26 Ocak 2010

Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu - Taner Akçam




Taner Akçam'ın ilk olarak 1991'de İletişim tarafından basılan bu kitabı, o etiketle dört baskı yaptıktan sonra, Nisan 2001'de Su Yayınları tarafından basılmış. Yazarın ifadesiyle, kendisinin "ilk göz ağrısı" olan kitap, aynı zamanda da Türkiye'de de Ermeni Soykırımı ve Türk milliyetçiliğinin bağlantılarını araştıran ilk eser olma özelliğini taşıyor Akçam'ın iddiasına göre. Eserde, yazarın deyimiyle "20. yüzyılın ilk planlı, modern kitlesel halk kıyımı" olan "Ermeni kırımı"nın (kitap boyunca böyle anılıyor), gerçekleştiği dönemde, Türk ulusal kimliğine

20 Ocak 2010

Yakın Tarihten Bazı Tuhaflıklar: Elekdağ mektubu ve sonrası

13 Nisan 2005 tarihinde, TBMM özel bir oturumla Ermeni meselesini tartıştı. "Ermeni iddiaları"nın, 1915'in 90. yıldönümünde dünya çapında ivme kazanacağı öngörüsüyle Türkiye'nin bundan sonraki dış politika çizgisinin de masaya yatırıldığı toplantı sonunda, Birleşik Krallık parlementosuna, başbakan Recep Tayyip Erdoğan, anamuhalefet lideri Deniz Baykal ve tüm milletvekilleri tarafından imzalanan bir mektup yollanılmasına karar verildi. BK parlementosundan, "Ermeni tezlerinin ana dayanak noktası" olan "Mavi Kitap’ın tarihi bir belge olarak geçersiz ve asılsız olduğunu ilan etmek suretiyle ortak tarihimizin bu önemli kısmına açıklık getirilmesini(n)" istendiği bu mektup, temelde CHP İstanbul milletvekili, emekli diplomat Şükrü Elekdağ'ın girişimi sonucu kaleme alınmıştı. Elekdağ, kitabın yazarlarından Arnold Toynbee'nin bile anılarında bu kitabın mesnetsizliğini, savaş propogandası olduğunu itiraf ettiğini belirtiyordu. Aktarılan gizli tanıklıkların kimlere ait olduğu 1999 yılında İngiliz arşivlerinde bulunan bir belgeyle kanıtlanmıştı: tanıklıkların çoğu Amerikan misyonerlerine, Ermeni aktivistlere, özetle, "konuya taraf olan ve icra ettikleri dini ve siyasi görevler nedeniyle yansız bir tutum içinde olmaları mümkün olmayan kişiler(e)" ait, yer yer düzmece metinlerdi. Eğer bunlara dayanan kitabın sahteliği ortaya çıkacak olursa, Elekdağ'ın fikrine göre Ermeni iddiaları da büyük ölçüde yanlışlanacaktı.

Konuyla ilgili yorumlarda bulunan akademisyenlerden Ayhan Aktar Radikal gazetesinde bir yorum, Taner Akçam da Birikim dergisinde daha uzun ve kapsamlı bir yazı yayımladı. Aktar özetle Mavi Kitap'ın "Ermeni tezleri"nde hiç de merkezi bir yer işgal etmediği düşüncesini savundu. Akçam ise yazısında, Mavi Kitap'ın propoganda amacıyla kullanılmış olmakla birlikte gerçek dışı tanıklıkları içermediğini, Toynbee'nin de hiçbir zaman böyle bir iddiada bulunmadığını, Elekdağ'ın (ve fikirlerinin kaynağı konumundaki Justin McCarthy'nin) Türkiye'yi rezil ettiğini ve Britanya'nın bu mektubu ciddiye almayacağını ümit ettiğini belirtti.

Fakat mektup Londra'da yankı buldu. Aynı yılın Ekim ayında, Britanya Parlementosu'nda, Elekdağ'ın "Ermeni tezleri" diyeceği pozisyonun Britanya siyasetindeki en önemli himayedarlarından olan Lord Avebury'nin başkanlığında bir toplantı düzenlendi. Toplantıda, Ermeni araştırmacı Ara Sarafyan tarafından mektubun içeriğine yanıt verildi. Daha öncesinde de, Temmuz ayında, Britanya'nın Türkiye büyükelçisi, dönemin TBMM başkanı Bülent Arınç'a yazdığı, Murat Belge tarafından değinilen bir mektupta, "[yollanan] mektubun Avam Kamarası Kitaplığı'na konduğunu ve bütün üyelere açık olduğunu, [...] yazarlar Lord Bryce ile Arnold Toynbee'nin bu kitapta propaganda amacıyla gerçekleri çarpıttığına dair ciddiye alınabilecek bir eleştiri, bir tespit yapılma[dığını] ve savaş koşullarında böyle bir kitabın yayımlanması, propaganda anlamında bir işlev görmüş olsa da, böyle olması[nın], kitapta anlatılan şeylerin doğru olmadığı anlamına gelme[yeceğini]" bildiriyordu. Belge'nin konuyla ilgili dikkat çekici bir yorumu da var. Halihazırda Ermeni Soykırımı tartışmaları dahilinde Türkiye'yi sıkıştıran devletlerden olmayan Birleşik Krallık'a durduk yerde sataşmayı, (ve sonrasında gelen yanıtları dikkate almamayı) yersiz ve gereksiz buluyor.

Murat Belge'nin açıklamadığı bir bilgilenme kaynağına dayandırdığı bir diğer iddiası şu şekilde: "Lord Avebury, mealen, "Mavi Kitap sizin iddianız hilafına doğrudur. Siz ısrar ediyorsanız, gelin bazı uzmanlar ve bazı milletvekillerinden oluşan bir panel halinde bunu tartışalım" demiş, cevap çıkmayınca TBMM'nin 550 milletvekiline çağrısını iletmiş ve gene cevap alamamış." Murat Belge'nin konu ile ilgili yazılarına yanıtlar yazan Şükrü Elekdağ, yazısında, Lord Avebury'nin TBMM başkanı Arınç'ın muhatabı olmadığını, dolayısıyla söylediklerinin yollanan mektuba bir cevap teşkil edemeyeceğini; Arınç'ın muhatabı olan Lordlar ve Avam Kamaraları başkanlarının yazdıkları cevabi mektuplarda TBMM'nin öne sürdüğü tezleri çürütecek, "kitabın uydurma ve düzmece olduğunu ret anlamında bir tek söz dahi" söylemediklerini ve dolayısıyla Mavi Kitap'ın düzmeceliğini sükût yoluyla ikrar ettiklerini; Lord Avebury'nin davetinin kendisine ulaşmadığını, zaten Lord'un yollanan mektubun iadesi yönündeki teklifine de bütün Parlementodan yalnızca "müzmin Türk karşıtı" 33 üyenin imza koyduğunu ve Lord Avebury'nin PKK destekçisi olduğunu belirtti.

Şükrü Elekdağ'ın bundan sonraki icraatının arasında, 2009 yazında, Mavi Kitap'ın sansürsüz, belgeli, dipnotlu Türkçe baskısının TBMM'deki tüm milletvekillerine yollanması girişimini, TBMM başkanı Toptan ile derhal temasa geçerek engellemek de var. Elekdağ'ın bu olay hakkındaki yorumu da şöyle: "Yalan dolu olduğu bizzat kitabı hazırlayan Arnold Toynbee tarafından itiraf edilen bir kitabın dağıtımını önlemenin bir görev olduğu bilinciyle böyle hareket ettim. Bunun sansür olduğunu filan düşünmüyorum. Propaganda kitabının yayılması ve dağıtılması doğru olmaz."

18 Ocak 2010

Genel Söylemler, Özel Söylemler

"Hak terimi, iki farklı anlamı taşır. Öncelikle, "objektif" anlamda haklardan bahsederiz, yani bizim olması ya da yapılması gerektiğini düşündüğümüz şey hakçadır; ikinci olarak da, "subjektif" haklar gelir, yani eğer etkili uygulama mekanizmalarıyla güçlendirilmiş bir iddiam varsa hakkım vardır. İnsan hakları söyleminde hep yapıldığı gibi, bu iki anlamı aynı anda, aralarında ayrım yapmadan kullanırsak, işi iyice çorbaya çevirmiş oluruz. Eğer "X'in Y hakkı, insan haklarındandır" dediğimizde, fiili olarak "Eğer X'in Y yapma iddiasını koruyacak güvenilir bir etkin güç sistemi olsaydı (ki böyle bir sistem yoktur) iyi olurdu" cümlesinden başka bir şey söylemiyorsak, bu yalnızca bir ahlaki inanış hükmünde olur. Bu noktada siyaset evreninin iki temel özelliğini hatırlamak durumundayız: birincisi, ahlaki inanışlarımız bütün insanlar tarafından paylaşılmamaktadır. İkincisi, diğer insanlar bu ahlaki inanışları paylaşıyor olsa veya paylaşır hale getirilse bile, ahlaki bir argüman kendi başına eyleme geçileceğini garanti etmeyecektir. Tabii ki geçmişte ahlaki inanışlar temelinde siyasal eylem şekillendiği olmuştur ve ileride de olacaktır; ayrıca geniş kitlelerce paylaşılan ahlaki değerlerin bazen kayda değer siyasi sonuçları meydana getirdiği de bir gerçektir. Fakat "ahlaki inanışların hiçbir hükmü olmaz" görüşünde şekillenen realist siyasal kuramı reddediyoruz diye, insanlarca paylaşılan ahlaki inanışlarının güvenilir, uygun, kestirilebilir eylemi doğrudan meydana getireceğini düşünmek durumunda da değiliz. Bu itirazımız, doğal insan hakkı fikrinin bütününü açısından yıkıcı niteliktedir." Raymond Geuss, History and Illusion in Politics (2001).

Bir keresinde bizim James yerinde bir tespitte bulunmuştu: haklar ve özgürlükler konusunda kuşkucu bir duruşu olan metinler çoğunlukla haklara ve özgürlüklere güzelleme düzen metinlere göre daha ilgi çekici ve tahrik edici oluyor. Raymond Geuss'un yukarıdaki sözlerle giriş yaptığı argümanı da bu birinci türden addedmek gerek. Kuşkuyla yaklaşanlar idman yurduna mensup yani Geuss. Bildiğim kadarıyla Türkçeye iki tane kitabı çevrilmiş olan bu Cambridge amcası, siyasi hayatta işlerin oluş-bitiş şeklini -bana göre- son derece isabetli şekilde değerlendirmiş bir insandır.

Burada "Bir hak," diyor; "ancak meşru bir siyasi organ tarafından tanındığı, tanımlandığı, ihlal edilmesi durumunda ne olacağı açıkça belirtildiği ve bu beyanatlara uygun şekilde davranıldığı ölçüde siyasi açıdan kayda değer, gerçek bir haktır." Evet, realist bir bakış açısı bu: hak arama söylemlerinin genelinde gördüğümüz çağrışımların aksine, hakların siyasetçisiyle, milletvekiliyle, hükûmetiyle, bürokratlarıyla, polisiyle, savcısıyla, yargıcıyla bütün bir siyasal aygıta rağmen değil, bu aygıt sayesinde, onun unsurları ölçüsünde gerçektiğini öne sürüyor. Geçen günkü Michael Jackson'lı postta da sözün ucu buraya kadar gelmişti; herkes bağlamı kadar konuşabilir demiştik.

Konu dağıtmak gibi olamsın da, kamusal hayatta sıkça birilerinin dert edindiğine şahit olduğumuz, yasalar ile onların uygulamaları arasında bulunan büyük farkların kapısı da bu noktaya açılmıyor mu? Kara kaplı kitapta yazılı olanların, onları yorumlayanların niyetlerine göre içerik kazanması durumundan bahsediyorum. Bu gerçek en fazla yargıçlara kapsamlı özlük hakları tanınması gereğini meşrulaştırırken dile getirilir: "Vicdanıyla cüzdanı arasında sıkışmış yargıç" klişesini iyi biliyoruz. Adamı kafasını bulandıracak gailelerden uzak tut ki rahat karar verebilsin, yorumuna gölge düşmesin. Ama yargıçlara güvenceler sağlanınca sanki sorun tamamen bitiyor ve yargıçların yasaları yorumlama biçimleri ilgilenilen bir şey olmaktan çıkıyor. Halbuki bu yukarıdaki hak anlayışına göre, bu konu sıradan vatandaş için her zaman yaşamsal düzeyde önemli. Çünkü pratikte sahip olduğu hakların temeli, siyasi-hukuki mekanizmanın yorum sarahetine bağlı. Roman karakterlerine dava açan savcılardan, o davaları kabul eden hakimlerden oluşan bir yapının önüne en geniş özgürlük yorumunu koysak ne çıkar? Okuduğunu anlamamakta ısrar eden yasa yorumlayıcılarının nelere mâl olabileceğini, Hrant Dink'in, "zehirli kan" benzetmesinden ötürü yargılanıp hedef gösterildiği abuk davalardan bilmiyor muyuz? Sırf bu insan malzemesi faktörü bile bize, aslında bir açıdan mülkün adaletin temeli olduğunu anlatıyor. Adalet maalesef ötelerde duran ama her yerde hükmü geçen aşkın bir ilke olmaktan uzak; siyasi aygıta gırtlağına kadar gömülü.

Bir gün bir hak arama davasına doğrudan, bir vatandaş'lık bir katkı koymaya çalışacak olursam, herhalde benden çıkacak ilk şey, bu düşünce biçimini benimseme önerisi olur. Devamında da, bu bakış açısının işaret ettiği ilk davranış olarak, karşısına bir hak arama söylemiyle çıkacağımız siyasi aygıtın bilgisini edinme yoluna sapma gelir. Çünkü Büyük Mekanizma'nın ucuna bucağına dair en ufak bir bilgi parçası bile, davaya önemsenmesi gereken bir güç katar. Ben kendi payıma, özellikle 2000'li yılların başından beri Türkiye sivil toplumu alanında giderek hacim ve ivme kazanan bu tarz davaların, çok az örnekte kendisini karmaşık kurumsal hukuki ağın içine bulaştırdığını gözlemliyorum. (Belki söz konusu kurumsal ağın hiç de "kullancıı dostu" olmadığı, ona nüfuz etme yollarının fena halde kapalı olduğu söylenebilir; çok doğrudur; fakat bu, ismini hak eden bir mücadele'nin o alanda verilmesi gerektiği gerçeğini değiştirmiyor.) Bunun yerine, ilgili hak arama davasının savunucularının arasında başlayıp biten, daha ötelere nüfuz edemeyen, ahlaki temelli, genel ölçekli bazı söylemlerin tellendirildiğini söyleyebiliriz sanıyorum. Vicdanlarıyla, yüksek ahlaklarıyla parlayan aktivizm starları söz konusu. Herkes onların anlattığı büyük anlatıları dinliyor ve sözlerin büyüsüyle kendinden geçiyor. İşin nasılına dair pek etraflı bilgisi yok ama katilleri, faşistleri diliyle çok güzel mahkûm ediyor; duruşu, "yüreği yeter"!

Genel söylemler işin tek geçer akçesi olunca, kaçınılmaz olarak, elimizde pek özel söylemlerin gücüyle edinilmiş somut kazanımlar kalmıyor. Dahası, elde edilen mikroskobik kazanımlar da, Michael Jackson'ın Ma'in Lu'er'ı gibi, bir sonraki aktivizm dalgalarında cephane olarak kullanılacakları yerde, bir tür böbürlenme ve kendini kahramanlaştırma havasına meze ediliyorlar. Hem hak hukuk aktivizmi alanında, hem de genel aktivizm deryasında işin özeti biraz şöyle: cılız, güçsüz, sınırlı sayıda fiil ve bunların kahraman, her şeye kadir, kibirli failleri. Değil mi?

13 Ocak 2010

Ermeni Meselesi Hallolunmuştur - Taner Akçam




Taner Akçam'ın bu kitabın bütünü ile (yani kitabı yazarak) sunduğu tez, Soykırım'ın soykırım olduğunun, yalnızca o güvenilmeyen Osmanlı belgelerine dayanılarak dahi kanıtlanabileceği yönünde. Yani bir tarafın tezini, diğer tarafın kaynaklarıyla temasa getiriyor; ki aslında öteden beri bu konunun "diyalojik" biçimde ele alınmamasından şikâyetlenen bir tarihçi olduğunu düşünürsek, şaşırtıcı da değil yaptığı. Fakat bu temasa getirme işini yaparken, ilginç bir şey daha yapıyor: biraz paradoksal bir şekilde, Osmanlı belgelerinin itibarını, Türk arşivlerinin inandırıcılığını artırmak gibi bir sonucu hedeflediğini söyleyebiliriz yazarın. Evet Türk tezlerinin biraz olsun inandırıcılık ve itibar kazanabilmesi için, aslında, Akçam'ın kitabı gibi, bu belgelere dayanan ve Ermeni Soykırımı'nın gerçek olduğunu ortaya koyan eserlerin de yazılabilmesi gerekiyor.  

Bu tuhaf durumu Ermeni tezlerinin bilimsel literatürde ve uluslarası siyaset alanında sahip olduğu hegemonik konumla filan açıklayabilirsiniz. Gerçekten de Türkiye'nin "Biz arşivleri açtık, Ermeniler de, herkes de kendine güveniyorsa arşivlerini açsın, öyle konuşalım" cümlesiyle özetleyebileceğimiz resmi tezine ve onun doğrultusunda ortaya koyulan "bilgi"lere, konuya dair uluslararası camia de pek itibar etmiyor. Ama bu, Ermenilerin olduğu kadar Türkiye'nin de sorumlusu olduğu bir sonuç. Çünkü ne arşivler iddia edildiği kadar açık ve serbest, ne de o arşivlere dayanılarak üretilen eserler bilimsel açıdan tatmin edici nitelikte. Siz, yalnızca küçük bir örnek olarak, Osmanlı döneminde İç Anadolu'ya dair yazışmaların toplandığı Konya'dan 76 kamyon belgeyi tasnif etmeden SEKA'ya yollamışsanız; onyıllarca altın makaslar belgelerin üzerinde dolanıp durmuşsa; kalan arşivlerin önemli kısmını kontrol eden Genelkurmay'ınız, içeri girecek araştırmacıların kısıtlı içeriğe ulaşmaması için bin dereden su getiriyorsa; en tepe noktaları işgal eden araştırmacılarınızın konu hakkında yazdığı kitaplarda belgeler tahrif ediliyor, içerikleri açıklanmıyor, çarpıtılıyorsa; hatta işin siyasi boyutunu idare eden yöneticileriniz Soykırım'ın gerçek olmadığını inanç sisteminden argümanla "kanıtlıyorsa", yapacak bir şey yok. Birisi gelip yalnızca 7 sayfasının altında dipnot olmayan ve göndermelerinin %90'ı sizin arşivlerinizdeki belgeleri işaret eden bir eserle sizi yanlışlayabilmeli ki sizin çağrınız biraz kaale alınma olasılığı kazansın.  

Arşivlerin durumuna dair bir girişin ardından, Akçam kitabını başlatıyor. Önce genel olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti idarecilerinin Anadolu'yu homojenleştirme planını açıyor. Ülkenin her bir yanından titizlikle nüfus bilgileri toplanması, bunlara dayanılarak etnik yapı haritalarının oluşturulması, bu verileri sosyoekonomik boyut ile destekleyen defterlerin tutulması, Müslüman ama "gayrı-Türk" unsurların asimile edilmesine yönelik emirlerin oradan oraya uçuşması gibi, yapılan işlerin, yıllara yayılan bir süreçte oluşturulup uygulanmış kapsamlı bir nüfus ve iskan programının aşamalarına tekabül ettiğini gösteren pek çok uygulama ortaya koyuluyor. Planla ilgili çok önemli bir ayrıntı, planın bir tür çifte mekanizma ile işletilmesi: bir yandan resmi bürokratik kanallardan bilgi ve emir alışverişi sürerken; öte yandan, hukukun dışına taşılan uygulamalar, parti kanalıyla, gayrıresmi ve gizli bir aygıt (Teşkilat-ı Mahsusa) eliyle yürütülüyor. Hukuki işler ile pis işleri ayrı giderlere akıtan, ama her iki mekanizmanın imkanlarını da sonuna kadar kullanan bir örgütlenme ile karşı karşıyayız.

Akçam, Balkan Savaşları sonrasında yasal (diplomatik) ve teröristik yollarla Ege'nin Rumlardan temizlenmesi sürecine önemli yer ayırıyor kitapta. İddiasına göre bu süreç, her anlamda Ermeni Soykırımı'nın stajı niteliğini taşıyor. Bir yandan devlet aygıtı aracılığıyla bir mübadele anlaşması aranırken, bir yandan da parti aygıtı aracılığıyla hem yerleşik Rumları terörize ederek yerlerinden çıkarma, hem de yola dökülmüş kafilelere saldırıp katletme amaçlarını güden çete örgütlenmelerinin oluşturulması; sürgün edilen nüfusun, sayıca, gidecekleri yerlerin %5-10'undan fazlasını oluşturmayacak şekilde sürgün edilmesi; gidenlerin yerine derhal (neredeyse eşzamanlı biçimde) Balkanlardan gelen müslüman muhacirlerin iskan ettirilmesi gibi İttihat ve Terakki'nin 1915-16'da da "yararlandığı" uygulamaların alanda ilk defa sınanmasına tekabül eden Ege'nin boşaltılması süreci, kitabın üçte birine yakın bir yer kaplıyor.

Ermeni "Tehcir ve Katliamı" ise, kalan üçte ikilik kısımda ele alınıyor. Akçam olayların bir dökümünü yaptığı gibi, olaylarla ilgili Türkiye'de dolaşımda olan pek çok teze güçlü itirazlarda bulunuyor. Ermenilerin tehcirinin "savaş sırasında doğmuş bir ihtiyaca" karşılık yapıldığı fikrine karşı, hem önceden ortaya serdiği planlılık boyutunu hatırlatıyor, hem de kararın uzun sürmüş, derin erimli müzakereler sonucu alındığını. Bu durum, "Ruslarla ittifak ve ihanet" söylemini de yanıtlıyor: arkasında önceki bölümlerde ayrıntıları anlatılan bir program olmasaydı, Ermenilerin karıştığı olayların bu karşılığı bu kadar kapsamlı bir imha planı olmazdı, diyor yazar. "İmha kastı yoktu, onlar kazara oldu" itirazı ise, yerlerinden edilen Ermenilerin ne olacağına dair bir şeyin çok fazla düşünülmemiş olması gerçeğine çarpıyor. Bunun yerine mallarının müsadere edilmesi, yerlerine hemen müslüman muhacirlerin yerleştirilmesi gibi, tehcirin isyanlara tepki olarak savaş koşullarında öngörülmüş bir önlem olmayıp kalıcı bir imha hamlesi olduğu ve "çok sıkı kontrol altında" yürütüldüğü kapısına çıkan sağlam veriler sunuluyor bize. Kitap büyük ölçüde başta verdiği vaatleri yerine getirerek kapanıyor.

Taner Akçam'ın kitabın planında da göze çarpan bir yazım ve fikir işleme stratejisini enteresan buldum. Temel olarak, belirttiğim gibi, Soykırım'ın Osmanlı belgeleriyle de kanıtlanabileceği fikrini işliyor kitap boyunca. Ama yine belirttiğim gibi, başlangıçta, "Belge bulmak olanaksıza yakın" fikrine çok sıkı yatırım yaparak, kitabın kalan kısmında giriştiği angajmanın önemini artırıyor. Bu, retorik açıdan, "Bütün engellemelere rağmen yine de ortaya çıkan gerçek" etkisini iyice belirginleştirmek için girişilen bir hamle gibi göründü gözüme. Yalnızca "Belgelere dayanarak olanların soykırım olduğunu kanıtlıyorum" demek başka bir şey; "Belgeler kesildi, kırpıldı, yakıldı, yıkıldı; ortada bir şey kalmadı. Fakat ben yine de kalanlarla bile olanların soykırım olduğunu kanıtlıyorum" demek başka bir şey. İşte ikisinin arasında yatan fark, başlangıçtaki yoğun yatırıma, yatırımın kendisinden ayrı ikinci işlev, ikinci bir anlam kazandırıyor. Burada Akçam'ın belgelerin ortadan kaldırılması ile ilgili söylediklerine hiçbir itiraz yöneltmiyorum; yalnızca bir söylem, şu retorik taktiklerden yararlanılarak kurulmuş diyorum. Böyle de görülebilir yaptığı diyorum.
Belge bulmak olanaksıza yakın fikrinin bir diğer işlevi de var: kitapta gayet önemli bir yer tutan çifte mekanizma argümanının altını doldururken de Akçam başta yaptığı yatırımdan yararlanıyor. Var olan ve yok edilen belgeler, çifte mekanizma üzerine rastgele dağılmıyor: İşin devlet aygıtı aracılığıyla yürütülen kısmı, var olan belgelerle belgeleniyor; işin parti teşkilatı aracılığıyla yürütülen kısmı ise çoğunlukla yok edilen belgelerin alanına giriyor. Akçam, işin bu kısmıyla ilgili söylediklerinde yer yer dolaylamalara, ipuçlarından çıkarımlara, karineden gitmelere, tarihi "belge" statüsü muarızlarınca tartışmalı addedilebilecek hatıralara, Ermeni kaynaklarına salınımlara tevessül etmek durumunda kalıyor. Açıklama soran olursa da, başta "belge bulmak olanaksıza yakın" diye anlattı iki saat... Tekrar edeyim: ben edineceğim fikri o çifte mekanizmanın yalnızca bir kanadından çıkanlarla edindim; ama ikna olmayabilecekler için, bu çifte mekanizma argümanına sanki baştaki "belge bulmak olanaksız" kısmından daha güçlü bir dayanak noktası gerekir gibi. Bilemedim.

Ermeni kaynaklarına tevessül demişken, büsbütün başarısız bulduğum bir şeyi aktararak bitireyim. Yukarıda %90 Osmanlı belgelerine yaslanıldığını söylemiştim. Kalan %10 arasında Akçam'ın sıkça başvurduğu bir kaynak, Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivi. Kitabın içinde birden fazla sefer, bu kaynaklara başvurduğunda sözün en can alıcı noktasında bulunduğu oldu. Yani hani "hepsi zayıflatır, sonuncusu öldürür" derler ya, işte o sonuncu darbe bir iki yerde Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivinden geldi. Örneğin İttihat ve Terakki çizgisindeki yerel memurların gaddarlıklarını, ettikleri zulümleri ayrıntılandırıyordu Akçam bunları kullanarak. Yer yer yapılan mezalimin görsel ayrıntılarını tasvir de eden alıntılar, yabancı dilden çevirildiği için, Akçam'ın dilinde günümüz Türkçesiyle yer alıyordu ve dolayısıyla okuyucuların çoğuna, örneğin Talat Paşa'nın telgraflarındaki ağdalı dilden daha yakın bir dağarcığa sahipti. (Son darbe etkisi sırf bundan kaynaklanıyor bile olabilir. Okuyucunun o alıntıda geçen kişilerle empati kurması çok daha olası sonuçta...) Tek sorun, bu son darbe etkisi yaratan Patrikhane arşivinin halihazırda araştırmacılara kapalı olması (yazar da bundan şikayetçi) ve Akçam'ın kullandığı buraya ait belgelerin kendisine Vahakn N. Dadrian tarafından verilmiş olması. Gerçi girişte Akçam birkaç örnekle bu belgelerin "authenticity" sahibi belgeler olduğunu belirtiyor ama yine de bu büsbütün şüphe uyandıracak bir araştırma yöntemi; ve buradan elde edilen verilerin o kilit taşı konumunda olması da beni biraz rahatsız etti. Yine dikkat: komplo sularında kesinlikle değilim. Yalnızca bu durumu biraz başarısız buldum.

Ermeni Soykırımı konusunun gerçeklik statüsü bu kitapta yetkin bir şekilde tartışılıyordu; bugüne yansımaları ise bu kitabın sınırlarının biraz dışında. Akçam'ın özel olarak konunun o boyutuyla ilgilendiği yapıtlarını da gördükten sonra biraz da oralara dair bir şeyler yazacağım.  

08 Ocak 2010

Maykıl bu işi biliyor

Olay, rahmetli Michael Jackson'ın "They Don't Care About Us" şarkısında.Varavaraveridos velivelivelibalis diye bildiğimiz sözlerin ne olduğunu YouTube aracılığıyla ilk defa öğrendiğimde şaşırıp eğlenmiştim. Şarkıda, düzgün bir hayata, "kendisini seven bir eşe ve iki çocuğa" sahipken polis terörünün mağduru olan ve hem buna, hem de genel olarak ortamların bozulmasına isyan eden bir adamın hikayesi anlatılıyor. Adam isyan ederken Amerikan siyasi tarihinden bazı bilindik simaları ve olayları hatırlara çağırıyor; örneğin "Sizin Özgürlük Bildirgeniz bana özgürlük vermişti, şimdi hepsi fos çıktı, acı çekiyorum" diyor, "Hükûmet bu yapılanları görmezden geliyor ama Roosevelt (ikinci seferde "Ma'in Lu'er", yani Martin Luther) hayatta olsaydı bu böyle olmazdı" diyor filan. Arada Tanrı'ya da durumu şikayet filan da var. Tek eksik, tam ortaya kondurulabilecek, "vergilerimi de tıkır tıkır ödüyorum halbuki" gibi bir içeriği olan sözleşmeci bir yakınma cümlesi; onun dışında, dört başı mamur bir haklar özgürlükler söylemiyle karşı karşıyayız.

Jackson'ın ölümünün ardından Ekşi Sözlük'te bu şarkı hakkında yorum yapan bir arkadaş, şarkıcının bu şarkıyı "evrensel alanda dünyanın öteki insanları" için söylediğini iddia etmiş. Gerçekten de bahsettiğim klipte, insana bunu düşündürecek bazı ayrıntılar var: polisler tarafından dövülen insanlar, yüzünde sinekler dolanan Afrikalı çocuk, Tiananmen'de tankların önüne dikilen torbalı adam, vs. Ama yine de bence MJ'nin öyle dünyanın ötekilerinin sesi olması pek mümkün değil; öyle olmuyor. Belki, kişisel köşeyi dönme hikayesini unutup bir an geldiği etnik topluluğu düşünür, Maykıl'ın kendi toplumunun ezilen kesimlerinin sesi olabilme "potansiyeline" sahip olduğu fikrine yanaşabilirdik; ama bu bizi en fazla ulusal alana kadar çıkarıyor. İşi evrenselleştiremiyor, "Jackson'un Dünyanın Öteki İnsanlarına Hitabı" tarzı bir güzellemeyi yiyemiyoruz.

MJ'nin hatırlara bu tarihi figürleri çağırışında, malumu ilam ediyor olma riskine girip ifade edelim, böyle evrensel bir misyonun imkansızlığına işaret eden bir sınırlanım meselesi var: Kendisinin referansları, dünyanın bütün ötekilerini kapsayabilecek kadar geniş bir alana etkili değil. Çünkü bu figürler, klibin başında gösterilen bağlamlarda hiçbir somut etki meydana getiremeyecek kadar Amerikan siyasi tarihine has kişilerdir; Roosevelt'in Tiananmen'de, Ma'in Lu'er'ın da sinekli Afrika çocuğunun derdinde pek bir somut hükmü olmayacaktır dolayısıyla.

Çünkü, bu işler genelde böyledir. Haklar-özgürlükler meselesinde (ki hep blogun değişmez gündemlerinden olmasını dilerim) gücünüze güç katacak evrensel, tarafsız güç kaynakları, etkili "ortak atalar" pek yoktur. Bu konudaki insanlığın, ne bileyim, işçi sınıfının filan "evrensel" olduğu söylenen kazanımları, gerçekleştikleri siyasal bağlamdan yola çıkıp sizin söyleminize gelene kadar kuvvetlerinden çok çok fazla şey kaybederler, kuşa döner aranıza öyle katılırlar. Özellikle biz, Türkiye'de bulunduğumuzdan, bu erime daha hızlı olur. Çünkü Dünya Tarihindeki bazı meseleler sonucu, kendi yerel'imiz, evrensel'den, bir sürü ülkeye kıyasla çok daha uzaktır. Evrensel olan şeyler sandığımız kadar evrensel olmaz çoğunlukla. Dolayısıyla bizim bu meselede muhatap olabileceğimiz, alışverişte bulunabileceğimiz aygıt, kendi küçük devletimizdir. Onunla olan diyalogumuzda da, kendi küçük siyasal bağlamımızdaki geçmiş mücadelelerin ağırlığı kadar konuşabiliriz. ("Bağlam her şeydir" diye bir laf var, belki burada da onu hatırlatabilirim.) İşkenceye Ma'in Lu'er'larla diş geçiremeyiz. "Döviz" geçmez orada. Onunla ancak MJ, kendi devletine diş geçirebilir. Geçiriyor da: Roosevelt, Luther, Haklar Bildirgesi gibi sağlam referanslara dayanan MJ, diğer mahkûmların içindeki "müthiş Amerikalılığı" uyandırmayı başarıyor. Klipte görmüyoruz (diye kalmış aklımda) ama bu söylemiyle amacına ulaşmış olacağını kestirmek pek zor değil.
O muradına eriyor; bize de, kendi tarihimizden pek başarıya ulaşmış, katma değer sahibi örnekler bulup onlarla ikame edemediğimizden, MJ'nin referanslarını çıkarıp masanın üzerine koyduğu yerleri kelivelibalis diye geçiştirmek kalıyor.

30 Aralık 2009

Vatandaş kavramı üzerine çeşitlemeler

Şu "halk sahillere hücum etti, vatandaş denize giremiyor" meselesi malûm. Tek parti döneminin (1923-45) seçkinci kafasını yansıtır. Klişedir. Her bir kelimesinin, her bir harfinin posası çıkmış durumdadır. Ama siyasi arenada bir söylem direği olarak hala (sene olmuş 2010) bir geçer akçe halindedir filan. Bu sözdeki "vatandaş", bir süredir epey ilgimi çekiyor; bu yazıda da bu konuyla ilgili gelecekte yürütülebilecek ciddi bir çalışma için bazı notlar niteliğinde bir şeyler olacak.

İlk dönemlerin vatandaş'ı, yalnızca siyasi elite mensup olanlara has bir statüyü ifade eder şekilde kullanılıyor. Bunu tespit etmeyi bile zûl addediyorum yukarıdaki klişelik durumundan ötürü. Bunu belki bir başlangıç noktası olarak alabiliriz. İkinci uğrak, "Vatandaş, Türkçe konuş!". Bu kampanyanın özel olarak 1950'lere denk gelmesi anlamlandırılabilir mi? Belki de Demokrat Parti'nin tam olarak devletin sahibi olmayıp devlet makamında kiracı olarak oturduğu zamanlarda ev sahibine karşı dayandığı noktanın bu sözdeki "vatandaş"lardan oluşan şekliyle "millet" olduğu söylenebilir. DP de onlara dönüp diyor ki: Türkçe konuşunca direkt siyasi seçkinlere mensup olmayacaksın; fakat yine de o seçkinlerle aynı hiyerarşiyi paylaşan (dikkat: o hiyerarşide onlarla aynı noktayı paylaşan değil!) biri olabilirsin. Buradaki vatandaş artık bir nebze de olsa siyasi seçkinlerden daha kapsamlı bir topluluğu ifade etmeye başlamış.
Bu vatandaş'a seçkinlerden gelen bir yanıt, 12 Mart dönemindeki "muhbir vatandaş". Devletin ev sahipleriyle kiracılarının, ihtilafları ne kadar kapsamlı olursa olsun, komünizm karşısında kurdukları ittifakın bir ifadesi. Bu övgü sözüyle, ittifaka eklemlenen "millet" mensuplarının ağzına da bir parmak bal çalıyorlar. O vatandaş'ın o hiyerarşideki yeri sağlamlaşıyor. Bu son iki durakta ispiyon ve azınlıkları tedhiş gibi pis işlerin vatandaş'a havale edilmesi de ilgi çekici.
Devletin kendisinden birazcık uzakta ama kontrol altında konumlandırageldiği vatandaş, bir noktada kimliği belirsiz kişilerce kaçırılıyor. Vatandaş'ın devletin elinden alınması sanırım 1980'lerin sonlarında doğru bir noktaya tekabül ediyor. ANAP'ın ne mal olduğunun ortaya çıkması, bitmek bilmeyen ekonomik sorunlar, idarenin yozlaşması... Bütün bunlara karşı bir tutunacak dal olarak, sivil dayanışmayı vurgulayan bir vatandaşlık algısı var. Kime ne kadar kayda değer gelir bilemeyeceğim ama aklıma hemen Bizimkiler dizisindeki Katil Yavuz tiplemesi geliyor. Gıcık yönetici tiplemesine, Halil Pazarlama sahtekârlığına, hatta yer yer Kapıcı Cafer'in kurnazlığına karşı, vatandaşın hakkını gözeten bir tip. Aykut Oray'ın canlandırdığı bu tipleme, hem de ülkedeki tek televizyon kanalı olan TRT'de, yani devletin kucağında, bu değişik vatandaşlık söylemini üretiyordu; ki daha sonradan, Gözcü gazetesi reklamlarına da taşmıştır: "Vatandaşa cart-curt yok!"
Bu vatandaşın 1990'lara taşmış bir biçimi de, Ahmet Vardar'da bulunuyor. Kendi bilgisayarımdan uzakta olduğumdan görsel destek sağlayamıyorum; ama kendisinin 92-93'lerden itibaren köşe yazılarında neredeyse aynı söylemi ürettiğini görüyoruz. Katil'de televizyon ekranında donuk bir görüntü düzeyinde kalan bu hak koruyucu tipleme, Ahmet Vardar'ın gazete köşesinde, somut ve etkileşimli bir şikâyet merciine dönüşmüş durumda. Vatandaş'ın hakkını yiyen, işini yapmayan kurumlara, memurlara, son derece de eğlenceli bir üslupla, "Gelirsem oraya sizi kulaklarınızdan tavana asarım" filan diye hesap soruyor. Ahmet Vardar'ın kendi televizyon programı, Fatma Girik'in Söz Fato'da'sı ve Uğur Dündar'ın vatandaşa kazık atan pastanecileri rezil ettiği Arena'sıyla bu çizgi günümüze kadar ulaşıyor.
2000'li yıllar bu sivilleşme çizgisini nereden alıp nereye götürüyor, o da önemli bir soru. Bu dönemde ivme kazanan AB'ye katılım süreciyle birlikte, çok daha kurumsal bir sivil toplum söylemi ülkeye giriş yapıyor. Bu süreçle birlikte ortaya çıkan ve sürekli gelişen sistemli bir aktivizm geleneği var iyi kötü. Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi doğrudan bu vatandaşa atıfta bulunan örgütler, eşit vatandaşlık'ın Kürt siyasetinin bir kısmının üzerine söylem bina ettiği bir temel olması... Burası oldukça karmaşıklaşıyor. Çeşitlenme anlamında karmaşıklıktan bahsediyorum, yoksa bu örgütlenmelerin hiçbir biçimiyle bir sorunum yok elbette.

İşte vatandaş konusunda böyle böyle uğrakları olduğu savunulabilecek bir sivilleşme süreci var bana göre: Başlangıçta devletin otoriter bir çerçevede "elinin altında" bulundurduğu, gerektiğinde kullandığı minik bir aktörden ibaret iken, vatandaş giderek devletin dışındaki konumunu devletin karşısına doğru alıyor. Günümüzde başlangıçtaki durumu absürd sayıyoruz; çünkü vatandaşın böyle bir sürecin ardından sivilleştiği bir ortamda yaşıyoruz. Vatandaş dendiğinde aklımıza bir dayanışmacı yol arkadaşı, haklarımızın-özgürlüklerimizin dolu olduğu hukuki bir torba filan geliyor ama gerektiğinde Rum komşusuna saldıracak bir "örgüt mensubu" gelmiyor. Daha iyi bir vatandaşlık yaşıyoruz diyebiliriz genel olarak. Bu kavrayışın tam olarak hissedilebilmesi için, hem baştaki konum, hem sürecin kırılma noktaları, hem de son durum net şekilde ortaya konulmalı bu hayali çalışmada.

25 Aralık 2009

Bir intihal tipolojisi

Bir süredir Sabancı Üniversitesi'nde çalışan tarihçi Y. Hakan Erdem'in Tarih-Lenk: Kusursuz Yazarlar, Kâğıttan Metinler (Doğan Kitap, 2008) adlı kitabıyla meşgûldüm. Daha çok romanlarıyla tanınan yazar bu incelemesinde, anlı şanlı tarihçilerin eserlerinde yaptıkları fahiş hataların ve giriştikleri cinliklerin bir çetelesini tutuyor. Eski yazı metinleri yanlış okuyarak çamlar devirenleri mi istersiniz, dilini sadeleştirme bahanesiyle kırpıp yıldız yapanları mı istersiniz; öğrencisi yerindeki adamdan çalan, çırpan hocasını mı ararsınız, hatta düzmece kaynaklar yaratanlara mı bakarsınız, maşallah hepsi var. (Hani itin götüne de sokulmuşlar haklı olarak ama özellikle mim koyup şu andaki durumlarına baktığım kişilerin hemen hiçbirisi, kitabın yayımının ardından statüsünden olmamış. Normalde insan içine çıkamayacak duruma gelmeleri gerekir.)
Kitabın özel olarak intihalleri ele alan bölümünün girişinde, yazar "ülkemiz düşün hayatında tercih edilen" intihal tekniklerinin bir tipolojisini sunmuş; çok da hoş bir üslupla. Ne kadar fazla sayıda kişi farkında olursa o kadar hayırlı olacak bu listeyi buraya koymak istedim. Liste, 235. ile 237. sayfaları arasında uzanıyor; kitabın tamamını da naçizane tavsiye ederim elbette:
1. Başkasının yazdıklarını referans vermeden kelime kelime aynen almak. Kolay. Kaynağınızı açın, oradan baka baka yazın. Aman dikkat edin, virgül bile atlamayın. Adamın orijinal dil yanlışlarım bile alın. Bir tür kopya çekmek veya istinsah etmek gibi bir şey. Basil ama akıllıca bir yöntemdir. Tabii, yakalanmazsanız. Buna "kürekle çalma" diyelim.

2. Bir kaynakta yazılanı cümle cümle, hatta paragraf paragraf aynen almak, "tırnak" içine koymamak fakat bir dipnotla durumu geçiştirmeye çalışmak. Anlamı şudur; "bilgiyi şu referans verdiğim yerden aldım, buyurun gidin kontrol edin, ama kelimeler kavramlar benimdir." Kaynağını açıkladığı için kibarca, her an o kaynağa gidilme kapısı açık olduğu için de cesurca bir girişimdir, enselenme olasılığı az da olsa vardır. Buna "Arşen Lüpen" yöntemi diyelim. İlginç olan bunun ülkemizde pek intihalden sayılmamasıdır!

3. Başkasının yazdığını alırken özetlemek, kelimelerini değiştirmek, eşanlamlı veya biraz değişik fakat kendi kelimelerinizi kullanarak yazmak ve hiç referans vermemek. Bunun anlamı, "Burada ne görüyorsanız ya İstanbul’un fetih tarihi kadar ortak bilgidir, referansa gerek yok, ya da benim mamulâtımdır" demek olur. Tabii ki "paraphrase" etme hakkımız var. Ama anlamca alıp, içindeki bilgiyi alıp sahibine referans vermemek olmaz. Dil kullanım yetenekleri gelişmiş ustaların tercih ettiği bir yöntemdir. Ara ki orijinal kaynağı bulasın. Buna "Sülün Osman" veya "söğüş" yöntemi diyelim.

4. Birden fazla kaynağı harfiyen veya özetleme yoluyla tırtıklamak, bunları "tırnak" içine koymamak veya gereği gibi referanslandırmamak, fakat paragrafın en sonundaki cümleye en son kullandığınız kaynağı işaret eder bir dipnot düşmek. Okuyanlar, paragraftaki bütün bilginin o tek kaynaktan geldiğini ve "düzgünce" referans verildiğini sanacaktır. Masumane görüntüsüne karşı ustacadır. "Bir koy üç al" yöntemi diyelim.

5. Metni veya içindeki bilgiyi birinden alıp referansı "filandan aktaran" demeksizin başka bir yazara bilim adamına vermek. Tuhaftır. "Niye ki?" denebilir. Ama var böyle bir şey. İki ayrı nedenden kaynaklanıyor olabilir. O "filan" kaynağı zaten cıcığını çıkarıncaya kadar kullanmışsınızdır, birkaç kez onu aradan çıkarıp başka kaynaklan zikretmek fena bir fikir gibi gelmez size. Daha çok sayıda kaynağı görmüş gibi yapmak, şahsen görmediğiniz kaynaklan ekleyerek kaynak zenginleştirmek istersiniz, bu çocukçadır. Hevesli öğrencilerin yaptığı çok olur. Asıl sömürülen kaynağın gereğinden çok dikkat çekmesini önlemek, şaşırtmaca vermek de bir çıkış noktasıdır. Bu usta işidir. Burada bununla ilgileneceğiz. "Perdeleme" diyelim.

6. Bilgiyi veya veriyi birincil kaynaklardan edinmiş gibi yapıp, bunları ilk kez araştıran, bulan ve kullananı saklamak, zikretmemek, hiç referans vermemek. Kolaydır. Arşivlerin abidik gubidik kısaltmalarına doğrudan gönderme yapılmasından ibarettir. "Niye ki" dedirtmeyecek kadar yararlıdır. Tarih gibi birincil malzemenin değil kullanılmasına "keşfine" bile prim veren bir disiplinde "hava basmanıza" yarar. Yukarıdaki 5 numaraya yöntem açısından benzer, ama derece açısından kabil-i kıyas değildir. Orada nihayetinde Ali'nin külahını Veliye giydiriyorsunuz, burada külahı kafanıza geçirmek ne kelime, "kumaşını ben dokudum" diyorsunuz, "ilk günah" yöntemi diyelim.

7. Başkasının asil metnini parçalamak, cümlelerin, paragrafların yerini değiştirmek, aralara kendi sözcüklerinizi, cümlelerinizi, paragraflarınızı kullanarak kendi orijinal araştırmanızdan parçalar serpiştirmek ve tabii ki referans vermemek. Meşru ile nameşru, siyah ile beyaz aynı anda, aynı yerde, yan yana, koyun koyuna birlikle bulunduğu için buna da Ying Yang" yöntemi diyelim. Yurtdışında "mozaik" dedikleri tür budur işte. Üstatlık ister.

8. Yazdığınızı söylediğiniz metni sizin adınıza başkası yazıyor. Metin kısmen veya tamamen bir başkasının. Birinci yönteme benziyor gibi ama burada "asıl yazar"ın şu veya bu nedenle sizinle işbirliği yapması, durumdan haberdar olması epey bir farklılık yaratıyor. Daha çok tembel öğrenci işidir. Ülkemizde ve dünyada epeyce bir piyasası vardır. "İhale" yöntemi diyelim. Üstelik de unutmayalım ki bu yöntem diğerleriyle çakışabilir veya iç içe geçebilir de. Metin sizin olmadığı gibi sizin için hazırlayanın da olmayabilir. Siz birilerini kandırmaya soyunmuşken başkası sizi niçin avlamasın?

9. Bir de yukarıdakilerin hiçbirine benzemeyen bir intihal (!) çeşidi daha var. Oldukça karmaşık bir süreç. Önce asıl metni muhayyilenizde yaratıyorsunuz sonra tırnak işaretleri içinde veriyorsunuz ve tabii ki referansınız yok! Aslında kendinizden çalıyorsunuz, olmayan karakterlere atfediyorsunuz. Buna da "Thucydides yöntemi" diyelim. Zararsızdır.
Umarım birilerine bir yardımı dokunur. Umarım zalım Tarih-Lenk'lerin aymazlıkları da Hakan Erdem'in usancını taşırmaz da böyle güzel katkılarından mahrum kalmayız ileride.

18 Aralık 2009

Medeniyyetler tokuşmaya mecburdur mu?

(Bu ufak yazıyı Samuel Huntington öldüğünde yazmıştım. Konu ve malzeme değil de zaman bulamadığımdan, diğer birkaç postun tamamlanması işini yine erteliyorum ve yine blog işlesin esnaflığı yaparak bunu buraya koyuyorum.)(Birkaç gün sonra da Program Notları'ndaki en güzel yazılar derlemesi yapacağım.)

Huntington'ı hepimiz Medeniyetler Çatışması teziyle hatırlıyoruz. Bu teoriyi önce bir makaleyle (Foreign Policy dergisinde 1993'te çıktı), ardından da makaleden hareketle yazdığı bir kitapla (1996) siyaset bilimi kamuoyuna sundu; daha büyük ölçekli bir şöhreti ise 11 Eylül saldırılarının ardından Ortadoğu'ya yapılan saldırılarla, işgallerle buldu. Çıkmasından itibaren ayarlarla yanıtlanmış olsa da, bu teori hâlâ standart Karşılaştırmalı Siyaset literatürünün demirbaş okumalarından biridir. Benim de karşıma birden fazla sefer çıktı. Karşılaştırmalı siyasetle çok fazla ilgilenmemiş olduğumdan her zaman aklımda olan bir teori değil bu; adam ölmüş olmasa Huntington ismi de muhtemelen bana öncelikli olarak bu kelimeyi 'Hattinktın' biçiminde telaffuz eden bir hocamızı hatırlatırdı. Fakat şansına, dolapları karıştırırken bir buçuk-iki sene önce yazdığım bir ödevi buldum. Olayın 'kabasını almayı' ve muarızlarından birkaç kuple sunmayı hedeflediğim bu ödevde aşağı yukarı şöyle demişim:

Ana argüman, Soğuk Savaş'ın bitmesiyle insanlığın girdiği yeni evrede, büyük çatışmaların ideolojik değil, kültürel farklardan çıkacağı yönünde. 'Medeniyet'i, en geniş kapsamlı kültürel kategori olarak kavramsallaştırıyor; yani bir kültürel varlık ya da topluluktan daha geniş kapsamlı, onu da kapsayacak bir üst kademede konumlanmış başka bir varlık bulamadığımızda, Huntington'a göte elimizde bir 'medeniyet' bulunuyor. Bunlardan dünya üzerinde "yedi ya da sekiz" (ki bu küsüratlı söyleyişle ne kadar dalga geçildiğine inanamazsınız) tane olduğunu söylese de, esas cıngarı çıkaracak olan ikiliyi Batı medeniyeti ve İslam medeniyeti olarak tespit ediyor; diğerlerinin arasında çıkacak çatışmalar hakkında fazla kendini yormuyor. Cıngarı da kaçınılmaz olarak görüyor: çünkü farklılıklar çok temel kabullerde; ve küreselleşmeyle arttığı ve daha da artacağı söylenen medeniyetlerarası diyalogla filan hafifletilemeyecek kadar köklü. Ayrıca, ekonomik modernleşme düzeylerindeki farklılıklar gibi çok sayıda başka değişken de bu iki medeniyeti çatışmaya doğru itiyor: yerel ulus-devlet kimlikleri aşındırılıyor; aynı medeniyeti paylaşan, birbirine yakın ülkelerin ekonomik işbirliği daha iyi çalışıyor ve bu ortakların arasında 'medeniyet bilinci' oluşuyor vesaire. Bütün bu nedenler, hem makro düzeyde, yani ayrı medeniyet arasında ve medeniyetleri temsil eden uluslar arasında; hem de mikro düzeyde, yani değişik medeniyetlerin birbiriyle buluştuğu sınır boylarında çatışmayı kaçınılmaz kılıyor. (Bu ülkelerin şimdi unuttuğum özel bir adı vardı Huntingon'ın terminolojisinde ve Türkiye de bunlardan biriydi.)

Ben ödevi yazdığımda ilk elde, insanlık tarihinin önceki evrelerinden tamamen farklı, yeni bir evre fikrini pek ikna edici bulmamışım. Diğer çatışma kaynaklarının Soğuk Savaş sonrasında tamamen yok olması ve sahneyi tamamen kültürel farklılıklara bırakması fikrini beğenmemişim. Özellikle ekonomi, demişim, önemini her çağda korumuştur ve koruyacaktır. Ekmeğe bakar iş. Ne hazindir ekonomiden anlayacak formasyon verilmemiş olmak ve böyle anlarda kastedileni "specify" edemeyip en genel düzeyden ahkâmda bulunmak... Ehm, neyse! Ayrıca bu fikirlerle bağlantılı olarak demişim ki: madem kültürel farklılıklar bu kadar temeldi, bu kadar önemliydi, köklüydü, belirleyiciydi, susturulamazdı, önlenemezdi, hafifsenemezdi, neden Soğuk Savaş'ın bitmesiyle başladığını söylediği bu yeni evreden önce ideolojilerin, ekonomik sorun kaynaklarının gerisinde kaldı? En temel çatışma kaynağı olmak için neden Soğuk Savaş'ın bitmesini bekledi? Üçüncü olarak da, 'farklılık'tan 'çatışma'ya geçişi çok mekanik bulmuşum. Kendisi, birbirine çok ters gelen medeniyetler arasında çatışmadan başka hiçbir seçeneğin mümkün olabileceğini düşünmüyor. Bizim başbakanın da içinde olduğu bir grup insanın medeniyetlerin kavuşması, bir arada yaşaması, kaynaşması, kucaklaşması, uslu uslu oturması gibi seçenekleri, kendi argümanına laf olsun diye koyduğu uyduruk 'reservation'ları bir kenara bırakacak olursak, kendisince makul bulmuyor. Çatışma kaçınılmaz son. Ama öte yandan da, aynı makalenin içinde iş Batı medeniyetlerine pratik-politik tavsiyelerde bulunmaya geldiğinde, "görece yakın kültürlere" mensup ülkeleri kendi yanına çekmeye çalışmaları gerektiğinden bahsediyor. Özetle Huntington'ın bu son konudaki bulanıklığı; kültürel farklılıkların belirleyici olduğu konusundaki görüşü ve insanlık tarihini evreleme mantığı bana tatmin edici gelmemiş. (Şimdi dönüp bakınca bana 'medeniyet'in kavramsallaştırılmasını da dert edinebilirmişim gibi geldi. ODEB (Ortak değerlerin en büyüğü!) yaklaşımı çok saçma. Oraya gelene kadar siyasi aktörleri, insanları etkileyen kaç değişik aidiyet var soğanın zarları gibi. Bir aktör, örneğin bir insan, en tepe kategori olan Büyük İslam Medeniyeti'nin bir kulu ve elçisi olarak hareket etmez: bir insan, zengin bir insan, demokrat bir insan, Sünni müslüman bir insan, Türkiye'de yaşayan bir sünni müslüman insan, filanca partinin seçmeni bir insan, bir siyasi parti, filanca ülkenin bağlamında iş gören bir parti, filanca politik öncelikleri olan parti, vesaire vesaire olarak hareket eder. Ayrıca söz konusu aktörler bu medeniyet-altı-kimliklerin hiçbirini taşımayabilir de. Bu ihtimaller de Huntington'ın Uluslararası İlişkiler'ci kafasına girememiş. Gerçi Uİ bakış açısına insan'dan argümanlarla girişmek ne kadar doğru bilemiyorum. Alanın biraz dışında kalan bir birim oluyor insan. Huntington da en fazla Uİ'cilerin veli-nimet kategorisi olan ulus-devlete kadar iniyor zaten; insanı pek düşünmüyor. Çok uzun mevzu ama Onur Öymen'in meselesinde de bu devlet düzeyinde kalan, kafası daha aşağılara nüfuz edemeyen Uİ'ci habitus'ünün izleri görünüyor bana.)

Beni güvenilir bulmayacaklar için ödevimde başka eleştiriler de mevcut elbette. Örneğin Edward Said'in yanıtını dahil etmişim, ki klasiktir: medeniyetleri 'zarflanıp mühürlenmiş' etkileşimle değişemeyecek kadar 'bitmiş' bütünler olarak görmesini eleştirir. Huntington eski Soğuk Savaş yemeğini yeniden ısıtıp sofraya koyuyor, der: artık Komünist ajanlar, komplolar yoktur da, "özgürlükleri'miz'e kasteden Müslüman fanatikler" vardır. Rubenstein ve Cockner adında iki kişinin yazdığı bir makaleye de atıf yapmışım; bunlar da, Huntignton'ın yeni bişey buldum süsüyle ortaya saldığı teorinin, gözü güç peşinde koşmakla meşgûl, birbiriyle çatışma içindeki entitelerden başka bir şey görmeyen klasik realist bakış açısının ürünü olmaktan öte bir anlam ifade etmediğini söylüyorlar. Bununla birlikte, Huntington'ın teorisinde, oluşmuş, oturgun, yekpare yapılar olarak görülen "medeniyet"lerin güncel antropoloji çalışmalarındaki hâline dikkat çekiyorlar: medeniyetler öyle binyıllık yapılar filan değil, görece yeni olarak ortaya çıkmış inşalardır, diyorlar. Huntington'ın kafasına göre medeniyetler derlediği büyük gelenek-görenek sepetlerindeki malzemeyle, onun derlediklerinin tam aksi nitelikleri haiz başka medeniyetler inşa etmek gayet de mümkündür. Müslüman çoğunluğa sahip her ulus devletin ayrı bir İslam'ı vardır, bunların hepsinin bir blok oluşturduğunu söylemek mümkün değildir gibi eklemeleri de var. Bu iki esere ek olarak, NEDEN BÖYLE BİR ŞEY YAPMIŞSAM, Ronald Inglehart denen dingilin ampirik bir çalışmasına başvurmuşum. Yanına Pippa Norris denen pişekârını da alan bu iblisin "Dünya Değerler Araştırması" adında bir sihirli kutusu vardır. Bütün dünyada periyodik olarak tekrarlanan bu araştırma, toplumlar hakkında genel siyasal-kültürel yönelimleri haritalama iddiasındadır. Bizim siyaset bilimcilerimiz de buradan verileri eşşek yüküyle alıp alıp nafile yere birbiriyle çarpıştırmayı çok severler. İşte bu adamın, aynı veri çarpıştırma yöntemiyle Huntington'ın anlatısını yanlışladığı bir eseri kullanmışım. Adam (ve pişekârı Norris) kültürel farklılıkların doğrudan doğruya siyasal görüşlerdeki farkılıklara dönüşmediğini, örneğin Ortadoğu halkının nezdinde demokrasinin çok popüler bir fikir olduğunu söylüyor. (Senelerdir yediğin ekmek kursağında külçe olsun Inglehard!)

Yanisi şu ki kimse Huntington'ı sevmemiş. Bir benzeri görkemli teoriyle ortaya çıkıp herkesin antipatisini kazanan Fukuyama gibi bir duruma düşmüş (teorilerin arasındaki benzerlik yalnızca grandiyöz tavırlarında ve iddialılarındadır, içeriklerde değil). Ama Amerikan hükûmetinin politikalarıyla olan bağından ötürü Huntington'ın sivriliği daha kötü sonuçlar yarattı ve hâlâ da yaratma potansiyelini taşıyor. Onu kendi kendine türküler çığıran köyün delisi olarak değil, iblisin avukatı olarak görmemize neden oluyor bu durum. Teorisinin de tez vakitte ölmesini dilerim.

---
Yazının başlığı, Azeri kanallarından birinde Medeniyetler Çatışması tezinin tartışılacağı bir programın reklamından geliyor. Biliyorsunuz Türkiye Türkçesiyle büyümüş insanların büyük eğlencesidir Azerice. Ben de kendimi alamadım bu trendden.

11 Aralık 2009

"Tender, consoling certainty"

Bir güzel tabir: "Tender, consoling certainty" diyor Michel Foucault. Yani ingilizceye böyle çevrilmiş dediği. Kendi eserinin, insanların tekerine çomak soktuğundan, eski kesinliğin tatlı, rahatlatıcı havasını ortadan kaldırdığından bahisle bunu kullanıyor, ki pek doğrudur. Foucault zaten böyle darb-ı meselleriyle bilinse yeridir; biz, birkaç sayfalık ortalama bir Foucault metninin ingilizce çevirisinden bile onlarca indie müzik grubu adı çıkabileceğini tespit etmiştik: Consoling certainty, obscure fragments, technologies of control, historical ahistoricity, endless murmurs of past discourses falan diye gittikçe gider (Örnekler kötü oldu, şu anda hatırlayamadığım bir dolu örnek vardı. Belki ilerde bunlar bir şekilde derlenebilir.)

Tabir, L'Archéologie du savoir (Bilginin Arkeolojisi) kitabının sonunda geçiyor. O bölümün tamamını, hayali bir eleştirmeniyle röportaj formatında kaleme almış. Aynı ifade, "Politics and the study of discourse" adlı makalesinde de geçiyor. Bu makale kitabın son bölümüne hayli benziyor, hatta sanırım onun biraz düzenlenmiş hali. Yine soru-cevap ekseninde yazılmış bir makale ama sorulan soru biraz farklı. Böyle böyle diyorsunuz, eleştirel perdeden önünüze gelen verili gerçek pozörünü şakkadanak yıkıyorsunuz amma, böyle yaparak arada ilerici bir siyaset olasılığını da tümden ortadan kaldırmış olmuyor musunuz? diye soruluyor bu sefer. Soruyu biraz rafine ettikten sonra ayar faslına geçiyor. Anlatıyor da anlatıyor bu sorgulayıcılığıyla neden ilerici siyasetin temellerini ortadan kaldırmak şöyle dursun, ona dadanmış sarmaşıkları keserek ilerici siyasete taze bir nefes üflemiş sayılması gerektiğini.

Aslında eserinden önceki kesinlik halinin pışpışlayıcı ikliminden insanları çıkarmak paydasında düşünecek olursak, Foucault ne ilktir, ne de istisnadır. Bahsettiği türden bir eleştirellik ve onun mahsulü olarak verili olanın aslında hep orada öylece durmamış olduğunu ortaya serme işi, birazcık kayda değer olan -ve belki de Hegelyen olmayan- her düşünürün alamet-i farikasıdır zaten. (En azından herkes, karmaşıklığın giderek arttığını bilir; daha kesin bir durumun hemen hemen her zaman daha eskide yer alan bir durum olduğunun bilincindedir. Tam aksi çağrışımlarına rağmen muhafazakârlık "bile" -eleştirelliğin aksine eski kesinlik halini özlemle anmakla beraber- eskiden daha az kesin ve daha az teselli edici bir evrede bulunduğumuzun bilincinde olur aşağı yukarı; bu ayrılıktan beslenir ve kendisi de bir yandan bulanıklaşmayı artırır.) Foucault'nun yeri hep ayrı, onu inkâr etmeyeceğim. Ama sonuçta bir ekibin içinde duruyor, onu diyorum. Kayda değer dediğimiz düşünürlerin hemen hepsini kapsayan çok büyük bir ekip: Eleştirellik idman yurdunun oyuncularından birisi. Hepsi 'tender, consoling certainty'nin karşısına konumlanıyor.

Bunları yazarak kesinliğin bir daha geri gelmemek üzere gittiğini mi ima ediyorum? Böyle bir eşik aşıldı mı, aşılmadı mı, onu söylemek çok zor. (O söylenebilirse zaten kesinlik aşılmamış oluyor bir yerde.) Pek altından kalkılabilecek bir tartışma değil. Eskinin daha kesin halini de ne olumluyorum, ne kurtulunmuş bir kısıtlama olarak görüyorum. Ben yalnızca sözün güzelliğine tav oldum. Okuyunca zihine birilerinin bir el verdiği ve onu bir yerden bir yere getirdiği deneyimlerden biriydi. Siz onu bir de tırnakla kardeşlerinden ayrılmış üç kelime halinde değil de, makalenin içinde, hatta Foucault'nun hayali eleştirmene verdiği ayarının tepe noktasına çok yakın konumdaki cümlesinin kilit taşı olarak okuyun; aynı tadı alacaksınız eminim. Ancak böyle ifade edilebilir. Bir ifade ancak bu kadar tetikleyici olabilir.

08 Aralık 2009

Wiener Riesenrad İzlenimleri


Yukarıdaki fotoğrafta, Viyana'nın meşhur (olduğu söylenen) dönmedolabı Wiener Riesenrad'ı görüyoruz. 1897 senesinde, bizim birinci Dünya Savaşı'ndan müttefik olan Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph'in tahta geçişinin 50. yılı vesilesiyle yapılmış. Bir iki hafta arayla iki türdeş kitapta kendisine rastlayınca nedir ne değildir diye bir bakayım dedim.

Bu iki kitap, Mustafa Sait Bey'in Avrupa Seyahatnamesi (1898) (YKY, 2004) ile, Şehzade Ali Vasıb Efendi tarafından kaleme alınmış olan Bir Şehzadenin Hâtırâtı: Vatan ve Menfâda Gördüklerim ve İşittiklerim (YKY, 2004). Dönmedolabı 1898 yılında görmüş olan Mustafa Sait Bey, şöyle tarif ediyor:
"Badehu Mazhar Beyefendi'nin delaleti ile Viyana'nın mahut tekerleğini döndüren makineler dairesini dolaştık ki bu daire serginin yanıbaşında olup yalnız bir makinist binlerce makineyi tedvir etmekte ve koskoca bir tekerleği döndürerek vagonlar dolusu ahaliyi yüz metre irtifaa kadar çıkarıp kuşbakışı koca Viyana'yı temaşa ettirmekte idi. Bayram günleri Fatih Cami-i Şerifi avlusunda çocuklara mahsus olmak üzere kurulan dönmedolapların muntazamcasından ibaret olan bu tekerlek yüz metre irtifaında idi. Bizim çocukların bindikleri mahaller dört beş çocuğu ancak istiab edecek derecede olduğu halde bu tekerleğin yüz metre irtifaına kadar çıkardığı seyircilerin rakib oldukları adeta bir şömendöfer vagonu kadar cesim ve muntazam olup vagon şeklinde ve müteaddid pencereleri havi idi." (s. 167-8).
Ali Vasıb Efendi ise, 1924 yılında Meclis kararıyla Türkiye'den çıkarılmalarının birkaç hafta ardından gördüğü dönmedolabı şöyle anlatıyor:
"Prater'deki lunapark da pek eğlencelidir. Burada Paris'in Eyfel kulesine teşbih edilebilecek, müteharrik bir daire üstünde muhtelif camekânlı odalardan mürekkep bir kule vardır. Bu camekânlı odaların içine binen insanlar bu müteharrik dairenin en üstüne kadar çıkarlar ve öbür taraftan aşağı inerler ve en yükseğe çıktıklarında bütün Viyana şehrini kuşbakışı olarak görürler. Buna da bir iki kere bindim." (s. 153).
İki betimlemeye baksak hangisi bir şehzade tarafından, hangisi Gümrükler Genel Müdürlüğü bünyesinde çalışan bir müfettişe ait, emin olamayız. Mustafa Sait Bey'in anlatımı çok daha ayrıntılı ve canlı. Gerçi Ali Vasıb Efendi'nin de hanesine yazılabilecek birkaç mazeret var. Bir kere bir seyahatname kaleme almıyor, gördüklerini olabildiğince canlı anlatmak gibi bir kaygısı yok. Viyana'nın gezilip görülecek yerleri doğal olarak anılarında fazla yer tutmuyor. Sonra, bu tasvir bir de aslında 1960larda kaleme alınmış, Şehzade'nin bu ayrıntıyı yüzeyselce geçmesi bu açıdan da anlaşılır. Ama yine de dönmedolabı olabilecek en kötü şekillerden birinde anlatmış gibi geliyor bana. Türkiye'de çok eskiden beri dönmedolap olduğunu bilmeyip Mustafa Sait Bey'in aksine o odur diye atıf yapamaması da cabası. Bu, bayramları ve diğer bütün günleri saray ortamında geçirmiş olmasıyla ilgili olabilir.

Dönmedolap hikâyesi, bu iki enteresan metnin arasında bağlantı kurulabilecek en tırışka noktalardan biri; daha neler neler var: Mustafa Sait Bey'in Avrupa karşısında ezilmeme, süngüyü dik tutma kaygıları, karşısındaki somut üstünlüğe karşı ahlâkta galip gelme çabasıyla Paris'in fahişelerini, yoksullarını uzun uzun anlatışı; öte yanda Ali Vasıb Efendi'nin gamsızlığı, sefahat düşkünlüğü, işgörmezliğine, kaderciliğine karşı, sonra Cumhuriyet idaresine karşı ikircikli tavırları; her iki metnin arka planındaki portreler (ki Şehzade'nin aktardıkları, Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki personel temelli mecburi devamlılığı açması bakımından önemli)... Değinilebilecek bir sürü sağlam konu var. Ama hem henüz Ali Vasıb Efendi'nin hatıratını bitiremedim; hem de bir şekilde, daha derinlikli yazılar yazabilmeyi filan beklemeden blogu sürdürmem gerek. O yüzden şimdilik bu iki tanıklığa değinmekle yetineyim. (Kötü post için neredeyse özür dileyesi olmak?)

Ek: Bir de şunu belirteyim. Mustafa Sait Bey'in seyahatnamesi, asker emeklisi, 'amatör' tarih araştırmacısı Burhan Günaysu tarafından, Şehzade'nin hatıratı ise, oğlu Osman Selahaddin Osmanoğlu tarafından yayına hazırlanmış. Şehzade'nin hatıratında gerçek bir tarihçinin editörlüğünün eksikliği ciddi biçimde hissediliyor. Anlattığı şeyler, tamamıyla kişisel anılar değil; siyasi tarihe ilişkin pek çok önemli kişi ve olaydan bahsediyor ama nasıl bahsettiğini, doğruyu mu yanlışı mı söylediğini tam sağlıklı şekilde tartamıyoruz.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails