyaset alanlarındaki etkinliği çok daha uzun bir süreyi ve çok daha derin bir angajmanı kapsıyor. Ayrıca kendisi bu sürecin hemen hemen her evresine dair bir şeyler yazıp çizmiş, değerlendirmelerde bulunmuş ve ayrıntılar açıklamış. Böyle zengin bir kaynaktan herkesin yalnızca iki bardak su içebilmesi yine üzücü bir durum.

Bu zengin kaynaktan olmak üzere bu kitapta da, Yakup Kadri'nin 1920'lerin başından 1960'ların başına kadar süren formal siyaset ve gazetecilik kariyerini konu ediliyor. Yakup Kadri kitabın çerçevesini formal politika ile sınırlamak gibi bir stratejiye başvurarak o tarihten önce olup bitenler hakkında konuşmamayı tercih etmiş; 1922 bölümünde işgal altındaki İstanbul'daki genel durum hakkında zengin gözlemleri bulunsa da bence bu bir eksiklik. Formal politikanın içinde bulunmasa da dönemin nabzını iyi tuttuğu ve ayrıntılarına vakıf olduğu her halinden belli; ama pek konuşmamayı tercih etmiş. (Belki Sodom ve Gomore kitabında daha ayrıntılı değiniyordur, onu bilemeyeceğim.) 

Kitabın başrolünde aslında Yakup Kadri'nin kendisi değil, İsmet İnönü var. Yazar anılarını aktardığı süre boyunca sürekli siyaset sahnesinin orta yerine gelip kurulan İSMET PAŞA MESELESİ'ni tahlil ediyor. 1923'te, 1930'ların başında, 1938'de, 1951-52'de ve son olarak 27 Mayıs 1960'tan hemen sonra hep mesele İsmet Paşa'nın ne olacağı, nasıl davranacağı, ne diyeceği. Kitabın hiçbir yerinde açıktan açığa tanımlanmamış olmakla birlikte, hem bu kırılma noktalarına, hem de genel olarak Yakup Kadri'nin söz konusu 45 yıla bakışını temelden belirleyen bir ayrım var: küçük politika/büyük politika. Yakup Kadri büyük devrim davasını büyük bir politika misyonu olarak, bu davanın -bazen Atatürk de dahil olmak üzere- başta gelenlerinin birbirleriyle olan iktidar kavgasının epizotlarını ise küçük politika oyunları olarak görüyor. Belki söylemek bile gereksiz ama "küçük politika" olarak nitelediği şeyleri küçümsüyor, hayal kırıcı buluyor. Gençlik yıllarının büyük kahramanlarının bir bir küçük politika yollarına saptığı anekdotları hayıflanır bir tonla yâdediyor. Bu "küçük politika" konuları içinde günümüzde akçalı işler diye nitelediğimiz kısmı (milletvekilliği, bakanlık yapmış önemli siyasi simaların kurulan şirketlerde yönetim kurullarına gelmeleri ve siyasi nüfuzlarını kullanarak ekonomik çıkar birikimi sağlamaları, arsa kapatmalar vesaire) bir kenara bırakalım. Geri kalan kısım, erken cumhuriyet dönemine dair bize hazine değerinde bazı "insight"lar sunuyor. Bu kitabın kıymet-i harbiyesi de burada.

Yakup Kadri'nin "küçük siyaset" diye niteleyip 'kadro'sunun bireylerine yakıştıramadığı şeyler, genel olarak siyasetin ve özel olarak da Türkiye tarihinin esas gerçeği. Bu gerçeğin içinde çok büyük, çok derinlikli, çok verimli düşüncelere, sonuna kadar peşinde koşulan ideallere ve bunların faili mitolojik kahramanlara pek yer yok. Bu gerçek bunların yerine, güç mücadelelerini, çetin çekişmeleri, yalanları/dolanları/kandırmaları, hatta ayak oyunlarını kapsıyor. Siyaset hep 'küçük politika', burada ve her yerde. Üzerindeki büyük politika kılıfı, söylemden ibaret ve küçük politikayı gizleme amacıyla olaya giydiriliyor. Örneğin Serbest Fırka'nın kurulmasıyla sonuçlanan süreçte, Namık Kemal'den ilhamla benimsenmiş "fikir tartışmalarından hakikatın şimşeğinin ışığı parlar" gibi aşkın bir prensibe bağlılıktan ziyade, Takrir-i Sükûn ortamında otoritesini sağlamlaşıp politikasını şahsileştiren İsmet Paşa'nın frenlenmesi gibi bir maksat söz konusu. Benzeri şekilde, bugün Nutuk ilhamlı resmi mitolojide gericilikle, ihanetle suçlanan cumhuriyet karşıtı İstanbul gazetecilerinin bu karşıtlıktaki derdi ilmî bir karşılaştırmalı siyaset tartışmasına girmek değil, cumhuriyet ilan edilince iktidar alanını genişletecek olan belirli bir kadroya karşı çıkmak. Döneme dair çoğu konu "iki-yüzlü".

Fakat Yakup Kadri bunları ve benzeri ayrıntıları anlatırken sürekli yukarıda bahsettiğim büyük-küçük politika ikilisini aklının bir yanında tuttuğu için, sonuçta kitaba bir pesimizm hakim olmuş. İşte Yakup Kadri'nin büyük politika ideallerinden kaynaklı hayal kırıklıklarını ayıkladığımız zaman, geriye dönemin gerçekçi bir tasviri kalıyor ki, bu gerçekçi tasvir, 1908'den beri buralarda aslında nelerin olup bittiğine dair giderek artan toplumsal bilgi talebinin bir kısmına olsun yanıt verebilecektir. Kitabın arkasındaki kısa tanıtım paragrafında Atilla Özkırımlı'nın dediği gibi, "Bu değerlendirme, Yakup Kadri'nin olaylara bakışıyla biçimlenmiş olsa bile, onun sormadığı başka sorulara yol açmakta, hattâ bu soruların yanıtlarının ipuçlarını da vermektedir."

11 Nisan 2010

Pazar yazısı

Tatil günü olmasından yararlanarak "bits and pieces" usûlüne yönelmeye ve bunu yaparken büyük gazeteci Fatih Çekirge'ye öykünmeye karar verdim.

Birinci Yazı

Benim "gündemden hikâye-onu izleyen yorum", "gündemden hikâye-onu izleyen yorum" şeklindeki söylem üretimi ve dolaştırımı formatına -özellikle de bunun yaygın medya organlarında gerçekleşen biçimlerine- dair bazı sorunlarım var. Yorum Farkı, Radikal İki, Telegol, görüntülüsü-basılısı-işitseli filan pek fark etmiyor. Üzerine düşünmeye başlayınca, geçen günkü yazının sonunda belirttiğim şekilde, düşüncem birkaç akademik referans tarafından ele geçiriliyor. Bourdieu, doxa, falan filan. Ama biliyorum ki benim için bu konuda soğuk bilgi arayışının ve kavrama çabasının ötesinde, yoğun bir duygu durumu söz konusu. Koca bir ülkenin tüm "düşünce hayatının" bu formata esir hâle gelmiş olması, nice koç yiğitlerin ufkunun Radikal 2 olması, üzüldüğüm bir durum. Ama oturmuş mekanizma şu yukarıdaki fotoğrafta solda kalan arkadaşı bir-iki sene içinde hiçkimselikten şu anda sahip olduğu megamedyatikliğe zıplatabiliyorsa, herkesin bu opsiyona yatırım yapması şaşırtıcı olmaktan da çıkıyor elbet. 


Şimdilik yalnızca kendi içimde zaman zaman ortaya çıkan bu tarz eğilimleri tespit edip behemehal başlarını ezmeye gücüm yetiyor. Yalnızca birkaç kişiye ulaşan bu blogun dahi henüz-gazetesini-bulamamış-civanbaht-bir-köşe-yazarı-adayının-parlak-köşesine dönmemesi için elimden geleni yapıyorum. Arada da mümkün mertebe depoyu bu formatın eleştirileriyle tahkim ediyorum ki, gündemi yorumlayan adam heveslerinin yenilgisi kesin olsun. Bu meyandan olmak üzere, şu anda "profesyonel"saiklerle elimde bulunan Régis Debray'den ve ülkemizden bir vakayı anlatması bakımından geçenlerde okuduğum Sabah Grubunun Öyküsü: Amiral Battı (Can Ataklı'nın Tanıklığıyla) (Metis Yayınları, 2001) kitabından söz edebilirim. Bits and pieces usûlü pazar yazısı olduğundan ayrıntısına girmiyorum ama..


Ya da biraz gireyim. Ama şurdan gireyim: Can Ataklı, bu kitapta, iktidarın sarhoşluğuyla kayışı koparan, bütün insani duygularını yitiren kötü polis Zafer Mutlu'nun zıddı olarak, yine de kendisi olarak kalabilmiş, doğrucu, dürüst gazeteci olarak tezahür ediyor. Ben kendisini de pek tanımıyordum ama bu kitabın yayınlanmasının sonrasına denk düşen bölümde, Uzan grubunun yükselişi ve çöküşüyle paralel giden bir medya serüveni olmuş Star TV'de. Yüzyılların klişesi olan eleştirdiğine saplanıp kalmanın güzel örneklerini verdiğine dair bazı şeyler okudum orda burda. Arada kısa bir duraklamanın ardından, Vatan'a geçmiş. Tam bir Vatan köşe yazarı şimdilerde.


İkinci Yazı



'Eş durumu' ve eşin işi durumu çakıştı ve cumartesi gecesini (dün geceyi) bu fotoğraftaki adamın, yani dünyaca ünlü (olduğu söylenen) dicey David Guetta'nın konserinde geçirdik. Yaptığı müzik last.fm etiketlerine şöyle yansımış. En ön plandakiler: club, dance, electronic, techno, house filan. Aynen bu fotoğraftaki yere benzeyen bir yerdi. Adam sahneye gece 12 gibi çıktı ve sabah üçe kadar müzik yaptı. Aynen bu fotoğraftaki kadar, ama çok daha ateşli bir kitle de o saate kadar dans etti. Bu yazının ulaştığı milyonlarca kişi içinde beni birazcık tanıyor olanlarınız, bu etkinlik ile benim ne kadar absürd bir kombinasyon oluşturduğumuzu tahmin edebiliyordur. 


Salonda böyle bir yerleşim düzeni vardı. Biletler bir süre indirimle satılmış ama son günlerdeki fiyatlar şöyleymiş: Normal ayakta alan 112 TL, VIP alanı 215 TL, VIP'nin önündeki yuvarlak noktalar (ki etrafında ayakta dikilinen 6 kişilik koktely masaları oluyorlar) 1000 TL, onların önündeki beyaz kareler (ki küçük koltuklardan oluşan 8 kişilik 'localar' oluyorlar) sahneye yakınlığa göre 2000, 2500 veya 3000 TL. Hediyesi de votka, çerez filan. Bunun dışındakiler için yeme içme durumları tanesi 5 TL olan ve sadece 5, 10 veya 20 tane alınabilen markalarla hallediliyordu; ki su, iki markaydı. Hesapladım tabii: toplam hasılatın 500 bin TL'den hayli fazla olması lazım.

Resimde görülen locaların hemen hemen tamamı, Ankara'da olsa "Bilkent'lerle" diyeceğim ve başka bir ek tasvire de gerek duymayacağım geç-ergen/genç tiplemelerle doluydu. (Ama bu memleketin Bilkent'leri de Ankara'nın Bilkent'lerini küçük masum şımarıklar olarak gösterecek kadar "başka" oluyorlar. Böyle bir akşam ve böyle bir kitle Ankara'da asla toplanamazdı.) Ortam bir noktadan sonra tam Vakit gazetesinin yitik gençlik haberlerindeki günah yuvalarına döndü. İçerideki müziğin şiddetine ve içeriğine katlanamadığımızda ara ara çıktığımız sigara içme alanında feciii şekilde dağıtan onlarca genç gördük. Etrafa kusanlar, kendini ordan oraya atanlar, dev şemsiyelerin çubuklarıyla pole dancing yapanlar, içirdikleri kızların durumlarından istifade edenler filan. Tam Allahlık. Hepsi de binlerle ifade edilen klasmandan arkadaşlar. Hatta sonradan o koltuklara def-i hâcet edenler bile olmuş. Fenaydı. Öyle pek "gençler, dağıtsınlar, sonradan akıllanırlar" diye de düşünemedim. Ülkemizin adam olmayacağının garantilendiği zaman dilimini epeyce bir ileriye atmış oldum kendi kendime.

Ama Guetta'nın sahnesindeki ışık oyunlarını kumanda eden hiperaktif elemanı izlemek enteresandı. 

Üçüncü Yazı

Bu konser olayının esas kötü yanı, Real Madrid-Barcelona maçını izleyememem oldu. Oysa planları önceden yapmıştım. Sabah kalktığımda da maçın nasıl bittiğini bilmiyordum. Ama herhangi bir kanalının son bir haftadaki herhangi bir programını banttan izleyebileceğimi vadeden Tivibu'nun beni yarı yolda bırakması sonucu, mecburen özetlere baktım. Barcelona kazanmış. Bahis hesabıımda para kalmış olsaydı seçeceğim iki seçenekten biri olan "kırmızı kart olur" olmamış, "Pedro gol atar" ise olmuş. Ekşi sözlükte yine Rıdvan'dan şikâyet var. Hesabımı 6 aylığına kapattığımdan katılamadım ama ben de iki üç sallamıştım zamanında. Ama bu el-classico olayıyla gündeme gelen Avrupabilmezlik değildi beni sinir eden.

İstanbul'un bütün stadlarında maç izleme serisinin son halkasını tamamlama isteği Fenerbahçe tribünlerinde olma isteksizliğiyle birleşince Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın deplasman tribününde bulunabileceğim bir takımın maçına denk getirip bu sezonun ilk yarısındaki Fenerbahçe-Gençlerbirliği maçına gitmiştim. (Benimle birlikte 12-13 kişi vardı GB tribününde.) Maç, Fenerbahçe'nin Galatasaray maçından önceki son iç saha maçıydı ve Fenerbahçe ilk yarısında çok iyi oynadığı bu maçı 3-0 kazanmıştı. Dönüş yolunda radyodan Rıdvan'ı dinliyordum. Yüzünü göremesem de adamın sesinden, durumdan ne kadar haz duyduğu anlaşılabiliyordu. Net haz. Alex coşmuş, Fenerbahçe farkı açmış, arada da Gençlerbirliği'nin iyi olduğuna dair birkaç söz; ama o da ancak Fenerbahçe'yi dolaylı olarak yüceltme amaçlı. Sonra Fenerbahçe Galatasaray maçını kazandıktan sonra bir bocalama dönemine girdi. Bu dönemin Rıdvan'ı ise gözle görülür şekilde değişti. Cenaze evinden bildirir gibi bir ses tonu. Ana belirleyici Fenerbahçe'nin durumu oluyor, onunla bağlantılı olarak rakiplerin iyi veya kötü olması da Rıdvan'da ufak dalgalanmalar yaratıyor. Bütün takımları değerlendiriş biçimi, işin en başında Fenerbahçe'nin durumuna göre belirleniyor.

Bunu söyleyince, Rıdvan'ın taraf olduğunun zaten aşikâr olduğunu, istemezsek izlemeyebileceğimizi filan söylüyorlar. Benim için şahsen bu durum sorun değil; çünkü ben zaten kendisini NTVSpor.net'e koyulan kliplerden izlesem de, ülkede oynanan futbola ve takımlara ilişkin düşüncelerimi Rıdvan'ın söylediklerine dayanarak oluşturmuyorum. Ama bunu böyle yapan ve sonra da takımlarının teknik ekiplerine veya yönetimlerine o görüşler üzerinden devşirdikleri baskılarla gelen milyonlarca taraftar olduğu söylenebilir. Bu noktada işte kanaat önderinin tarafgir olmaması ihtiyacı bence meşrulanmış oluyor. Evet, istemeyen izlemeyebilir ama neden taraftarın kanaati ağırlıkla, yorumlarının sarahati Fenerbahçe'nin durumuna göre değişkenlik gösteren bir kaynaktan beslenerek şekillendirilsin? Bak buradan birinci yazıdaki sorun yaşadığım kısıma da köprü çıkılabilir belki ama Pazar yazısı diye yapmıyorum. 

Bu anlamda bence Adnan Aybaba'lı, Ziya Şengül'lü, Turgay Şeren'li kadro daha adil bir kanaat şekillendirme kadrosuydu. En azından hepsi birbirini götürüp ortalığı tam bir kaosa sürüklüyordu. Şimdiyse tek yorumcu Rıdvan çıkıyor; bunun anlamı ne? Bu adam hepsini yorumlamaya tek başına muktedirdir. Ama olmuyor işte. O yüzden belki yanına bazı dengeleyiciler koymak gerek. Adnan Aybaba hakikaten uyar da, onun Galatasaray versiyonu şimdi aklıma gelmedi.

06 Nisan 2010

Yanlış Cumhuriyet - Sevan Nişanyan


Yanlış Cumhuriyet: Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru - Sevan Nişanyan

Kitabı bitirince aklıma önce Emre Kongar'ın Tarihimizle Yüzleşmek (Remzi Kitabevi, 2006) adlı sade suya tirit kitabı geldi. Bir kitapçıda, bu kitabın ya "Abdülhamit Ulu Hakan mıydı, Kızıl Sultan mıydı?" kısmını, ya da "Ermeni olayları soykırım mıydı?" kısmını okuyup eğlenmiştim. Abdülhamit ile ilgili sorunun soruluşu şekli, seçilen kelimeler bile yaklaşık yüz senelik. (Yanıtını da hatırlatayım: "Abdülhamit ne Ulu Hakan'dır, ne de Kızıl Sultan'dır. İkisinin de ötesinde bir bakışla bakmak gerekir" gibi bir şey. O bakış hiç gelmez ama! Tarihle yüzleşme iddiasındaki Kongar, kitabında en bayat klişeleri böyle art arda dizip geçiyordu.) Zaten tarihle değil, tarihimizle yüzleşiliyorsa, anlayacaksın ki apology apology üstüne binmiş geliyor; her hikayenin sonunda hep Türkler iyi güzel doğru oluyor. Neyse, o da öyle bir kitaptı işte. (Kongar konuyla ilgisiz ama daha beterini söyleyeyim: Nişanyan'ın kitabının en azından bir kısmını, mega Kemalist Sina Akşin'in Türkiye'nin Önünde Üç Model (Telos Yayınları, 1997) kitabıyla birlikte okudum; elim ayağım birbirine dolandı.)

Nişanyan'ın kitabı ise, en azından, onunla kıyaslanamayacak kadar derin bir "tarihimizle" yüzleşme sürecine davet niteliğinde. Kitap, -hepimizin alışkın olduğu 'Türk devrimi'nin istisnailiği iddiasına karşı- Türkiye Cumhuriyeti'ni, içine doğduğu uluslararası bağlama oturtan bir bölümü izleyen ve yedi ana başlık altında (Demokrasi ve Cumhuriyet, Kul Kültürü, İnkılaplar, Batılılaşma, Laiklik, Ulusçuluk ve Milli Mücadele) soruşturulan sorulardan oluşuyor. Aşağıdaki belgede bu soruları görebilirsiniz Soruları taratmayı ben de düşünmüştüm ama zaten TBMM Kütüphanesinin internet sitesinde bulunuyormuş. Her sorunun, resmi "tarihimiz"in ilk anda çağrıştırdığı yanıtların tam aksi istikamette yanıtlandığını söylersem herhalde kitabın genel havası meydana çıkar. 


Kitabın ana duruşunu da, kitabı kuşa çevirme pahasına özetlemeye çalışayım: Cumhuriyet'in iddiasının aksine, Osmanlı Devleti'nin ömrünün son yüzyılına damga vurmuş olan Batılılaşma hareketi, birtakım somut yararları görünen ve ağır aksak da olsa kendi yolunda ilerleyen bir süreçti. Eğitim, sağlık, altyapı, devlet teşkilatlanması gibi temel göstergelerde gerçekleştirilen atılımların yanı sıra, özellikle de İkinci Meşrutiyet'in ilanından İttihatçıların sistemin başına geçmelerine kadar olan evrede, Batı uygarlığının siyasi kültürüne ait kurum ve idealler de kör topal da olsa kurulmaya başlamıştı. (Bu sonuncuların meyanında şunları sayıyor: "hukukun üstünlüğü, güçler ayrımı, mülkiyetin dokunulmazlığı, dinin ve bilim kurumlarının devlet müdahalesinden masuniyeti, [...] basın özgürlüğü, parlamenter yönetim, serbest seçimler, demokrasi" [sf. 291]). Ancak İttihat ve Terakki'nin siyaset sahnesine çıkıp hakimiyeti ele geçirmesiyle başlayan, savaşlardan ve envai çeşit badirelerden geçip Mustafa Kemal'in iktidarını tahkim etmesiyle biten sürecin sonunda, bu yüz yıllık yolculuk durdurulmuş oldu. Dahası, Mustafa Kemal'in kurduğu rejim, aksi yöndeki bütün o tumturaklı propagandaya rağmen, hemen hemen her bakımdan, bu sürecin "kazanımlarını" tahrip etti. Bu rejimin, hem kendi hakkındaki, hem de kendisinden önce olup bitenler hakkındaki iddiaları neredeyse tamamen yanlıştır ve bugün (hem Kemalist cumhuriyet, hem de onun öncesi, sonrası, sağı-solu hakkındaki) bu iddialar hâlâ hakim söylem durumunda olduğu için, günümüzde yaşanan birtakım sosyal ve siyasi sorunların da kökenini teşkil etmektedirler.

Yazmaya başlamadan önce tahmin ettiğimden de kötü bir kuşa çevirme oldu. Kalıptan çıkmış Cumhuriyet çocuğu olmayan herkes için az çok tanıdık gelebilecek bir program gibi görünüyor yaptığım özetten; fakat iş o kadar basit değil. Hem bu savların ayrıntılanması gayet eli yüzü düzgün olmuş; hem de bu kitabı önemli kılan çok başka bir durum var: paradigma-dışılık. Böylelikle kitabın sunduğu içerik, gayrıresmi tarih literatürüne aşina olmayanların yanında, bu literatürden az çok parçalar görmüş olanlara da yeni açılımlar vadetmiş oluyor.

Kitabın sıradışılığı konusunu bir örnekle açıklayayım. Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi herkesin malûmudur. Bugün kimse bu iki fikri ciddiye almak, içeriğini samimiyetle savunmak pozisyonunda değildir. Ama üniversitelerin ilgili bölümlerinde verilen siyasi tarih dersleri esnasında söz bu fikirlere geldiğinde yapılan ve ilk bakışta göze biraz eleştirel düşünce mahsulüymüş gibi gelen değerlendirme, klişeleşmiştir. Bu değerlendirmenin çok kabaca özeti "Evet, bunların iler-tutar yanı olmadığını biliyoruz, fakat yine de bu teorileri, savaşlardan yeni çıkmış bir millete moral aşılamak ve onun medeni dünyanın bir parçası olduğu iddiasında bulunmak için düşünülmüş söylemler olarak değerlendirmeliyiz" şeklinde. Bendeniz üniversite eğitimim boyunca çeşitli siyasi yönelimlere ve tarihi-değerlendiriş-tarzlarına sahip en az üç farklı hocadan bu söylemi dinlemişimdir. Kamuoyundaki profili bu hocaların hepsinden daha 'farklı' bir yerde bulunan Baskın Oran'ın da bu klişe değerlendirmeyi işlediği bir metni, Nişanyan tarafından kitapta ilgili sorunun başına epigraf olarak konulmuştur. Bütün bunları düşününce insan, zaman zaman "işte eleştirel düşünce örneği böyle olur" sosuyla sunulan bu söylemin, aslında tam tersine, körleştirici etkiye sahip paradigma durumuna geldiği kanaatine varıyor. Bugün Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi'ni değerlendirmenin maalesef tek bir yolu var gibi görünüyor. Akademik alanda meskûn değerlendiricilerin eleştirelliğinden bağımsız bir şekilde bu böyle. Nereyi açıp bakarsanız millete moral verme apology'sini görürsünüz; çünkü bu konuyu düşünce biçimi, kemikleşmiştir. Akademik çalışmaların "devlerin omzunda yükselme" şeklinde özetlenen tavrının, tembellikle birleşerek insanın önüne duvarlar çekmesi, söylenenleri kapalıdevreleştirmesi söz konusudur ve bu da bunun bir örneğidir.

Nişanyan bu noktada soldan girer ve şöyle sorar: Millete moral vermek, onu medeniyet yolunda motive etmek için bilimin böyle ayaklar altına alınması ahlakî midir? Millete moral vermek amacıyla siyasi otoritenin buyruğuna giren bir bilim, ne kadar bilimsel olabilir? Ve siyasi programına bilimi böyle kul köle eden bir otorite, nasıl olur da akılcılığın, bilimselliğin tek yerel bayii sayılabilir? Bu örnek konuda bu sorulara, bilip gördüğüm kadarıyla başka bir yerde rastlamak mümkün değil. İşte bu durum, bu kitabı özel yapıyor. Yanlış Cumhuriyet bende böyle bir açılım yarattı. Kitapta bunun gibi gayrıresmi olmakla birlikte klişeleşmemiş ve kemikleşmemiş sürüyle düşünce bulunduğunu, üstelik bu düşüncelerin "gidiş yollarının" da ilginç olduğunu (yani söylemlerin, refahın konut inşasıyla ölçülmesi örneğinde olduğu gibi, tartışmalı bulunabilecek olsa da yine de gayet ilgi çekici şekillerde kurulduğunu) rahatlıkla söyleyebilirim. Daha önceden düşünülmüşse bile hiç bu şekilde düşünülmediği kesin olan düşüncelerden oluşan bir kitap Yanlış Cumhuriyet.

22 Mart 2010

Bora diyor ki:

"Zararlı", "tehlikeli" sayılan hareketlere, kişilere, gruplara karşı "milli refleksi" seferber etmek, bir gayrınizami asayiş tedbiri olarak iş görüyor. Devletin şiddet tekelini bir süreliğine askıya alarak "millete" (şimdilerde "sivil toplum" da diyorlar) devredebileceğini ima etmesi, açık bir tehdit olarak kullanılıyor.

17 Mart 2010

Belge aşkı

Geçen günkü Teke Tek programından devam ediyorum. Programda bir de belge tartışması yaşanmıştı. Van ilinde olmuş olaylarla ilgili, şimdi ayrıntılarını tam hatırlayamadım küçük bir tartışma dahilinde, Halaçoğlu söylediklerini kanıtlamak için masaya İngiliz, Fransız ve sanırım bir de Rus arşivlerinde bulunan belgelerin fotokopilerini koydu. Nişanyan ise belgelere biraz baktıktan sonra "Çarpıtıyorsunuz", "Yalan söylüyorsunuz" gibi şeyler söyledi. Daha sonra belgelerin birkaçına daha ayrıntılı baktı. Bir belgenin içeriğine dair biraz

11 Mart 2010

Teke Tek

Her sene Nisan sonuna denk gelen geleneksel "Türk kamuoyunda Ermeni sorunu kabarması" vakası, bu sene biraz erkenden başladı. Çünkü ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, geleneğinin aksine, bu sene başkanın 24 Nisan konuşmasını beklemeyip tasarısını biraz erkence oyladı. Gerilimin yarısını şu sıralarda yaşıyoruz ve bu seferlik Nisan sonunda yalnızca Obama'nın 24 Nisan mesajı ekseninde gerilmek durumunda kalacağız.

04 Mart 2010

Mukayeseli mağduriyet!

Yukarıdaki videonun "eşcinsellik meselesi"nden itibaren başlaması lazım; olmamışsa da 02:08'e kadar ilerleyebilirsiniz. (Zaten ilgili tartışma da birkaç dakika sürüyor; ondan sonraki yazılarla ilgilenmiyorum) Videonun oraya kadarki kısmında "Kemalistleri" temsil ettiği düşünülen kızın dağılışı görülüyor; ki bana kalırsa, "türbanlıları" temsil ettiği düşünülen özgürlük savunucusu arkadaşın, programdakiler sırf onu sıkıştırmak için eşcinseller konusunu açtıklarındaki dağılışı, çok daha vahim. Çünkü arkadaşımız bence olabilecek en kötü hak

02 Mart 2010

Ölü Doğum: Türkiye İnsan Hakları Kurumu

Şu anda temel insan haklarının devletçe ihlalleri ile uğraşan en üst düzeydeki resmi kuruluşlardan biri, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı. 2001 yılında, kuvvetle muhtemel ki AB uyum yasaları çerçevesinde çıkarılan bir kanuna dayanılarak oluşturulmuş bu kuruluşun internet sayfası, şu adreste bulunuyor. Hakkımızda kısmına tıkladım, karşıma Word'de yapılmış izlenimi veren bir tasarım ve ilköğretim okulu sitelerinin kanayan yarası "Misyonumuz-Vizyonumuz" ikilisi geldi. Sayın İnsan Hakları Başkanımızın fotoğrafına bakınca ister

20 Şubat 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: 5233 Sayılı Yasa ve Zarar Tazmin Komisyonları

(Taşınma işleri dolayısıyla birkaç haftadır bir şeyler yazacak fırsat bulamamıştım. Şimdi yavaş yavaş yeniden başlıyorum.)

Konu, kâh PKK'ya destek verdikleri gerekçesiyle/zannıyla, kâh da "kendi güvenlikleri için" devlet tarafından köylerinden çıkarılan Kürtler. Sayıları devletin parçalı bulutlu raporlarına [1] göre 350 bin, Paris'teki Kürt

02 Şubat 2010

Reemtsma diyor ki:

(Okunduğunda vay dedirten, düşünceyi tetikleyen, zihni işleten, o malum eşiği aştığını düşündüğüm alıntılardan böyle bir seri yapmaya çalışacağım. Malum, serisi olmayan blog olmaz. İlk parça da bu olsun.)
"Kurumsal görevlerini, izinli ile izinsiz arasındaki sınırı belirsizleştirmeksizin sürdüremeyen kurumlar da vardır, bunlar, bütün şiddet kurumlarına ait sorunun neredeyse bir paradoksa

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails